You can create any type of product documentation with Docy
Easily create Documentation, Knowledge-base, FAQ, Forum and more
Professionally cultivate one-to-one find customer service with robust ideas.
A frequently asked questions forum is often used in articles, websites, email lists, and online forums
Tazminatı doğuracak olan nedenler CMK’da sırlanmaktadır:
Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,
c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,
g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,
h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,
i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,
j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,
k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.
Tazminat isteminde bulunma hakkı, yukarıda belirttiğimiz nedenlerden ötürü zarara uğrayan kişilere aittir. Bu hak, yakalama ya da tutuklama önlemine tabi tutulan kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Haksız ya da hukuka aykırı tutuklama ya da yakalama hallerinde, yasaya aykırı işlemin sonuçlarının kendilerine doğduğundan bahisle, üçüncü kişilerin tazminat isteminde bulunmaları söz konusu değildir.
Tazminat istemi bir dilekçe ile istenecektir. Dilekçede, zarar isteminde bulunan kişinin açık adresi, zararı doğuran işlemlerin özeti, zararın dayandığı nedenler ve bunların delilleri ile giderilmesi istenen zararın neden ibaret olduğu yazılı olmak gerekir. Delillerin dilekçeye ekli olması şarttır.
Öte yandan dilekçenin yasanın aradığı koşulları içermemesi veya istenen belgelerin ve delillerin eklenmemiş olması halinde, mahkeme 1 aylık bir süre verir. Bu sure eksikleri giderme süresidir. Bu sürenin sonunda eksikler giderilmediğinde, dilekçe mahkemece reddedilir.
Yasada dava açma süresi üç ay olarak düzenlenmiştir. Bu sürenin başlangıcı, tazminatı doğuran nedenler farklılık gösterdiğinden, kendi içinde farklılık taşımaktadır. Bu bakımdan, bir yargılamanın söz konusu olduğu durumlarda, yargılama sonunda verilen kararın kesinleştiği tarih, diğer hallerde, haksız ya da hukuka aykırı işlem iddialarının mercilerince karara bağlandığı tarihler, üç aylık sürenin başlangıç tarihini oluşturacaktır.
Yasa, görevli mahkemeyi davacının oturduğu yer ağır ceza mahkemesi olarak belirtmiştir. Eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, dava en yakın yer ağır ceza mahkemesinde görülür ve karara bağlanır.
Konunun önemini göz önünde tutan Anayasa, tutuklama ve yakalama koşulları gerçekleşmeden, nedenler söz konusu olmadan kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanması ile uğrayacakları her türlü zararın devlet tarafından karşılanması ilkesini benimsemiştir.
Anayasada, devletin zararları, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre tazmin edeceği maddede belirtilmiştir. Bu değişikliğin sonuçları aydınlığa kavuşacaktır. Ancak ülkemizde bireyin hak ve özgürlüklerinin daha sağlam temeller üzerine oturtulması ve toplumda demokratikleşmeyi sağlamak amacıyla, Anayasa’da 2001 değişikliği yapıldığına göre, devletin ödemesi gereken tazminatın, tazminat hukukunun genel ilkelerine göre belirlenmesi ilkesi, bundan böyle tazminatların haksız yakalama ve tutuklamanın doğurduğu zararları ortadan kaldıracak boyutlar kazanması amacı taşıdığı söylenebilir.
Anayasanın hukuka aykırı tutuklama ve yakalamaların doğurduğu zararların devletçe ödenmesi, Anayasanın kişi hak ve özgürlüklerine verdiği değeri gösterir. Öte yandan bir hukuk devleti olduğu belirtilen Türk devletinin, hukuk devletinin nitelikleri ile bağdaşan bir sonuçtur.
Anayasa tutuklama ve yakalama nedenleri ve koşullarını belirttikten sonra, “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradığı zarar, kanuna göre devletçe ödenir.” demektedir.
Önödeme yargılamasız cezalandırmanın bir başka çeşididir. Böyle bir yolun yasalarda kabulünün temel düşüncesi dava ekonomisine dayanmaktadır.
Önödemede savcı yaptığı araştırma sonunda, suçun işlendiğini tespit ettiğinde, ilgilinin kabulüne bağlı olarak bu yol devreye girmekte, savcının belirlediği cezanın ödenmesi ile yargılama mekanizması hiç harekete geçmemektedir.
Önödeme gerçekleştiğinde, hazırlık soruşturmasından doğrudan doğruya infaz aşamasına geçilmektedir. Yargılama yapılmamaktadır.
Önödemenin temel amacı, hafif yaptırımlı suçlar için faille devlet arasında bir uyuşma sağlamaktır. Kendisine suç yüklenen sanık, yasada belirli cezayı ödediğinde, yargılama yapılmamaktadır.
Uzlaştırma, temelde fail ile mağdurun anlaşması nedeniyle, ceza yargılaması faaliyetinin yapılmaması ya da başlamış olan yargılamanın bu nedenle sona erdirilmesi anlamını taşır.
Uzlaştırmada amaç, önemsiz suçlardan ötürü, koşullar gerçekleştiğinde, yargılamadan kaçınmaktır. Bu yolla dava ekonomisini sağlamaktır.
Uzlaştırmanın tarafları suçun faili ile suçtan zarar görenidir(SZG). gerçek kişi olabileceği gibi, özel hukuk tüzel kişisi de olabilir. Maddede sözü edilen özel hukuk tüzel kişileri, dernekler, vakıflar, şirketler olarak belirtilebilir. Bu durumda tüzel kişiye karşı işlenmiş bir suç söz konusu olmak gerekir. Örnek: Bir karşılıksız çek suçunun SZG’si bir şirket olabilir. Failin bir şirkete verdiği çeki ödememesi halinde, bu varsayım gerçekleşir.
Uzlaştırma CMK’da bir liste halinde belirtilen suçlar hakkında uygulanır. Bunlara başka suçlar eklenemez.
Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda uzlaştırma yoluna gidilemez.
Bu konuda özel bir yasa uygulanır. Bu yasa 1990 yılında yürürlüğe girmiştir.
Bu özel yasa kamu görevlileri ile onların suç ortaklarının görev suçlarında özel soruşturma yöntemi öngörmekte, MMK’nin uygulanamayacağı belirtilmektedir. Bu konuda dikkat edilecek husus, bu yasanın ancak yasada öngörülen suçlar hakkında uygulanacağıdır. Bu bakımdan bu kapsamda yer almayan suçlar için memurların yargılanması yasası uygulanacaktır.
Yasa kapsamında yer alan suçların ihbarını ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. İhbarlar doğrudan doğruya C. Başsavcılıklarına yapılacak, bu konuda bir tutanak düzenlenecek tutanağın bir örneği muhbire verilecektir.
Türk ceza adalet sisteminde bu konuyu düzenleyen özel bir yasa vardır.
Bu yasanın ve yolun özelliği yalnızca ön soruşturma evresini düzenlemesidir. Bir olayda son soruşturma CMK’da öngörülen kurallara ve ilkelere tabidir.
Sözü geçen özel yasa kamu görevlilerinin yalnızca “görevleri sebebiyle işledikleri suçlar” nedeniyle uygulanır. Görev sebebiyle suç demek, bir kamu görevlisinin görevinden doğan suç demektir. Burada işlendiği iddia edilen suçlar görev arasında bir ilişki söz konusudur.
Bu bağlamda görevi kötüye kullanma, görevi ihmal, efrada kötü muamele bu kapsamda yer alır. Rüşvet, irtikâp, ihtilas, zimmet ise başka bir özel yargılama yasasına tabidir. Bu yasa aşağıda ele alınacaktır.
Yasada yer alan özel yargılama yollarından biridir. Müdahale yoluyla dava, suçtan zarar görenin (SZG), savcının açtığı kamu davasına katılarak onunla birlikte iddia görevini yaptığı bir yargılama türüdür.
Bu varsayımda bir kamu davası ile bir kişinin açtığı ceza davası birlikte yürümektedir. SZG, savcının yanında iddia görevinin yerine getirilmesinde savcıya destek olmaktadır. Fakat belirtmek gerekir ki, bu yargılama türünde müdahil adını alan SZG yargılama sırasında kendi çıkarını korumak amacını taşımaktadır.
Müdahalenin kişilere, suçtan zarar görenlere, bu suçu işleyenlerin yargılamasına katılmak yetkisi verilerek, onların bizzat haklarını elde etmeye teşebbüs etmelerini önlemek amacı olduğu ileri sürülmektedir.
Müdahale davasını açabilmek için suçtan zarar görmek, sağ olmak, dava ehliyetine sahip olmak (temyiz kudretine sahip olmak, ergin olmak ve medeni hakları kullanmaktan kısıtlı olmamak) koşulları aranacaktır. SZG ergin değilse, davayı yasal temsilcinin açması gerekir.
Müdahale davası bir dilekçeyle açılmalıdır. Bu dava duruşamada SZG’nin beyanı üzerine de açılabilir. Mahkeme, davacının istemi konusunda savcının mütalaası alındıktan sonra davanın kabulü ya da reddi konusunda karar verir.
Dava dilekçesinde özellikle suçtan zarar görme koşulunun açıkça belirtilmesi gerekir, çünkü müdahale yoluyla davanın temeli bir suçtan zarar görmeye dayanmaktadır. Ayrıca sanığın cezalandırılmasını istemek de zorunludur.
Yasa, kamu davasına katılmaktan söz etmektedir. Bu nedenle müdahale isteminde bulunabilmek için, bir kamu davasının açılmış olması şarttır. Kamu davası açılmadan önce müdahale isteminde bulunulsa bile, dava açılmadan önce müdahil sıfatının alınması mümkün değildir.
Müdahale istemi son soruşturmanın (CMK: kovuşturma evresi) her durumunda yapılabilecektir. Bu demektir ki, son soruşturma sonuçlanıncaya kadar, müdahale isteminde bulunmak mümkündür. Kamu davasının açılmasından başlayarak son soruşturma bitinceye kadar istekte bulunulabilecektir.
Basit yargılama, 2019 yılında ceza yargılaması sistemimize ekleniştir. Yeni bir yargılama yöntemidir.
Bu yolu uygulama yetkisi asliye ceza mahkemesine aittir. İlk söz şu olmak gerekir. Bu yol ağır ceza mahkemesinde uygulanmaz.
Basit yargılamanın uygulanabilmesi için, savcı kamu davasını açmalı, mahkeme iddianamenin kabulüne karar vermelidir.
Bu yol, adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda uygulanabilir. Kamu davasının konusu adli para cezası olduğunda, yasada sınır yoktur. Dava ile istenen ceza adli para cezası olduğunda, basit yargılama uygulanabilir.
Hapis cezası açısından, üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda bu yolun uygulanması mümkündür. Adli para cezası ile birlikte hapis cezası da isteniyorsa, hapis cezası ile ilgili sınıra dikkat etmek gerekir.
Mahkeme, yasada cezalar yönünden öngörülen şartlar bulunsa dahi basit yargılamayı uygulamak zorunda değildir. Yasada bu sonuç “verilebilir” sözcüğü ile belirtilmiştir. Basit yargılamayı uygulamak/ uygulamamak mahkemenin takdirindedir. Yasa koyucu mahkemeden bu tercihini belirlerken gerekçe gösterilmesini aramamaktadır.
Mahkeme, basit yargılama uygulanmasına karar verdiğinde, aşağıdaki işlemleri yapar:
– İddianame, sanık, mağdur ve şikâyetçiye tebliğ edilir.
– Bu kişilerin beyan ve savunmalarını onbeş gün içinde yazılı olarak bildirmeleri istenir.
– Tebligatta duruşma yapılmaksızın hüküm verilebileceği hususu da belirtilir.
– Ayrıca, toplanması gereken belgeler, ilgili kurum ve kuruluşlardan talep edilir.
Beyan ve savunma için verilen süre dolduktan sonra mahkeme duruşma yapmaksızın ve Cumhuriyet savcısının görüşü almaksızın hüküm kurar.
Mahkeme hükmünde, beraat, mahkumiyet, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmetme, davanın reddi, davanın düşmesi kararlarından birine hükmedilebilir.
Mahkûmiyet kararı verildiği takdirde sonuç ceza dörtte bir oranında indirilir. Bu indirim oranı mutlaktır.
Basit yargılama sonucu verilen hükme karşı itiraz yolu açıktır.
Basit yargılama yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik halleri ile soruşturma veya kovuşturma yapılması izne ya da talebe bağlı olan suçlar hakkında uygulanmaz.
Basit yargılama sonucu verilen hükümlere karşı itiraz edilebilir. Süresi içinde itiraz edilmeyen hükümler kesinleşir.
Maddeye göre, itiraz üzerine hükmü veren mahkemece duruşma açılır ve genel hükümlere göre yargılamaya devam olunur.
İtirazın sonucu şudur: Mahkeme duruşma açar ve yargılamaya genel hükümlere göre devam eder. Sonuç, itiraz ile basit yargılama sona ermiştir.
2019 yılında CMK’da düzenlenerek getirilmiş özel bir yargılama yoludur.
Terimdeki “seri” sözcüğü, yargılamanın hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesi amacını belirtmektedir.
CMK, seri yargılamaya konu olabilecek olan suçları belirlemiştir. Bunlara ekleme yapılamaz.
Soruşturma evresinde bu kapsamda seri yargılamanın uygulanması mecburidir. Takdir yetkisi yoktur. Savcılık olayla ilgili soruşturmayı yapmalı, suçun işlendiği kanısına vardığında, suç faillerini de belirlediğinde, seri yargılamayı harekete geçirmelidir.
Bu konuda o noktada tek dikkat edilecek olan husus şudur: Somut olayda kamu davasının ertelenmesine karar verilmemiş olmak gerekir. Şayet erteleme gerçekleşmiş ise, doğal olarak seri yargılama yolu kapanır.
Cumhuriyet savcısı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanması şüpheliye teklif edilir ve şüphelinin müdafii huzurunda teklifi kabul etmesi halinde bu usul uygulanır.
Seri yargılama yolu uygulanırken sonraki adım, şüpheliye seri yargılama teklifini yapmaktır.
Bu teklif savcı tarafından yapılabilir; kolluğun yetkisi yoktur.
Teklif yapılırken şüpheli ile müdafii savcının huzurunda olmalıdırlar. Şüpheli, müdafiinin kendisine yapacağı hukuki yardımla, teklifi kabul ettiğinde, seri yargılama uygulanacaktır.
Bu hüküm yorumlanırken, bir noktanın dikkatten kaçırılmaması gerekir. O nokta şudur: Şüphelinin müdafii hazır olmaksızın, savcı şüpheliye seri yargılama teklifinde bulunamaz. Bu sonuç mutlaktır. Ceza yargılamasında müdafisiz şüpheli ya da sanık olmaz, kuralının iyi bir uygulamasıdır.
Cumhuriyet savcısı, suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında tespit edeceği temel cezadan yarı oranında indirim uygulamak suretiyle yaptırımı belirler.
Cumhuriyet savcısı, şüpheli hakkında seri muhakeme usulünün uygulanmasını yazılı olarak görevli mahkemeden talep eder.
Bundan sonraki aşamada seri yargılama konusunda konu görevli mahkemeye aktarılmaktadır. Savcı bu konuda mahkemeden istemde bulunacaktır. Bunu, kaleme alacağı talep yazısı ile mahkemeye sunacaktır. Maddede talep yazısında yer alması gereken hususlar sıralanmaktadır.
Mahkeme, şüpheliyi müdafii huzurunda dinledikten sonra üçüncü fıkradaki şartların gerçekleştiği ve eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu kanaatine varırsa talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kurar; aksi takdirde talebi reddeder ve soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı Cumhuriyet başsavcılığına gönderir.
Mahkeme, savcı tarafından yürütülen seri yargılama işlemlerini denetlemek yetkisine sahiptir. Bu çerçevede, seri yargılamanın uygun olduğu kanaatine vardığında, olayla ilgili hüküm kuracaktır.
Suçun iştirak halinde işlenmesi durumunda şüphelilerden birinin seri yargılamanın uygulanmasını kabul etmemesi halinde seri yargılama uygulanmaz.
Seri yargılama yaş küçüklüğü ve akıl hastalığı ile sağır ve dilsizlik hallerinde uygulanmaz. Yasa koyucunun amacı, sayılan kişilerin yargılamalarındaki özellikleri ön plana çıkarmaktır.
Kanun yararına bozma, önceki yasanın yazılı emir adını verdiği kanun yoludur. Bu yol gerek yargıçların ve gerek mahkemelerin istinaf ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş kararlarına karşı bir yasa yoludur. Amacı bu karardaki aykırılıkları ortadan kaldırmaktır.
Niteliği bakımından bir olağanüstü yasa yolu sayılmalıdır, çünkü kesin hüküm kuvveti taşıyan kararlara karşı başvurulan bir yoldur. CMK, bu sonucu benimsemiştir. Kanun yararına bozmada genel ilke, verilen bozma kararlarının sanık aleyhine sonuç doğurmamasıdır. Bu yolun amacının, yasaların ülke içinde eşit biçimde uygulanması olduğu belirtilmektedir. Bu bakımdan faydalı bir yol olarak görülebilir. Fakat kesin hükmü ortadan kaldırmak amacı taşıması ve bizde olduğu gibi bazen sanık aleyhine de sonuç doğurması, kesin hükmün otoritesini sarsan bir etkendir.
Kanun yararına bozma yolunda, özellikle uyuşmazlığın esasını çözmeyen kararların sanık aleyhine etkisi yönünden yapılacak bir değerlendirmede, bu yolun somut olayda gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik olduğu söylenebilir. Yasaların ülke içinde eş olaylarda aynı biçimde uygulanması amacı, uyuşmazlığın esasını çözen mahkeme kararları bakımından geçerlik taşır; çünkü bunlarda sanık aleyhine uygulama yolu kapalıdır.
Yeni yasa bu konuda iki ayrı yol öngörmektedir. Bunlar, genel anlamda kanun yararına bozma ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kanun yararına bozma yollarıdır.
