MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI Estimated reading: 1367 minutes 247 views Hüseyin KOVAN İzmir Bölge Adliye Mahkemesi (İstinaf) 14 .Hukuk Dairesi Başkanı 100 SORUDA MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI 4 . Baski ADALET YAYINEVİ Ankara – 2023 ADALET BASIM YAYIM DAĞITIM SAN. ve TİC. LTD. ŞTİ. 100 Soruda Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları Hüseyin Kovan Hukuk Yayınları Dizisi – 1955 Dördüncü Baskı : Temmuz, 2023 ISBN : 978-605-264-342-6 ADALET YAYINEVİ Merkez Strazburg Caddesi No: 10/B Sıhhiye-Ankara Tel : (0312) 231 17 00 Fax : (0312) 231 17 10 İstanbul Şube Mustafa Kemal Caddesi No: 60/C (Anadolu Adliyesi Karşısı) Kartal-İstanbul Tel : (0216) 305 72 81 Dağıtım Strazburg Caddesi No: 17/B Sıhhiye-Ankara ^ : adalet.com.tr-adaletyayinevi.com ^ : adalety@adaletyayinevi.com Bursa Şube Bursa Adliye Sarayı Zemin Kat Bursa O : facebook.com/adaletyayinevi ^ : twitter.com/adaletyayinevi Sayfa Tasarımı: Nimet Yıldız Kapak Tasarımı: Yasin Özbudak Baskı: Repro Bir Matbaacılık Kağ. Rekl. Tasarım Tic. Ltd. Şti. İvedik OSB Matbaacılar Sitesi 1514 Cad. No: 23-25 Yenimahalle-Ankara Sertifika No: 47381 Eğer tek bir kişi, insanlığın geri kalanından farklı bir kanaate sahipse, nasıl o kişinin gücü olsa insanlığı susturma hakkı yoksa, insanlığında o kişiyi susturma hakkı yoktur. Stuart Mili ÖNSÖZ Ülkemizde miras bırakanın, mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla muvazaalı işlem yapmasına bağlı olarak ortaya çıkan uyuşmazlıklar geçmişte olduğu gibi günümüzde de yoğun bir şekilde devam etmektedir. Bu sebeple muris muvazaası hukukumuzda her zaman önemini ve güncelliğini koruyan ve bununla birlikte yargısal iş yükünün de önemli bir kısmını işgal eden hukuki bir kurumdur. Ancak kanun koyucu, böylesine pratik ve teorik önemi haiz olan bir hukuksal kurumu düzenleme konusunda sadece Türk Borçlar Kanu- nu’nun 19. maddesi (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun m. 18) ile yetinmiştir. Dolayısıyla hukukumuzun kısmen sükût ettiği bu alanda toplumsal ihtiyaçlara cevap verme ve ortaya çıkan sorun ve uyuşmazlıkları en uygun şekilde çözüme kavuşturma vazifesi öğreti ve uygulamaya düşmüştür. İşte elinizdeki bu kitapla öğretinin ve Yargıtay içtihatlarının ışığı altında uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar başarılı bir şekilde tespit edilmiş ve her sorunun çözümü güncel Yargıtay içtihatları çerçevesinde ele alınmıştır. Kendisi de uygulamanın bizzat içinde yer alan müellif Hâkim Hüseyin Kovan, bilgi ve tecrübesiyle bu alanda önemli bir esere imza atmış, birbiri ile iç içe geçen ve karmaşık bir görünüm arz eden kurumlar arasındaki ilişkiyi yalın ve basit bir şekilde ele almıştır. Kitabın formatının “100 Soruda” biçiminde belirlenmesi yöntemsel açıdan sorunların ve çözümlerin tespitini de kolaylaştırmıştır. Bu sebeple eserin, uygulamada ortaya çıkan sorunların hızlı ve hukuka en uygun şekilde çözüme kavuşturulmasında etkin bir işleve sahip olacağı ve Türk Hukukuna önemli bir katkı sağlayacağına canı gönülden inanıyorum. Gerek bu zor ve zahmetli eserin oluşumundaki çabaları gerekse Türk Huku- ku’na katkıları dolayısıyla Hâkim Hüseyin KovanT kutluyor ve eserinin hayırlı olmasını diliyorum. Prof. Dr. Hüseyin ALT AŞ Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ…………………………………………………………………………………………………………………….. 7 İÇİNDEKİLER……………………………………………………………………………………………………………… 9 100 SORUDA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL – TAZMİNAT DAVALARI İLE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL -TEŞCİL-TAZMİNAT DAVALARI SORU – 1 MURİS MUVAZAASI NEDİR?…………………………………………………………………………. 19 SORU-2 TAPUDAKİ SATIŞ DEĞERİ İLE DAVAYA KONU TAŞINMAZIN GERÇEK DEĞERİ ARASINDA FAHİŞ FARK BULUNMASI MUVAZAA İÇİN TEK BAŞINA YETERLİ MİDİR?………… 21 SORU – 3 MUVAZAALI İŞLEM TARİHİNDE MİRASÇI OLMAYAN VEYA MURİS İLE EVLİ BULUNMAYAN VEYA SAKLI PAY SAHİBİ OLMAYAN MİRASÇILAR MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?…………………………………………………………………………………… 34 SORU -4 DAVACI MİRASÇI, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇACAĞI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA NEYİ TALEP EDECEKTİR……………….. 41 SORU-5 MİRASÇILARDAN BİR TANESİNİN KENDİ MİRAS PAYI İÇİN AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILDIKTAN SONRA, DAVA AÇMAYAN BİR MİRASÇININ ÖLMESİ HALİNDE, DAVACI, ÖLEN MİRASÇIDAN GELEN MİRAS PAYI YÖNÜNDEN AYNI KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?………………………………………………………………………………………… 49 SORU – 6 MURİS MUVAZASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA KADASTRO KANUNUNUN 12/3 MADDESİ UYGULANIR MI?………………………… 51 SORU-7 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL- TESCİL DAVASINDA DAVALININ YARGILAMA SIRASINDA SUNDUĞU, DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİ VE YA SULH OLDUKLARINA DAİR BELGENİN HATA VE HİLE İLE ALINDIĞINI, DAVACI, DAVANIN HER AŞAMASINDA İLERİ SÜREBİLİR Mİ?………………………… 53 SORU-8 MEHİR OLARAK VERİLEN TAŞINMAZ NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDİNİNE DAYALI TAPU İPTAL- TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?…………………… 57 SORU-9 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI VE TENKİS DAVASI AYRI AYRI AÇILABİLİR Mİ?……………………… 64 SORU-10 KİŞİ TAPUDA KENDİ ADINA ASALETEN VEYA VELAYETEN YAPTIĞI İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR Mİ?……………………………………………………………… 66 10 İçindekiler SORU-11 MİRASÇILARDAN BİR TANESİ MURİSTEN GELEN MİRAS PAYINI DİĞER BİR MİRASÇIYA TEMLİK EDERSE, TEMLİK EDENİN MİRASÇILARI MURİS MUVAZAASI İDDİASINDA BULUNABİLİRLER Mİ?………………………………………………………………………….. 70 SORU-12 MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINDA DAVACILARIN BİR KISMI DAVASINI TENKİS OLARAK ISLAH EDERLERSE NE OLUR?……………………………………………………………………………………………… 77 SORU-13 MURİSİN İNTİFA HAKKINI KENDİ ÜZERİNDE BIRAKARAK TAŞINMAZIN ÇIPLAK MÜLKİYETİNİ SATMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?……………………………………. 86 SORU-14 MURİSİN KENDİ PARASI İLE ÜÇÜNCÜ KİŞİLERDEN, MİRASÇILARDAN BİRİ ADINA TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?……………………………….. 92 SORU-15 MAHKEME, YARGITAY BOZMA İLAMINDAN SONRA ÖNCEKİ GEREKÇESİNİ DEĞİŞTİREREK ÖNCEKİ KARARIN AYNISINI VERİR İSE BU KARAR DİRENME KARARI SAYILIR MI?…………………………………………………………………………………………. 102 SORU-16 MURİSİN KENDİNE AİT TAŞINMAZI GAYRİ MEŞRU BİR İŞ İÇİN ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK ETMESİ VEYA MİRASÇILARA GİZLİ BAĞIŞ HALİNDE, MİRASÇILAR O KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TENKİS DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?………………………………………………………………………………….. 105 SORU -17 TENKİS DAVASI REDDEDİLEN BİR KİŞİ AYNI OLAY NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANARAK TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?………………………………………………………………………………………………………….. 113 SORU-18 EŞLER ARASI BAĞIŞ, ŞUFA HAKKININ KULLANILMASINI ENGELLER Mi?…………… 116 SORU-19 EŞİNDEN BOŞANAN KİŞİNİN KATILMA ALACAĞINA İLİŞKİN EŞİNİN KENDİSİNDEN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAALI OLARAK TAŞINMAZI DEVRETTİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?……………………………………………………. 121 SORU-20 20.03.1957 TARİH 1956/12 ESAS, 1957/2 KARAR SAYILI İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ UYGULANABİLMESİ İÇİN DEVREDEN VE DEVRALAN KİŞİNİN MİRASÇILIK İLİŞKİSİ BULUNMASI GEREKİR Mİ? YOKSA AKRABA OLMASI YETERLİ MİDİR?……………………………………………………………………………………………….. 128 SORU-21 TRAMPA HALİNDE ŞUF’A HAKKI KULLANILABİLİR Mİ? TRAMPA EDİLEN MALLAR ARASINDAKİ DEĞER FARKI TEK BAŞINA İŞLEMİN TRAMPA OLMADIĞININ İSPATI İÇİN YETERLİ MİDİR?…………………………………………………………………………….. 135 SORU-22 TAPUDAKİ MALİKLERDEN BİR TANESİ HİSSESİSİNİ EŞİNE BAĞIŞLAMASI HALİNDE DİĞER MALİKLER ANILAN TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASIYLA ŞUFA HAKKI NEDENİ İLE TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?……………….. 144 İçindekiler 11 SORU-23 MALİK VEKALET VERDİĞİ KİŞİNİN. BU VEKALETE DAYANARAK TAŞINMAZINI 3. KİŞİLERE SATMASI HALİNDE VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANILDIĞI İDDİASIYLA TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………. 147 SORU-24 VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMA VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL İDDİASI AYNI DAVA İÇİNDE BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?………………………………… 152 SORU-25 MURİSİN MİRASÇILARI ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMAK AMACI İLE TAPUDA YAPTIĞI MUVAZAALI İŞLEMLER HAKKINDA 01/04/1974 GÜN 1/2 YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI UYGULANABİLİR Mİ?…………………………………………….. 162 SORU-26 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVALARINDA, EHLİYETSİZLİK VE MURİS MUVAZAASI İDDİASI BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?………………………………………………… 167 SORU – 27 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA MUVAZAA İDDİASIYLA BİRLİKTE HİLE VE EHLİYETSİZLİK İDDİALARI AYNI DAVA İÇERİSİNDE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?………………………… 174 SORU-28 MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ İLE VEYA MİRASÇI İLE YAPMIŞ OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TEMLİK ETTİĞİ TAŞINMAZ NEDENİ İLE, MİRASÇILARIN, ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN VEYA AKİT YAPILAN MİRASÇININ MURİSLERİNE BAKMADIĞI VE EDİMİNİ YERİNE GETİRMEDİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?…………………………………………………………………………………. 182 SORU-29 MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİ İLE YAPMIŞ OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TAŞINMAZLARDAN BİR TANESİNİ VEYA BİR KISMINI VEYA TAMAMINI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİNE TEMLİK ETMESİ HALİNDE, MİRASÇILAR ÜÇÜNCÜ KİŞİYE KARŞI YADA TEMLİK YAPILAN MİRASÇIYA KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?…………. 185 SORU-30 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI SONUNDA, DAVANIN KABULÜ YÖNÜNDE VERİLEN KARAR KESİNLEŞMEDEN ÖNCE DAVACI, DAVADAN FERAGAT EDER İSE, MAHKEMECE NASIL BİR KARAR VERİLMELİDİR?………………………………… 197 SORU-31 TAPUDA KAYITLI OLMAYAN BİR TAŞINMAZ HAKKINDA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………… 200 SORU-32 A) TAPUDA SATIŞ İŞLEMİ OLARAK GÖRÜLEN BİR GAYRİMENKULÜN ALICISI VEYA SATICISI BU İŞLEMİN GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI VE MUVAZAALI OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR Mİ?…………………………………………. 204 B) TARAFLAR ARASINDAKİ SATIŞ İŞLEMİNİN GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI, MUVAZAALI OLDUĞUNU ÜÇÜNCÜ KİŞİLER İLERİ SÜREBİLİR Mİ?…………………………………………………………………………………….. 216 12 İçindekiler SORU SORU SORU SORU SORU SORU SORU SORU SORU 33 MURİSİN, İŞLEM TARİHİNDE TEK MİRASÇISI OLAN KİŞİ İLE YAPTIĞI ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TEMLİK ETTİĞİ TAŞINMAZLAR NEDENİ İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………….. 217 34 MUVAZAALI İŞLEMLERDE TAPUYA GÜVEN İLKESİ KORUNUR MU?………………. 221 BİR BAŞKA DEYİŞLE MUVAZAALI ŞEKİLDE BİR GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİDEN, BU GAYRİMENKULÜ SATIN ALAN İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN İKTİSABI KORUNUR MU? “KÖTÜ”NİYET İDDİASI BİR DEF’İ MİDİR YOKSA İTİRAZ MI? MAHKEME’NİN BU DURUMU RE’SEN DİKKATE ALMASI GEREKİR Mİ? 35 MUVAZAA İDDİASI NASIL İSPAT EDİLEBİLİR?……………………………………………… 227 36 TAPUDA RESMİ ALIM SATIM İŞLEMİ YAPAN TARAFLARDAN BİR TANESİNİN DAHA SONRA ÖLMESİ HALİNDE, ÖLEN KİŞİNİN MİRASÇILARININ, TAPUDAKİ RESMİ İŞLEMİN MUVAZAALI (İNANÇLI) OLDUĞU HUSUSUNU, İŞLEMİN DİĞER TARAFINA KARŞI, İLERİ SÜRMELERİ MÜMKÜN MÜDÜR? MÜMKÜN İSE İSPAT ŞEKLİ NASIL OLMALIDIR?………………………………………………………………………………………… 278 37 VERMİŞ OLDUĞU BİR PARA BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI OLARAK TAPUDAN GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİ, GAYRİMENKULÜ, ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE………………………………….. 284 A) GAYRİMENKULÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI OLARAK TEMLİK EDEN GERÇEK MALİK, SON TAPU MALİKİNE KARŞI TAPU İPTAL DAVASI AÇABİLİR Mİ?………………………………………………………… 284 B) GAYRİMENKULÜNÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI OLARAK TEMLİK EDEN MALİK, İNANÇLI İŞLEMİN DİĞER TARAFINA KARŞI TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR Mİ? AÇABİLİR İSE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?…………………………………………………………….. 284 38 MURİS MUVAZAASI NEDENİYLE AÇILACAK TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVALARINDA DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLMÜŞ HERHANGİ BİR ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR?………………………….. 293 39 MURİS MUVAZAASI NEDENİ İLE TAŞINMAZLARI TEMLİK ALAN KİŞİNİN TAŞINMAZLARI İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE SATMASI HALİNDE AÇILACAK TAZMİNAT DAVALARINDA VEYA HİÇ SATIŞ OLMAKSIZIN İLGİLİLER TARAFINDAN AÇILACAK TAZMİNAT DAVALARINDA, DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLEN HERHANGİ BİR ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR?………………………………. 297 40 MUVAZAALI İŞLEMİN ÜZERİNDEN UZUN YILLAR GEÇTİKTEN SONRA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILMASI HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI OLARAK DEĞERLENDİRİLEBİLİR Mİ?…………………………………………………………………… 302 41 TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİ VELAYETEN YAPAN KİŞİNİN O İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNA DAYANARAK HAK İDDİA EDEBİLİR Mİ?………………. 307 İçindekiler 13 SORU-42 TAPUDA MUVAZAALI İŞLEM YAPAN MURİS, BU İŞLEMİ GİZLEMEK İÇİN TEMLİK TARİHİNDEN SONRA ADİ YAZILI BELGE İLE TAPUDAKİ İŞLEMİN AMACINI AÇIKLAYAN BİR YAZILI BİLDİRİMDE BULUNMASI TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİN NİTELİĞİNİ DEĞİŞTİRİR Mİ?…………………………………………………………………… 312 SORU-43 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN BİR TAPU İPTAL DAVASINDA YAPILAN YARGILAMASI SONUCUNDA MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN DEĞİL DE ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAA OLGUSUNUN SAPTANMASI HALİNDE GENEL MUVAZAA HÜKÜMLERİNE GÖRE KARAR VERİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?……….. ……………………………………. 