CMK’ya göre kanun yolu davası açabilenler yargılamanın yenilenmesi davasını açabilirler. Yasa bunu yasayollarına başvurma konusundaki genel kuralların, yargılamanın yenilenmesi yolunda da uygulanacağı biçiminde açıklamıştır.
Yargılamanın yenilenmesi yoluna mahkumun ölmesinden sonra da başvurulması mümkün kılındığı için, ölüm durumunda, ölenin eşi, üstsoyu, altsoyu, kardeşleri yargılamanın yenilenmesini isteyebileceklerdir.
Yargılamanın yenilenmesini istemek için, yasada açıklanmış bulunan nedenlerden birinin gerçekleşmiş olması şarttır.
Yargılamanın yenilenmesi istemi süreyle sınırlı değildir, çünkü bir yenileme nedeni yıllar sonra ve beklenmeyen bir anda ortaya çıkabilir. Bu bakımdan bu yol için bir süre sınırlaması koymak, bu yolun niteliğine aykırı düşer.
Yasa, yargılamanın yenilenmesini istemeyi bazı biçimsel koşullara bağlamıştır. Bu istek bir dilekçeyle yapılmalı ve bunda yargılamanın yenilenmesi isteminin nedenleri ve özellikle istemin dayanağını oluşturan yeni deliller ve olgular belirtilmelidir. Yargılamanın yenilenmesi davası, önceki son kararı vermiş olan mahkemede açılacaktır.
Yargılamanın yenilenmesi CMK’da iki grup olarak öngörülmüştür: Mahkumun lehine ve aleyhine. Bu nedenler sınırlıdır. Bunlara ekleme yapılamaz.
Yargılamanın yenilenmesi, yargılama sonunda ortaya çıkan kesin hükümde yanılgıların bulunduğunun sonradan anlaşılması üzerine başvurulan bir kanun yoludur.
Yanlışlığın sonradan anlaşılması, yargılama sırasında, elde olmayan delil ve olguların ortaya çıkmasıyla mümkün olacaktır. Yargılamanın yenilenmesi yasa yolu, kesin hükmün ortadan kaldırılması sonucunu doğuran bir çare olarak onunla yakın ilişki içindedir.
Kesin hüküm, toplumda hukuki güvenliği kurmak amacını taşımaktadır. Fakat bunun yanında yalnız hukuki güvenliğin sağlanması yeterli olmayıp, adaletin de gerçekleşmiş olması gerekir. İyi bir kesin hüküm, adalet ve hukuki güvenlik kavramlarını dengede tutabilen bir kesin hükümdür.
Ortaya yeni çıkan ve delillerle daha önce ulaşıldığı sanılan adaletin temellerinin sarsıldığı durumlarda, bu kesin hükmün ortadan kaldırılması ve yargılamayı yeniden yapma girişiminde bulunulması, yargılamanın yenilenmesi adlı bir yasa yolunun doğmasını sonuçlandırmıştır.
Yargılamanın yenilenmesi, niteliği bakımından bir olağanüstü yasa yolu sayılmalıdır, çünkü kesin hüküm doğduktan sonra, bundaki aykırılıkları giderme amacı
taşımaktadır. Her ne kadar yasa bu yolu, yasa yolu olarak adlandırmamışsa da, temel nitelikleri göz önünde tutulduğunda bu yolun bir yasa yolu olduğunda şüphe edilemez.
Yargılamanın yenilenmesi mahkemelerin kesinleşmiş son kararlarını ortadan kaldırmak amacını taşır.
CMK’nın yürürlüğünden önce yargılamanın yenilenmesi, önceki yargılamayı yapmış olan mahkemede yapılmaktaydı.
CMK’nın bu alanda attığı bir olumlu adımı belirtmem gerekir: Yargılamanın yenilenmesi halinde, önceki yargılamada görev yapan yargıç, aynı işte görev alamayacaktır. Bu hüküm, önceki hükmü veren mahkemenin aynı kalması sisteminde, yargıcın yasaklanması sonucu ile, ikinci yargılamada objektifliği sağlamak açısından önemli bir hükümdür.
Bu konudaki ilke şöyledir: Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma dışında kalan hükümleri temyiz edilebilir.
CMK’da temyiz yolu kapalı kararlar belirtilmiştir.
Bu konuda en önemli husus şudur: İstinaf incelemesi sonucu verilen hüküm 5 yıldan az bir cezayı içerdiğinde, bu hüküm temyiz edilemez ve kesinleşir.
Bu ilkeye istisna olarak belirli suçlar, yukarıdaki ceza süresinin altında kalsa bile temyiz edilebilir. CMK, bu suçları bir liste halinde düzenlemiştir.
Bu suçlara yorum ya da kıyas yoluyla başka suçları eklemek mümkün değildir.
Bu suçların hukuki nitelikleri ele alındığında, tespit edilen husus, listede yer alan suçların ifade özgürlüğü ile bağlantılı olduklarıdır. Bu konuda hemen söylemek gerekir ki, bu ortamda ifade özgürlüğünün zedelenmesi, kötüye kullanılması söz konusudur, çünkü listede pozitif hukukumuzda yer alan suçlar söz konusudur.
Temyiz olağan ve hukuki derece bir kanun yoludur. Temyizin hukuki dereceyi oluşturması, onun en önemli niteliğini teşkil eder. Hukuk sistemimizde istinaf yolu kabul edildikten sonra, temyiz yolunda BAM’ların (istinaf mahkemeleri) vermiş oldukları son kararlar hukuka uygunlukları bakımından değerlendirilir.
Temyiz incelemesini yapan Yargıtay, bu mahkemelerin vermiş olduğu son kararında hukuku tam ve doğru biçimde uygulayıp uygulamadığını denetler. Bu denetleme mahkemenin kararının maddi bölümünün, yani olguların saptanması ve delillerin değerlendirilmesi bölümünün inceleme dışı bırakılması anlamını taşır. Yargıtay, kural olarak mahkemenin önüne getirilmiş olan uyuşmazlık hakkında karar verirken, delilleri değerlendirmede yanılgıya düşüp düşmediğini ya da kararının temelini oluşturan olguları doğru saptayıp saptamadığını araştırmaz. Fakat bu temel üzerine oturtulan son kararda, hukuk normlarının uygulanmasında eksiklik ya da yanılgı olup olmadığının üzerinde durur.
Bu genel görünümü ile temyiz yolu istinafla karşılaştırıldığında, bir bakıma istinaftan daha dar ve sınırlı bir kanun yoludur. Gerçekten temyizde inceleme yalnızca hukuki yönden yapıldığı halde, istinafta hem maddi hem de hukuki bakımdan yapılan bir incelemenin
söz konusu olması nedeniyle, istinaf daha geniş bir yoldur. Ancak bir bakıma da temyiz daha geniş bir inceleme alanı olarak da görülebilir, çünkü temyizde hukukun ve yasaların ülke içinde aynı biçimde uygulanması temel düşüncesi egemendir. Bu nitelik de temyizi daha geniş bir alanda etkili kılan bir unsurdur.
İstinaf yargılaması, birinci derece mahkemelerin (bir olayı ilk kez yargılayan mahkemeler) verdiği hükümleri (son karar) iki yönlü inceler. Birincisi deliller yönünden, ikincisi hukuki yönden.
Deliller yönünden yapılacak olan incelemede, mahkemenin verdiği hükümde yer alan delillerin hukuka uygun yollarla elde edilip edilmediği, yeterli olup olmadığı araştırılır. Bu konuda özellikle dinlenen tanıkların beyanları ile şayet söz konusu ise, bilirkişi raporu/raporları irdelenir.
Hukuki yönden yapılacak olan incelemede, mahkemenin olaya uyguladığı suç modelinin hukuka uygun olup olmadığı araştırılır. Örnek: hırsızlık ya da yağma; zimmet ya da güveni kötüye kullanma.
İstinaf incelemesi iki yöntemle yapılabilir. Dosya üzerinden inceleme ya da duruşmalı inceleme. Bu yöntemlerden hangisinin bir olayda uygulanacağı BAM’ın yetkisindedir.
Bu mahkemeler bölge adliye mahkemeleridir (BAM). İstinaf yargılaması bu mahkemeler tarafından yapılır. BAM’lar daireler olarak çalışırlar.
Her daire, bir başkan ve iki üyenin katılmasıyla toplanır. Görüşmeler gizli yapılır, kararlar çoğunlukla verilebilir.
BAM’larda ülke genelinde yığılmaların olduğu bir gerçektir. Bu yığılmaları önlemek için sistemin iyi kurulması şarttır. Bunun için de BAM gibi yüksek mahkemelerde görev yapacak kıdem ve tecrübede savcıların ve yargıçların görev yapmaları işin çekirdek noktasıdır. Bu kadrolar sağlanmadan istinaf kanun yolundan ceza adaletine olumlu hizmet beklemek yersiz olur.
İstinaf olağan ve ikinci derece bir kanun yoludur. Olağandır, çünkü kesin hükümden önce başvurulan bir yoludur.
İstinaf ikinci derecedir, çünkü karar hem maddi(deliller) hem de hukuki bakımdan incelenir.
İstinafla itiraz arasında bu bakımlardan bir yakınlık vardır. Fakat bölge adliye mahkemelerinin son kararlarına karşı bir yoldur. Yargılamanın birinci derecesi, mahkemelerin son kararıyla tamamlandıktan sonra, istinaf yolu açılabilir. Bu son kararlar gerek deliller ve gerek yasal kurallar bakımından denetlenir. Son kararlara karşı başvurulan bir yol oluşu bakımından istinafın temyiz yoluyla da bir yakınlığı vardır. Fakat temyizde yalnız hukuki inceleme yapılırken, istinafta hem maddi hem hukuki inceleme yapılması nedeniyle, daha geniş bir denetim söz konusudur.
Ceza yargılaması hukukumuza getirilen yeni bir kurumdur. Temeli şudur: Sanık yargılanır, suçlu bulunur, cezalandırılır. Fakat cezası açıklanmaz, askıya alınır. Hukuki niteliği yönünden cezanın ertelenmesine(tecil) benzer bir hukuk kurumudur.
Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir.
Süreyle ilgili olarak dikkat edilecek olan nokta şudur: İki yıllık süre, mahkemenin yaptığı yargılama sonunda sanığa vereceği hapis cezasının süresidir. Bu süre, yargılama konusu suçun yasada öngörülen cezasının 2 yıl hapisle sınırlanmış olması değildir. Başka bir anlatımla, suçun cezasının 2-5 yıl hapis olduğu bir resmi belgede sahtecilik yargılamasında, mahkeme sonuçta sanığa iki yıl hapis cezası verecek olduğunda, hükmün geri bırakılması kurumu uygulanabilir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi CMK’da belirli koşullara tabi tutulmuştur. Sanığın durumunda bu koşulların bulunması şarttır.
Bu koşullar içinde sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması önde gelir.
Mahkemenin, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması da şarttır.
Ayrıca suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tabi tutulur.
Son karar (hüküm) mahkemenin duruşma sonunda verdiği ve uyuşmazlığı çözen, birinci derece yargılamayı sona erdiren karardır. Yasa buna “hüküm” demektedir.
Son kararın çeşitleri şunlardır: Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı.
Sanığın suçu işlemediğinin anlaşılması durumunda, yapılan yargılama sonunda, eylemin maddi bölümü sabit olmamış demektir. Ortaya konulan ve tartışılan delillerle, sanığın eylemi işlemediğinin kesin olarak
anlaşıldığı hallerde, bu varsayım ortaya çıkar. Sanığa yüklenen bir eylemin gerçekleştiği, fakat bunun sanık tarafından yapılmadığının anlaşılmasında (öldürülen kişiyi sanığın öldürmediğinin anlaşılması) bu varsayım söz konusudur.
İkinci varsayımda, eylemin sanık tarafından yapıldığı ya da yapılmadığı hususu kesin olarak ortaya çıkmaz. Sanığın eylemi yaptığı kesin delillerle anlaşılmaz. Bu sanığın eylemi yaptığının sabit olmaması demektir. Bu durumda “şüpheden sanık yararlanır” kuralı işler ve sanık hakkında beraat kararı verilir.
Bunun dışında eylemin suç sayılmamış olması ya da suç olmaktan çıkarılması söz konusudur. Bu durumda sanığın eylemi ceza hukuku bakımından önemsiz bir eylemdir ve beraatini gerektirir.
Sanığın kendisine yüklenen eylemi yaptığının kesin olarak saptandığı bazı durumlarda, yasa başka amaçlarla, bazı faillere ceza verilmemesini öngörmektedir. Örneğin babasının malını çalan oğula ceza verilmeyeceği, bunun bir cezasızlık hali olduğu açıklanmıştır. Böyle bir durumda, sanığın eylemi yaptığı sabit olsa da, yasada sanığın cezalandırılmasının temeli eksik kalmaktadır. Bu durumda sanık hakkında “sorumsuzluk” kararı verilmesi bazı ülkelerde öngörülmektedir. Bizde buna yasada yer verilmediğinden, beraat kararı verilmesi gerekecektir.
Sanığın yüklenen suçu işlediği sabit olduğunda, hakkında mahkumiyet kararı verilecektir. Bunun anlamı sanığın cezalandırılmasıdır. Suçluluğu ispatlanmış olan kişiye ceza yaptırımı uygulanacaktır. Bu ceza da ya dar anlamda ceza ya da emniyet tedbiri olabilecektir.
Davanın düşmesi kararı:
Bunlar uyuşmazlıkları çözmeyen, uyuşmazlıkların çözülemeyecek cinsten olduklarını açıklayan kararlardır. Yargılamada bir engelle karşılaşıldığında, bu kararlar verilecektir. Bunlara ilişkin kararlar uyuşmazlığı dolayısıyla yargılamaktadır. Bu bakımdan bu kararlar gerçek anlamında son karar değildir, çünkü gerçek anlamda son kararlar yargılama sonunda verilirler. Oysa bunlar, görünüşte yargılamayı sona erdirseler bile, mutlaka yargılamanın sonunda verilmeleri gerekmez. Düşme nedeni ortaya çıktığında, örneğin genel af, sanığın ölümü ya da zamanaşımı gibi, bu karar verilmelidir. Öte yandan aynı sanık için önceden verilmiş bir son karar olduğunda ya da açılmış bir dava olduğunda, ikinci dava reddedilmelidir. Bu sonuca da yargılamayı sonuna kadar yürütmeden ulaşmak mümkündür. Bu nedenle gerek düşme gerek red kararlarının görünüşte son karar olduklarını söylemek gerekir.
Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir.
Açık duruşmada herkes duruşmayı izleyebilir.
Gizli duruşmada yargılamanın tarafları hazır bulunur.
Başkan, duruşmanın disiplinini bozanları dışarı çıkartır. Bunlar açık duruşmada bulunması engellenebilecek kişilerdir. Başkan gizli duruşmada bazı kişilerin bulunmasına izin verebilir. Fakat bu kişilere duruşmanın gizliliği nedenlerini açıklamamalarını ihtar eder. Başkan mahkemede staj yapanları müzakereye alabildiğine göre, bunların gizli duruşmada hazır bulunmasına da izin verebilir.
Yasa, yargıyı etkilememek için, basın yoluyla mütalaa yayımını yasaklamıştır. Görülmekte olan bir dava kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar, mütalaa yayınlayanlar, yukarıda belirtilen para cezaları ile cezalandırılacaklardır. Bu konuda tam bir paralellik söz konusudur.
Mütalaa, yargıç ve mahkeme işlemlerini konu alamaz. Mütalaa, bir konuda olumlu-olumsuz düşünce açıklaması anlamını taşır. Mütalaanın içinde bir değerlendirme mutlak bulunmak gerekir. Bu konularda sonuca ulaşırken, mütalaanın bu temel niteliğinin göz ardı edilmemesi şarttır. Yasa koyucu mütalaa yayınını yasakladığına göre, haber niteliği taşıyan, yalnızca yargıç ve mahkemenin işlem ve kararlarını duyuran, bu konuda halkı bilgilendiren yayınlar, mütalaa yayınının dışındadır. Bu husus, yukarıda ele aldığım, belge yayını sınırlamaları ile birlikte değerlendirilmek gerekir. Belge yayını sınırlamaları, basının haber verme görevinin yargıyı etkilememek için sınırlandırılması anlamını taşır.
Maddede mütalaa yayını konusunda öngörülen zaman sınırlaması, “görülmekte olan bir dava” ile bağlantılı tutulmuştur. Bu durumda, mütalaa yayını yasağının davanın açıldığı andan kesin hükme kadar sürdüğü sonucuna varmak gerekecektir. Oysa bu maddenin temel amacı ile bu sonuç bağdaşmaz. Amaç, bir olayın hazırlık soruşturması başladıktan itibaren kesin hükme kadar mütalaa yayınının yasak olmasıdır. Ancak yeni maddenin yazımı bu amacı tam olarak gerçekleştirmeye engeldir. Sözgelimi, bir olayda hazırlık soruşturması aşamasında, sanık/sanıklar hakkında tutuklama kararı verildiğinde, bir yayınla bu karar tartışılsa, maddeye aykırılık oluşmayacaktır. Maddede kamu davasının görülmesinden söz edilmesi, bu sonuca götürür. Örnekte henüz bir kamu davası yoktur. Yasaklar istisna olduğuna göre, bu yayın hukuka uygun olacaktır.
Teknik hukuk yaklaşımı ile maddede mütalaa yayınından söz edilirken, yalnızca kamu davasının esas alınması, hatalıdır. Türk sisteminde şahsi dava söz konusu olduğuna göre, ayrıca bir şahsi davanın da kamunun ilgisini çekecek önemde olabilecek olması olasılığına göre, mütalaa yayını kapsamının dışında kaldığı savunması ortaya atılabilecektir. Yargılama
hukuku sistemi içinde bu savunma haklılık taşıyacaktır. Madde kaleme alınırken, çok hassas davranılmadığını söylemek gerekir.
Ayrıca gizli duruşmaların yayımı da yasaktır. Böyle bir duruşmada yapılanlar haber olarak dahi verilemez. Açık duruşmadaki yargılama, kamu güvenliğine, genel ahlaka, kişilerin şeref ve haysiyetine ya da suç işlemeye kışkırtacak nitelikteyse, mahkeme bunları önlemek amacıyla ve bu amaçların gerektirdiği ölçüde kısmen ya da tamamen yayımlanmasını yasaklayabilir. Mahkeme bu kararını açık olarak bildirir (tefhim). Açık ve gizli duruşmalara ilişkin yayım yasaklarına aykırı davranmak suç sayılmıştır.
Duruşmayı asliye ceza mahkemesinde, mahkemenin yargıcı yönetir. Ağır ceza mahkemesinde 3 yargıç görev yapar. Bir başkan iki üye. Duruşmayı başkan yönetir; gerektiğinde üyelerden yardım alır.
Duruşmanın akışı şöyledir:
Duruşmanın başında sanık ve müdafiinin, tanık ve bilirkişilerin hazır olup olmadığı saptanır. Bunun amacı, duruşmanın başında hazır bulunmayan bir sanık hakkında bir önleme (tutuklama ya da zorla getirme) gerek olup olmadığını, mahkeme tarafından müdafi atamaya yer olup olmadığını, bir tanık ya da bilirkişinin yokluğu nedeniyle duruşmayı geri bırakmaya gerek bulunup bulunmadığını anlamaktır.
Tanık ve bilirkişilerin yoklamasından sonra, sanığın kimliği saptanır ve kişisel durumu hakkında bilgi alınır. Sonra başkan iddianamenin kabulü kararını okur ve duruşmayı başlatır. Bununla sanık, hakkındaki suçlamayı bir kez daha öğrenmiş olur.
Sıra sanığın sorgusuna gelir. Sorgu, sorgunun ilkeleri çerçevesinde yürütülmelidir. Özellikle sanığın “susma hakkı” göz önünde bulundurulmalıdır. Gerek sanığın sorgusu ve gerek iddianamenin kabulü kararının okunması sırasında, tanıkların mahkeme salonunu terk etmiş olmaları şarttır.
Sorgudan sonra, delillerin ileri sürülmesi gerekir. Her delilin ele alınmasından sonra, sanığa bir diyeceğinin olup olmadığı sorulacaktır. Savcı ve müdafi de söz istediklerinde, kendilerine açıklama yapma olanağı tanınacaktır.
Delillerin ileri sürülmesi ve tartışılması sonuçlandıktan sonra, savcıya, müdafie ve sanığa söz verilecektir. Son söz daima sanığındır.
Böylece duruşmanın birinci devresi, yargılama devresi sona ermektedir.
Daha sonra ikinci devrede, son karar devresinde, mahkeme gizli bir oturum yapmakta, son kararı verecek olan yargıçlar aralarında tartışmakta ve oy kullanarak son kararı gerçekleştirmektedirler. Bu son kararın bildirimi ile duruşma ve aynı zamanda birinci derece yargılama sona ermektedir.
Duruşma son soruşturmanın ikinci dönemidir ve tüm ceza yargılaması faaliyetinin temelini ve amacını oluşturur. Her ne kadar bu dönem son soruşturmaya ait ise de, ön soruşturmanın da amacı bu döneme yönelik olduğundan, ceza yargılaması denince akla duruşma gelir.
Bir iş duruşmaya geldiğinde ceza yargılaması en üst noktasına ermiş demektir. Duruşmada yapılacak yargılama sonucu, artık sanığın suçluluğu ya da suçsuzluğu konusunda son karar verilecektir. Mahkeme bu kesimde yargı gücünü kullanarak ceza uyuşmazlığını çözecektir.
Duruşma kendi içinde iki ayrı devreye ayrılmaktadır. Bunlar duruşmanın yargılama devresi ve son karar devresidir.
Duruşmanın temel özellikleri, sözlü, kamuya açık ve doğrudan doğruya ve tarafların da katılmasıyla bir yargılamadan sonra, sanığın gerek özgürlüğü (hürriyeti bağlayıcı ceza verilen durumlarda) ve gerek malvarlığı (para cezası ya da müsadere) üzerinde etki doğuran son karar verilmektedir.
Duruşmanın yapılması sıkı kurallara bağlanmış ve belirli bir sıra izlemesi istenmiştir.
Duruşma hazırlığı, isminden de anlaşılacağı üzere, duruşmayı hazırlayan bir bölümdür. Amacı kendisinden sonra gelen duruşma bölümünün en kısa zamanda yapılabilmesini sağlamaktır. Bunun için bu evrede daha önce eksik kalmış hususlar tamamlanacağı gibi, duruşmanın yapılabilmesini sağlayacak işlemlerin de gerçekleştirilmesi gerekir.
Duruşma hazırlığında işlemler dosya üzerinden yapılır. Duruşma hazırlığında yargılamanın taraflarının bir araya gelmeleri söz konusu değildir. Uygulamada bu devreye “tensip” adı verilmekte, işlemler bir tutanakla tespit edilmektedir. Bu nedenle de bu tutanağa “tensip tutanağı” adı verilmektedir.
Duruşma hazırlığında yapılması gereken işlemler şöyle sıralanabilir:
-İddianamenin iadesi kararı verilmediğinde, mahkeme başkanı ya da yargıç, önce iddianamenin kabulüne karar verir. Bunun anlamı şudur: Savcının açtığı kamu davası, son soruşturmada ele alınacak ve duruşma yapılacaktır.
-Duruşma gününü belirlemek yetkisi mahkeme başkanınındır. Uygulamada tutuklu işler öncelikle ele alınmaktadır.
Mahkeme başkanının duruşma günlerini belirlerken, duruşmaların en çabuk biçimde sonuçlanabilecek şekilde
yapılabilmesine dikkat etmesi şarttır. Bir güne, bitirilemeyecek kadar çok duruşmanın konulması faydalı olmayacaktır. Bunun dışında mahkemenin çalışma takviminin iyi biçimde ayarlanması gerekir.
– Çağrıları yapmak yetkisi mahkeme başkanınındır. Celpnameler mahkeme kalemlerinde yazılır ve bildirilir. Sanık da celpname ile (yeni yasada: çağrı kağıdı) çağrılacaktır. Bu celpnamede bir ihtarın da yer alması şarttır. Özrü olmaksızın duruşmada hazır bulunmayan sanığın tutuklanacağı ya da zorla getirileceği, celpnameye yazılacaktır
Sanık tutukluysa, ona duruşma günü bildirilecektir. Bu bildirim çağrı yerine geçecektir. Bu bildirimle birlikte, sanığın duruşmada kendini savunmak için bir isteği olup olmadığı ve bunun neden ibaret olduğu da sorulacaktır. Bu işlem tutuklunun bulunduğu ceza infaz kurumunda cezaevi kâtibi veya bu işle görevlendirilen personel yanına getirilerek tutanak tutulmak suretiyle yapılır. Değişiklik güvenlik amacına yöneliktir
Müdafi de ister sanık tarafından seçilmiş, ister mahkemece atanmış olsun, duruşmaya çağrılacaktır.
Mahkeme başkanının re’sen (olayın taraflarının istemi olmaksızın) tanık ve bilirkişi çağırma yetkisi CMK’da yoktur.
– Delillerin toplanması işi önsoruşturmada bitmiş olmalıdır. Fakat yine de toplanacak bazı deliller
bulunabilir. Bunlar yeni ortaya çıkmış olabileceği gibi, daha önce ele geçirilememiş de olabilir. Duruşma hazırlığı bir bakıma önsoruşturmanın eksiklerini tamamlamak görevini de taşıdığından, bu dönemde delillerin toplanması da şarttır.
Savcı suç delillerini ve buna ilişkin nesneleri mahkemeye vermek zorundadır.
Sanık savunması için bazı delillerin toplanmasını istediğinde, bunlara ait olguları da belirterek bir dilekçe yazmak ve bunu duruşmadan 5 gün önce mahkeme başkanına vermek durumundadır.
– Tanıklar kural olarak duruşmada dinlenecek, bilirkişilerden de mütalaaları duruşmada alınacaktır. Fakat hastalık ya da sakatlık ya da aşılması mümkün olmayan bir nedenle, bir tanığın ya da bilirkişinin duruşmada hazır bulunamayacağının anlaşıldığı durumlarda, bunlara duruşma hazırlığında başvurulmasını yasa mümkün kılmaktadır. Bu aslında istisnai bir durumdur. Ancak bir delilin kaybından korkulduğu için, bu yolun açılması uygun görülmüştür.
İddianame celpname ile birlikte sanığa bildirilecektir. Bu bildirimin yapılmasının nedeni, sanığa savunmasını hazırlama olanağını yaratmaktır. Bu bildirim yapılmadığında, sanığın duruşması ertelenmelidir.
CMK’nın getirdiği yeni bir kavramdır. Savcının açtığı kamu davasının mahkemece kabul edilmemesi, davanın iddianamesi ile son soruşturmanın yapılmayacağı demektir.
İddianamenin iadesinin prosedürü ve sonuçları şunlardır:
Mahkeme tarafından, iddianamenin ve soruşturma evrakının verildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle;
İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine karar verilir.
Suçun hukukî nitelendirilmesi sebebiyle iddianame iade edilemez. Bu, yargılama konusu olacak olan suça mahkemenin savcıdan değişik bir isim vermesidir. Örnek: kasten ağır yaralama yerine kasten adam öldürmeye teşebbüs.
İddianame mahkemeye verildikten sonra 15 gün içinde iade edilmediği takdirde kabul edilmiş sayılır.
Cumhuriyet savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez.
İade kararına karşı Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir. Savcıya verilen bu yetki, olayla ilgili farklı düşüncede olan savcı ile mahkeme arasındaki farklılığı tartışmak ve gerçeği ortaya çıkarmak amacı taşır.
İddianame, bir ceza olayını son soruşturmaya aktaran belgenin adıdır.
Kamu davası iddianame ile açılır.
İddianame ile işin son soruşturmaya aktarılması özel bir yere sahiptir. İddianamenin ceza yargılamasının önemli bir belgesi olması nedeniyle ceza yargılaması açısından önem taşır.
İddianame, içeriği bakımından son soruşturmayı yapacak olan mahkemeye verilen ve bu mahkemenin uyuşmazlığı çözmesini isteyen bir belgedir.
Bunun hangi mahkemeye verileceği, yargıcın yetki kurallarına göre belirlenir. Özellikle yerel ve görevsel yetki kurallarına uymak gerekir. Örneğin İstanbul’da işlenmiş olan bir ağır cezalık suçun yargılanması, İstanbul’daki ağır ceza mahkemesinden istenecektir.
Savcının iddianame düzenleyerek kamu davasını açması, sanığın suçu işlediğine ilişkin yeterli şüphe nedenlerine ulaşması ile mümkündür. Bu da yapılan hazırlık soruşturması sonunda ulaşılabilecek bir sonuçtur. Türk sisteminde savcı, istisnaların söz konusu olmadığı durumlarda, kamu davasını açmak zorundadır.
İddianame, isminin sonundaki “name” sözcüğünden de anlaşılacağı üzere yazılıdır. Savcı, iddialarını taşıyan bir belge düzenlemelidir.
İddianamenin neleri içermesi gerektiği yasada belirtilmiştir.
a) Şüphelinin kimliği,
b) Müdafii,
c) Maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliği,
d) Mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanunî temsilcisi,
e) Açıklanmasında sakınca bulunmaması halinde ihbarda bulunan kişinin kimliği,
f) Şikâyette bulunan kişinin kimliği,
g) Şikâyetin yapıldığı tarih,
h)Yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddeleri,
i) Yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
j) Suçun delilleri,
k) Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri,
Gösterilir.
İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır.
İddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür.
İddianamenin sonuç kısmında, işlenen suç dolayısıyla ilgili kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangilerine hükmedilmesinin istendiği; suçun tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, ilgili tüzel kişi hakkında uygulanabilecek olan güvenlik tedbiri açıkça belirtilir.
Savcı yaptığı hazırlık soruşturması sonunda, kovuşturmama kararı vermediğinde, araştırma konusu eylemin suç oluşturduğu konusunda yeterli şüpheye ulaşmış demektir. Bunun sonucu olarak bu uyuşmazlığı çözülmek üzere mahkeme önüne götürmek zorundadır.
Savcı davayı açmadan önce bütün koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini iyi biçimde değerlendirmek durumundadır, çünkü hakkında ceza davası açılan kişi sanık adını alacak, onun toplum içindeki durumunda bu nedenle değişik olacak (son soruşturma sonunda beraat etse bile), öte yandan yine boş yere açılmış bir kamu davasında yapılan giderler de boşa gidecek ve bunun yanında toplumdaki adalet duyguları da zedelenecektir.
Savcının açtığı dava bir ceza davası olduğundan ve bu davayla toplumda bozulmuş olan düzenin yeniden kurulması istendiğinden, kamu adına açılmış bir davadır ve bu nedenle de “kamu davası” adını alır. Savcı, devletin bir görevlisi olarak bu davayı devlet adına açmaktadır.
Dava, bir uyuşmazlığın yargıç önüne götürülmesi ve orada tutulmasıdır. Bu uyuşmazlık ceza uyuşmazlığı olduğunda, dava, ceza davasıdır. Her ceza davasında iki ögenin (unsur) kesinlikle bulunması gerekir. Bunlar kişi ve eylem ögeleri (unsurları) dır. Hukukumuzda belirsiz kişilere karşı ceza davası açmak mümkün değildir. Savcı bir eylemden ötürü kamu davasını açtığında, bu davanın sanığını da göstermelidir. Bunun yanında bu sanığa atılan suç, daha yerinde deyişle, onun suçlandığı eylem de gösterilmek gerekir. Kişi hangi suçu işlemek şüphesi altında olduğunu bilmek durumundadır. Bu, sanık için bir güvencedir. Ayrıca bu iki öğe yargı organının yetki ve görev alanının belirlenmesi bakımından da önem taşır. Gerçekten “davasız yargı olmaz” ilkesi gereğince, yargı organı ancak önüne getirilen uyuşmazlıkları çözebilir ve yargılanması istenen kişileri yargılayabilir. Bir uyuşmazlığa kendiliğinden el atamaz. Bu bir açıdan da itham sisteminin bir sonucudur. Tarihte tahkik sisteminin sakıncaları yaşanmıştır. Bu sistemde iddia ve yargı görevi aynı kişi ve organda birleştiğinden, kişiler bakımından tam anlamıyla güvensizlik doğuran bir durumdur. Yargılanan kişi aynı zamanda iddia eden ve kovuşturan makam ya da kişi de olduğunda, bu sistemde yargı, ancak bazı iddialara kılıf bulmak amacına hizmet eder.
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz.
Bu düzenlemedeki temel nokta şudur: Yeni delil ve sulh ceza yargıcının kararı birlikte aranacaktır. Bir olayda yeni delil/delillerin elde edilmesi yeterli değildir. Sulh yargıcı bunları değerlendirmeli ve soruşturmanın yeniden açılmasına karar vermelidir. Bundan sonra aynı fiil için soruşturma yenilenir ve kamu davası açılabilir.
Yasa koyucunun bu yaklaşımının anlamı şudur: Bir olaydan ötürü soruşturma yapılmış, dosya kapanmıştır. Daha sonra o olayla ilgili yeni delillere ulaşılmıştır.
Bu dosyanın açılabilmesi için bir yargıç kararına gerek duyulmaktadır. Sulh ceza yargıcı daha önce kapanmış olan dosyanın açılması/açılmaması kararını verecektir.
Bu karar açılma yönünde olduğunda ancak yeni bir soruşturma başlayabilecektir.
Bu ihtimalde soruşturma aşamasında bir yargıç kararı söz konusu olduğundan, bu karara karşı itiraz yolu açıktır.
Bu yola gidildiğinde, savcının vermiş olduğu idari nitelikteki kovuşturmama kararı yargısal bir denetimden geçirilmektedir. Bu kararın yerinde olup olmadığı konusunda bir yargı organı karar vermektedir. Savcının kararına karşı böyle bir yolun kabul edilmesi, savcının kamu davasını açmak mecburiyetini denetlemek içindir. Bu sistemde savcı suçun işlendiği konusunda yeterli kuşku elde ettiğinde, davayı açmaya mecbur olduğuna göre, bu alandaki değerlendirmeyi tam ve gerçeğe uygun biçimde yapıp yapmadığının denetimi söz konusu olmaktadır. Bir başka amaç da suçtan zarar görene, bu kararın hukuka uygunluğunu ve haklılığını tartışmak olanağını sağlamaktır.
İtiraz bir dilekçe ile yapılır. Dilekçeye deliller ve belgeler de eklenir. Bu başvurunun amacı, savcının vermiş olduğu takipsizlik kararını ortadan kaldırtabilmek ve ceza davasının açılmasını sağlamaktır.
Dilekçe, takipsizlik kararını veren C.Başsavcılığına verilir.
Bu itiraz 15 günlük süreye tabidir. Bu süre, takipsizlik kararının suç duyurusu ya da şikayeti yapmış olan tarafa bildiriminden başlar.
Uygulamada takipsizlik kararları genellikle bildirilmemekteydi. Bu nedenle de süre işlememektedir. CMK’nın yürürlüğe girmesi ile uygulama önceki tavrını
değiştirmek eğilimindedir. Bu noktanın dikkatten kaçırılmaması gerekir. Bildirimin olmadığı durumlarda, süre işlemeye başlamayacağına göre, takipsizlik kararının verilmesinin üzerinden çok uzun süre geçmiş olsa da itiraz yoluna gidilebilecektir.
Takipsizlik kararı suçtan zarar görene, önceden ifadesi alınmış ya da sorguya çekilmiş bulunan şüpheliye bildirilecektir.
İtiraz incelemesi dosya üzerinden yapılır. Bu nedenle itiraz dilekçesinin iyi biçimde kaleme alınması ve dava açılmasının gereklerini gösteren delillerle eklerin düzenli biçimde hazırlanması şarttır.