314 SORU -44 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVASININ YEMİN İLE ÇÖZÜME KAVUŞTURULMASI MÜMKÜN MÜDÜR?…………………………………………………………………………………………………………. 320 SORU-45 MUVAZAALI OLARAK BOŞANDIĞI GEREKÇESİ İLE ÖLÜM AYLIĞININ SGK TARAFINDAN KESİLMESİ ÜZERİNE, KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ VE KESİLEN ÖLÜM AYLIKLARININ FAİZİ İLE İSTENMESİ HALİNDE DAVACI NEYİ NASIL İSPAT ETMELİDİR?…………….. ……………………………………………………….. 323 SORU-46 MUVAZAA HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI SIRA CETVELİNE İTİRAZ DAVASI AÇILABİLMESİ İÇİN DAVA AÇAN KİŞİNİN ALACAĞININ NE ZAMAN DOĞMUŞ OLMASI GEREKİR?……………………………………………………………………………….. 348 SORU -47 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASINDA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK TENKİS TALEBİNE DÖNÜŞTÜRÜR İSE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?…………………. 359 SORU-48 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANILARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA HARÇ VE AVUKATLIK ÜCRETİ NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR? 372 SORU-49 MURİSİN KOOPERATİF HİSSESİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?.. 381 SORU-50 MURİSİN EŞİ ÖLDÜKTEN SONRA YENİDEN EVLENMEYİ TEMİN AMACI İLE VEYA KENDİSİ ÖLDÜKTEN SONRA EŞİNİ KORUMA ALTINA ALMA AMACI İLE İKİNCİ EŞİNE TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?…………………………………………………………….. 392 SORU-51 MURİSİN İKİNCİ EŞİNE TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZI, EŞİNİN SATARAK YERİNE BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?………………… 400 SORU-52 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL DAVASINDA DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMİŞ VE BU KARARIN KESİNLEŞMİŞ OLMASI HALİNDE BİR BAŞKA MİRASÇI TARAFINDAN AYNI PARSEL HAKKINDA YENİ BİR DAVA AÇILIR İSE MAHKEME NASIL BİR YARGILAMA YAPIP, ESAS HAKKINDA NE TÜR BİR KARAR VERECEKTİR?…………………………………………………………… 406 14 İçindekiler SORU – 53 MURİSE AİT TAPUSUZ TAŞINMAZ, MURİS TARAFINDAN, KADASTRO TESPİTİNDEN ÖNCE OĞLUNA SATIP ZİLYETLİĞİNİ OĞLUNA DEVİR ETSE KADASTRO TESPİTİ SIRASINDA BU TAŞINMAZ MURİS İN OĞLU ADINA TESPİT GÖREREK TAPULU HALE GELMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………………… 411 SORU – 54 MURİS SAĞLIĞINDA MİRASÇILARDAN BİRİSİ ADINA BANKAYA PARA YATIRSA LEHİNE PARA YATIRILAN MİRASÇI ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………. 418 SORU-55 MURİS TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZ HAKKINDA, DAHA SONRA SAĞLIĞINDA TEMLİK ETTİĞİ KİŞİYE KARŞI O TEMLİKİN HATA VEYA HİLE İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE TAPU İPTAL DAVASI AÇMIŞ İSE, KİŞİ ÖLDÜKTEN SONRA MİRASÇILAR BU TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASI İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?………………………………. 423 SORU-56 MURİSİN EVLİ İKEN BİR BAŞKA BAYAN i İLE İLİŞKİSİNİ DEVAM ETTİRMEYE YÖNELİK OLARAK ONA BİR TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİDE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?… 426 SORU-57 MURİSİN TORUNUNA TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ NEDENİ İLE AÇILAN MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA, MURİSİN MİRASÇILAR ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMA AMACI İLE BU TEMLİKİ YAPTIĞI İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ ?…………………………………………………………….. 430 SORU – 58 MİRASÇILARDAN BİR KISMI,MURİSİN, TEMLİK TARİHİ İTİBARİYLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE, MURİSİN TEMLİK TARİHİNDE FİİL EHLİYETİ OLMADIĞI YARGILAMA SIRASINDA ADLİ TIP RAPORU İLE TESPİT EDİLİR İSE,MAHKEME,MURİS MUVAZAASI KOŞULLARI YÖNÜNDEN BİR İNCELEME YAPACAK MIDIR, YAPMAYACAK İSE NASIL BİR KARAR VERECEKTİR………………………………………………………………………… 437 SORU-59 MİRASÇILARDAN BİR KISMI MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE YAPILAN YARGILAMADA MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLDUĞUNUN ADLİ TIP RAPORU İLE ANLAŞILMASI HALİNDE, MAHKEMECE DAVACILARIN DAYANDIKLARI İKİNCİ HUKUKİ SEBEP OLAN MURİS MUVAZAASI YÖNÜNDEN İNCELEME YAPMAYA DEVAM EDEBİLECEK MİDİR?…………………. 450 SORU – 60 MURİS İKİ TAŞINMAZINI MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA AMACI İLE İKİ AYRI KİŞİYE TAPUDA SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK ETSE, MİRASÇILARDAN BİR KISMI, TAŞINMAZIN BİRİSİ YÖNÜNDEN AÇTIĞI DAVAYA,DİĞER TAŞINMAZ MALİKİNİ DE DAVAYA DAHİL EDEBİLİRLER Mİ ?…………………………………………………………………………………. 456 İçindekiler 15 SORU – 61 MURİS KENDİSİNE AİT BİR TAŞINMAZI SATARAK TAŞINMAZIN SATIŞ BEDELİ İLE DİĞER BİR MİRASÇIYA BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALSA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?…………………………………………………………….. 459 SORU-62 DAVANIN ISLAH EDİLMESİ HALİNDE TENKİS DAVASINDAKİ HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE YÖNÜNDEN DAVA TARİHİ Mİ YOKSA ISLAH TARİHİ Mİ DİKKATE ALINIR?……. 465 SORU – 63 MİRAS BIRAKAN KENDİ TAŞINMAZLARINI SATARAK BAZI MİRASÇILAR ADINA BANKAYA PARA YATIRSA YADA TAŞINMAZ SATIŞ BEDELLERİNİ BU MİRASÇILARA ELDEN VERSE MURİS MUVAZAASI OLUR MU?……………………………………….. 469 SORU-64 EVLAT EDİNENDEN ÖNCE ÖLEN EVLATLIĞIN MİRASÇILARI EVLAT EDİNEN ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?………………………………………………………………………………… 472 SORU-65 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TEREKEYE TEMSİLCİ ATANMASI HALİNDE, DAVA AÇAN MİRASÇI VEYA MİRASÇILARIN DAVAYI TAKİP YETKİSİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLUR MU ?………………………………………………………………………………………………….. 474 SORU-66 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI, DAVACI İLE SULH OLDUKLARINI VE BU NEDENLE DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİNE İLİŞKİN DİLEKÇEYİ MAHKEMEYE SUNAR İSE, DAVACI BU SULH SÖZLEŞMESİNİN HİLE İLE ALINDIĞINI BEYAN EDİP FERAGATİN SÖZ KONUSU OLMADIĞINI VE DAVAYA DEVAM ETMEK İSTEDİĞİNİ BELİRTİR İSE MAHKEME NE KARAR VERECEKTİR……………………… 478 SORU-67 MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK AMACI İLE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ DAHA SONRA İMAR GÖRÜR İSE VEYA BİR BAŞKA PARSEL İLE BİRLEŞİR İSE İPTAL EDİLECEK TAPU MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR………………………………………………………….. 484 SORU-68 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL, TESCİL DAVALARINDA, DAVA AÇILMADAN ÖNCE MURİSTEN TAŞINMAZ TEMLİK ALAN KİŞİ ÖLMÜŞ İSE ÖLMÜŞ KİŞİNİN MİRASÇILARI DAVAYA DAHİL EDİLEBİLİR Mİ ? MİRASÇILARIN DAVAYA DAHİL EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL İSE DAVAYA DAHİL EDİLMELERİ HALİNDE MİRASÇILAR KENDİNİ VEKİL İLE TEMSİL ETTİRMİŞ İSE MİRASÇILAR LEHİNE VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLİR Mİ ?…………………….. 489 SORU-69 TENKİS DAVASI KABUL EDİLEN MİRASÇI AYNI OLAY NEDENİ İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK İLGİLİ KİŞİ ALEYHİNE TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ?………………………… 497 SORU-70 MURİSİN EŞ VEYA ÇOCUKLARINDAN BİRİNE VEYA BİR KAÇINA TAŞINMAZINI TAPUDA BAĞIŞ YOLU İLE TEMLİK ETMESİ HALİNDE, BU İŞLEMİN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA AMACI İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?………………… 500 16 İçindekiler SORU-71 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN DAVA SONUCUNDA VERİLEN,VE KESİNLEŞEN KARARDA,DAVACININ MİRAS PAYI YANLIŞ YAZILMIŞ İSE BUNUN TAVZİHİ TALEP EDİLEBİLİR Mİ ?………………………………. 503 SORU – 72 MURİS, MİRASÇILARDAN BİR TANESİ İLE ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ KARŞILIĞI BİR TAŞINMAZINI ONA TEMLİK ETMİŞ ANCAK TAPUDA HENÜZ İŞLEM YAPILMAMIŞ İSE, DİĞER MİRASÇILAR, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………. 508 SORU-73 KENDİSİ LEHİNE MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİ,MİRASTAN FERAGAT EDEN KİŞİNİN MİRAS HAKKININ DA KENDİSİNE VERİLMESİ İÇİN,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAKTAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ?……………………………………………………………………………………… 510 SORU-74 MURİS KENDİSİNE AİT BİR ARACI SATIŞ YOLU İLE BİR BAŞKA KİŞİYE TEMLİK ETSE MİRASÇILAR ARACI SATIN ALAN KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK ARAÇ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİN İPTALİ İLE KENDİ ADLARINA MİRAS PAYI ORANINDA TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?………… 515 SORU – 75 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN BİR DAVADA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK TAZMİNATA DÖNÜŞTÜRÜR VEYA DOĞRUDAN TAZMİNAT DAVASI OLARAK AÇARSA,HÜKME ESAS ALINACAK TAZMİNAT MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR……………………………………………………………………….. 528 SORU-76 MURİSİN KIZININ EVLİLİĞİNİ KURTARMAK İÇİN VEYA DAMADINI EKONOMİK ÇIKMAZDAN KURTARMAK AMACI İLE YAPTIĞI TEMLİKLERE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………. 534 SORU-77 MURİSİN LİMİTED ŞİRKET HİSSELERİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI HİSSE DEVRİNİN İPTALİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………………………………………….. 537 SORU-78 DAHA ÖNCE AÇILAN VE USULDEN RED EDİLEN BİR DAVA YENİ AÇILAN DAVADA KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ?…………………………………………………………………….. 544 SORU – 79 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA DAVALI BULUNMASI HALİNDE DAVANIN KABULÜ NEDENİ İLE DAVACIYA VERİLECEK OLAN VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR?……………………………………………………………………… 547 SORU -80 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA DAVACI BULUNMASI HALİNDE VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR?…………………………………….. 550 SORU-81 MURİSİN TAPU TAHSİS BELGESİNDEKİ HAKLARINI TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mi ?……………………………………………………………………………………………………. 553 İçindekiler 17 SORU-82 MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN MİRASÇI VEYA ÜÇÜNCÜ BİR KİŞİYE MİNNET DUYGUSU İLE TEMLİK EDİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKUSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………. 560 SORU-83 MURİS TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ GEREĞİ TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ VEYA TAŞINMAZLARDIR EDİM KARŞILIĞI OLMAKLA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN DAVALAR RED Mİ EDİLMELİ ? YOKSA GÖZETİLECEK BAŞKACA İLKELER VAR MI DIR ?………………………………. 568 SORU -84 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA TAŞINMAZ BULUNMASI VE TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE AYRI AYRI DAVA AÇILMASI HALİNDE BU DAVALAR BİRLEŞTİRİLMELİ Mİ YOKSA DAVALAR AYRI AYRI TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE GÖRÜLMEYE DEVAM MI EDİLMELİDİR ?……………… 574 SORU -85 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA DOSYADAKİ VERASET İLAMI GERÇEĞİ YANSITMASA,YADA TAPU KAYDI İFRAZ GÖRMÜŞ OLSA HAKİM MEVCUT VERASET İLAMINA GÖRE VE ESKİ TAPU KAYDINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALI YOKSA DOĞRU MİRAS PAYINA VE TAPUNUN EN SON PARSEL NUMARASINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALIDIR?………………………………………………………………………………………………………….. 579 SORU-86 MURİS TARAFINDAN MİRASÇILARDAN BİRİSİNE VERİLEN VEKALET İLE MURİSE AİT BİR TAŞINMAZIN SATILARAK PARASININ BİR KISIM MİRASÇILARIN HESABINA YATIRILMIŞ OLMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAZMİNAT DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………… 584 SORU – 87 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI TAŞINMAZI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE MAHKEME NE YAPMALIDIR ?…………………. 587 SORU – 88 MURİS SAĞ İKEN OĞLUNA TAPUDAN SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK ETTİĞİ İKİ ADET TAŞINMAZIN GERÇEKTE BAĞIŞ OLDUĞU İDDİASI İLE AÇMIŞ OLDUĞU DAVANIN YARGILAMASI SIRASINDA ÖLÜR İSE MİRASÇILARDAN BİR TANESİ,MURİSİN SAĞ İKEN AÇMIŞ OLDUĞU BU DAVAYI ISLAH EDİP,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI MİRAS PAYI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI OLARAK DAVAYA DEVAM EDEBİLİR Mİ ?………………………………………………… 590 SORU-89 MURİSİN SAĞLIĞINDA AÇIP RED EDİLEN MUVAZAA NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI MİRASÇININ AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI YÖNÜNDEN KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ?…………………………………………………………………………………………… 592 SORU-90 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇAN MİRASÇI YARGILAMA SIRASINDA DAVASINI “TAPU İPTAL TESCİL OLMADIĞI TAKTİRDE TENKİS ” OLARAK ISLAH EDEBİLİR Mİ ?……………………………………. 595 18 İçindekiler SORU-90 MURİS TARAFINDAN EŞİNE TAŞINMAZ ÜZERİNDE İNTİFA HAKKI TEMLİK EDİLMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………………………………………. 601 SORU-92 MURİSİN KADASTRO TESPİT ÇALIŞMASI SIRASINDA KENDİSİNE AİT TAŞINMAZI, SATTIĞINI VE KULLANAN KİŞİ ADINA TESCİL EDİLMESİNE MUVAFAKAT ETTİĞİNİ BEYAN ETMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLR Mİ ?………………………………………………………………. 606 SORU-93 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TAŞINMAZ ÜZERİNE KONULAN TEDBİRİN, TAŞINMAZ ÜZERİNDEKİ İPOTEKLERE ETKİSİ NEDİR ?…………………………………………………………………… 614 SORU-94 MURİSİN ÇOK SAYIDAKİ TAŞINMAZINI ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ UYARINCA TORUNUNA TEMLİK ETMESİ HALİNDE BU KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………………………………………. 620 SORU-95 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVALARINDA TARAFLARA SON SÖZLERİ SORULMADAN HÜKÜM KURULUR İSE BU BOZMA NEDENİ OLUR MU………………………………………………………………………………… 623 SORU -96 MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESÇİL DAVASINDA, MURİSİN TEMLİK ETTİĞİ ARSA ÜZERİNE DAVALI MİRASÇI, BAĞIMSIZ BÖLÜMLER YAPMIŞ İSE MAHKEME HANGİ DEĞERLERİ DİKKATE ALACAK, DAVANIN KABULÜ HALİNDE NASIL BİR HÜKÜM KURACAKTIR………………………………………………. 626 SORU-97 MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN EŞİNE EVLİLİK HEDİYESİ OLARAK VERİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?…………………………………. 639 SORU-98 DAVACI TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ GEREĞİNCE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZIN MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA KASTI İLE TEMLİK EDİLDİĞİ İDDİASI İLE AÇILAN DAVADA DAVA KONUSU TAŞINMAZIN Ö.B.S. GEREĞİNCE DEĞİL DE SATIŞ ŞEKLİNDE DAVALIYA TEMLİK EDİLDİĞİNİN ANLAŞILMASI HALİNDE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?………………………………………………………………………………………. 642 SORU-99 TENKİS DAVASINDA FAZLAYA DAİR HAKLARINI SAKLI TUTAN DAVACI,SONRA AÇTIĞI BAKİYE ALACAK MİKTARI YÖNÜNDEN ÖNCEKİ BİLİRKİŞİ RAPORUNA GÖRE HÜKÜM KURULABİLİR Mİ ?……………….. 645 SORU-100 MURİS SAĞ İKEN ÇOCUKLARI KENDİ ARASINDA MİRAS PAYLARINI BİRBİRLERİNE DEVİR EDEBİLİRLER Mİ?……………………………………………………. 646 100 SORUDA MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI Muris muvazaası nedeni ile tapu iptali ve tescili davaları genellikle murisin ölmeden önce mirasçıların bir kısmını mirastan mahrum bırakmak, onlardan mal kaçırmak amacı ile mirasçılardan birine veya birkaçına gayrimenkullerinden bir kısmını veya tamamını, tapuda satış göstermek sureti ile bağışlaması ile mağdur olan mirasçı veya mirasçıların diğer mirasçı veya mirasçılara karşı muris muvazaası nedeni ile tapu iptal davası açması şeklinde gerçekleşir. Murisin yine aynı amaç ile gayrimenkullerinden bir kısmını veya tamamını üçüncü kişilere devir etmesi halinde ise mağdur olan mirasçıların üçüncü kişiye karşı açtıkları dava şeklinde de karşımıza gelebilmektedir. SORU – 1 MURİS MUVAZAASI NEDİR? Uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaa da miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 72 sayılı İnançları Birleştirme kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni kanunun 706 Borçlar Kanunu’nun 213 (TBK 237) ve Tapu Ka- nunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, sözleşme geçersizdir. “l.HD.13.03.2006 tarih 2006/646 Esas 2006/576 Karar” 20 Hüseyin KOVAN Muvazaa BK. 18. maddesinde “TBK 19” düzenlenmiştir. TBK.nun 19. maddesi “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amacını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Borçlu yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı, bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulunamaz.” demektedir. Muvazaa “Tarafların 3. kişileri aldatmak amacıyla fakat kendi iradelerine uymayan aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır…” şeklinde tanımlanabilir. Bilindiği gibi muvazaa iki türlü olabilir taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı istemezler. Yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli işlem açıklamasında bulunurlar yâda taraflar gerçekten hukuki işlem yapmak isterler. Ancak onu saklamak amacıyla başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. (HGK 04.05.1960 gün 2/24 Esas, -24 Karar yine HGK’nun 03.06.1964 gün 2/422 Esas, -398 Karar…) Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı ister ikinci bir işlem yapmayı arz etmiş olsunlar görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi gizli işlem “bağış” da şekli aykırılıktan dolayı geçersizdir. Mutlak Butlan ile batıl olan işlem başlangıcından itibaren hükümsüzdür. Onay ile ya da zaman geçmekle geçerlilik kazanmaz. “HGK.01.03.2000 tarih 2000/1-126 Esas 2000/143 Karar” SORU – 2 TAPUDAKİ SATIŞ DEĞERİ İLE DAVAYA KONU TAŞINMAZIN GERÇEK DEĞERİ ARASINDA FAHİŞ FARK BULUNMASI, MUVAZAA İÇİN TEK BAŞINA YETERLİ MİDİR? Hemen belirtmek gerekir ki tapudaki gösterilen satış bedeli ile davaya konu taşınmazın gerçek bedeli arasındaki fahiş fark bulunması, muva- zaa’nın kanıtı için tek başına yeterli bir delil değildir. Bunun diğer yan deliller ile de desteklenmiş olması gerekir ve murisin gerçek iradesinin bağış olduğunun ve mirasçıdan mal kaçırma amacıyla böyle bir işleme başvurduğunun anlaşılması gerekir. “.. .Belirtilmelidir ki satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semen’in bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şartı olmayıp, belirli bir hizmet ya da emek te olabileceği kabul edilmelidir. “HGK.29.04.2009 tarih 2009/1 Esas 2009/130 Karar” … Esasen yukarıda değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açılan davaların, hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 gün 1/2 İçtihat Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilir, başka bir ifade ile murisin ifadesi önem taşır. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkindir. Davacı, davalı ile ortak mirasbırakanı (halası) Bedia N. D.’nun, dava konusu 32 ada 8 parsel sayılı taşınmazda bulunan 13 no’lu meskeni kendisinden mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 1993 yılında davalıya satış yoluyla temlik ettiğini, davalının da taşınmazı 2004 yılında dava dışı kişiye devrettiğini ileri sürerek 1/2 miras payı oranında tazminatın tahsilini istemiştir. Davalı, dava konusu taşınmazı Kadıköy 6. Noterliğinin 23.02.1993 tarih 12038 yevmiye no’lu Düzenleme Şeklinde Satış Vaadi Sözleşmesi ile 40.000 TL bedelle satın aldığını ve bu sözleşmede davacının da tanık olduğunu, taşınmazın rayiç değerini ödediğini, mirasbırakanın ölümünden 3-4 ay sonra taşınmazı adına kaydettirip 2009 yılında sattığını, alım gücü bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuş; 07.11.2012 tarihli ıslah dilekçesiyle, zamanaşımı süresinin geçtiğini beyan etmiştir. 22 Hüseyin KOVAN Mahkemece, dava konusu taşınmazın davalıya temlikinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile davacının miras payına isabet eden 115.000,00 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1333 doğumlu mirasbırakan Bedia N. D/nun 05.01.2004 tarihinde ölümü üzerine davacı ve davalı yeğenlerinin mirasçı kaldıkları, mirasbırakanın dava konusu 32 ada 8 parsel sayılı taşınmazda bulunan 13 noTu meskeni intifa hakkını üzerinde bırakarak 07.04.1993 tarihinde satış yolu ile davalı yeğeni Fatma İlknur’a temlik ettiği, taşınmaz üzerindeki intifa hakkının 30.04.2004 tarihinde terkin edildiği ve davalının bu taşınmazı 04.11.2010 tarihinde dava dışı 3. kişiye satış yolu ile temlik ettiği, eldeki davada davacı vekilinin 21.02.2013 tarihli duruşmada tanık deliline dayanmadığını, bedeller arasında fahiş fark olduğunu, 12.11.2013 tarihli duruşmada İstanbul Anadolu 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/5 Esas 2013/109 Karar sayılı dosyasına delil olarak dayandığını beyan ettiği, eldeki davada kesinleşmesi beklenilen İstanbul Anadolu 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/5 Esas 2013/109 Karar sayılı 21.03.2013 tarihli kararının incelenmesinde, tarafların aynı olup dava konusunun ise tarafların bir başka halası olan Azade Nevin Alpagut’un başka bir taşınmazla ilgili olarak 23.12.1993 tarihinde davalıya yaptığı satış işlemi nedeniyle tazminat isteğine ilişkin olduğu ve davanın kabulüne dair verilen kararın derecattan geçerek 06.10.2015 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 23 saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(HMK) 190. maddesinde, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.”; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun(TMK) 6. maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde yer alan hükümlerle, açılmış bir davada ispat yükünün kural olarak davacıya yüklendiği tartışmasızdır. Somut olaya gelince, davacı tanık deliline dayanmamıştır. Davacı tarafça delil olarak dayanılan ve mahkemece güçlü delil kabul edilen İstanbul Anadolu 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/5 Esas 2013/109 Karar sayılı dosyasında mirasbırakan ve çekişmeli taşınmazın farklı olup eldeki dava açısından güçlü delil teşkil etmeyeceği, öte yandan bedeller arasındaki farkın da tek başına muvazaanın kanıtı olamayacağı, toplanan deliller yukardaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde HMK 190. ve TMK 6. maddeleri gereğince davacı tarafça muvazaa iddiasının kanıt- lanamadığı açıktır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir. Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 24 Hüseyin KOVAN 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alman peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi. “l.HD,19.12,2019 tarih 2016/13736 Esas 2019/6739 Karar” Yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırma olmadığı, akitte gösterilen bedel ile gerçek bedel arasında, fahiş fark var ise de bu hususun tek başına muvazaa’nın kanıtı sayılamayacağından, davanın reddi gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi nedeniyle kararın BOZULMASINA “l.HD.01.04.2014 tarih 2013/19672 Esas 2014/6895 Karar” …Somut olaya gelince çekişme konusu taşınmazın… 1990 tarihinde miras bırakan tarafından Almanya’da bulunan oğlunun eşi davalıya temlik edildiği davalının temlik işlemi sırasında kendisine vekille temsil ettirdiği, tanık beyanlarına göre satış bedelinin bir kısmı ile davacının borcunu ödediği, kalan bedelin terekeden çıkmaması da temlik ile ölüm tarihi arasındaki süre göz önüne alındığında olağan bulunduğu, miras bırakanın 1992 yılında da 3. kişiye İstanbul da bulunan bir başka taşınmazını da sattığı dosya kapsamında sabittir. Bu durumda dava konusu temlikin muvazaalı değil gerçek satış niteliğinde bulunulduğu sonucuna varılmaktadır. Salt bedeller arasındaki oransızlığın da tek başına muvazaanın kanıtlanmasına yeterli olmayacağı da kuşkusuzdur. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile kabulü yönünde hüküm kurulması doğru değildir. “l.HD.31.12. 2004 tarih 2004/14161 Esas 2004/14960 Karar” Taraflar arasındaki “Tapu îptali, Tescil ve Tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Sarıyer 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 20.06.2008 gün ve 2006/183 E.- 2008/202 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dai- resi’nin 17.02.2009 gün ve 2008/11225 E., 2009/1940 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 25 Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı Gülseren’nin maliki olduğu 35 ada 13 parsel sayılı taşınmazdaki 4/16 payının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 21.10.1999 tarihli akitle davalıya satış yoluyla temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davacılar, miras bırakan Gülseren’nin davalıya yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706 (yeni 782), Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 2 6. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan, gizlenen gerçek irade ile amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan, bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Öte yandan, miras bırakanın sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını,mirasçıları arasında hoşgörü ile karşılanabilecek makul ölçüler içerisinde paylaştırmışsa, mirasçısından mal kaçırma iradesinden söz etme olanağı yoktur. O halde, miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden, taşınır, taşınmaz ve hakların araştırılması,tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi, her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ile değerleri 26 Hüseyin KOVAN hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak, paylaştırmanın mı yoksa mal kaçırma amacının mı üstün tutulduğunun aydınlığa kavuşturulması zorunludur. Somut olaya gelince, davacıların miras bırakan Gülseren’nin oğulları, davalı Sevgi Silva A.’ın ise kızı olduğu, miras bırakan Gülseren’in sağlığında davalı ile birlikte aynı çatı altında hayatını idame ettirdiği ve hasta olması sebebiyle davalının; annesi olan murisin gerekli her türlü tedavisi ile ilgilendiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşıladığı ve murise hayatı boyunca bir evladın ebeveynine bakmakla ve göstermekle yükümlü olduğu şartların fevkinde ilgisini ve hizmetini esirgemediği dosya kapsamı ile sabittir. Oysa çekişme konusu taşınmazın satış şeklinde davalıya temlik edildiği görülmektedir. Hemen belirtilmelidir ki, satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet veya bir emekte olabileceği kabul edilmelidir. Esasen yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin kabulü gerekir. Bir başka ifade ile murisin iradesi önem taşır. O halde, yukarıda değinilen somut olgular açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakının yapmış olduğu temlikle ilgili olarak gerçek amaç ve iradesinin mirasçıdan mal kaçırmak olmadığı ve bu amaçla temlikin gerçekleştirilmediği kabul edilmelidir. Hal böyle olunca açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…) Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemenin; ”Toplanan kanıtlardan murisin sağlığında dava konusu taşınmazdaki payının çıplak mülkiyetini davalıya bağışladığı ancak yapılan işlemin satış şeklinde gösterildiği gerçekte bu temlikin ivazsız ve bağış niteliğinde olduğu; temlikin diğer mirasçıları miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile yapıldığı anlaşılmıştır.” gerekçesiyle “davanın kabulüne” dair verdiği karar; Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 27 Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu taşınmazın davalıya temlikinin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muvazaa türünün Türk Hukukunda büyük yeri ve önemi vardır. Muvazaa davalarının büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır. Muris muvazaası da taraf muvazaası gibi pozitif hukukumuzda ayrıntılı biçimde düzenlenmemiş, sadece Borçlar Kanununun 18.maddesinde nispi (mev- suf-vasıflı) muvazaa olarak soyut bir şekilde hükme bağlanmıştır. Ancak bu yönde pek çok davaların bulunması, toplumun gereksinmeleri ve zorlamaları ile, muris muvazaası gerek öğretide ve gerekse uygulamada geniş boyutları ile ele alınmış, bu yönde görüş ve kurallar geliştirilmiştir. Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır. Muris muvazaası da öteki nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaalar gibi dört unsurdan oluşur. a-Görünüşteki Sözleşme: Miras bırakanın, mirasçıdan mal kaçırmak, onların kendilerinden mal kaçırıldığı yönünde yapacakları itirazları, açacakları davaları önlemek, başka bir anlatımla onları aldatmak için, karşı taraf ile anlaşarak, gerçek iradesine uygun düşmeyecek ve hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacak biçimde düzenlediği sözleşmeye görünüşteki sözleşme denir. b-Uçüncü Şahısları (Mirasçıları) Aldatmak Amacı: Muris muvazaasına bu açıdan bakıldığında, öteki nispi muvazaalardan farkı mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık anlatımıyla, muris muvazaasında aldatmak isteyen (muvazaalı işlem yapan) miras bırakan, aldatılmak istenen ise mirasçıdır. Oysa muris muvazaası dışında kalan mutlak ve nispi muvazaalarda aldatılmak istenen üçüncü kişinin mirasçı olması şart değildir. 