Takipsizlik kararına itiraz üzerine, uygulamada dosyalar itiraz dilekçesi ve ekleriyle birlikte ağır ceza mahkemesine gönderilmektedir. Bu yöntem, olayı inceleyen mahkemenin tüm dosyayı görmesi sağlandığı için, başarı şansını yükseltmektedir.
Sulh ceza hakimliği takipsizlik kararını kaldırırsa, savcı kamu davasını açmak zorundadır. Bu karara uymak savcı için bir mecburiyettir. Uygulamada bazı savcıların, takipsizlik kararını kaldıran karar nedeniyle iddianameyi düzenledikleri belirterek, iddianamelerinde böyle bir açıklığa yer verdikleri görülmektedir. Bu doğal karşılanması gereken bir sonuçtur.
Savcı hazırlık soruşturmasının belgelerini inceledikten sonra, dava açmamaya kanaat getirdiğinde, işi sona erdirmelidir. Savcı, araştırılan olaydan ötürü hiçbir kişi hakkında kovuşturma yapmayacak demektir. CMK bunu, savcının “kovuşturmaya yer olmadığı” sonucuna varması biçiminde açıklamıştır.
Bugün uygulamada bu karar “takipsizlik” kararı olarak da anılmaktadır. Bu kavramı belirten terimler içinde ön plana çıkmış bir terimdir. “Takip” kovuşturma karşılığı kullanıldığı için, takipsizlik de kovuşturma yapılmayacağını belirtmek amacını taşımaktadır.
Hazırlık soruşturmasını yapan savcı bunun sonucunu da belirlemek yetkisine sahiptir. Savcı hazırlık soruşturması sonunda kovuşturma yapmayacağını bir kararla belirtecektir.
Bu karara, kovuşturmaya yer olmadığı kararı(takipsizlik kararı) adı verilir. Hukuki niteliği açısından bu karar, bir olay nedeniyle yürütülen hazırlık soruşturması sonunda, savcının o olay nedeniyle kamu adına bir dava açmayacağını belirtmesidir.
Bu kararın değişik gerekçeleri olabilir. Örneğin olayda ceza hukukunu ilgilendiren bir yön yoktur. Olay, Türk ceza mevzuatı açısından değerlendirildiğinde, suç teşkil etmemektedir. Savcılık yaptığı soruşturmanın sonunda yeterli delillere ulaşamamıştır.
CMK, kovuşturmama kararının bildirimi bakımından şu kurallara yer vermektedir.
Bu karar, önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye ve suçtan zarar görene bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.
Savcı hazırlık soruşturmasını kovuşturmama kararı ile sona erdirdikten sonra kovuşturmama kararını geri alması ve kovuşturmayı sürdürmesi mümkündür.
Savcının kovuşturmama kararını geri alabilmesi ve kovuşturmaya başlayabilmesinin nedeni, bu kararın idari nitelikte oluşundandır. Savcı yeni olgular ve deliller elde ettiğinde, bu biçimde davranabileceği gibi, bunlar olmaksızın da kovuşturma kararını geri alabilir. Fakat belirtmek gerekir ki, savcının kovuşturmama (takipsizlik) kararına karşı itiraz edilmiş ve bunun sonunda, kovuşturmama kararının haklılığı yargısal bir kararla (sulh ceza hakiminin kararı) belirtilmişse, bu karar savcının istediği zaman kovuşturmama kararı geri alıp işe girişmesine engeldir.
Hazırlık soruşturması yapılırken, savcıya yardımcı olanların başında kolluk gelir. Kolluk genel ve özel olarak ayrılır. Genel kolluk, polis ve jandarma, özel kolluk ise özel yasalara göre kurulup kollama görevini yapan güçlerdir. Belediye kolluğu (zabıtası), orman kolluğu, gümrük kolluğu, sahil ve liman kolluğu gibi.
Kolluk bir toplumda dirlik ve düzeni sağlamakla yükümlü güç olarak gerek suçtan önce ve gerek suçtan sonra görev yapar. Ceza yargılamasında ön plana çıkan ve savcılığa yardımcı olarak çalışan kolluk, suç sonrası görev yapan kolluktur. Bu tür kolluk, suç kolluğu, adli polis, adli zabıta olarak adlandırılır.
Belirtmek gerekir ki kolluğun bu biçimde ayrılışı, kuruluşu bakımından değil, fakat işbölümü bakımındandır. Gerektiğinde suç polisi olmayan polis ve kolluk güçleri de adli işlerde görev yapabilirler. Emniyet Teşkilatı Kanunu suç polisini, polis örgütünün bir bölümü saymış, tam teşekküllü bir karakolun bulunduğu yerlerde, adli işlerle uğraşmak üzere, genel müdürlükçe kadrodan bu bölüme eleman ayrılmasını öngörmüştür. CMK bütün kolluk kuvvetlerinin adliyeye ilişkin işlerde savcının emri altında çalışacağını belirtmiş,
Bugün ülkemizde kolluğun suç kolluğu ya da adli kolluk adı altında yeni bir örgütlenme içinde yapılması istenmektedir. Bu yapılanmamın temeli, kurulacak bir kolluk gücünün yalnızca adli işlerde çalışması anlamını taşıyacaktır. Bu yolla kolluk hizmetinde uzmanlaşma sağlanacağı gibi, bu güç ayrıca savcıya bağlı olarak, doğrudan doğruya onun emrinde çalıştığı savcı, her bakımdan, disiplin ve görevde yükselme dahil, adli kolluğun amiri olduğunda, hizmetin görülmesinin arzulanan derecede olacağı ifade edilmektedir.
Bu düşüncelerde büyük haklılık payı vardır. Ancak unutulmaması gereken nokta, yaratılacak bu yeni hukuki yapının yanı sıra, adli kolluğu modern teknik yöntemlerle ve araç gereçle donatmaktır. Bu yapıldığı takdirde, ülkemizde suçla mücadele ve suçların ortaya çıkarılması ve cezalandırılması ile gerçeğin ortaya çıkarılması şansı çoğalacaktır.
Kolluk bir olayla ilgili olarak yakaladığı kişileri ve tanıkları savcının isteği üzerine, istenilen yerde ve zamanda hazırlık bulundurmak zorundadır.
Özellikle kolluğun el koyduğu bir olayı, yakaladığı kişileri ve aldığı önlemleri derhal savcılığa bildirmesi yükümü CMK’da da yerinin korumuştur. Bu hüküm, kolluk-savcı işbirliğini sağlamak amacına yönelik olduğu gibi savcının gözaltı sürelerinin uygulanmasındaki yetkilerini kullanabilmesi bakımından da uygundur.
Ülkenin her yerinde polis örgütünün kurulamamış olması, jandarma örgütünü doğurmuştur. Jandarma bir ihtiyaçtan doğmuştur. Jandarma, niteliği bakımından genel kolluğun bir çeşididir ve silahlı askeri bir kolluk gücüdür. Jandarma adli görev de yapar. Polis örgütü kurulamamış olan yerlerde, polisin görevlerini jandarma yapmaktadır.
CMK’da özel bir maddede düzenlenmiştir. Şu noktalar önem taşır:
Şüphelinin ifadesinin alınması veya sorgusu, tanık ve bilirkişinin dinlenmesi veya bir keşif ve muayene sırasında Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkiminin yanında bir zabıt kâtibi bulunur. Acele hâllerde, yemin vermek koşuluyla, başka bir kimse, yazman olarak görevlendirilebilir.
Her soruşturma işlemi tutanağa bağlanır. Tutanak, adlî kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkimi ile hazır bulunan zabıt kâtibi tarafından imza edilir.
Müdafi veya vekil sıfatıyla hazır bulunduğu işlemlerle ilgili tutanakta avukatın isim ve imzasına da yer verilir.
Tutanak, işlemin yapıldığı yeri, zamanı ve işleme katılan veya ilgisi bulunan kimselerin isimlerini içerir. İşlemde hazır bulunan ilgililerce onanmak üzere tutanağın kendilerini ilgilendiren kısımları okunur veya okumaları için kendilerine verilir. Bu husus tutanağa yazılarak ilgililere imza ettirilir. İmzadan kaçınma hâlinde nedenleri tutanağa geçirilir.
Her soruşturma işlemi tutanağa bağlanır. Tutanak, adlî kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkimi ile hazır bulunan zabıt kâtibi tarafından imza edilir. Müdafi veya vekil sıfatıyla hazır bulunduğu işlemlerle ilgili tutanakta avukatın isim ve imzasına da yer verilir. Tutanak, işlemin yapıldığı yeri, zamanı ve işleme katılan veya ilgisi bulunan kimselerin isimlerini içerir. İşlemde hazır bulunan ilgililerce onanmak üzere tutanağın kendilerini ilgilendiren kısımları okunur veya okumaları için kendilerine verilir. Bu husus tutanağa yazılarak ilgililere imza ettirilir. İmzadan kaçınma hâlinde nedenleri tutanağa geçirilir.
Hazırlık soruşturması faaliyetinin gizli yürütülmesi, bu dönemin temelinden doğan bir niteliktir. Suçun ve delillerin henüz tam olarak ortaya çıkarılmadığı bir dönemde, araştırma işlemlerinin kamuya açık olarak yürütülmesinden toplumun büyük zarar göreceği doğaldır. Açık yapılan bir hazırlık soruşturmasında sanıkları ve suç delillerini bulmak ve toplamak son derecede güç olacaktır.
Yasa araştırma işlemleri yapılırken, yargılamanın taraflarının katılmasını öngörmemekle, bunların gizli yürütüleceğini kabul etmiş olmaktadır. Fakat yargıcın yaptığı işlemlere savcının ve sanık sıfatını almış olan failin ve tutuklanmış sanığın ve onun müdafiinin ve bilirkişinin katılabileceklerini belirtmekte, burada bir kıyasa yer vermektedir. Sayılan süjeler son soruşturmada hangi işlemlere ne ölçüde katılabiliyorsa, hazırlık soruşturmasında da o ölçüde katılabileceklerdir.
CMK, soruşturmanın gizliliği ile ilgili yeni bir hüküm getirmiştir.
Kanunun başka hüküm koyduğu haller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir.
Ceza yargılaması faaliyetinin bütününün bir plan içinde yürütülmesi gibi, onun bir bölümü olan hazırlık soruşturmasının da çeşitli güçlerin katılmasıyla, fakat bir makamın yönetiminde yürütülmesi gerekeceği doğaldır. Her ne kadar bir suçun ve bunun suçlularının ortaya çıkarılması, çeşitli kişi ve makamların çabasını gerektirirse de, bunlar arasında bir işbirliği olmadığı takdirde, amaca ulaşmak zorlaşacaktır. Bu nedenle de bu hazırlayıcı görevin yapılmasında bir makam, faaliyeti yöneten ve onun sorumluluğunu taşıyan makam ve güç olmalıdır.
Bu makam savcılıktır. Hazırlık soruşturmasının sorumlu makamı kamu adına suçları kovuşturmakla yükümlü olan savcılık örgütüdür. Bir suç haberi alan savcılık bunu hemen araştırmak zorundadır. Bu amaçla da bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi almak hakkına sahiptir.
Savcı bir suçla ilgili araştırma işlemlerini bizzat kendisi yapabileceği gibi, kolluk makamları ve görevlilerine de bu işleri yaptırabilir. Özellikle çağımızda suçların çığ gibi arttığı düşünülürse, bütün suç şüphesi taşıyan olaylarla ilgili araştırmaların bizzat savcılarca yapılamayacağı kolaylıkla anlaşılır. Bu nedenle savcıların bu işleri belirli bir biçimde planlamaları ve bu plan içinde yürütmeleri daha yararlıdır. Savcılar ancak sonuç çıkarmak bakımından önemli olan işlemleri kendileri yapmalıdır.
Araştırma işlemlerinin yapılması bakımından savcının en başta gelen yardımcısı, onun yargılamaya ilişkin emirlerini yerine getirmekle yükümlü olan kolluk kuvveti görevlileridir.
Yasanın savcının dışında yetkili kıldığı makamlar, örneğin polis ya da jandarma bazı araştırma işlemlerini yapsalar dahi, durumu hemen savcıya bildirmek zorundadırlar. Hazırlık soruşturmasını yöneten makam olarak savcılığın başındaki savcı, bu işlerle ilgili sonucu çıkarmak yetkisini elinde tutmaktadır. Fakat bu kadar geniş yetkilere sahip olan savcının bazı yetkilerinin bulunmadığı ve bazı sınırlamalarının varlığı dikkati çekmektedir. Bu sınırlamalar ceza yargılaması alanında dahi kişinin hak ve özgürlüklerinin korunması amacına yöneliktir. Özellikle yargılama önlemleri ile ilgili ilkeler ve kurallar göz önünde tutulursa, özgürlüğü kısıtlayıcı işlemlerin yapılmasının kural olarak yargıca verildiği, bazı önlemler bakımından istisnaen gecikmede tehlike ve suçüstü durumlarında savcıya ve onun emrindeki kolluğa yetki verildiği görülmektedir. Hatta bazı önlemler bakımından savcının hiçbir yetkisi yoktur. Bir sanığın tutuklanması kararını ancak bir yargıç verir. Bunun istisnası yoktur.
Bu bakımdan hazırlık soruşturması faaliyeti yürütülürken, bir yargıcın yapması gereken bir işlem ya da yargıç emriyle yapılabilecek bir işlemle karşılaşıldığında, savcının yargıca başvurup ondan karar alması zorunludur.
Kovuşturması şikayete bağlı suçları öğrenme yolu şikayettir. Bu suç grubu, yasada açık olarak belirtilen suçlarda, suçun mağdurunun o suçtan ötürü soruşturma yapılmasını ve failin cezalandırılmasını istemesidir.
Şikayet bir yargılama koşulu olduğundan, bu koşulun gerçekleşmesiyle yargılama işlemlerine başlanabilir. Her ne kadar kovuşturması şikayete bağlı olmayan suçlarda da şikayetten söz edilirse de, bu aslında bir suç duyurusu niteliğindedir. Bu bakımdan onun kural ve koşullarına tabi olmak gerekir. Şikayet ancak kovuşturması şikayete bağlı suçlar için bir suçu öğrenme yolu olabilir.
Şikayet, bir eylemden ötürü failin yargılanması ve cezalandırılmasını istemektir. Yazılı olarak yapılmak gerekir. Fakat şikayetin sözlü beyan üzerine tutanağa geçirilmesi de mümkündür.
Şikayet savcılığa yapılabildiği gibi, yazılı olarak kolluğa da yapılabilir.
Şikayet hakkı kullanılırken belirli bir formülün kullanılması gerekmez. Önemli olan kişinin bir eylemden ötürü faillerin cezalandırılmasını istediğini anlamaktır.
Kişi şikayette bulunurken failleri belirtmek zorunda değildir, çünkü fail değil fakat “fiil” (bir suç olayı) şikayet edilir. Kişi bir olaydan ötürü şikayette
bulunurken, fiile kendine göre verdiği isim ve yaptığı niteleme (tavsif) de önemli değildir; önemli olan husus, o fiilden ötürü bir kovuşturma yapılması ve faillerin cezalandırılmasını istemektir.
Şikayet için 6 aylık süre öngörülmüştür. Bunun başlangıcı, zamanaşımı süresi içinde kalmak koşuluyla, şikayet hakkı sahibinin faili ve fiili öğrendiği günden başlar.
Şikayet hakkı sahipleri birden çok olduğunda bunlardan birinin hakkının düşmesi, ötekilerin de bu haklarını kullanmalarına engel değildir.
İhbar ve şikâyet konusu fiilin suç oluşturmadığının herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılması veya ihbar ve şikâyetin soyut ve genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir.
Örnek: Bir ihbar ya da şikayet yapılmıştır. Fakat bu fiilin suç oluşturmadığı, herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılmaktadır. Örnek: Bu fiille ilgili daha önce de ihbar ya da şikayet yapılmıştır ve bu konuda suç faili olarak belirtilen kişiler hakkında kesinleşmiş bir kovuşturmama kararı(ceza davası açılmaması, dosyanın kapatılması) vardır. Yapılan ikinci ihbar ya da şikayette yeni olgular ve deliller yoktur. Bu durumda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir.
İhbar ya da şikayete konu olan olay soyuttur ya da genel niteliktedir. Somut bir olayda, suçlanan kişiler hakkında deliller, olgular belirtilerek bunların soruşturulması ve bu fiili işleyen kişi/kişiler ihbar ya da şikayette yer aldığında, ceza yargılaması mekanizması harekete geçer. Bu nitelikler bir olayda birlikte bulunmadığında, mekanizma işlemez. Örnek: Yapılan ihbar ya da şikayette uyuşturucu satıcılarının şehirde açık açık iş yaptıkları ileri sürülerek, bunların cezalandırılması istenmiştir. Bu tür bir başvuruda, kim, nerede, nasıl, kimlere uyuşturucu sattıklarına dair bilgiler ve deliller yer almadığı takdirde, bu başvuru geneldir ve soyuttur. Bu nedenle bir soruşturmanın başlatılması için yeterli değildir. Bu yaklaşım olsa olsa önleyici kolluk görevi kapsamında ele alınabilir.
Soruşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar, varsa ihbarda bulunana veya şikâyetçiye bildirilir ve bu karara karşı itiraz edilebilir.
İtirazın kabulü halinde Cumhuriyet başsavcılığı soruşturma işlemlerini başlatır. Bu fıkra uyarınca yapılan işlemler ve verilen kararlar, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak Cumhuriyet savcısı, yargıç veya mahkeme tarafından görülebilir.
Suç duyurusu, hazırlık soruşturmasının başlamasının en çok karşılaşılan biçimidir. Suç duyurusu da başka makam ya da kişilerin kovuşturma organlarına suçları bildirmeleridir. Bildirenin bir kamu makamı olması ya da bir özel kişi olmasına göre ayrılır.
Kamu makamlarının suç duyurusu denilince, bunların başında kolluk(polis, jandarma) gelir. Yasa kolluğa bir suça rastladığında, gerekli önlemi alma ve hazırladığı belgeleri hemen savcılığa gönderme görevini vermiştir. Kolluğun bu görevini yerine getirmesi savcılık bakımından bir suç duyurusu niteliğindedir, çünkü savcılık bu yolla ilk kez bir suçu öğrenmektedir.
Kamu makamlarının suç duyurusunda bulunmalarının başka örnekleri de hukukumuzda vardır. Bir kişi duruşmada suç işlediğinde, örneğin bir tanığın yalan yere tanıklık etmesi ya da yargıca hakaret etmesi gibi, mahkeme olayı saptayacak, bir tutanak düzenleyecek ve bunu savcılığa gönderecektir.
Ayrıca bir ölümün doğal nedenlerinden ileri gelmediği ya da meçhul bir kişinin ölüsünün bulunması durumunda, kolluk, belediye memurları ve köy muhtarları, sağlık ve cenaze işleri ile ilgili kişiler durumu derhal savcılığa ya da sulh yargıcına bildirmek zorundadırlar. Hatta bu gibi durumlarda ölünün gömülmesi, bu makamların yazılı izniyle mümkündür.
Bir kamu görevlisinin görevini yaptığı sırada ve göreviyle ilgili bir suçu yetkili organa bildirmekte ihmal ettiğinde, bu hareketi suç sayılmıştır.
Kişilerin suç duyurusu denilince, kamu makamları dışında, kişilerin de suçları duyurmaları konusunda yeni TCK göz önünde bulundurulmalıdır. Yeni madde, kişilere işlenmekte olan suçları bildirim yükümünü getirmiştir.
Bu tür suç duyuruları yazılı olabileceği gibi sözlü de olabilir. Duyuruda bulunan ismini verebileceği gibi, bunu gizli tutabilir, hatta başka bir isimle de suçu bildirebilir. Suç duyurusunda şüphelenilen kişinin ismini vermek gerekli değildir, bilinmeyen bir kişi de ihbar edilebilir. Her türlü suç duyurusu üzerinde kovuşturma organlarının harekete geçmesi gerekir. Ancak duyurunun gerek yapılış biçimi ve gerek içeriğinden bunun ciddi olmadığı ilk anda anlaşılabiliyorsa, araştırmaya girişilmeyebilir.
Suç duyuruları konusunda CMK’nın hükümleri şunlardır:
Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir. Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Yurt dışında işlenip ülkede takibi gereken suçlar hakkında Türkiye’nin elçilik ve konsolosluklarına da ihbar veya şikâyette bulunulabilir.
Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir. Yürütülen soruşturma sonucunda kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikâyete bağlı olduğunun anlaşılması halinde; mağdur açıkça şikâyetten vazgeçmediği takdirde, yargılamaya devam olunur.
Hazırlık soruşturması suç haberinin, suçları kovuşturmakla görevli makamlara ulaşması ile başlar. Bu da üç biçimde gerçekleşir:
1- Kovuşturma organının suçu kendinin öğrenmesi,
2- Suç duyurusu (ihbarı),
3- Şikayet.
Bugün için suçları kovuşturmakla yükümlü devlet organı olarak savcılık ve onun başındaki savcılar, yalnızca suçların kendilerine başkalarınca duyurulması üzerine harekete geçmezler. Yasa, savcıların bir suçun işlendiği şüphesi ile karşılaştıklarında, araştırma faaliyetine başlamalarını emretmektedir.
Yasada savcının kendinin suça rastlaması “başka bir suretle” suçu öğrenmek ibaresi ile belirtilmektedir. Aynı yükümlülük kolluk bakımından da söz konusudur. Yasa kolluk makamlarına ve görevlilerine suçları aramak ve bir işin aydınlatılması için gerekli önlemleri almak görevini vermektedir.
Kovuşturma organlarının suça rastlamaları bizzat kendi gözlemlerine dayanabileceği gibi, örneğin bir otobüste seyahat eden savcının bir hırsızlık olayını görmesinde olduğu gibi, başka biçimlerde de ortaya çıkabilir. Bir olayla ilgili dosyanın incelenmesi sırasında, bir başka suça rastlanması ya da bir gazete ya da yayım organı haberinde bir suç şüphesinin doğması mümkündür.
Ön soruşturma aşaması bugün hazırlık soruşturmasından oluşmaktadır. Hazırlık soruşturmasız bir ceza yargılaması faaliyeti düşünülemez. Ne kadar kısa ve çabuk olursa olsun, bir hazırlık soruşturması mutlaka yapılır. Hatta bunu daha da genelleyerek, hazırlık soruşturmasının ön soruşturmanın bir bölümü olduğunu düşünerek, ön soruşturmasız ceza yargılaması olmayacağını söylemek yerinde olur.
Bu bakımdan ön soruşturma ile son soruşturma arasındaki ilişki şöyledir: Son soruşturmasız bir ceza yargılaması gerçekleşebilir. Bu mümkündür, çünkü yargılamanın hazırlık soruşturması sonunda bitmesi ve işin son soruşturmaya aktarılmaması olanağı vardır. Bunun anlamı, her ceza yargılamasında son soruşturmanın kesinlikle var olan bir aşama olmamasıdır. Fakat buna karşılık ön soruşturmasız ceza yargılaması yoktur.
Bu noktada bir husus hatırlanmalıdır. Hangi toplum olursa olsun, her işlenen suç için bir ceza yargılaması faaliyetinin mutlaka yapıldığı sonucu doğru bir sonuç değildir. Hiçbir ülkede böyle bir mutlak sonuç yoktur, ceza yargılaması faaliyeti bir suç haberinin kovuşturma organlarına (savcılık, polis, jandarma) ulaşması ile başlamaktadır.
Böyle bir haber söz konusu olmadığında, ceza yargılaması mekanizması harekete geçmez. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Bunların başında, kişilerin korkması, suç failini affetmesi, başka suçların işlenen suçun üzerine bina edilmesi, mağdurların herhangi bir şekilde tatmin edilmeleri gibi nedenler, suçların kovuşturmasız, sonuçta cezasız kalmasının nedenleri olabilir.
Hazırlık soruşturmasının iki işlevi vardır. Bunlar, hazırlama ve ayıklamadır.
“Hazırlama” denince, hazırlık soruşturmanın son soruşturmayı en iyi biçimde hazırlaması akla gelir. Son soruşturmanın en kısa süre içinde bitirilmesi ve eylemin suç olduğu ya da olmadığı konusunda sonuca ulaşabilmesi, iyi bir hazırlık soruşturması ile mümkündür. Bu evrede deliller iyi ve sağlıklı biçimde toplanır, şüpheyi oluşturan olgular iyi değerlendirilir ve bunların kimlere suç atılmasını haklı kıldığı tam olarak ortaya konursa, son soruşturmayı yapan mahkemenin işi de kolaylaştırılmış olur.
“Ayıklama” da hangi olaylardan ötürü son soruşturma yapılacağını ve hangileri için yapılmayacağını belirlemektir. Bu alanda bir ayıklama yapılacağından, bu husus, hazırlık soruşturmanın bir işlevi olmaktadır.
Her gün kovuşturma organı olarak savcılığa ve onun yardımcı kuruluşlarına, kolluğa ve jandarmaya gelen binlerce suç haberi ve suç duyurusu içinden, gerçekten suç şüphesi taşıyan olayların ayıklanması hazırlık soruşturmanın görevidir. Bu ayıklamayı yapabilmek için, bir araştırma faaliyetine gerek vardır. Bu faaliyet sonunda bazı suç duyurularının asılsız olduğu, ciddi olmadığı, bu olaylarda yeterli suç şüphesi bulunmadığı ya da olayın suç teşkil etmediği ortaya çıkabilecektir ve bunların yargıç önüne götürülmesi de gereksiz olacaktır. Ancak suç şüphesi taşıyan ve belirli kişilere yüklenebilecek olaylardan ötürü yargı organlarının çalışması istenecektir.
Yeryüzünde gerçekleşen olaylar arasında benzerlikler bulunmasına rağmen, olayların gerek nedenleri gerek yapısı ve gerek sonuçları birbiriyle eş olamayacağına göre, hazırlık soruşturmasının “ayıklama” işlevinin ne denli önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Bunları şöyle sıralamak uygun olur: Ön soruşturma, son soruşturma, kanun yolları.
Ön soruşturma, bir olayın ceza yargılamasına konu olup olmayacağının ele alındığı, değerlendirildiği birinci evredir. En temel tespit şudur: Ön soruşturmasız ceza yargılaması faaliyeti olamaz.
Sonraki evrelerde ele alınacak olsalar bile, her ceza olayının mutlaka ön soruşturmadan geçmesi şarttır. Bu evrenin onunda daha sonraki evrelere geçilip geçilmeyeceği belirlenir.
Son soruşturma ikinci evredir. Bu evre ceza davasının açılmasından başlar ve mahkemenin davaya bakarak karara bağlaması ile sonuçlanır. Son soruşturma evresinin en önemli bölümü duruşmadır. Duruşma, istisnalar hariç, herkese açık, iddiacıların (savcı, müdahil), savunmacının (sanık), yargıcın/yargıçların) katılımı ile sözlü olarak gerçekleşir.
Kanun yolları, yargılamada verilen kararların denetlendiği, hukuka uygun olup olmadıklarının irdelendiği evredir. Kanun yolları değişik isimler alırlar.
Yasada süreyi belirleyen hüküm yoktur. Bunu, kararı veren yargıç belirler.
Yargıç süreyi belirlerken olayın önemini, karmaşıklığını, fail sayısını ve delil durumunu göz önünde bulundurur.
Bu kararı yargıç verir; istisnası yoktur.
Bu suçlar 139 uncu maddesinde sayılmıştır. Bu suçlara başka suçlar eklenemez.
Nitelik ve özellikleri açısından önemli suçlardır.
Bir ceza olayının sayılan suçlardan olup olmadığına, gizli soruşturmacı atayacak olan yargıç karar verir.
Bir olayda, soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi halinde, kamu görevlilerini görevlendirmek ve ceza olaylarında onlardan yararlanmaktır.
Bu kişiler kendilerine verilen görevi gizli yürütürler. Kamu görevlisi olmayan bir kişi, gizli soruşturmacı olarak atanamaz.
Kamu görevlisi, kamusal faaliyetin yürütülmesine atama ya seçilme yoluyla katılan kişidir. Kamusal faaliyet, toplum için görülen hizmetlerdir. Bunlar çeşitlidir. Örnek: yargıç, Cumhuriyet savcısı, belediye başkanı, bir bakanlıkta genel müdür v.b.
Teknik araçlarla izleme kararı en çok üç haftalık süre için verilebilir. Bu süre gerektiğinde bir hafta daha uzatılabilir. Ancak, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi halinde, yargıç yukarıdaki sürelere ek olarak her defasında bir haftadan fazla olmamak ve toplam dört haftayı geçmemek üzere uzatılmasına karar verebilir.
Teknik araçlarla izlemeye yargıç, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı tarafından karar verilir. Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar yirmi dört saat içinde yargıç onayına sunulur. Yargıç kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya yargıç tarafından aksine karar verilmesi halinde kayıtlar derhal imha edilir.
Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK) bu suçları saymaktadır. Bu suçlar, nitelikleri ve özellikleri açısından önemli suçlardır.
Bu konuda önemli bir nokta da şudur: Haberleşme araçlarının dinlemeye alınması bu suçlarla sınırlıdır. Bunlara başka suçlar ilave edilmez.
Bir olayın hangi suç kapsamında değerlendirileceğine yargıç ya da savcı karar verir. Bunu yaparken olayla ilgili tespitlere dayanır ve teknik izlemeyi mümkün kılar ya da kılmaz.
CMK’nın getirdiği bir kavramdır. Yasada sayılan suçların işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebepleri bulunması ve başka suretle delil elde edilememesi halinde, şüpheli veya sanığın kamuya açık yerlerdeki(herkesin serbestçe girip çıkabildiği yerler) faaliyetleri ve işyeri teknik araçlarla izlenebilir, ses veya görüntü kaydı alınabilir.
Kamuya açık olmayan yerlerdeki faaliyetler izlenemez. Kamuya açık yer demek, herkesin serbestçe girip çıkabildiği yer demektir. Bu açıdan şüpheli ya da sanığın evinin izlenmesi mümkün değildir. Ev, niteliği itibariyle bir barınma yeridir. Bu nedenle bu kişilerin özel alanına dahildir. Buralar izlenemez.
Madde yorumlanırken, ev kavramı ile yakınlığı nedeniyle otel ya da motel kavramı da ele alınmalıdır. Buralar da birer barınma yeridir. Ancak bunların nitelikleri evden farklıdır. Otel ya da motelde bir şüpheli ya da sanığa tahsis edilmiş olan bir oda ev gibi mütalaa edilmek gerekir ve izlenemez yer olarak kabul edilmelidir.
Ancak bir otel ya da motelin müşteriye tahsis edilen odasının dışında, kamuya açık alanları da vardır, söz gelimi buraların restoranları, spor alanları v.b. Buralardaki faaliyetler maddede açıklanan ve istisna kapsamına alınmış yerler değildirler. Buradaki faaliyetler izlenebilir.
Bir şüphelinin ya da sanığın işyeri teknik araçlarla izlenebilir. İş yeri, niteliği açısından iş görülen yerdir. Değişik yerler bu kapsamdadır. Örneğin bir ofis, atölye, fabrika v.b.
Bu konuda teknik araçlarla izlemenin yanı sıra, ses ve görüntü alınması da mümkündür. Bu noktanın da uygulamada göz önünde bulundurulması gerekir. Ses ve görüntü almak, buna imkan veren her türlü araç kullanılarak gerçekleştirilebilir.
Sınırlıdır. Bu konuda CMK’da ayrıntılı düzenleme yapılmıştır.
Bu kararı yargıç verir. Bu yargıç sulh ceza yargıcıdır.
Bir olayın hangi suç kapsamında değerlendirileceğine savcı karar verir. Bunu yaparken olayla ilgili tespitlere dayanır.
Haberleşme araçlarının dinlemeye alınması, bir ceza olayı nedeniyle, her türlü haberleşme aracı ile yapılan konuşmanın, kanuni şartlar gerçekleştiğince, yetkili makamlar tarafından dinlenmesi ve kayda alınmasıdır.
Bu konu bugün elkoyma içinde mütalaa edilmektedir.
Haberleşme olanaklarının hızla yayıldığı bir dönemde, haberleşme araçları arasına katılan bütün araçlar aynı kapsamda mütalaa edilmektedir. Bu çerçevede telefon, teleks, telefaks, telsiz yoluyla haberleşmeler, elkoymanın bu türüne konu olabilecektir.
Yukarıda sayılan haberleşme araçları, bir olayın yargılanması ile ilgili delil kaynağı olmak niteliğini taşıdığında, ceza yargılaması alanında bunlardan faydalanılacaktır. Ancak bu noktada öteki yargılama önlemlerinde olduğu gibi, elkoymanın bu türünde dahi, gerçeğin ortaya çıkarılması ile kişiye tanınan hak ve özgürlüklerin birlikte mütalaa edilmesi ve bu çerçevede bir değerlendirmenin yapılması gerekecektir.
Bu değerlendirme en iyi biçimde yasa koyucu tarafından Anayasada yer alan kurallar ve öteki yasal düzenlemelerin göz önünde bulundurulması ile yapılabilecektir.
Birazdan üzerinde durulacağı gibi, ülkemizde haberleşme araçlarının dinlemeye alınması konusunda
son yıllarda özel yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bunun yapılması bir zorunluluktur.
Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, başka surette failin belirlenememesi veya delil elde etme olanağının bulunmaması halinde, maddenin uygulanmasının mümkün olmasıdır. Madde bu niteliğiyle, yedek bir normdur. Delillere ve sanıklara başka yol ve yöntemlerle ulaşılabildiğinde, bu madde uygulanamaz.
Somut bir olayda yapılan yargılamada, başka yol ve yöntemlerle, yukarıda sıraladığım sonuçlara ulaşıldığı ortaya konulduğunda, bu madde uygulanarak elde edilen tüm sonuçlar hukuken geçersiz olur. Bunlar, hukuka aykırı olarak elde edilen deliller olarak kabul edilmek gerekir. Bunlar yargılamada kullanılamaz.
Bu önlem, niteliği yönünden haberleşme özgürlüğüne getirilen ağır bir sınırlamadır. Bu nedenle çok hassas uygulanmak zorundadır. Bu hükmün de yedeklik niteliği dikkatten kaçırılmamalıdır.
Maddede, önlemin uygulanmasının ancak sayılan suçlarda mümkün olması, belirttiğim hususların göz önünde bulundurulmasının sonucudur. Böyle bir listenin yasada yer alması bence uygun bir çözümdür.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, yargıç kararı olmaksızın elkoyma yapılabilir. Anayasa buna izin vermiş ve yetkili mercileri göstermiştir.
Anayasada sözü edilen yetkili merciler savcılık ve kolluktur. Bu mercilerin kararı 24 saat içinde görevli yargıcın onayına sunulur. Bu yargıç kararını elkoymadan itibaren 48 saat içinde açıklar, aksi halde elkoyma kendiliğinden kalkar.
Yargıç kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri, elkoyma işlemini gerçekleştirebilir.
Yargıç kararı olmaksızın yapılan elkoyma işlemi, yirmidört saat içinde görevli yargıcın onayına sunulur. Yargıç, kararını elkoymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi hâlde elkoyma kendiliğinden kalkar.
Zilyedliğinde bulunan eşya veya diğer malvarlığı değerlerine elkonulan kimse, yargıçtan her zaman bu konuda bir karar verilmesini isteyebilir. Elkoyma işlemi, suçtan zarar gören mağdura gecikmeksizin bildirilir.
Bu yetki yargıcındır. Bu kuraldır. Bunun istisnaları vardır.
Anayasada milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş yargıç kararı olmadıkça, kimsenin özel kağıtlarına ve eşyasına elkonulamaz.