28 Hüseyin KOVAN Muvazaalı sözleşme yapıldığı sırada mal kaçırılmak, aldatılmak istenen bir mirasçının veya mirasçıların bulunması, aldatmak amacının (kastının) gerçekleşmesi için yeterlidir. Bu durumda miras bırakanın ölüm tarihine göre mirasçı olan ve terekeden miras hakkı alması gereken mirasçının, kendisinin henüz mi- rasçılık sıfatını kazanmadığı tarihte yapılan muvazaalı işleme karşı durarak, muvazaanın tespiti için dava açmakta hukuki yararının ve hakkının bulunduğu açıktır. Muvazaalı sözleşmenin yapıldığı tarihte mirasçı olmamasının muvazaa davası açma hakkına hiçbir etkisi yoktur. Esasen bir mirasçı muvazaa nedeniyle açtığı bir iptal ve tescil davası sonunda muris muvazaasının varlığını ispat edip o taşınmazın terekeye dönmesini sağladığı takdirde, muvazaalı sözleşme tarihinde mirasçı olmayıp da, miras bırakanın ölüm tarihinde mirasçılık sıfatını kazanan mirasçı o taşınmazdan pay aldığına göre, kendisine, muvazaalı sözleşme tarihinde mirasçı olmaması nedeniyle dava açma hakkı tanınmaması açık bir çelişki yaratacağı gibi, hukuk mantığına da uygun düşmez. Miras bırakan sağlığında mallarını mirasçıları arasında, makul ölçüler içerisinde, dengeli bir biçimde paylaştırmışsa, artık mirasçıdan mal kaçırmak, onları aldatmak kastı ve iradesi bulunmadığından, muris muvazaasından söz etmek mümkün olmaz. Bu gibi temliklerde miras bırakanın amacı mirasçıdan mal kaçırmak değil, mallarını sağlığında mirasçılar arasında pay etmektir. Uygulamada “denkleştirme” olarak da tanımlanan bu paylaştırmanın kabulü için, miras bırakanın tüm mirasçılar arasında paylaştırma yapması, paylaştırmada tam bir eşitlik olmasa dahi makul ve hoşgörü ile karşılanabilecek bir denge kurması gerekir. Miras bırakan sadece mirasçılardan birine veya birkaçına pay vermişse veya paylaştırmada makul ve hoşgörü sınırlarını aşan bir dengesizlik bulunuyorsa, paylaştırma değil mirasçıdan mal kaçırma amacı üstün tutulmuş sayılacağından, aldatmak unsuru teşekkül edecektir. Bu takdirde de pay almayan veya az pay verilen mirasçı veya mirasçıların dava açmak hakları doğacaktır. Denkleştirmenin var olup olmadığının anlaşılabilmesi içim tüm mirasçılara verilen mal ve kıymetlerin; tanık dinlemek, ilgili mercilerden bilgi ve belge istemek, tüm taraf delillerini toplamak, uzman bilirkişi aracığı ile her bir mirasçıya verilen mal ve değerleri birbirleri ile kıyaslamak gerekir. c-Tarafların Beyanları ile İradeleri Arasında İsteyerek Meydana Getirdikleri Uyumsuzluğu Açıklayan Muvazaa Anlaşması: Muris muvazaasındaki muvazaa anlaşması, miras bırakan ile karşı taraf arasında görünüşte yapılan sözleşmenin niteliğini değiştiren sözleşmedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 29 Muvazaa sözleşmesi hiçbir şekil koşuluna bağlı değildir. Yazılı yapıldığı gibi çok kez de sözlü yapılabilmektedir. Uygulamada muvazaa anlaşmasının çok zaman gizli sözleşme ile bir arada, hatta onunla iç içe yapıldığı görülmektedir. Ancak gizli sözleşme ile birlikte yapılması muvazaa sözleşmesinin ayrı bir sözleşme olması niteliğini ortadan kaldırmaz. Gerek “taraf” gerekse “muris muvazaasında” muvazaa anlaşmasının varlığı muvazaanın oluşması için şarttır. Muvazaa anlaşmasını miras bırakan bizzat veya vekili aracılığı ile yapabilir. Miras bırakanın görünüşteki sözleşmeyi bizzat yapması, muvazaa anlaşmasını vekili aracılığı ile yapmasına engel teşkil etmez. Muvazaa anlaşmasının görünüşteki sözleşmeden önce veya en geç onunla aynı zamanda yapılması gerekir. Daha sonra yapılan sözleşme bu muvazaa sözleşmesini değil, önceki geçerli sözleşmeyi değiştiren ikinci bir sözleşme niteliğini taşır. d-Gizli Sözleşme: Muris muvazaasının son unsuru, tüm nispi muvazaalarda olduğu gibi gizli sözleşmedir. Miras bırakan malını bağış yoluyla devretmek istemekte, bu iradesine uygun bir sözleşme yapmaktadır. Ne var ki, bu sözleşmeyi gerçek iradesine uygun olmayan başka nitelikteki bir sözleşmenin arkasına gizlemektedir. Gerçek iradesine uygun olmayan, bilinen ve açıklanan sözleşmeye “görünüşteki sözleşme”, gerçek iradesine uygun olan, ancak saklanan, gizli kalan sözleşmeye de “gizli sözleşme” denmektedir. Muris muvazaasında gizli sözleşme daima bağış sözleşmesi şeklinde yapılmaktadır. O halde muris muvazaasında öteki mirasçılardan gizlenen, malın temliki değil, temlik sözleşmesinin niteliğidir. Gizli sözleşme bulunmadığı takdirde muris muvazaasından söz etme olanağı yoktur. Bu noktada; görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli sözleşme de şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtilmelidir ki; burada yapılan temlikin gerçek yönünün, eş söyleyişle miras bırakanın irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması önemlidir. Bunun için de, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, bakım borçlusu ve diğer mirasçılarla ilişkileri, yaşı, sağlık durumu, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Saklı pay sahibi olsun veya olmasın, her mirasçı mirastan mal kaçırmak amacıyla miras bırakan tarafından yapılan muvazaalı sözleşmenin geçersizliğinin tespitini, bu sözleşmeye dayanılarak bir tapu kaydı oluşmuşsa tapu kaydının 30 Hüseyin KOVAN iptali ile pay oranında adına tescilini veya eski hale getirilmesini (terekeye dön- dürülmesini) isteyebilir. Mirasçı, muvazaalı sözleşmenin dışında kaldığından ve ona karşı koyduğundan üçüncü kişi durumundadır. Her ne kadar mirasçı muvazaalı sözleşme yapan kişinin ardılı (külli halefi) ise de, miras bırakan muvazaalı sözleşme yaparak kanunen kendisine intikal etmesi gereken miras hakkına mani olup onun tamamını veya bir bölümünü başkasına intikal ettirdiğinden, bu sözleşmeye karşı koymakta, onun geçersizliğini istemektedir. Görülüyor ki, miras bırakanın iradesi ile mirasçının yararı çatışmaktadır. Bir bakıma mirasçı kanuni hakkını miras bırakana karşı korumaya çalışmaktadır. Miras bırakanın iradesine karşı dava açmaktadır. Bu itibarla muris muvazaası davasında mirasçının üçüncü kişi sıfatıyla hareket ettiği kuşkusuzdur. Elbette miras bırakan saklı pay dışındaki mallarını kanunların öngördüğü biçimde serbestçe tasarruf etme ve başkasına dilediği gibi temlik etme hakkına sahiptir. Ancak mallarını kanuna uymayan şekilde temlik ettiği takdirde, öldükten sonra zarar gören mirasçının bu tasarrufa karşı koyma, geçersizliğinin tespitini isteme hakkının bulunduğunun da kabulü gerekir. Öteki deyişle, miras bırakanın nasıl ki saklı pay dışındaki mallarını kanuna uygun biçimde devretme hakkı varsa, mirasçının da miras bırakanın kanuna aykırı biçimde düzenlediği ve kendisini miras hakkından yoksun bırakan hukuki tasarruflarına karşı koyma, yapılan temlik ve tescilin iptalini isteme hakkı vardır. Asıl olan miras bırakanın terekesinin kanunlarda öngörülen şekilde mirasçılarına intikal etmesidir. Miras bırakanın saklı pay dışındaki mallarda dilediği gibi tasarruf etme hakkı varsa da, bu temliki yaparken kanunlarda öngörülen şekil koşuluna uymak zorundadır. Şekil koşuluna uyulmadığı taktirde, kanun gereği malik olacak mirasçının şekil noksanlığından dolayı bu temlikin iptalini istemekte hukuki yararı vardır. Bununla birlikte, miras bırakan bağış sözleşmesini görünüşte satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi ivazlı bir sözleşme arkasına gizleyerek, mirasçının saklı payını da temlik etmiştir. Miras bırakanın bu kötü niyeti ve onunla işbirliği içerisindeki karşı tarafın kötü niyete dayanan hakkı kanun tarafından korunamaz. Muris muvazaası davası açacak kişinin muvazaalı sözleşme yapan miras bırakanın mirasçısı olması yeterlidir. Saklı pay sahibi mirasçı olması gerekmez. Dava açan mirasçı üçüncü kişi durumunda olduğundan, davasını her türlü delil ile ispat edebilir. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Seçkin yayınevi, 2.baskı, s.343-482) Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 31 Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakılınca; davacılar ve davalının kardeş, murisin ise tarafların annesi olduğu, dava konusu payın ilişkin bulunduğu taşınmazın ilk maliki Talat A.’ın ölümünden sonra taraflara ve muris anneye kaldığı, davalı Sevgi Silva A.’ın bekar olup, anne Gülseren Acar ölene kadar muris ile birlikte yaşadığı, murisin ve davalının taşınmazın kira gelirinden başka hiçbir gelirlerinin bulunmadığı, murisin ölümüne kadar tüm ihtiyaçlarının ve bakımının davalı tarafindan karşılandığı, murisin 21.10.1999 tarihinde dava konusu taşınmaz payın intifa hakkını kendi üzerinde bırakarak, çıplak mülkiyetini davalıya satış göstermek suretiyle tapuda devir ettiği, bu tarihten çok önceleri başlayan ve özellikle murisin son yıllarında ağırlaşan hepatit hastalığı nedeniyle sık sık tedavi gördüğü, günlerce hastanede yattığı onun bu halinde bile bakımının sadece davalı tarafindan yapıldığı ve davalının refakatçi olarak günlerce murisin yanında kaldığı, davacıların ise murisin çocukları olmasına rağmen muris ile hiç ilgilenmedikleri gibi, davacılardan Kevork Acar’ın murisi hastalığının ağırlaştığı son aylarında şikayet etmek suretiyle hakkında ceza davası açılmasını sağladığı, ceza davasının murisin ölümü ile düştüğü, hususları gerek davacı ve gerekse davalı tanıklarının beyanları ile dosyada mevcut belgelerden anlaşılmaktadır. Tüm bu olayların gelişiminden, miras bırakanın hepatit hastalığı nedeniyle, sağlık harcamalarının arttığı, kira gelirinden başka hiçbir gelirinin bulunmadığı, karşılaştığı sağlık harcamalarına kaynak yaratmak için çekişmeli taşınmaz payını hayatı ve hastalığı boyunca yanında kalıp kendisiyle ilgilenen ve destek olan davalıya sattığı; her ne kadar taşınmazın akitteki bedeli ile gerçek değeri arasında fark bulunsa da, salt tapuda gösterilen değer ile gerçek değer arasındaki nispetsizliğin muvazaanın varlığına yeter delil sayılamayacağı, kaldı ki, ölene kadar taşınmazda oturmaya devam etmesi ve davalının kendisine sağladığı bakım ve desteğin yarattığı minnet duygusu dikkate alındığında, satışın gerçek değer üzerinden yapılmamasının mal kaçırma amacıyla hareket edildiği anlamını doğurmayacağı sonuç ve kanaatine varılmaktadır. Diğer taraftan; evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlaki bir görev ise de, görev sınırının aşıldığı, ana babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın hizmetin karşılığında bir şey istemesi ve sunulan aşırı hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği, hukuka uygun düşeceğinden, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğu kabul edilmelidir. O halde, taraflar arasındaki pay devri isteminde, muris muvazaasının olmazsa olmaz unsurlarından “gizli sözleşme” unsuru bulunmadığından işlemin gerçekten satış olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. 32 Hüseyin KOVAN Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2009 gün ve 2009/1-130-150 ve 22.10.2008 gün ve 2008/1-650-656 sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Bu nedenle, direnme kararının bozulması gerekmiştir. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, oybirliği ile karar verildi. “HGK.16.6.2010 tarih 2010/1-295 Esas 2010/333 Karar” Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delilerden, miras bırakan Keziban’ın 23.1.1996 tarihli akit ile 1 no lup meskenini kızı Mine’ye, 5.9.2005 tarihli akit ile 2 no lup meskenini kızı davalı Sevinç’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.. İddianın ileri sürülüş biçimi ve içeriğinden davacının anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu ileri sürüp miras payı oranında iptal ve tescil isteğinde bulunarak eldeki davayı açtığı, davalıların ise miras bırakanın davacıya da taşınmaz devri yaptığını savundukları görülmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların, sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı bir makul nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihinde ki gerçek değer arasındaki fark taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 33 Somut olayda hükme elverişli araştırma ve inceleme yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur. Hal böyle olunca yukarıdaki ilke ve olguları kapsar biçimde erekli araştırma ve incelemenin yapılması soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, miras bırakanın mal paylaştırma iradesi ilamı ya da mal kaçırma amacıyla mı hareket ettiğinin duraksamaya yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir diye yerel mahkemenin kararının bozulması üzerine mahkeme önceki kararda direnmiştir. Direnme kararının özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA “HGK.27.06.2012 tarih 2012/1-23 7 Esas 2012/417 Karar” SORU – 3 MUVAZAALI İŞLEM TARİHİNDE MİRASÇI OLMAYAN VEYA MURİS İLE EVLİ BULUNMAYAN VEYA SAKLI PAY SAHİBİ OLMAYAN MİRASÇILAR MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇABİLİRLER Mİ? TMK ve yerleşmiş Yargıtay içtihatları uyarınca temlik tarihinde mirasçı olmayan veya mirasçı ile evli bulunmayan ancak daha sonra muris ile evlenerek murisin ölüm tarihinde ona mirasçı olan kişilerde dava açabilecekleri gibi dava açan mirasçının saklı pay sahibi olması gibi bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçıların dava açma hakları vardır Muris muvazaasına dayalı işlemin yapıldığı tarihte mirasçı olmayan davacı daha sonra mirasçı sıfatına haiz olduğuna göre muvazaalı işlemin iptali için dava açma, hakkı vardır. Böyle bir davanın temlikin yapıldığı tarihte mirasçılık sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul etmek olanağı bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Üsküdar Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.4.1998 gün ve 1997/466 E- 1998/234 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 19.10.1998 gün ve 1998/10725-11152 sayılı ilamı ile; (…Davacı, 140 parsel sayılı taşınmazın miras bırakanı tarafından muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri sürüp iptal tescil isteminde bulunmuştur. Davalılar reddini savunmuşlar, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Davada ileri sürülen iddianın niteliği itibariyle yanlar arasındaki uyuşmazlık davaya konu temliki işlemin yapıldığı tarihte başkaca mirasçıların varlığına karşın o tarih itibariyle mirasçı sıfatını henüz kazanmayan, ancak murisin ölüm gününde mirasçı olan kişi yönünden 1.4.1974 tarih, 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı ve o kişi (davacı) tarafından işlemin iptali davasının açılıp açılamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığı doğuran inançları birleştirme kararında (bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla tapu sicilinde kayıt- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 35 lı taşınmaz malını gerçekte bağışlamak istediği halde, tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıkladığının gerçekleşmesi durumunda, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin muvazaalı olduğunu ve gizlenen bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri, bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için düzenlenen MK. nun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olamayacağı) öngörülmüş-tür. Gerek kararın gerekçesinden, gerekse bağlayıcı olan sonuç bölümünden böyle bir davanın yalnızca temliki işlemin yapıldığı tarihte mirasçılık sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul edebilmek olanağı yoktur. Aksine, “miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar” denerek o tarihte (temlik tarihinde) mevcut ve sonradan ortaya çıkabilecek mirasçılar bakımından ayrım yapılmış değildir. Kararın “bir kimsenin mirasçısını” sözcükleriyle başlatılması “mal kaçırma amacını” ortaya koymak içindir. Hemen belirtmelidir ki, BK. nun 18. maddesinde deyimini bulan muvazaa (…tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır…) şeklinde tanımlanabilir. Bilindiği gibi, muvazaa iki türlü olabilir; taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; yada taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar (Hukuk Genel Kurulu 4.5.1960 gün ve 2/24 E, -24 K. Hukuk Genel Kurulu 3.6.1964 gün ve 2/422 E, -398 K. Hukuk Genel Kurulu aynı gün 2/335 E, -397 K. Hukuk Genel Kurulu 4.5.1966 gün ve 2/406 E, -132 K.; Hukuk Genel Kurulu 22.12.1982 gün ve 13/1905 E, -966 K.) Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar; görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem (bağış) dahi şekli aykırılıktan dolayı geçersizdir (MK. m. 634, BK. m. 213, 2613 sayılı Kanun m. 26). Müeyyidesi mutlak butlan olan ve başlangıcından itibaren hükümsüzlük ifade eden işlem icazet (onay) ile yada zaman geçmekle geçerlilik kazanamayacağına göre, işlemden sonra mirasçılık sıfatını alan kişiler için geçerli hale gelemez. Bu tür işlemlerde temlike konu tapulu taşınmaz yada taşınmazların mülkiyeti yanlara temlik yapılana şeklen nakledilmiş gözükse de, gerçekte miras bırakanın mal varlı- 36 Hüseyin KOVAN ğından (terekesinden) çıkmış sayılamaz. Diğer bir anlatımla 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını zorunlu kılan işlemlerde miras bırakanla gerçekte kendisine bağış yapılan kişi öğretide “kollusion” denilen hileli anlaşma yoluna başvurmakta, bağışı satış gibi göstermektedirler. Bütün hukuk sistemlerinin benimsediği temel ilke uyarınca hiç kimse kendi yaptığı hileli anlaşmadan ve haksızlıktan kısmen de olsa kendisine çıkar sağlayamaz (Nullus Commodum Capere Protest x sus İnsuria Propria). Öte yandan, mirasçı- lık sıfatı ölümle doğar (MK.nun m. 522).. Miras açılınca mirasçılar onun tamamına sahip olurlar (MK. m. 539). Evlatlık ve füruu, kendisine evlat edinen kimseye; nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar (MK. m. 447). Öyle ise, olayda, 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulabileceği ve davacının da değinilen karara dayanarak dava açabileceği kabul edilmeli; işin esasının araştırılması suretiyle sonucu doğrultusunda bir hüküm kurulmalıdır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 634, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Öte yandan; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iş sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmeside büyük önem taşı- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 37 maktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; açıklanan ilkeleri karşılayacak kapsamda bir araştırma yapıldığını söyleyebilmek olanağı yoktur. Hal böyle olunca, anılan ilkelere göre araştırma yapılması ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsizdir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direşilmiştir. Yerel mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık davaya konu temliki işlemin yapıldığı tarihte başkaca mirasçısının varlığına karşın o tarih itibariyle mirasçı sıfatını henüz kazanmayan ancak murisin ölüm gününde mirasçı olan kişi yönünden 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay inançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulmayacağı, o kişi (davacı) tarafından işlemin iptali davasının açılıp-acılamıyacagı noktasında toplanmaktadır. Söz konusu İnançları Birleştirme Kararında “bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını gerçekte bağışlamak istediği halde, tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıkladığının gerçekleşmesi durumunda saklı pay sahibi olsun yada olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin muvazaalı olduğunu ve gizlenen bağış sözleşme sininde biçim koşulundan yoksun bulunduğunu, ileri sürerek dava açabilecekleri bu dava hakkının geçerli sözleşmeleri için düzenlenen Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olamayacağı” öngörülmüştür. Gerek kararın gerekçesinden gerekse bağlayıcı olan sonuç bölümünden böyle bir davanın temlikin yapıldığı tarihte mirasçıhk sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul etmek olanağı yoktur. Aksine değinilen kararda belirli bir mirasçı veya mirasçılardan söz edilmeyip genel “mirasçı” sözcüğü kullanılmak “miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar” denmek suretiyle temlik tarihinde mevcut ve sonradan ortaya çıkabilecek mirasçılar bakımından ayrım yapılmış değildir, nitekim 22.5.1987 tarih 4/5 sayılı İnançları Birleştirme Kararının sonuç bölümünde de “miras bırakanın yaptığı temliki tasarruflardan zarar gö- 38 Hüseyin KOVAN ren mirasçıların” dava açabilecekleri belirtilmiştir. O halde muvazaalı temlik tarihinde miras bırakanın başka bir mirasçısının bulunması, mirasçıdan mal kaçırma iradesinin oluşması için yeterlidir. Esasen muvazaalı temlikten bir veya birkaç mirasçı değil tüm mirasçıların zarar göreceği aşikardır. Hemen belirtmek gerekirki, Borçlar Kanununun 18. maddesinde deyimini bulan muvazaa (, .. tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve fakat kendi iradelerine uymayan aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır…) şeklinde tanımlanabilir. Bilindiği gibi muvazaa iki türlü olabilir. Taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler. Yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar, yada taraflar gerçekten bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere idari açıklamasında bulunurlar (HGK. 4.5.1960 gün ve 2/24 Esas, 24 Karar. HGK. 3.6.1994 gün ve 442 Esas, 398 Karar, HGK. 3.6.1994 gün 335 Esas, 397 Karar. HGK. 4.5.1966 gün, 406 Esas, 132 Karar. HGK. 22.12.1982 gün 13/1905 Esas, 966 Karar). Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi Medeni Kanunun 634, Borçlar Kanunun 213, 2613 sayılı Kanunun 26. maddesinde düzenlenen şekil koşulu bir geçerlilik koşulu sayıldığından tapulu taşınmazlar yönünden gizli işlem (bağış) dahi, şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir. Kararlılık kazanmış Yargıtay İçtihatlarında ve bilimsel alanda ortaklaşa kabul edildiği üzere muvazaalı işlemin müeyyidesi mutlak butlandır. Bu itibarla muvazaalı sözleşmeler başlangıçtan itibaren geçersiz olduklarından hiçbir hüküm ve sonuç doğurmazlar. Açılan dava sonunda verilen karar yenilik doğuran (inşai) bir karar değil açıklayıcı (ihdasi) bir karar durumundadır. Muvazaanın varlığı hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman iddia ve isnat edilebilir. Muvazaa, istek olmaksızın mahkemece kendiliğinden (resen) göz önünde tutulur. Belirli bir zaman geçmesi muvazaa sebebinin ortadan kalkması veya tarafları olur (icazet) vermesi ile muvazaalı sözleşmeler geçerli hale gelmezler. Bu tür işlemlerde temlike konu tapulu taşınmaz yada taşınmazların mülkiyeti temlik yapılana şeklen geçmiş gozüksede gerçekte miras bırakanın mal varlığından çıkmış sayılmaz. Bu husus 7.10.1953 gün 1953/8 Esas, 1953/8 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararında da aynen (… memur huzurunda bey akdi hakkında iradelerinin telahuk ettiği akitler be- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 39 yan eyleseler ve fakat hakiki kasıtlarının akıt yaparken hibe olduğu sabit olsa, bey akdi batıl olur, amma yerine hibe akdi kaim olmaz çünkü memur huzurunda bey akdi hakkında tarafların iradeleri telahuk eylemiştir. Bu halde tapu kaydı hali aslisine icra olunmakla iktifa olunur. Müşteri vaziyetinde bulunan şahsa hibe sebebiyle mülkiyet intikal eylemiş olamaz. Bundan başka salahiyetli memur huzurunda gayrimenkul mülkiyetini iktisap etmesi kast olunan şahsın isminin gizlenmesi böylece onun yerine mevhum bir veya hakiki akitlerden başka bir şahsın ismi kullanılarak akde yabancı kimse namına sicille tescil vaki olmuş ise (nam-ı müstear) bu halde de memur huzurunda akitlerin hakiki kasdının ifade edilmemiş olması bakımından temlike esas olan akit batıldır. Sicilin yâlnız eski haline icraı icap eder. Yani eski malik namına kayıt tashih olunur. Böyle bir münasebet yeni bir tescile mevzuu olunamaz”. Biçiminde yer almıştır. 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını zorunlu kılan işlemlerde miras bırakan ile gerçekte kendisine bağış yapılan kişi öğretide “kolluksion” denilen hileli anlaşma yoluna başvurmakta bağışı satış gibi göstermektedirler. Bütün bu sistemlerin benimsendiği temel ilke uyarınca hiç kimse kendi yaptığı hileli anlaşmadan ve haksızlıktan her ne sebeple olursa olsun kısmende olsa kendisine çıkar sağlayamaz (Hullus commodum ca pere potest ex sus insuria propria). Öte yandan Medeni Kanunun 522. maddesi uyarınca (mirasçı olabilmek için murisin vafatında mirasçılığa ehil olarak sağ olmak lazımdır). Başka bir koşul söz konusu olamaz. Yine aynı Kanunun 539. maddesinde (miras açılınca mirasçılar onun tamamına sahip olurlar. Kanun- da-açıkça yazılı haller müstesna olmak üzere müteveffanın alacakları ve bilcümle hakları zilyet bulunduğu mallar mirasçılarına intikal eder) hükmü getirilmiştir. Medeni Kanunun deyinden açık hükümleri karşısında bir mirasçının daha önce değil, murisin ölüm tarihinde (mirasın açılma tarihinde) mirasçılığa ehil ve sağ olması esastır. İstikrar kazanmış Yargıtay İçtihatlarında murisin muvazaalı temliki yaptığı tarihteki çocukları ile bundan sonra ana rahmine düşen çocukları arasında dava hakkı yönünden hiçbir fark gözetilmemiştir. Medeni Kanunun 447. maddesinin (evlatlık ve füruu kendisini evlat edinen kimseye nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar) hükmü gereğince füruu ve evlatlık arasında bir ayrım yapmakta olanaksızdır. Bunun yanında miras bırakanın başka bir mirasçısının muvazaa nedeniyle dava açıp tapu kaydının iptali 40 Hüseyin KOVAN ile terekeye döndürülmesini sağladığı takdirde temlik tarihinden sonra mirasçı olan kişinin o taşınmaza payı oranında malik olacağı kuşkusuzdur. Hal böyle olunca muvazaalı temlik tarihinden sonra mirasçılık sıfatı kazanan mirasçıya muvazaa nedeniyle dava açmak hakkı tanınmaması izahı güç bir çelişki oluşturur, muvazaalı işlemlerin hüküm ve sonuçlarına ilişkin ilkelere” Medeni Kanunun açık hükümlerine, sözü edilen İnançları Birleştirme Kararlarına, Yargıtay’ın yerleşmiş İçtihatlarına ters bir sonuç doğurur. Öyle ise miras bırakanın muvazaalı temlikinden sonra evlat edindiği, veya evlendiği kişinin yahut ana rahmine düşen çocuğunun muris muvazaasına dayanarak tapulu taşınmazlar hakkında açtığı iptal ve tescil davalarında 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulacağı buna bağlı olarak somut olayda da davacının dava açabileceği kabul edilmeli, işin esası araştırılarak sonucu doğrultusunda bit hüküm kurulmalıdır. Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken; önceki kararda direnilmesi doğru değildir. Usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.01.03.2000 tarih 2000/1-126 Esas 2000/143 Karar” SORU-4 DAVACI MİRASÇI, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇACAĞI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA NEYİ TALEP EDECEKTİR. Davacı mirasçı; 1- Muvazaa ya konu gayrimenkulün kendi miras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile kendisi adına tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir Bu durumda bir sorun yoktur, koşulları oluşmuş ise davacının miras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilir. Davalı da mirasçı ise, ki çoğu zaman mirasçı olur. Bu durumda davalının muristen gelen miras hakkı gözetilmeli ona göre tapu iptali sağlanmalıdır. 