Yukarıda sayılan sebeplere bağlı olarak, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, yasayla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça, kimsenin özel kağıtlarına ve eşyasına elkonulamaz.
CMK’dan önceki yasa elkoymanın uygulanabileceği iki grup eşya saymaktaydı. Bunlar,
CMK bunlara taşınmazlara, hak ve alacaklara da elkonulmasını öngörmüş, ayrıntılı bir hüküm sevk etmiştir.
CMK, eşya veya kazancın muhafaza altına alınması ve bunlara elkonulmasını birlikte mütalaa etmiştir. Yasa, önce zilyedin rızasına dayanacak olan koruma altına almayı, bu rıza bulunmadığında, elkoymayı düzenlemiştir.
Bu konudaki sistem şöyledir: İspat aracı olarak yararlı görülen ya da eşya veya kazanç müsaderesinin konusunu oluşturan malvarlığı değerleri, muhafaza altına alınır. Yanında bulunduran kişinin rızasıyla teslim etmediği bu tür eşyaya elkonulabilir.
Yasada, istenen eşyayı vermeyenler hakkında yapılacak işlem de belirtilmiştir. Buna göre, iki grup eşya veya diğer malvarlığı değerlerini yanında bulunduran kişinin, istem üzerine bu şeyi göstermek ve teslim etmekle yükümlü olduğu, kaçınma hâlinde bu şeyin zilyedi hakkında disiplin hapsine ilişkin hükümler uygulanır. Ancak, şüpheli veya sanık ya da tanıklıktan çekinebilecekler hakkında bu hüküm uygulanmaz.
Ceza yargılamasında elkoyma, eşya üzerinde zilyedinin sahip olduğu tasarruf yetkisinin, zilyedin rızası olmamasına rağmen kaldırılmasıdır. Elkoyma ya da öteki ceza yargılaması önlemleri gibi, ceza yargılamasının amaçlarına hizmet eder. Fakat, elkoymada gerçeği ortaya çıkarma amacı ağır basar.
Elkoyma ile yakınlığı olan bir kavram, “koruma altına alma” (CMK: muhafaza altına alma) kavramıdır. Bu yolun uygulandığı durumlarda da nesnenin zilyedinin tasarruf yetkisinin ceza yargılaması amacıyla kaldırılması söz konusudur. Fakat koruma altına alma durumunda, nesne zilyedin rızası ile elinden alınır.
Elkoymada ise zilyedin rızası yoktur, yetkinin sınırlandırılması devletin zor kullanmasına dayanmaktadır.
Şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla, diğer bir kişinin de üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.
Bu hâllerde aramanın yapılması, aranılan kişinin veya suçun delillerinin belirtilen yerlerde bulunduğunun kabul edilebilmesine olanak sağlayan olayların varlığına bağlıdır. Bu sınırlama, şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile izlendiği sırada girdiği yerler hakkında geçerli değildir.
Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalar gece de yapılabilir.
Kural olarak meskende, işyerlerinde ve başka kapalı yerlerde gece arama yapılamaz. Arama gündüz yapılmalıdır. Ancak gündüz başlayan arama gece sürebilmelidir. Geceyi yeni TCK tanımlamıştır. Güneş batmasından bir saat sonra başlayan ve güneş doğmasından bir saat öncesine kadar süren zaman dilimi gecedir. Bu zaman diliminin dışında arama yapılabilecektir.
Gecikmede tehlike bulunan durumlarda, savcı ve onun emri altında çalışan kolluk görevlileri de aramayı emretme yetkisine sahiptirler.
Gecikmesinde tehlike bulunan durum şöyle açıklanır: Bir olayda bir işlemin yapılması, bir kararın verilmesi derhal, vakit geçirmeksizin yapılmalıdır. Bu konuda gecikilirse, iş işten geçmiş olacak, verilen kararın ve yapılan işlemin anlamı kalmayacaktır.
Arama, yargıç kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri tarafından yapabilir.
Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, yargıç kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Bu durumlarda kolluk arama yapamaz.
Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir.
Arama karar veya emrinde;
Açıkça gösterilir.
Arama kararını yargıç verir. Temel kural budur.
Bu yargıç, soruşturma evresinde sulh ceza yargıcıdır. Son soruşturmada bu yetkiyi mahkeme kullanır. Mahkemeler arasındaki görev bölüşmesinin gereği olarak bu mahkeme asliye ceza mahkemesi ya da ağır ceza mahkemesidir.
Arama, kapalı yerlerde arama ve kişilerin üstlerinin aranması olarak ayrılır.
Kapalı yerlerde arama da ikiye ayrılır. Bunlar, şüpheliye ait yerlerde arama ve üçüncü kişilere ait yerlerde aramadır.
Şüpheliye ait yerlerde arama yapılabilir. Bunun için bir suç işlemek ya da bir suçun işlenmesine katılmak ya da yataklık etmek şüphesi altında bulunan kişinin gerek evinde gerek ona ait başka yerlerde arama yapılabilir.
Bu arama, şüpheli kişilerin yakalanması amacına dayanabileceği gibi, suç delillerinin elde edilmesi için de yapılabilir. Buralarda aramanın gerçekleştirilmesi için, delil elde edileceğinin “umut” edilmesi aranır. Bunun bazı somut verilere ve olgulara dayanması şarttır. Yalın bir duygu üzerine aramaya girişmek mümkün değildir. Öte yandan bu arama şüphelilerin yerlerinde yapılacağına göre, suç şüphesinin de bazı olgulara dayanması şarttır. Ayrıca bu arama elkonulması yasak nesneler üzerinde olamaz.
Arama, ceza yargılamasını amacına ulaştırmak için, suç şüphesi altındaki kişilerin, suç delillerinin ve müsadereye tabi nesnelerin elde edilmesi amacıyla, konutta, başka kapalı yerlerde ve kişilerin üzerlerinde yapılan bir işlemdir, bir araştırmadır. Arama, bu amaçlara hizmet eden ve “gizli olan ”ın bulunmasını hedef alan bir faaliyettir. Bir ceza yargılaması önlemi olarak arama, ilk planda suç ve suç şüphesi altındaki kişileri ilgilendirmesi yanında, suçun dışında kalan kişileri de belirli koşullarla kapsamına alabilir.
Arama bu geniş kapsamı nedeniyle yargılama önlemlerinin araç olma özelliğini gerçekleştiren bir önlemdir. Arama sonunda yakalama ve elkoyma mümkün olacağından, bu önlemlere hizmet etmiş olur.
Anayasa özel yaşamın gizliliğini düzenlerken aramadan söz etmektedir. Anayasa özel yaşamın gizliliğine dokunulamayacağı ilkesinin istisnasının adli kovuşturma olduğunu belirtmiş, ancak kural olarak yargıç kararı olmaksızın kimsenin üstünün, özel kağıtlarının ve nesnelerinin aranamayacağını benimsemiştir. Gecikmede sakınca bulunan durumlarda, yasanın yetkili kıldığı makamın emri ile bu arama yapılabilir.
Konutta yapılacak arama da Anayasada yer almaktadır. Konuta dokunulamayacağı ilkesini koyan Anayasa, yargıç kararıyla konuta girilebileceğini ve arama yapılacağını kabul etmektedir. İstisna olarak bu durumda da gecikmede tehlike bulunan durumlarda, yasanın yetkili kıldığı merciin emriyle bu arama yapılabilecektir.
Yurtdışı yasağı, daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, adli kontrol önlemi kapsamına alındığı içindir ki, haklarında adli kontrol uygulanan kişilere, adli kontrol önleminin bir kısıtlaması olarak yurtdışı yasağı da uygulanabilecektir.
Bu kişiler şüpheliler ve sanıklardır.
Yurt dışına çıkma yasağı, CMK ile getirilen adli kontrol kurumu içinde mütalaa edilmiştir. Yargıç ya da mahkeme, hakkında tutuklama koşulları ve nedenleri gerçekleşmiş olan şüpheli ya da sanıklar hakkında adli kontrol kararı verebilmektedir. Bu yetkiyi savcı kullanamaz, çünkü yasada bu konuda yetkilendirilmemiştir. Yurt dışı yasağı da adli kontrol önleminin türlerinden biridir ve bu rejime tabidir. Bu konuda ayrıntı için, adli kontrol rejiminin anlatıldığı bölüm incelenmelidir.
Yurt dışı yasağı incelenirken Pasaport Yasasının üzerinde durulmalıdır. Bu yasada, yurtdışına çıkmaları mahkemelerce yasaklananlara pasaport verilmeyeceği belirtilmektedir. CMK, Pasaport Yasasının ilgili maddesini yürürlükten kaldırmamıştır. Bu nedenle CMK ile Pasaport Yasası birlikte uygulanmalıdır. Bu durumda, yargıç ya da mahkeme yurtdışına çıkma önlemine adli kontrol kapsamında karar verdiğinde, sonuç bir müzekkere ile kolluk makamlarına bildirilmeli, bu kişiye pasaport verilmemeli ya da daha önce almış olduğu pasaporta elkonulmalıdır.
Yurtdışına çıkma yasağına ilişkin kayıtlar bugün bilgisayar düzeninde tutulmaktadır. Bunun sonucu olarak bu yasaklar bilgisayara işlenmektedir. Yasak kaldırıldığında, bu kayıtların polis tarafından tutulan bilgisayar kayıtlarından düşülmesi şarttır. Bu konuda uygulamada bazen aksaklıklar yaşanmaktadır.
Bir yargıç kararıyla, sanık ve tanıkların özgürlüklerinin kolluk tarafından sınırlandırılarak, bu kişilerin çağıran makama götürülmesidir.
Zorla getirme bir yargılama önlemi olarak özgürlüğü sınırlandırır. Bu bakımdan Anayasa gereğince yargıç kararına dayanmalıdır. Bu önlemin amacı, kendisini çağıran makam önüne kendi rızası ile gelmeyenleri, kolluk gücüyle getirmektir. Bu nedenle de zorla getirme gerçekleştiğinde, sona erer. Örneğin bir tanık zorla getirilip beyanda bulunduğunda, serbest kalır.
Zorla getirme, bir müzekkere ile gerçekleşir. Buna zorla getirme müzekkeresi denir. Uygulamada ve yasada buna aynı ad verilmektedir. Bu müzekkere sanık ya da tanığın bulunduğu yerdeki kolluk makamlarına hitap eder. Bunda, getirilmesi istenen kişinin kimliği, eşkali (tanınmasını kolaylaştıracak olan özellikler), sanıksa kendisine yüklenen suç ve tanıksa niçin zorla getirildiği yazılmak gerekir. Ayrıca bu müzekkerenin bir suretinin kişiye verilmesi şarttır.
Zorla getirme müzekkeresi günlü ya da günsüz olabilir. Günsüz olduğunda, hemen yerine getirilir ve kolluk istenen kişiyi hemen çağıran makama götürür. Günlü zorla getirmelerde de, sanığın özgürlüğünün kısıtlanması, zamanında çağıran makamda hazır bulunacak biçimde ayarlanmak gerekir. Yasa bunu, zorla getirmenin, getirme için haklı bir zamanda başlaması ve işlemin sonuna kadar sürmesi biçiminde açıklamıştır.
CMK’da zorla getirme kurallarının tanık, bilirkişi, mağdur ve şikayetçi için de uygulanması öngörülmektedir. Uygulamada çekilen sıkıntıları dikkate alan bir değişikliktir; dosyaların sürüncemede kalmasını önleyecektir.
Bilirkişiler hakkında 1985 yılına kadar zorla getirme durumu uygulanmazken, yasada 1985’de yapılan değişiklikle, bilirkişiler hakkında tanıklara ilişkin hükümlerin uygulanacağının açıklanmış oluşu, bilirkişilerin de zorla getirileceği sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Uygulamada bugün zorla getirme kurumu yasadaki görüntüsünden ve amacından saptırılmıştır. Özellikle büyük yerleşim yerlerinde, kolluk bir sanık ya da tanıkla ilgili zorla getirme müzekkeresini aldığında, bu kişiye bunu tebliğ etmekte, çağıran makama gitmesini, gittiğini ve çağrıya uyduğunu belgelemek ve ispatlamak
bakımından, kendisine verilen belgeyi mahkeme kaleminde mühürletmesini istemektedir. Bu belge o kişi tarafından kolluğa geri getirildiğinde, işlemin hukuka uygun yapıldığı varsayılmaktadır.
Yeniden yakalama için, aynı olaydan ötürü yeni, daha önce bilinmeyen delillere ulaşılmış olması şarttır. Bu deliller önemli olmalıdır ve soruşturmanın seyrini değiştirecek niteliğe sahip olmalıdırlar.
Kolluğun (polis ve jandarma) bu hususlara özen göstermeleri, hata yapmamaları önemlidir. Unutmamak gerekir ki, yakalama kişinin özgürlüğünü kısıtlayan bir yargılama önlemidir.
Gözaltı süresi, yakalama yerine en yakın yargıç veya mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç, yakalama anından itibaren yirmidört saati geçemez. Yakalama yerine en yakın yargıç veya mahkemeye gönderilme için zorunlu süre oniki saatten fazla olamaz.
Gözaltı süresi, yakalama yerine en yakın yargıç veya mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç, yakalama anından itibaren yirmidört saati geçemez. Yakalama yerine en yakın yargıç veya mahkemeye gönderilme için zorunlu süre oniki saatten fazla olamaz. Yol süresinin sınırlandırılması, bugüne kadar yasalarımızda olmayan bir hükümdü. Bu konudaki açıklık da gözaltı kurumunun uygulanmasında faydalı bir gelişmedir.
Toplu olarak işlenen suçlarda(üç ya da daha çok kişinin işlediği suç), delillerin toplanmasındaki güçlük veya şüpheli sayısının çokluğu nedeniyle; Cumhuriyet savcısı gözaltı süresinin, her defasında bir günü geçmemek üzere, üç gün süreyle uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir. Gözaltı süresinin uzatılması emri gözaltına alınana derhâl tebliğ edilir.
Yakalama işlemine, gözaltına alma ve gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin Cumhuriyet savcısının yazılı emrine karşı, yakalanan kişi, müdafii veya kanunî temsilcisi, eşi ya da birinci veya ikinci derecede kan hısımı, hemen serbest bırakılmayı sağlamak için sulh ceza yargıcına başvurabilir. Sulh ceza yargıcı incelemeyi evrak üzerinde yaparak derhâl ve nihayet yirmidört saat dolmadan başvuruyu sonuçlandırır. Yakalamanın veya gözaltına alma veya gözaltı süresini uzatmanın yerinde olduğu kanısına varılırsa başvuru reddedilir ya da yakalananın derhâl soruşturma evrakı ile Cumhuriyet
Savcılığında hazır bulundurulmasına karar verilir.
Gözaltı süresinin dolması veya sulh ceza yargıcının kararı üzerine serbest bırakılan kişi hakkında yakalamaya neden olan fiille ilgili yeni ve yeterli delil elde edilmedikçe ve Cumhuriyet savcısının kararı olmadıkça bir daha aynı nedenle yakalama işlemi uygulanamaz. Gözaltına alınan kişi bırakılmazsa, en geç bu süreler sonunda sulh ceza yargıcı önüne çıkarılıp sorguya çekilir. Sorguda müdafii de hazır bulunur.
Yakalanan kişi, Cumhuriyet Savcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına karar verilebilir. Gözaltına alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediğini düşündürebilecek delillerin varlığına bağlıdır.
Gözaltına alma bağımsız bir yargılama önlemi(koruma tedbiri) değildir; yakalamamın sonucudur.
Kişinin gözaltında olması demek, savcının bilgisi dahilinde güvenlik görevlilerince belirli yerlerde tutulmasıdır. Buralara nezarethane denilir.
Aşağıda belirtilen hallerde, herkes tarafından geçici olarak yakalama yapılabilir:
Kolluk görevlileri, tutuklama kararı veya yakalama emri düzenlenmesini gerektiren ve gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde; Cumhuriyet savcısına veya âmirlerine derhâl başvurma olanağı bulunmadığı takdirde, yakalama yetkisine sahiptirler. Soruşturma ve kovuşturması şikâyete bağlı olmakla birlikte, çocuklara, beden veya akıl hastalığı, malûllük veya güçsüzlükleri nedeniyle kendilerini idareden aciz bulunanlara karşı işlenen suçüstü hallerinde kişinin yakalanması şikâyete bağlı değildir.
Kolluk, yakalanan kişiye kanunî haklarını bildirir. Bu, önemli bir hükümdür ve ceza yargılamasında savunma açısından önem taşır. Sanığın hakları içinde, yakalamanın yakınlara bildirimi, müdafiden yararlanma, susma hakkı ön planda mütalaa edilmek gerekir.
Kolluk, yakalandığı sırada kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önleyecek tedbirleri aldıktan sonra, yakalanan kişiye kanunî haklarını derhal bildirir. Yukarıda yer alan (a) bendine göre yakalanıp kolluğa
teslim edilen veya (b) bendi uyarınca görevlilerce yakalanan kişi ve olay hakkında Cumhuriyet savcısına hemen bilgi verilerek, emri doğrultusunda işlem yapılır.
Yakalanıp kolluğa teslim edilen veya görevlilerce yakalanan kişi, düzenlenecek soruşturma belgesiyle birlikte hemen Cumhuriyet Savcılığına gönderilir. Yakalama emrine konu işlemin yerine getirilmesi nedeniyle yakalama emrinin çıkarılma amacının ortadan kalkması durumunda mahkeme, yargıç veya Cumhuriyet savcısı tarafından yakalama emrinin derhâl iadesi istenir.
Yakalama, suç şüphesi altında olan kişilerin özgürlüklerinin, henüz bir yargıç tarafından verilmiş tutuklama kararı olmadan önce sınırlandırılmasıdır. Yakalama da öteki ceza yargılaması önlemleri gibi, ceza yargılamasının ve yargılama önlemlerinin amacına sahiptir.
Ayrıca yakalama tutuklamayı mümkün kılmak için başvurulan bir önlem olduğundan, bununla yakın ilgisi vardır ve bunun aracı durumundadır.
Yakalama yargıç kararına dayanmadığından, gerek Anayasada gerek yasada çok sıkı koşullara tabi tutulmuştur. Anayasa, yakalamanın ancak suçüstü durumlarında ve gecikmesinde tehlike olan durumlarda mümkün olduğunu belirtmiştir. Zaten yakalama kavramı suçüstü kavramı ile iç içe bir kavramdır, çünkü yakalama dendiği zaman suçüstü akla gelir. Bunun bir sonucu olarak, öteki yargılama önlemlerinde görülmeyen bir durum yakalama bakımından ortaya çıkar. Bu da kişilerin de bu önlemi uygulayabilmeleri, yani suç şüphesi içinde olan kişileri yakalayabilmeleridir. Bir başka deyişle, suçüstü durumlarda kişiler de şüphelileri yakalayabileceklerdir.
Yakalamada yargıç kararı olmadığından, yakalanan kişinin durumu güvenceli değildir. Yakalanan kişi gözaltına (nezaret) alınır. Bu, kişinin kolluğun gözetim ve denetimi altında bulunması demektir. Gerek Anayasalar ve gerek yasalar, kişilerin özgürlüklerinin yargıç kararıyla sınırlandırılmasını, kısıtlanmasını temel ilke olarak benimsediklerinden, gözaltında tutulma süreleri daima kısa tutulmuş ve yakalanmış kişilerin en kısa sürede yargıç önüne çıkarılmaları gereği düzenlenmiştir. Hatta denebilir ki, bir hukuk düzeninde yakalanan kişilerin gözaltında tutulma sürelerinin kısa ya da uzun oluşuna göre, bu devlette kişilerin hak ve özgürlüklerine verilen değer anlaşılır.
Yakalanan kişi yargıç önüne çıkarıldığında, yargıç bu kişinin ya tutuklanmasına ya da salıverilmesine karar verir.
Adli kontrolün amacı tutuklamanın ağır sonuçları ortadan kaldırmaktır. Bunun için şüpheli ya da sanık adli kontrole tabi tutulur ve kendisinden belirli yükümlülükleri yerine getirmesi istenir.
Kısa ve öz anlatımı ile adli kontrol şüpheli ya da sanığı tutukevine sokmaksızın, ceza yargılamasını amacına ulaştırmaktır.
Adli kontrol, CMK’nın getirdiği bir kurumdur; niteliği açısından bir yargılama önlemidir. Temel amacı, tutuklamanın ağır sonuçlarını ortadan kaldırmaktır.
Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.
Kanunda tutuklama yasağı öngörülen hallerde de, adlî kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.
Adli kontrol, ceza yargılaması hukukumuza yeni giren bir kurumdur. Bu kurumun hukuki niteliği, tutuklamanın bir türevi olmasıdır. Bunun anlamı şudur: Tutuklamanın koşullarının ve nedenlerinin gerçekleştiği hallerde, yargıç tutuklama kararı vermeyecek, fakat sanığın adli kontrol altına alınmasına karar verecektir. Adli kontrol, sanığın yasada sıralanan yükümlülüklerden birine ya da birden çoğuna (yurt dışına çıkma yasağı; yargıcın belirleyeceği yerlere, belirli zamanlarda başvurmak v.b.) tabi tutulmasıdır.
Maddede, bu kararı verecek olan yargıca geniş bir skala içinde seçenekler sunulmuştur. Yargıç, olayın oluşu, sanığa yüklenen suç ve delilleri gibi hususları dikkate alarak, adli kontrol kararında sanığın tabi olacağı yükümlülük/yükümlülükleri belirtecektir.
Adli kontrol kapsamındaki yükümlülükleri yargıç değiştirmek hakkına sahiptir. Önemli olan husus, bu yükümlülükler altına konulan sanığın yargılamada gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olması ve sonuçta verilecek olan hükmün kağıt üzerinde kalmasını önlemektir.
Dikkat edilmek gerekir ki, adli kontrol altına alınan sanık, kendisine yüklenen yükümlülükleri gereği gibi, eksiksiz olarak yerine getirmediği takdirde, yargıç bu kararın geri alınmasına ve sanığın tutuklanmasına karar verecektir.
Bu konuda ilk söylenmesi gereken husus şudur: Tutukluluk süresinden söz edildiği zaman, şüpheli hakkında tutuklama kararı verilmiş, kişi hakkında tutuklama kararı uygulanmış ve bir tutukevine konulmuş olması söz konusudur.
Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.
Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez. Uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.
Ancak millet ve devlete karşı suçlarda, devletin güvenliğine karşı suçlarda, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlarda, milli savunmaya karşı suçlarda, devlet sırlarına karşı suçlar ile casuslukta, tutukluluk süresi soruşturma evresinde, en çok bir yıl altı aydır. Bu sure, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.
Tutuklamanın temel şartı, kişinin suçu işlediği konusunda kuvvetli suç şüphesinin varlığıdır. Suç şüphesinin kuvvetini deliller belirler. Deliller ne denli güçlü olursa, suç şüphesi de o kadar güçlü olur. Bu husus her olayın özelliğine göre değişir.
Tutuklama kararı için CMK’da belirli nedenler öngörülmüştür. Bunlar, kaçma şüphesi ve delilleri karartma(delile ulaşmayı önleme ya da delili bozma) olarak belirtilir.
Tutuklama kararı verilebilmesi için CMK’da belirli suçlar sayılmıştır. Bunlara “katalog suçlar” denilir. Katalog aslında yasada sayılan suçların listesidir. Bu suçların varlığı halinde, kaçma şüphesi var sayılır. Bu listede yer alan suçlar önemli suçlardır, çünkü bu suçların cezaları ağırdır.
Tutuklama kararını yargıç verir. Bunun istisnası yoktur.
Bu yargıç soruşturma aşamasında(kamu davası açılmadan önceki evre) sulh ceza yargıcıdır.
Son soruşturmada tutuklama kararını mahkeme verir. Mahkeme asliye ceza mahkemesi ise, yargıç bu mahkemede görev yapan yargıçtır.
Son soruşturma bir ağır ceza mahkemesinde(ACM) yapılıyorsa, kararı mahkeme verir. ACM, bir başkan iki üyeden kuruludur. Tutuklama kararı bu mahkemede oybirliğiyle verilebileceği gibi, oy çokluğuyla da verilebilir.
Kanun yolu aşamasında istinaf ya da temyiz kanun yolunda, istinaf yargılaması bölge adliye mahkemesinde yapıldığı için bu mahkemece verilir. Tutuklama kararı bu mahkemede oybirliğiyle verilebileceği gibi, oy çokluğuyla da verilebilir.
Temyiz yargılaması Yargıtayda yapılır. Dosyanın incelendiği dairede (Yargıtayın bölümleri böyle anılır) yukarıdaki ilkeye göre verilir.
Tutuklama, bir yargıç kararıyla anayasada ve yasada belirtilen koşulların gerçekleşmesi ile, bir kişinin henüz suçluluğu hakkında kesin karar verilmeden önce, özgürlüğünün kaldırılmasıdır.
Tutuklama kişi özgürlüğünü en ağır biçimde sınırlandıran bir önlem olması nedeniyle, ancak yargıç kararıyla uygulanır. Türk hukukunda bunun istisnası yoktur. Başka bir makam ya da kişi tutuklama kararı veremez.
Hakkında tutuklama kararı verilen kişi ele geçirilir ve tutukevi adı verilen ve genellikle cezaevlerinin bir bölümü olarak yapılan yerlerde tutulur. Hakkında tutuklama kararı verilen kişiye “tutuklu”, bu kişinin içinde bulunduğu hukuki duruma da “tutukluluk” denir.
Anayasamız 19 uncu maddesinde tutuklamanın ancak yargıç kararıyla mümkün olduğunu belirtmekte ve kavramı daha da yakından ele alarak tutuklama nedenlerinden ve hakkında tutuklama kararı verilen kişilerin yargıç önüne çıkarılmalarından da söz etmekte ve bu konuda ilkeleri belirtmektedir. Anayasanın bu denli kurallar koyması, kişinin hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasının, ceza yargılaması amacıyla bile olsa, güvence altına almak istemesi olarak nitelenebilir.
Tutuklamanın ağır bir önlem olması, buna ancak zaruri durumlarda başvurmayı zorunlu kılar. Bu nedenle bu
noktada “orantılılık” ilkesi hatırlanmalıdır. Bu bakımdan tutuklamanın amaçlarına başka önlemlerin uygulanmasıyla ulaşılabilecek olan durumlarda, tutuklama önlemi uygulanmamalıdır.
Tutuklama koşulları anayasalarda ve yasalarda belirtildikten sonra, yargıca tutuklama kararı vermek mecburiyeti yüklenirse, tutuklamanın mecburiliğinden söz edilir. Aksine tutuklama koşulları gerçekleşmiş olmasına karşın, yine de son takdirin yargıca bırakıldığı durumlarda, tutuklamanın ihtiyari olduğu söylenir.
Tutuklama bir ceza yargılaması önlemi olarak hem gerçeği bulmaya yardım eden ve hem de kararların uygulanmasını sağlamayı hedef alan bir önlemdir.
Bu bakımdan tutuklamanın üç amacı vardır:
Birinci amaç, sanığın yargılama sırasında el altında bulunmasını sağlamaktır. Sanığın kaçmasının mümkün olduğunu gösteren kuvvetli olguların bulunduğu durumlarda, tutuklama yapıldığında, bu amaç ön plana çıkmıştır.
İkinci amaç ceza yargılaması organlarının yargılama konusu olayı ve buna ilişkin olguları sağlıklı biçimde saptamalarını sağlamaktır. Sanık “delilleri karartma” (Türk ve Alman ceza yargılaması hukuku öğretisinde, “delilleri karartma” olarak adlandırılan bu kavram yasada belirli haller sayılarak formüle edilmiştir.
Tutuklamanın üçüncü amacı, cezanın yerine getirilmesini sağlamaktır. Verilen karar kağıt üzerinde kalacak olduktan sonra, yargılamaya gerek yoktur. Bunun önüne geçmek için sanık tutuklandığında, üçüncü amaca ulaşmak istenmiş olur.
Tutuklama ile ilgili bir başka sorun da, bir sanık hakkında tutuklama kararının her eylem için ayrı ayrı verilip verilmeyeceğidir. Özellikle tutuklama kararının uygulandığı ve sanığın tutukevine konulduğu durumlarda, buna gerek olmayabileceği akla gelebilir. Fakat kanımızca sanığın her eylemi için ayrı tutuklama kararı verilmesi pratik amaçlara uygundur. Sanık hakkında verilmiş olan bir tutuklama kararı kaldırıldığında ya da sanık beraat ettiğinde, bir başka suçtan tutuklu olup olmadığının bilinmesi yerinde olur. Hatta sanık bir suçundan ötürü cezasını çekmekte olsa bile, yine de bir başka suçtan ötürü tutuklama kararı verilmelidir. Uygulamada bu sonuç göz önünde bulundurularak işlem yapılmaktadır.
Bant kayıtları hakkında keşif ya da belgeyle ispat kurallarının uygulanıp uygulanmayacağı sorun teşkil etmektedir.
Bant kayıtları yazılı olmadığı ve okunma kabiliyeti de bulunmadığı içindir ki, bunlar doğrudan doğruya belge olarak kabul edilmek gerekir.
Bant kayıtları bakımından bunların sakıncası olarak ileri sürülen en önemli nokta, bunların üzerinde tahrifat ve değişiklik yapmanın çok kolay mümkün olmasıdır. Hatta bir belgeyle karşılaştırıldığında, bunun çok daha uygun olduğu söylenebilir.
Bant kayıtları keşif konusu olabilecek bir şey olarak düşünülmeli ve mahkeme önünde ve sözlü olarak yapılmasıyla gerçekleşmektedir. CMK kuralları bunu öngörmektedir.
Buna göre bant kayıtları ancak bir keşfin konusu olabilmelidir. Bunların belge delili olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir. Belgeler yargıca doğrudan doğruya içerikleriyle bir ispat konusu olgu hakkında kanaat verebilen delillerdir. Bant kayıtlarında bu nitelik söz konusu değildir.
Bant kayıtları, bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ceza yargılamasında sınırlı bir ispat gücüne sahiptirler. Bu noktada seslerin banda kaydedilmesinde kişinin özel ve kişilik haklarının zedelendiği durumlarda, bunların delil olarak değerlendirilmesinin de yasaklanmış olduğu ve bir kararın böyle bir delile dayanamayacağının hatırlanması gerekir.
CMK bir özel keşif işlemi düzenlemiş, buna yer gösterme demiştir.
Cumhuriyet savcısı, kendisine yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmuş olan şüpheliye yer gösterme işlemi yaptırabilir.
Soruşturmayı geciktirmemek kaydıyla, müdafi de yer gösterme işlemi sırasında hazır bulunabilir. Yer gösterme işlemi tutanağa bağlanır.
Yer gösterme adıyla anılan işlem bir keşiftir. Buna göre, savcı bu işlemi yaptırmak konusunda görevlendirilmiştir. Maddede yer alan, “ yaptırabilir “ sözcüğünü, olayın özelliği dikkate alınarak, takdir yetkisi içinde kalan bir yetki olarak anlamak uygun olur.
CMK’da savcının yer gösterme işlemini yapmasının zamanı belirtilmiştir. Bu işlem, hazırlık soruşturmasında yapılacaktır. Savcı, şüphelinin ifadesini aldıktan sonra bu işlemi yapacaktır. Bu demektir ki, yer gösterme işlemini gerektiren olaylarda, sanık kollukta ifade vermiş olsa dahi, savcının da sanığın ifadesini alması şarttır.
Keşif, yargıcın ispat konusunda kanaat sahibi olmak için yaptığı bir araştırmadır. Bu kanaate ulaşmak için yargıç canlı ya da cansız her şey üzerinde böyle bir araştırma yapabilir. Bu bakımdan insanlar, cesetler, nesneler keşfe konu olabilir. Hatta olaylar bile keşfe konu olabilir, bir kavşaktaki trafik sıkışıklığı gibi.
Keşif işleminin yapılmasında çeşitli duyulardan yararlanmak mümkündür. Görme (olay yerinin, bir cesedin, bir yaranın, parmak izinin, ayak izlerinin görülmesi), işitme (sessizliği bozan gürültü), koklama (kokmuş yiyecekler), dokunma (bir bıçağın keskinliği) duyularıyla gerçekleştirilebilir.
Keşif yargıç tarafından yapılır, kural budur. Ancak gecikmede tehlike olan hallerde savcılar da keşif yapabilirler.
Niteliği bakımından yargılamanın her aşamasında keşif yapılabilir. Yargılama konusu olayla ya da dosyadaki olgularla ilgili daha önce bir yargıç tarafından bir keşif yapılmış bu da tutanağa geçirilmişse, son soruşturmada yargıcın bir daha keşif yaptırmasına gerek yoktur. Bu tutanağın duruşmada okunmasıyla yetinilebilir.
Keşif yapıldığında tutanakla saptanacaktır. Bu tutanakta keşif konusu olan şeyin durumu gösterilir. Ayrıca keşiften önce varlığı umulup da keşif sırasında
bulunamayan deliller ve iz ve eserler de tutanakla belirtilir.
Son soruşturmayı yapan mahkeme daha önce yapılmış olan keşifleri yeterli bulmadığında, yeniden keşif yaptırabilir. Buna yasal bir engel yoktur. Böyle bir işleme girişildiğinde, yukarıda sıralanan ilkelere uyulmak gerekir.
Yasada keşifle ilgili genel ilkeler düzenlendikten başka, özel bir keşif olarak ölü muayenesi ve otopsiye yer verilmiştir.
Bilirkişi raporu savcıyı, mahkemeyi bağlamaz. Rapora uygun olmayan işlem yapmak, karar vermek mümkündür. Bu konuda gerekçe gösterilmesi şarttır.
Bu sonuçlar yadırganır. Bu konuda şöyle düşünülür. Savcı ya da yargıç bilmediği, uzmanlığı gerektiren bir konuda bir uzmandan yardım istemektedir ve almaktadır. Bu kurum bilirkişilik kurumudur. Bilirkişinin görevi de uyuşmazlığın çözümüne yardımcı olmak, bu konuda savcıya ve yargıca, mahkemeye ışık tutmaktır. Bilirkişi raporuyla bu görevi yapmış olmasına rağmen, bu raporun kabul edilmemesi çelişki değil midir?
Bu soruya şöyle cevap verilir: Bu ortamda bilirkişi raporunun ortaya koyduğu sonuçlar tatminkâr olmayabilir ya da mantık hataları içerebilir.
Bilirkişi ya da bilirkişi heyeti görevlendirilirken kendilerinden incelemeleri, görüş ve kanaatlerini bildirmeleri istenen hususlar, bilirkişi atama kararında açıkça gösterilir.
Bilirkişi, incelemesini tamamladığında, bu konuda bir rapor düzenler. Buna bilirkişi raporu denilir.
Bilirkişi raporu delildir. Savcı ya da yargıç/mahkeme bu rapora dayanarak karar verebilir. Rapor yetersiz görülür ya da çelişkili sonuçlar içerir ise, iki yöntem uygulanabilir. İlki aynı bilirkişiye/bilirkişi heyetine yeni görev verilir ve eksikliklerin tamamlanması ya da çelişkilerin giderilmesi istenir. İkinci olasılık yeni bilirkişi/bilirkişi heyeti atayarak yeni bir rapor almaktır.
Sözü geçen yöntemlerden birini seçmek, bilirkişi atayan savcı, yargıç ya da mahkemenin takdirindedir.
Bilirkişiler, bölge adliye mahkemelerinin yargı çevreleri esas alınmak suretiyle bilirkişilik bölge kurulu tarafından hazırlanan listede yer alan kişiler arasından seçilir.
Zaruret halinde listelerin dışından da bilirkişi atanması öngörülmüş, fakat bu atamalar sıkı şartlara bağlanmıştır.