2- Muvazaa ya konu gayrimenkulün tüm mirasçıların miras hisseleri oranında davalı tapusunun iptali ile hisseleri oranında mirasçılar adına tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir. Bu durumda mahkeme davacıya tüm mirasçıların davaya muvafakatinin alınması veya miras şirketine mümessil tayin edilmesi için kesin süre vermelidir. “TMK 640. md”. (Davalıda mirasçı ise hiç şüphesiz onun muvafakatini almaya gerek olmayıp davalı dışındaki mirasçıların muvafakatlerinin alınması yeterli olacaktır. Davacı verilen kesin süre içerisinde diğer tüm mirasçıların davaya muvafakatlerini almış veya miras şirketine mümessil tayin ettirmiş ise davaya devam olunur aksi taktirde başkaca bir şey incelenip irde- lenmeksizin bu nedenle davanın reddi gerekir. Dava, muris muvazaası ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tazminat isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan eşi Mustafa E/in yaşının ilerlemesi ve rahatsızlıkları sebebiyle tüm işlerini takip edebilmesi için ilk eşinden oğlu davalı Ahmet’i vekil tayin ettiğini, ancak vekilin vekalet görevini kötüye kullanarak 205 ada 3, 217 ada 40 ve 56, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3, 222 ada 6 ve 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazlarını baldızı olan diğer davalı Zeliha’ya temlik ettiğini, 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazın da davalı Efor Turizm Ltd Şti.’ye devredildiğini, mirasbırakana herhangi bir satış bedeli ödenmediğini, mirasbırakanın devri öğrenmesi üzerine davalı vekil Ahmet’i azlettiğini ve Alanya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 42 Hüseyin KOVAN 2008/714 Esas sayılı dosyası ile tapu iptali ve tescil davası açtığını, ancak yargılama aşamasında öldüğünü, ayrıca mirasbırakanın ikinci eşi olması sebebiyle ilk eşinden çocukları olan diğer mirasçılar tarafından sevilme- yip hor görüldüğünü, miras hakkından yoksun kalması için söz konusu devirlerin yapıldığını belirterek tapu kayıtlarının miras payı oranında iptali ile adına tesciline, olmadığı takdirde tazminata karar verilmesini istemiş, yargılama aşamasında davalı E. Turizm Ltd Şti. yönünden davasını atiye terk ettiğini bildirmiştir. Davalı Zeliha, mirasbırakanın kendisine mirasının bir bölümünü ilk eşinden olan mirasçı çocuklarına devretmek istediğini söylediğini ve aracı olmasını istediğini, taşınmazları bu şekilde vekil aracılığı ile bedelsiz olarak devraldığını, daha sonra da diğer mirasçılara devrettiğini belirterek davanın reddini savunmuş, davalı Ahmet davaya cevap vermemiştir. Mahkemece, davalılar Ahmet ve Zeliha’nın el ve işbirliği içerisinde mirasbırakanı zararlandırdıkları, çekişme konusu taşınmazların dava tarihinden önce 3. kişilere devri nedeniyle terditli olarak talep edilen tazminatın davalılardan tahsiline; davalı Efor Turizm Ltd Şti yönünden açılan davanın takip edilmemesi nedeniyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delilerden; 1932 doğumlu mirasbırakan Mustafa E/in 05.03.2009 tarihinde ölümüyle geride mirasçı olarak ikinci eşi olan davacı Müzeyyen, ilk eşinden olan davalı oğlu Ahmet ile dava dışı çocukları Hatice, Fatma, Emiş ve Durali’yi bıraktığı, mirasbırakanın Alanya 4. No- terliği’nin 16.2.2007 tarih ve 16277 yevmiye nolu vekaletnamesi ile dava konusu 205 ada 3, 217 ada 40 ve 56, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3, 222 ada 6 ile 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazlarını dilediği kişiye satmak üzere davalı oğlu Ahmet’i vekil kıldığı, vekilin vekaletnameye istinaden dava konusu taşınmazları 12.03.2007 tarihinde baldızı olan davalı Zeliha’ya temlik ettiği, Zeliha’nm temellük ettiği 205 ada 3, 217 ada 40 ve 56, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3 ile 222 ada 6 parsel sayılı taşınmazları 05.11.2008 tarihinde dava dışı Davut’a; 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazı 1/4’er pay ile dava dışı Hatice, Ayşe, Emiş ve Fatma’ya, Davut’un devraldığı 205 ada 3, 217 ada 40, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3 parsel sayılı taşınmazları 01.02.2010 tarihinde dava dışı Hayrettin’e; 217 ada 56 parsel sayılı taşınmazı 04.06.2009 tarihinde dava dışı Murat’a; 222 ada 6 parsel sayılı taşınmazı 05.03.2009 tarihinde dava dışı Bayram’a, Hatice, Ayşe, Emiş ve Fatma’nın devraldıkları 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazı 13.10.2008 tarihinde davalı E. Turizm Ltd Şti.’ye devrettiği anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 43 Hemen belirtmek gerekir ki; maddi vakıayı bildirmek taraflara, hukuki nitelendirme yaparak olayı çözümlemek hakime aittir. İddianın içeriğinden ve ileri sürülüş biçiminden davada vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanıldığı açıktır. Mirasbırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine tabidir. Davacılar dışında başkaca mirasçılar bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışında ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması, hata, hile, gabin vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçıların davada muvafakatlerinin sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi) tartışmasızdır. O halde, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebebine dayalı olarak 3. kişiye pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez. Ne var ki, eldeki davada muris muvazaası hukuksal nedenine de dayanılmıştır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. 44 Hüseyin KOVAN Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Hal böyle olunca, vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiası bakımından davacı tarafından miras payı oranında açılan davanın dinlenemeye- ceğinin gözetilmesi, muris muvazaası hukuksal nedeniyle miras payı oranında istekte bulunulabileceğinden bu iddia bakımından inceleme yapılması, toplanan ve toplanacak deliller doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir. Davalı Zeliha’nın değinilen yön itibariyle yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.12.02.2020 tarih 2016/15515 Esas 2020/832 Karar ” Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil; olmadığı taktirde tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekilince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ile tüm mirasçılar adına tescil; olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan M. U. 28.10.2010 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak ilk eşi Teslime’den olma çocukları davacılar Nazife ve Haşan ile ikinci eşi davalı Fatma ve ikinci eşinden olma çocukları dava dışı Yaşar, Satı ve Güldane’nin kaldığı anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 45 Davacılar, miras bırakanları M. U.’un 1103 parsel sayılı taşınmazdaki payını muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla ikinci eşi olan davalıya satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek tapu iptal ve tüm mirasçılar adına tescil;olmadığı taktirde tenkis isteği ile eldeki davayı açmışlardır. Dava dilekçesi içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre, davada elbirliği halinde mülkiyetin bulunduğu açıktır. Bilindiği üzere elbirliği (İştirak) halinde mülkiyet, yasa veya yasada belirtilen sözleşmeler uyarınca aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olma durumudur. Türk Medeni Kanununun 701-703. maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi eşya üzerinde ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da yoktur. Mülkiyet bir bütün olarak ortaklardan tümüne aittir. Başka bir anlatımla ortaklık tasfiye oluncaya kadar ortaklardan birinin ayrı mal veya hak sahipliği bulunmayıp, hak sahibi ortaklıktır. Değinilen mülkiyet türünde malikler mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır. Bu kural, Türk Medeni Kanununun 701 maddesinde (… Kanun ve kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.) biçiminde açıklanmıştır. Elbirliği (İştirak) halinde mülkiyetin bu özelliği itibariyle ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Şayet yasa veya elbirliği (iştirak) halinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse, ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunluluğu vardır. Türk Medeni Kanununun 702/2. maddesi bu yönde açık hüküm getirmiştir. Ancak, açıklanan kural yargısal uygulamada kısmen yumuşatılmış bir ortağın tek başına dava açabileceği, ne var ki, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir. (1.10.1982 tarih 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı) Nitekim bu görüş bilimsel alanda da aynen benimsenmiştir. Somut olayda, elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet söz konusu olup, dava dışı ortaklar bulunmaktadır. Hal böyle olunca, davaya katılmayan ortaklar Yaşar, Satı ve Güldane’nin olurlarının alınması yada miras şirketine M.K.nun 640. mad. uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdü- 46 Hüseyin KOVAN rülmesi gerekirken, davanın görülebilirlik koşulu göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere davanın esası hakkında hüküm kurulması doğru değildir. Kabule göre de, Kadastro Müdürlüğünün yazı cevabındaki ekli krokide ve fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin rapor ve krokisinde dava konusu 1 ada 1103 parselin 169 ada 2 parsel olduğu belirtilmiş ise de çekişmeli taşınmazın revizyon kayıtları getirtilmeksizin hüküm kurulması da isabetsizdir. Davalı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.12.02.2014 tarih 2013/17585 Esas 2014/2216 Karar” Taraflar arasındaki “tapu iptali, terekeye iade ya da tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22.07.2008 gün ve 2005/334- 2008/366 K. sayılı kararın incelenmesi davacı ve davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay l.Hukuk Dairesinin 06.05.2009 gün ve 2009/4226-5262 sayılı ilamı ile; (…Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, terekeye iade ya da tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme konusu 46 parça taşınmazını 24.7.1986 ve 16.1.1987 tarihlerinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; elbirliği (İştirak) halinde mülkiyet, yasa veya yasada belirtilen sözleşmeler uyarınca aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olma durumudur. M.K.nun 701-703.maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi eşya üzerinde ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da yoktur. Mülkiyet bir bütün olarak ortaklardan tümüne aittir. Başka bir anlatımla ortaklık tasfiye oluncaya kadar ortaklardan birinin ayrı mal veya hak sahipliği bulunmayıp, hak sahibi ortaklıktır. Değinilen mülkiyet türünde malikler mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır. Bu kural, M.K.nun 701 maddesinde (… Kanun ve kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 47 Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.) biçiminde açıklanmıştır. Elbirliği (İştirak) halinde mülkiyetin bu özelliği itibariyle ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Şayet yasa veya elbirliği (iştirak) halinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse, ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunluluğu vardır. M.K.nun 702/2.maddesi bu yönde açık hüküm getirmiştir. Ancak, açıklanan kural yargısal uygulamada kısmen yumuşatılmış bir ortağın tek başına dava açabileceği, ne var ki, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir. (11.10.982 tarih 1982/3-2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı) Nitekim bu görüş bilimsel alanda da aynen benimsenmiştir. Somut olayda, elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet söz konusu olup, dava dışı ortaklar bulunmaktadır. Hal böyle olunca, davaya katılmayan ortakların olurlarının alınması yada miras şirketine M.K.nun 640. mad. uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerekirken, davanın görülebilirlik koşulu gözardı edilerek yazılı olduğu üzere davanın esası hakkında hüküm kurulması doğru değildir…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Yerel mahkemece; davanın kabulüne, muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil ile tazminat davasının kabulüne; tenkis davası yönünden konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Özel Dairece; yukarıda yazılı gerekçelerle kararın bozulması üzerine, yerel mahkemece önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davalı vekili tarafindan temyiz edilmiştir. Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya katılmayan ortakların olurlarının alınması yada miras şirketine atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesinin gerekip gerekmediği; burada varılacak sonuca göre, davanın görülebilirlik şartlarının yerine getirilip getirilmediği noktasında toplanmaktadır. 48 Hüseyin KOVAN 1- Davalı vekilinin usule ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Davacı vekili, dava dilekçesinde ve yargılama safahatında miras bırakan tarafından davalıya yapılan satış işleminin muvazaalı olduğunu ileri sürerek temliki tasarrufun tümü ile iptaline, tapu kayıtlarının eski hale getirilmesine ve taşınmazların miras bırakanın terekesine iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davacının talebi daraltılmak suretiyle, sadece davacıya ait payın iptaline ve davacı adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmiştir. Mahkemenin bu ilk kararı, davacı vekili tarafından da miras bırakan tarafından gerçekleştirilen temliki tasarrufun tamamının iptaline karar verilmesi gerektiği yönünde temyiz edilmiş ve Özel Daire tarafından metni yukarıda aynen alınan karar ile bozulmuştur. Bundan sonra, yerel mahkemece ilk kararda direnilmesine ve yine sadece davacıya düşen pay yönünden işlemin iptaline karar verilmiş olmasına rağmen, bu karar davacı tarafından temyiz edilmemiş, sadece davalı tarafından temyiz edilmiştir. Görüldüğü üzere, davacı direnme kararını temyiz etmemekle, bu yön davalı bakımından usulü kazanılmış hak haline gelmiştir. Bozma ve direnme kararlarının kapsamları gözetildiğinde davalının kendi lehine olan direnme kararını, temyiz etmesinde usul hukukundaki aleyhe bozma yasağı karşısında bir hukuki yararı bulunmamaktadır. O halde davalının, direnme kararını usul yönünden temyiz etmesinde, bir hukuki yararı bulunmadığından davalının temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir. 2- Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Özel Daire tarafından işlemin muvazaalı olup olmadığı yönü incelenmemiş olduğundan dosyanın bu hususun incelenmesi için dairesine gönderilmesi gerekir. Mahkeme kararının ve bozma ilamının içeriğine göre, işin esasının Özel Daire tarafından incelenmediği anlaşılmaktadır. İşin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daire’ye gönderilmesi gerekmektedir. 1- Davalı vekilinin usule ilişkin temyiz itirazlarının 1.bentte gösterilen nedenlerle REDDİNE, 2- Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenebilmesi için, (2).bentte gösterilen nedenlerle dosyanın 1.