Olayın önemine göre bilirkişi sayısı yargıç ya da savcı tarafından belirlenir.
Bilirkişi bir ispat sorununun çözümünde uzmanlığından yararlanılan ve yargıca ve mahkemeye yardımcı olan kişidir. Bilirkişi olabilmenin başta gelen koşulu, özel bilgi sahibi olmaktır. Özel bilgi sahibi olmayan ya da uzman olmayan kişinin bilirkişi olması mümkün değildir.
Yargıç ya da hazırlık soruşturması ile sınırlı olarak, savcı bilirkişi atayabilir.
Genel kural olarak yargıcın bilirkişiye başvurması zorunlu değildir. CMK’da bu konuda açık kural vardır.
Yargıç uyuşmazlığı kendi bilgisiyle de çözebilir. Bu noktada yargıcın hiçbir zaman hukuki konularda bilirkişiye başvuramayacağının bilinmesi gerekir. Bilirkişilik kurumunun temelinde bir uyuşmazlığı çözümü için, yargıca yardımcı olacak özel bilgi ve uzmanlığa sahip kişiden faydalanmak düşüncesi olduğuna göre, yargıç hukukçu olarak hukuki konularda bilirkişiye başvuramamalıdır.
Yasa ilke olarak yargıcın bilirkişiye başvurmasını ihtiyari saymış olmasına rağmen, bazı durumlarda bunu mecburi kılmıştır. Böyle durumlarda yargıç bilirkişiye başvurmaksızın uyuşmazlığı çözmek yolunu seçemez. Böyle bir davranış hukuka aykırı olur.
Türk hukukunda, sanığın şuurunun tetkiki, ölü muayenesi ve otopsi, zehirlenme, kalpazanlık, şüpheli veya sanığın beden muayenesi, diğer kişilerin beden muayenesi), kadının muayenesi, moleküler genetik incelemeler hallerinde bilirkişiye başvurmak mecburidir.
Bir ülkede yaşayan herkes tanıklık yapmak zorundadır. Yabancılar için de durum böyledir. Bütün bu kişiler, yöntemine uygun biçimde çağırıldıklarında, yargıç önüne gelmek zorundadırlar.
Tanık gelmediğinde kendisine yaptırımlar uygulanır. Buna göre, yönteme uygun olarak çağrılan tanık gelmezse, kendisi zorla getirilir (ihzar), ayrıca kendisine gelmemekten ötürü neden olduğu giderler yüklenir ve para cezasına da çarptırılır. Gelmeyen tanık özür bildirir ve özrü kabul edilirse, yeniden davetiye ile çağrılır ve ona para cezası ve gider ödetilmez.
Her tanık, istisnai durumlar hariç, yemin etmek ve beyanını yeminle kuvvetlendirmek zorundadır.
1985 yılından bu yana savcılar ve sulh yargıçları hazırlık soruşturmasında tanık dinlemeleri halinde, tanıklara yemin verdirirler.
Tanığın dinlenmesi sırasında onbeş yaşını doldurmamış olanlar, ayırt etme gücüne sahip olmamaları nedeniyle yeminin niteliği ve önemini kavrayamayanlar, soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten
şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar yeminsiz dinlenirler.
Tanık en önemli delil kaynağıdır.
Tanığın beyanı olayı aydınlatma niteliğine sahiptir.
Tanık doğru beyanda bulunmak zorundadır.
Yalan tanıklık suçtur.
Tanık beyanda bulunurken uygun olan tavır, tanığın olayı kendi bilgi ve görgüsüne göre anlatmasına fırsat vermektir. Soru-cevap biçiminde gerçekleştirilecek olan bir yöntem, gerçeğin ortaya çıkmasına engel olabilir.
Tanık, yargılamanın tarafı olmayan ve beş duyusu ile elde ettiği gözlemlerini yargıç önünde açıklayan kişidir. Tanık beyanı en önemli delil kaynaklarındandır. Bugün için tanıksız yargılama yok gibidir. Tanık olayın aydınlatılmasında ve gerçeğin bulunmasında yargıca ışık tutar.
Ancak olayın meydana geldiği zamanla tanığın beyanına başvurulduğu zaman arasında uzun bir sürenin geçmesi, sanığın unutmasının mümkün olması ya da onun etki altına alınmak istenmesiyle, gerçeğin ortaya çıkarılması güçleşir.
Herkes tanık olabilir. Çocuklar, akıl hastaları (bunlar yeminsiz dinlenir), sanığın yakınları, örneğin sanığın eşi, arkadaşı, düşmanı, iş ilişkisi olan kişiler (örneğin sanığın işçisi ya da işvereni), kötü şöhret sahibi kişiler, hatta yalan yere tanıklıktan mahkum olmuş kişiler bile tanık olabilirler.
Suç işlediği sanılan kişi olarak şüpheli/sanık sıfatını ancak gerçek kişiler alabilir.
Bunlar için, hayatta olmak ve gerçek kişi olmak koşullarının aranması doğal karşılanmalıdır.
Gerçekten ceza hukuku alanındaki suç faili, ceza yargılamasındaki adıyla şüpheli/sanık, devletin koyduğu kurallara karşı gelen, bu isteğini açığa vurabilen, isnat(algılama) yeteneği ile kusurluluğu haiz olan bir varlıktır ve bu yetenekler de ancak gerçek kişilerde bulunur.
Bu nedenle “ceza sorumluluğunun sübjektifliği” adı verilen bu ilke, tüzel kişilerin cezalandırılmasına, sanık sıfatını almalarına engeldir. Tüzel kişilerin de karıştığı bir suç varsa, bu durumda bile suçu işleyen/işleyenler gerçek kişi/kişilerdir. Bu kişiler o tüzel kişinin müdürü, memuru ya da temsilcisidirler. Böyle durumlarda bile sanık olarak bu kişiler ele alınır ve yaptırım bunlar hakkında uygulanır.
Bugün için TCK tüzel kişileri suç faili ile dolayısıyla şüpheli/sanık olarak kabul etmemekle birlikte, onlar için güvenlik tedbirlerinin uygulanması söz konusudur.
Sanık, savcının kamu davasını açması ve iddianamenin kabulüyle başlayan, hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişidir.
Sanık kavramı yargılamanın aşamaları ile ilişkilendirmektedir. Son soruşturma iddianamenin kabulü ile başlamadan önce, suçlanan kişi sanık sıfatını alamaz.
Sanık suç işlediği sanılan kişidir. Bu nedenle tüm ceza yargılaması mekanizması onun için harekete geçmektedir. Ortada bir fiil olmadığında, bu fiilden ötürü bir kişi de bulunmayıp, onun suçlu olduğu şüphesi yok olduğunda sanıktan da söz etmek gereksiz olmakta ve ceza yargılaması makamları ve buna katılan kişiler de hareketsiz kalmaktadır.
Şüpheli, soruşturma evresinde, hakkında kamu davası açılmadan önce, suç şüphesi altında bulunan kişidir.
Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK), hazırlık soruşturmasını soruşturma evresi, son soruşturmayı da kovuşturma evresi olarak adlandırmıştır.
Bu çerçevede, şüpheli hazırlık soruşturması aşamasında suçlanan kişinin adıdır. CMK’ya göre, hazırlık soruşturması savcının iddianamesini hazırlayıp mahkemeye vermesi ile sona erer.
Şüpheli ve sanık kavramları yargılamanın aşamaları ile ilişkilendirilmektedir.
Savcı yasalarla kendine verilmiş görevleri yaparken, hangi mahkeme yanında kurulmuş savcılık örgütünde görevli ise, o yerdeki işlerde yetkilidir. Örneğin bir asliye mahkemesi yanındaki savcılıkta görevli bir savcı, o yer asliye mahkemesinin yetki alanı içine giren işlerde yetkilidir ve buralarda görülmesi gereken davaları açmak ve yürütmekle yükümlüdür.
Açılan soruşturmalar suçun işlendiği yerin bağlı olduğu ilin adıyla anılan Cumhuriyet başsavcılığınca yürütülür.
İl Cumhuriyet savcısı, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi halinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza yargıçlığından talepte bulunur.
Savcı ceza yargılaması faaliyeti içinde yargıçtan sonra gelen en önemli süjedir. Yargıç, önüne getirilen ceza uyuşmazlığını çözen kişi olarak birinci planda rol oynarken, onun önüne uyuşmazlığı getiren ve bunun için gerekli araştırma ve hazırlığı yapan savcının da önemli rolü inkar edilemez.
Ceza yargılaması içinde savcı iddia faaliyetini yürüten süjedir. Devletin temel erkleri, yasama, yürütme ve yargı olarak ayrıldığında, savcının yaptığı iş yürütme erki içinde düşünülmelidir.
Savcı yargılama içinde iddia görevini yerine getiren süje olarak sonuçta adalete hizmet eden bir kişidir. Suçla mücadele konusunda, toplumda suç işlenmesi ile bozulan denge ve düzenin yeniden kurulmasında ve suçluların cezalandırılmasında, savcının büyük payı vardır. Savcı görevlerini yerine getirirken, en önemli ödevi bir hukuk adamı olarak “yasaya bağlılık” tır. Bunu belirtmek için savcının yasaların bekçisi olduğu söylenmiştir.
Bunun güvencesi yargıca güvence sağlamaktır.
Anayasa yargıçlara bazı güvenceler sağlayarak, bunları yürütmeye karşı korumuş, yürütmenin bazı işlemler ile yargının bağımsızlığını zedelemesinin önüne geçmek istemiştir.
Anayasaya göre yargıçlar azlolunamaz. Kendileri istemedikçe, anayasada gösterilen yaştan önce(65 yaşını bitirmek) emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.
Anayasa güvenceleri kaybetmenin nedenlerini de öngörmüştür. Bunlar, meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan hüküm giymiş olma, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceğinin kesin olarak anlaşılması ve meslekte kalmanın caiz olmadığına karar verilmesi halleridir. Bunların varlığı halinde bir yargıç yukarıda sayılan güvenceleri kaybedecektir.
Yargıcın kimseden emir ve talimat almaması, yalnızca hukukun gereğini yaparak uyuşmazlık çözmesi, yargıç bağımsızlığının temelini oluşturur.
Tabii yargıç ilkesini güvence altına almak ve sağlam temellere oturtmak için, yargıçların yetkilerinin ve bu alandaki bölüşüm kurallarının iyi belirlenmesi gerekir. Bu konuda bir kuşku yaratacak kurallardan kaçınmalıdır.
Anayasamız “hiç kimse, kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.” diyerek bu ilkeyi benimsemiştir. Öte yandan yine aynı maddede ilke pekiştirilerek, “bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” denmiştir.
Bu ilkeye göre yargı organı, yargılanacak olaydan önce kurulmuş ve yetkilendirilmiş olmalıdır.
Suçlanan kişi böyle bir yargıç karşısına çıkarılmalı ve suçluluğu tespit edilmelidir. Bu ilkenin kabul edilmesindeki amaç, yargı organını kişiye göre belirlemeyi ve bu yolla yargıyı yürütmenin etkisine vermeyi önlemektir.
Yargıca her türlü baskı da bu ilke ile bağdaşmaz.
Anayasalara giren bu ilke yargı alanında devlete bir yükümlülük yüklemektedir. Buna göre, devlet önceden hangi fiillerin suç olacağını belirlediği gibi, hangi suçların hangi organlarda yargılanacağını da kesinlikle belirleyecektir. Bu alanda devlete verilen görev, dört alt görevi de birlikte getirmektedir. Bunlar, devletin suçtan önce mahkeme kurma, bunların yerel, görevsel, kişiler bakımından yetkilerini belirleme görevleridir. Bir devlet ancak bunları tümüyle gerçekleştirdiğindedir ki, tabii
yargıç ilkesine uymuş ve Anayasanın tanıdığı ilkeye işlerlik kazandırmış olur.
Tabii yargıç ilkesinin terk edilmesi, devletin polis devletine ve totaliter devlete dönüşmesi sonucunu doğurur.
Adil yargılanma hakkının temel güvencesi, hukuka aykırı yollarla elde edilmiş delillerin yargılamada kullanılmasının yasaklanmasıdır. Bu konuda çağdaş yaklaşım budur. Her şeye rağmen hukuka aykırı delilleri yargılamada kullanmak, bunlara dayanarak hüküm vermek, fakat bu delilleri elde edenleri cezalandırmak düşüncesi çok gerilerde kalmıştır.
Ülkemiz bu konuda çoğu ülkeden önce bu konuyu pozitif hukuka geçirmiştir 1992 yılında bu yasak yasaya girmiş, hukuka aykırı delillerin yargılamada ve hükümde kullanılması engellenmiştir. Ayrıca Anayasa da 2001 yılında değiştirilmiş, 38 inci maddeye eklenen bir fıkra ile aynı sonuç anayasal ilke durumuna getirilmiştir.
Bugün için yargılamanın “makul” sürelerde sonuçlandırılması da adil yargılanma hakkı içinde yer alır. Bu sonuç çeşitli amaçlara hizmet eder. Kişinin suçlu olup olmadığını makul bir süre içinde ortaya çıkarmak, adaletin gerçekleşmesi için olduğu kadar, kişinin de kendisi ile ilgili sonucu bilmesi bakımından şarttır.
Bugün için çağdaş yaklaşımda, birinci derece yargılamalarda verilen kararların başka mahkemelerde yeniden ele alınması(teknik terim: kanun yolları) da önem taşır.
Bu konuda şu noktalar önem taşır:
– Bir suç isnat edilen herkes, hukuka uygun olarak suçluluğu kanıtlanana dek masum sayılacaktır.
– Bir suç isnat edilen herkes, en azından/asgari aşağıdaki haklara sahiptir:
e. Mahkemede kullanılan dili anlamıyor ya da konuşamıyor ise, bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanmak
Anayasada 2001 yılında yapılan değişiklikle adil yargılanma hakkı kavramı anayasal bir ilke gücünü kazanmıştır.
Anayasada 2001 yılında yapılan değişiklikle adil yargılanma hakkı anayasaya girmiştir.
Temelde bu kavram İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinde(İHAS) ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir.
Adil yargılanma hakkı, suç işlediği şüphesi altındaki kişinin demokratik düzende hukukun sağladığı tüm haklardan ve olanaklardan yararlanmasının sağlanmasıdır. Kişiye bu çerçevede tüm olanaklar sağlanacak ve suçluluğu sonra belirlenecektir
Ceza yargılaması faaliyetinde amaç, suçu ve suçluyu ortaya çıkarmaktır.
Bu faaliyet yapılırken gerçeğe tam olarak uygun, yargılama kurallarına riayet edilerek bir görev görülür. Sonuçta temel amaç adaleti gerçekleştirmektir.
Ceza yargılamasının amacına ulaşabilmesi, bir başka açıdan da yargılama hukuku kurallarına tam olarak uyulmasını zorunlu kılar. Ancak bu kurallara riayet edildiğindedir ki, sonuçta verilen kararın yargılamanın taraflarını tatmin etmesi kolaylaşır.
Ceza yargılamasının bir başka amacı, toplumda hukuki barışı ve düzeni kurmaktır. Ceza yargılaması suç şüphesi üzerine başlayan bir faaliyet olunca, bunun saptanması ile gerekli yasal yaptırımlar uygulama alanı bulacak ve suçun bozduğu düzen yeniden kurulmuş olabilecektir. Öte yandan durum tersine sonuçlandığında, yani sanığın suçsuz olduğu anlaşıldığında, yine toplumda hukuki barış kurulmuş olacaktır.
Toplum içinde kişilerin hangi eylemlerinin, topluma, toplumdaki düzene ve toplumda yaşayan bireylere zarar verdiği, tehlike yarattığı ve cezalandırılması gerektiği ceza hukuku kuralları ile saptanır. Bunlar genel olarak ceza yasalarında veya özel yasaların suçları düzenleyen bölümlerinde yer alır. Bu tür davranışlar “suç” adını alır.
Ceza yargılaması hukuku ise, bir kişinin bir eyleminin suç olduğu şüphesi üzerine yapılan, bu şüpheyi yenmeye kadar süren bir ortak faaliyettir.
Bu faaliyet genel olarak üç ayrı faaliyetten oluşur ve bunların birleşmesi ile “ceza yargılaması” kavramı ortaya çıkar.
Bu üç faaliyet, iddia, savunma ve yargıdır.
Bu faaliyetlerin hangi kurallara göre yürütüleceği, hangi faaliyetle ilgili hangi organ ve kişilerin ne gibi yetkilere sahip olacakları ve yine bu faaliyetler sırasında ne gibi yükümlülüklere katlanacakları, ceza yargılaması hukukunun kuralları ile saptanır.
Bu kuralların bütünü de ceza yargılaması hukukunu oluşturur. Bu kurallar genel olarak “Ceza Muhakemesi Kanunu ”nda (CMK) yer alır.
Yargılama hukukunu oluşturan üç faaliyetten iddia, bugün için esas olarak savcılık adı verilen makam tarafından devlet adına yapılan bir faaliyettir.
İddia ceza yargılamasını başlatan faaliyetin adıdır ve bu, kişinin bir eyleminin belirli bir suçu oluşturduğu şüphesi üzerine kuruludur. Örnek: A’nın Kasım ayının 22.günü, saat 12’de, bir otobüste birlikte seyahat ettiği B’nin cebinden yankesicilik yoluyla belirli bir parayı aldığı ve hırsızlıktan yargılanmasına ve cezalandırılmasına yöneliktir.
Buna karşı savunma, böyle bir eylemin gerçekleşmediği ya da kendisine suç yüklenen kişinin gerçekte o eylemi yapan kişi olmadığı temeline dayanır.
Bunlar karşısında bir yargıç ya da mahkeme de iddianın mı, yoksa savunmanın mı gerçeğe uygun olduğunu araştırır ve kararını verir. Bu yapılana da yargı denir. Görülüyor ki, ceza yargılaması hukuku, bir başka anlatımla, tez, antitez ve sentez faaliyetinden oluşur
Have you any question which is not answered?