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine “HGK02.06.2010 tarih 2010/1-282 Esas 2010/315 Karar” SORU – 5 MİRASÇILARDAN BİR TANESİNİN KENDİ MİRAS PAYI İÇİN AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILDIKTAN SONRA, DAVA AÇMAYAN BİR MİRASÇININ ÖLMESİ HALİNDE, DAVACI, ÖLEN MİRASÇIDAN GELEN MİRAS PAYI YÖNÜNDEN AYNI KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ? Muvazaalı işlem geçersiz olup hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Bu nedenle muvazaa nedenine dayanılarak her zaman dava açılabilir. Hakkı çiğnenen mirasçı pay oranında iptal ve tescil davası açabileceği gibi, taşınmazın terekeye döndürülmesin! de isteyebilir Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan davada, mahkemece verilen karar süresinde temyiz edilmekle; Davacı ile dava dışı kız kardeşi Eşme’nin, çekişmeli taşınmaz yönünden davalı aleyhine ayrı ayrı açtıkları davalarda, tarafların ortak miras bırakanı Mustafa’nın davalı oğluna yaptığı temliki işlemin muvazaalı olduğu kabul edilerek paylan oranında iptal ve tescile karar verilmiş, o davaların açıldığı tarihte sağ olan ve dava açmayan anneleri Zöhre’nin payı davalı üzerinde kalmıştır. Anneleri Zöhre’nin ölümü üzerine davacı, eldeki dava ile bu kez annelerinin davalı üzerinde kalan payı hakkında yine muris muvazaası hukuksal sebebine ve mirasçılık hakkına dayanarak payı oranında iptal ve tescil istemiştir. Hemen belirtmek gerekir ki çekişmeli taşınmazın devrine ilişkin miras bırakan ile davalı arasında yapılan işlemin muvazaalı olduğu, daha önce açılıp sonuçlanan davalarla sabittir. Çözümlenmesi gereken husus; daha önce muris muvazaası nedeni ile davalı üzerindeki tapu kaydının iptal edilerek terekeye döndürülmesin! isteyeceği yerde pay oranında dava açıp, pay oranında iptal ve tescil kararı alan davacının, dava açmaması nedeniyle davalı üzerinde kalan annenin payı hakkında onun ölümünden sonra yine kök murisin muvazaası nedeniyle iptal ve tescil davası açıp açamayacağının tayin ve tespitinden ibarettir. Bilindiği üzere muvazaalı işlem geçersiz olup hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz. Ayrıca belirli bir sürenin geçmesiyle veya tarafların olurları (rızaları) ile geçerli hale gelemez. Mahkemece kendiliğinden (re’sen) göz önünde 50 Hüseyin KOVAN tutulur. Bu itibarla muvazaa nedenine dayanılarak, her zaman dava açılabilir. Açılan dava sonunda verilen karar yenilik doğurucu değil, açıklayıcı bir karar olduğundan geçmişe etkili (makable şamil) hüküm ve sonuç doğurur. Değinilen bu ilkelere göre miras bırakanın muvazaalı temliki sonucu davalıya intikal eden çekişmeli taşınmazdaki annenin payı şeklen davalı adına kayıtlı olmasına karşın aslında anne Zöhre’nin mal varlığı içerisindedir. Annenin sağlığında dava açmamış olması hakkından feragat anlamına gelmeyeceği gibi, muvazaalı işleme de geçerlilik sağlamaz. Ayrıca davacının önceki davada çekişmeli taşınmazın terekeye döndürülmesin! istemeyip pay oranında dava açması, daha sonra ölen annesinin payı hakkında dava açmasını engellemez, Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarına göre hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak pay oranında iptal ve tescil davası açabilecekleri gibi, taşınmazın terekeye döndürülmesin! de isteyebilirler. Bunlardan birinin tercihi ötekine göre kişinin haklarında bir azalma veya çoğalma yaratmaz. Aksinin kabulü yukarıda açıklanan ilkelere ters düşer. Mahkemece davanın kabulü yönünde kurulan hüküm doğrudur. Davalının yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, (oyçokluğu ile) “l.HD.20.01.1997 tarih 1996/15576 Esas 1997/458 Karar” Diyerek Yüksek Yargıtay 1. HD ara murisin mirasçısının da ara murisin kök muris’ten gelen miras payından, kendi miras payı oranında dava açabileceğini oy çokluğu ile kabul etmiş olup ancak dairenin iki üyesi davacının önceden açtığı davada tereke adına istekte bulunabilecek iken kendi miras payına hasren iptal istediğinden dava ve talep hakkının miras payı ile sınırladığından sonradan davacının ara muristen gelen miras payı nedeniyle dava açamayacağını belirterek çoğunluğun görüşüne katılmamışlarıdır. Kanaatimce de çoğunluk kararı yerindedir. Çünkü davacının diğer mirasçılar sağ iken, tüm mirasçıların miras payı için dava açmaya zorlanamayacağı gibi esasen böyle bir dava açsa dahi bu durumda diğer mirasçıların muafakatları gerekmektedir. Esasen ara murisin ölümü ile davacı, ara murise mirasçı olmakla, ara muristen kendisine gelecek miras payı yönünden gerçek anlamda hukuki menfaati de o zaman başlamaktadır. Davacıyı önceki davada sadece kendi miras payı için dava açtığı gerekçesiyle ara muristen gelen miras payı yönünden dava açamayacağını iddia etmek hukukun genel ilkelerine uygun bir söylem olmayacaktır, diye düşünüyorum. SORU – 6 MURİS MUVAZASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA KADASTRO KANUNUNUN 12/3 MADDESİ UYGULANIR MI? 3402 sayılı kadastro kanununun 12/3. maddesi “kadastro tespit tutanağında belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz edilemez ve dava açılamaz.” Demektedir. Burada önemli olan murisin ölüm tarihidir. Eğer muris kadastro tespitinden önce ölmüş ise bu durumda Kadastro kanununun 12/3 maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süre de geçmiş ise bu durumda dava açılamayacaktır. Muris kadastro tespitinden sonra ölmüş ise bu durumda bu yasanın uygulanması mümkün olmayacaktır. Çünkü murisin ölümü ile mirasçılar tereke üzerinde hak sahibi olurlar ve dava açma hakkı doğar. Taraflar arasında görülen tapu iptal, tescil, tenkis ve tazminat davası sonunda, yerel mahkemece, davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil, tenkis ve tazminat istemlerine ilişindir. Mahkemece, davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişme konusu 07.12.1962 tarih ve 35 sıra numarasında tapuya kayıtlı taşınmazın miras bırakan D… C… tarafından dava dışı H… K…’a satış suretiyle devredildiği, H../in de taşınmazı davalıların murisleri olan O… ve S…’e satış suretiyle temlik ettiği, anılan tapulu taşınmazın kadastro sırasında 65 ada 30 parsel numarasıyla S… ve O… adına tespit edildiği ve kadastro tespitinin 30.03.1979 tarihinde kesinleştiği, muris D…C…’in kadastro tespitinden sonra 19.07.1990 tarihinde öldüğü görülmektedir. Davacı, miras bırakan tarafından yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. 52 Hüseyin KOVAN Hemen belirtilmelidir ki, bu tür isteklerde dava hakkının murisin ölümüyle ortaya çıkacağı kuşkusuzdur. Başka bir anlatımla, Kadastro Yasasının 12/3.maddesi hükmünde öngörülen hak düşürücü sürenin uygulanmasında murisin ölüm tarihi büyük önem taşır. Anılan yasal düzenlemeye göre, kadastro tespit tutanağında belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz edilemez ve dava açılamaz. Başka bir ifadeyle anılan süre ancak hakkın kadastro tespit tutanağının tanzim tarihinden önce doğması halinde uygulanır. Tutanağın tanziminden sonra doğan haklara ilişkin açılan davalarda uygulama yeri yoktur. Miras bırakanın ölümü ile tereke mirasçılara intikal eder ve terekenin açılmasıyla mirasçılar tereke üzerinde hak sahibi olurlar. Somut olayda miras bırakan kadastro tespitinden sonra öldüğüne göre 3402 Sayılı Yasanın 12/3.maddesinde öngörülen hak düşürücü sürenin uygulanamayacağı tartışmasızdır. Hal böyle olunca, işin esasına girilerek gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacının bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3. maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA “1HD.18.03.2014 tarih 201315749 Esas 2014/5818 Karar” SORU – 7 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA DAVALININ YARGILAMA SIRASINDA SUNDUĞU, DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİ VE YA SULH OLDUKLARINA DAİR BELGENİN HATA VE HİLE İLE ALINDIĞINI, DAVACI, DAVANIN HER AŞAMASINDA İLERİ SÜREBİLİR Mİ? Davanın devamı sırasında dayanılan bir belge yada sözleşmenin geçersizliği her zaman ileri sürülebileceği gibi davacı tarafından bu belgelerin hata ve hile ile alındığı savunması da davanın genişletilmesi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 4.Hukuk Mahkemesinin davanın reddine dair verilen 18.3.2010 gün ve 2008/ 52-2010/97 sayılı kararının incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 6.12.2010 gün ve 8199-12944 sayılı ilamı ile.. … Dava, tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Davacı, çekişme konusu taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara temlik edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; davacı 25.12. 2009 tarihli dilekçesi ile davadan feragat ettiğini bildirmiş, 28.12.2009 tarihli dilekçesi ile de, 01.09.2009 tarihli “Sulh Protokolü” başlıklı belgedeki edimler arasında fahiş fark olup, değerlerin de karşı tarafın beyan ettiği değerlerde olmadığını, karşı tarafın beyanına kandığını, feragat beyanının ve taraflar arasındaki Sulh Sözleşmesinin hile nedeniyle geçersizliğine karar verilmesini istemiş, Mahkemece davacının sulh sözleşmesi ve feragat dilekçesinin tanzimi sırasında hataya düşürüldüğünü ispatlayamadığı gerekçesiyle dava- nm feragat nedeniyle reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ne vaki, temyiz dilekçesine ekli olarak sunulan belgelerden davacı tarafından davanın reddine ilişkin olarak verilen karardan sonra 21.05.2010 tarihinde Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. Sayılı dava dosyası ile sulh sözleşmesinin iptali istemiyle dava açıldığı görülmektedir. Anılan davanın eldeki dava sonucu etkiyeceği kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. sayılı dava dosyasının sonucunun beklenmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi için karar bozulmalıdır. Davacının bu yöne de- 54 Hüseyin KOVAN ğinen temyiz itirazı yerindedir…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis istemine ilişkindir. Davacı vekili, davacı ikinci eşin miras bırakanı tarafından, önceki eşten olan davalı çocuklarına yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığı iddiası ile tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır. Yargılama sırasında davalılar vekili 16.11.2009 tarihli dilekçesinde ve akabinde 9.12.2009 günlü celsede; davacı ile sulh sözleşmesi yaptıklarını bildirerek, 1.9.2009 tarihli “Sulh Protokolü” başlıklı belgeyi ve buna dayalı olarak düzenlenen 25.12.2009 tarihli feragat dilekçesini mahkemeye ibraz etmiştir. Mahkemece her iki belgeye karşı davacının beyanının alınması için isticvap davetiyesi gönderilmiştir. Davacı asil, 29.12.2009 günlü celsede, mahkemeye sunduğu 28.12.2009 tarihli dilekçesini tekrarladığını, dosyaya konulmuş harici sulh ve buna dayalı feragatinin olmadığını, davaya devam edeceğini bildirmiştir. Davacı vekili tarafından dosyaya sunulan 28.12.2009 havale tarihli dilekçede de, sulh sözleşmesinin ve buna dayalı olarak düzenlenen feragat dilekçesinin müvekkili davacının gerçek iradesini yansıtmadığı, sulh konusunda aldatıldığı, yanıltıldığı, edimler arasında fahiş fark olduğu ileri sürülmüştür. Bu nedenle, öncelikle uyuşmazlığa ilişkin usul hükümlerinin irde- lenmesinde yarar vardır: Bilindiği üzere, 4.2.2011 tarihinde yayımlanarak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun: 163. maddesinde: “Yargılama sırasında, davaya ilişkin bir ön sorun ortaya çıkarsa, ilgili taraf, bunu dilekçe vermek suretiyle yahut duruşma sırasında sözlü olarak ileri sürebilir.” 164.maddesinde ise: “(1) Hâkim, taraflardan birinin ileri sürdüğü ön sorunu incelemeye değer bulursa, belirleyeceği süre içinde, varsa delilleriyle birlikte cevabmı bildirmesi için diğer tarafa tefhim veya tebliğ eder. (2) Ön sorun hakkında iki taraf arasında uyuşmazlık varsa, hâkim gerekirse tarafları davet edip dinledikten sonra kararını verir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 55 (3) Hâkim, ön sorun hakkındaki kararını taraflara tefhim veya tebliğ eder.” hükümlerine yer verilmek suretiyle “ön sorun” kurumu düzenlenmiştir. Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) nun 222.maddesinde: “Tahkikat esnasında davaya müteallik bir mesele hakkında tahkikat hakiminden karar almak isteyen taraf bunu tetkikata mahsus celsede şifahen veya celse haricinde iki nüsha olarak vereceği arzuhal ile talep eder.” Yine aynı Kanunun 223/2.maddesinde: “Hadise hakkında iki taraf ihtilaf halinde ise tahkikat hakimi kararını evrak üzerine veya kendilerini davet ve ifadelerini istima ettikten sonra verir. Kanunen şekli mahsus tayin edilmiş olan ahval müstesnadır.” 224.maddede ise, “Kaide olarak tahkikat hakimi hadise hakkında bir celsede iki tarafı istima ve delailini tetkik ve kararını ita eder. İktizasına göre delillerin diğer celsede ikame ve tetkikine de karar verebilir.” şeklindeki hükümlerle de “hadise” müessesesi düzenlenmiştir. Anılan bu maddeler ile, devam eden bir davada ibraz edilen ve davanın sonucuna etkili olacak bir belgenin hata ve hileye dayalı olarak düzenlendiği iddiasının aynı dava içerisinde mülga 1086 sayılı HUMK hükümlerine göre hadise, yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK hükümlerine göre de ön sorun olarak incelenmesi, öngörülmüştür. Aksine bir yaklaşımla, dava devam ederken, böyle bir iddia ile ilgili olarak ve bu belgelere dayanılarak başka bir mahkemede dava açılabileceğinin kabulü ise, asıl davanın görüldüğü mahkemenin yetkisinin sınırlandırılması anlamına gelir ki, bu kabul şekli hem usule hem de yargılamaya hakim ilkelere aykırı olacaktır. Öte yandan, davanın devamı sırasında bir hata-hile iddiasında bu- lunulmayıp da, karar kesinleştikten sonra böyle bir iddia ileri sürülürse bu iddianın ayrı bir davanın konusunu oluşturacağında ise hiç kuşku bulunmamaktadır. Somut olayda, yargılama sırasında davalı tarafça ibraz edilen davacının sulh ve buna bağlı feragat beyanına ilişkin belgelere karşılık, davacı hata ve hile ile alındığı savunmasını getirmiştir. Davacının hata iddiası ile ilgili olarak, mahkemece taraf delilleri toplanarak inceleme yapılması yerinde olup; esasen bu konuda Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında bu konuda bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır. 56 Hüseyin KOVAN Uyuşmazlık, davacının hile iddiasının, mahkemece iddianın genişletilmesi olarak nitelendirilerek araştırılmamasının yerinde olup olmadığı noktasındadır. Hemen belirtmekte yarar vardır ki, Özel Dairece, bozma ilamında her ne kadar hile iddiası ile ilgili olarak davacı tarafından hükümden sonra açıldığı anlaşılan Kadıköy Asliye 2.Hukuk Mahkemesinin 2010/239 Esas sayılı dosyasının sonucunun beklenilmesi gereğine işaret edilmişse de, bu bozma nedenine katılmak olanaklı değildir. Zira, yukarıda da açıklandığı üzere hile iddiası eldeki dosyada ön sorun (hadise) olarak ele alınıp incelenebileceğinden, anılan dosyanın beklenmesine gerek bulunmamaktadır. Öte yandan, davanın devamı sırasında dayanılan bir belge ya da sözleşmenin geçersizliği her zaman ileri sürülebileceğine ve davacı taraf ta, 28.12.2009 havaleli dilekçesinde hem hata hem de hile iddiasını ileri sürdüğüne göre, artık davacı yönünden iddianın genişletilmesinden bahsedi- lemeyeceği gibi buradaki iddia dava dilekçesinde ileri sürülen iddia olmayıp, davanın devamı sırasında ortaya çıktığı iddia edilen olayla (hata- hile) ilgili olduğundan iddianın genişletilmesinden de söz edilemez. Hal böyle olunca, mahkemece, iddianın genişletildiğinden bahisle, hile iddiasının incelenmemesi doğru olmadığı gibi, Özel Dairenin 2010/239 Esaslı dava sonucu beklenmesine işaret eden bozma nedeni de yerinde değildir. Mahkemece yapılacak iş; hile iddiasını da ön sorun (hadise) olarak ele alıp, eldeki dava içinde çözümlemek olmalıdır. O halde, yerel mahkemece açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek, iddianın genişletildiğinden bahisle hile iddiasının incelenmemiş ve bu kararda direnilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup; kararın, yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekir. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK21.03.2012 tarih 2012/1-1 Esas 2012/236 Karar” SORU – 8 MEHİR OLARAK VERİLEN TAŞINMAZ NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDİNİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası murisin kendisi adına tapuda kayıtlı olan bir taşınmazını diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mirasçılardan birine veya üçüncü kişiye amacı bağışlamak olmasına rağmen tapuda satış veya bir başka şekilde temlik etmesi olup dayanağı da 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. Bu nedenle murisin iradesi son derece önemlidir. Eğer muris diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile değilde mehir olarak taşınmazı temlik etmiş ise bu durumda muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır,hiç şüphesiz davalının taşınmazın kendisine mehir olarak verildiğini beyan etmiş olması gerektiği kuşkusuzdur. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakan babaları Abdurrahman Y.’in, 4024 parsel sayılı taşınmazını ikinci eşi olan davalı Ayfer’e satış suretiyle temlik ettiği, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişler, 07.10.2015 tarihli ıslah dilekçeleri ile muris muvazaası hukuksal nedenine ilave olarak, taşınmazın davalının baskı ve tehdidi neticesinde gerçekleştiğini ileri sürerek irade fesadına ve genel muvazaaya da dayandıklarını belirtmişlerdir. Davalı, taşınmazın mehir olarak kendisine verildiği belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, çekişme konusu taşınmazın mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla değil, evlilik hediyesi olarak devredildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hâkimi Merve A.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; davacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazı- 58 Hüseyin KOVAN nın reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 25.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.12.02.2020 tarih 2016/15517 Esas 2020/836 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 17.10.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar vekili Avukat Muharrem K. ile temyiz edilen vekili Avukat Ali S. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Mümine B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan babaları İsmet B.Tn 455 ve 1243 parsel sayılı taşınmazlarını dava dışı Olcay M.’yu ara malik olarak kullanarak 2. eşi olan davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, temlikin mirastan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu, ara malikin taşınmazlara hiçbir zaman zilyet olmadığını ileri sürerek miras payları oranında tapu iptali ve tescil istemişlerdir. Davalı, taşınmazların rayiç bedellerini ödeyip satın aldığını, mirasbırakandan intikal eden yaklaşık 100 dönüm taşınmazın satılıp parasının mirasçılar arasında paylaşıldığını, kolon kanseri olan mirasbırakana yıllarca baktığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının mirasbırakana ölene dek baktığı, mirasbırakanın başkaca taşınmazlarının bulunduğu, taşınmazların temlikindeki amacın mal kaçırma değil mehir olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan İsmet B.’ın 23.09.1997 tarihinde 455 parsel sayılı taşınmazının (31.700m2, tarla) 200/317 payını davalıya; söz konusu taşınmazda geriye kalan 117/317 payı ile 1243 parsel sayılı taşınmazının (14.100 m2, tarla) tamamını Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 59 07.04.2004 tarihinde dava dışı Olcay M.’ya satış suretiyle temlik ettiği, dava dışı Olcay’ın da mirasbırakandan temlik aldığı taşınmazları 07.05.2004 tarihinde davalıya devrettiği, 1929 doğumlu mirasbırakanın 18.06.2006 tarihinde öldüğü, geriye mirasçıları olarak ilk eşinden olma çocukları davacılar ile 14.02.1997 tarihinde evlendiği 2. eşi davalının kaldığı kayden sabittir. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. 60 Hüseyin KOVAN Somut olayda, davalı taşınmazın mehir olarak verildiği savunmasında bulunmadığı gibi satış bedellerini ödediğini de ispat edememiştir. Dinlenen tüm tanık beyanlarıyla mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının olmadığı, davalının alım gücünün bulunmadığı, satış bedelleri ile gerçek bedeller arasında fahiş fark olduğu anlaşılmaktadır. Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkeler ile değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmazın mirasbırakan tarafından ara malik kullanılarak davahya temlikinin muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsizdir. Davacıların yerinde görülen temyiz itirazının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMKun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.17.10.2019 tarih 201618375 Esas 2019/5325 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanın maliki olduğu 29 parsel sayılı taşınmazı davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, yapılan işlemin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, imar sonucu 28935 ada 2 ve 28967 ada 8 parsellerde davalının pay sahibi olduğunu ileri sürerek tapu iptali ile muris adına tescilini istemiştir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa iddiasının kanıtlandığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı vekilince süresinde temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Miras bırakan Mükremin’in 21.10.2008 tarihinde vefat ettiği, davacıların ilk eşten olma çocukları davalının 2.eş oldukları, murisin 29 parsel sayılı taşınmazını 21.12.2000 tarihinde intifa hakkını uhdesinde bıraka- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 61 rak satış suretiyle davalıya temlik ettiği, bilahare taşınmazın imar uygulamasına tabi tutulduğu ve oluşan 28935 ada 2 nolu imar parselinin 56/2400 payı ile 28967 ada 8 nolu imar parselinin 4/2400 payının davalı adına tescil edildiği kay den sabittir. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; murisin intifa hakkını üzerinde bırakarak satış suretiyle taşınmazın çıplak mülkiyetini davalıya devrettiği ve satışın sembolik bir değer gösterilerek yapıldığı kayden ve dosya kapsamıyla sabit ise de davalının taşınmazı satın alacak maddi bir alım gücünün bulunmadığı bu nedenle bedelsiz olarak temlikin gerçekleştirildiği tartış- 62 Hüseyin KOVAN masızdır. Öyle ise, temlikteki murisin gerçek irade ve amacının ne olduğunun duraksamaya yer bırakmayacak biçimde açıklığa kavuşturulması çekişmenin giderilmesi bakımından önemlidir. Zira, bedelsizlik muris muvazaasının varlığı için başlı başına bir neden değildir. Başka bir ifade ile murisin mirasçısından mal kaçırma gayesi ile mi temliki gerçekleştirdiği açıkça ortaya konulmalıdır. Hemen belirtilmelidir ki, T.M.K.’nun 6.maddesi gereğince iddia sahibi iddiasını ispatla yükümlüdür. Davacı tarafın gösterdiği tanıklar taşınmazı edinmesi bakımından davalının maddi gücünün bulunmadığını ve taşınmazın devrinin bedelsiz olduğunu belirtirken hiçbirisi murisin mirasçısından mal kaçırmak amacıyla temlikin gerçekleştirildiğini ima yollu dahi bildirmemiş, ortaya koymamışlardır. Aksine davacılardan E…., murisin davalı aleyhine açtığı ve boşanma ile sonuçlanan davada tanık sıfatıyla verdiği ifadesinde çekişmeli yerin (evin) tapusunun davalı ile murisin evlenirken muris tarafından davalıya verildiğini belirtmiş, mal kaçırma olgusundan hiç bahsetmemiştir. Kaldı ki, murisin davacılardan (mirasçılarından) mal kaçırması için bir nedeninin varlığı ispat edilmiş değildir. Oysa, davalı tanıkları taşınmazın davalıya bağışlandığını vurgulayarak mehir olarak verildiğini ifade etmişlerdir. Bilindiği üzere; mehir kocanın evlenme sözleşmesi anında ya da devamı sırasında bazen de sona ermesi halinde kadına belirli bir mal, para veya ekonomik değeri olan bir şeyi armağan etmesidir. Medeni Kanun, evlenme sözleşmesi sırasında karı kocadan birinin diğerine bir mal veya para vermesini ya da vermeyi vaad edip bir süre ertelemesini yasaklamamıştır. Bu nedenle, eski hükümlere göre kurulmuş mehir, Medeni Kanun tarafından yasaklanmış bir hukuki ilişki olarak kabul edilemez. (2.12.1959 günlü 14/30 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesi). Mehr sözleşmeleri bu gün içinde geçerlidir. (Örnek: Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi’nin 25.10.1965 günlü, 4557/5028 sayılı kararı) Mehri müeccel, ileriye yönelik bir bağışlama vaadidir. Koca dışında üçüncü bir kişinin de bağışlama vaadi geçerlidir. Ancak, bu durum, Borçlar Kanununun 110. maddesinde yazılı üçüncü kişi yararına borç altına girme olmayıp, Borçlar Kanununun 238. maddesinde düzenlenmiş bağışlama vaadidir. Bağışlama vaadinin geçerliliği, yazılı olma koşuluna bağlıdır. Esasen taşınmazın sicil kaydı (mülkiyeti) da davalıya intikal ettirilmiştir. (B.K. M. 238/1). (4.HD. 18.2.1985 – 1984/9153 E, 1985/1223 K. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 63 YKD. 1985 Sayı Sh. 802). Bu durumda değinilen ilkeler çerçevesinde iddia ve buna ilişkin olgular birlikte değerlendirildiğinde anılan olguya değer verileceği kuşkusuzdur. (BK. 238/Son) Bu açıklamalar karşısında temlikin gerçekleştirilme sebebinin mehir olduğu kabul edildiği takdirde murisin mirasçısından mal kaçırma iradesiyle hareket ettiği düşünülemez. Öte yandan, devir olgusu gerçekten de, bedelsiz bir temlik olduğuna göre bağış niteliğini taşır ki, bu da B.K.’nun 18.maddesi kapsamında genel muvazaanın konusunu teşkil eder ve muris muvazaasında gözetilmesi gerekli 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İ.B.K.’nın konusu dışındadır. O halde, B.K.’nun 18.maddesinden kaynaklanan genel muvazaa hukuksal nedenine dayanılarak açılmadığı ve buna bağlı sair bir istekte bulunmadığına ve ayrıca muris muvazaası iddiası da kanıtlanamadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir. Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı H.M.K.’nun geçici 3.maddesi uyarınca) 1086 sayılı Yasanın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA (Oy çokluğu ile) “l.HD.05.10.2011 tarih 2 011/8161 Esas 2011/9851 Karar” SORU – 9 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI VE TENKİS DAVASI AYRI AYRI AÇILABİLİR Mİ? Muris muvazaasına dayalı iptal davaları ile tenkis davaları, ileri sürülüş biçimleri, hukuksal esasları, kapsamları, hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden tamamen farklı davalardır, bu nedenle hukuken ayrı açılmalarına bir engel yoktur. Ancak uygulamada genellikle bu iki dava terditli olarak aynı dava içerisinde karşımıza gelmektedir. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Milas Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12/5/1997 gün ve 1995/407-416 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25/9/1997 gün ve 1997/10320-11103 sayılı ilamı ile; (…Dava, “muris muvazaası” hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Gerçekten, 2/5/1987 tarih, 4/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararına göre, bu tür davalarda iptal isteği ile birlikte kademeli olarak tenkis talebinde de bulunulabilir. Bunun yanı sıra, ayrı bir tenkis davası açılmış ve henüz o dava sonuca bağlanmamış ise, daha kapsamlı olan iptal davası hükme bağlanabilir. Ne varki; önceden açılmış davada, davacı mirasçıların hakları tenkis hükümlerine göre tanınmış ve buna ilişkin ilamda kesinleştiği takdirde kesinleşen tenkis ilamına rağmen iptale hükmedilmesine yasal olanak yoktur. Somut olayda davacıların açtıkları tenkis davasının eldeki davaya bakılırken so- nuçlandırıldığı ve tenkis ilamının da kesinleştiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir…………………………………………………………………………………………………….. gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Muris muvazaasına dayalı iptal davaları ile tenkis davaları, ileri sürülüş biçimleri, hukuksal esasları, kapsamları, hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden tamamen farklı davalardır. Bu iki dava 22/5/1987 tarih 1986/4 esas, 1987/5 karar sayılı İçtihatları Birleştirme kararında belirtildiği üzere aynı dava içerisinde kademeli istek olarak ileri sürülebileceği gibi, ayrı ayrıda açılabilir. Birbirlerinin açılmasını engelleyen bir yasa hükmü bulunmadığından davacılar, bunlardan birini ötekisine tercihen açmaya zorlanamaz. Bu davalardan birinin önceden açılması, açık bir irade beyanı olmadan ötekisinden feragat anlamına da gelmez. Biri hakkında verilen hüküm ötekisi hakkında kesin hüküm oluşturmaz. Bu iki dava arasında derdestlik itirazı dinlenemez. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 65 Ancak, bu iki davanın birbirleri ile yakın ilişkilerinin bulunduğu hüküm ve sonuçları bakımından birbirlerini etkiledikleri de kuşkusuzdur. Bu yakın ilişki ve etkinin doğal sonucu olarak ayrı davalar söz konusu ise daha kapsamlı muvazaa davası olumlu sonuçlandığı takdirde tenkis davasının konusu kalmayacağından tenkis davası için bekletici sorun sayılmakta kademeli biçimde tek davada yer almaları halinde önce muvazaaya dayalı istek yönünden araştırma yapılıp hüküm kurulmakta bu davanın kanıtlanamaması durumunda tenkis hükümlerine göre dava çözüme kavuşturulmaktadır. Öte yandan tenkis davaları geçerli temliki tasarruflar, muvazaa davaları ise temelde geçersiz tasarruflar hakkında açıldığından tenkis davasında sözleşmenin geçerli olduğu olgusu kabul edilmiş ve verilen hüküm kesinleşmişse, aynı taraflar arasında görülen muvazaa davasında bu olgunun tarafları bağlayacağı ve temliki tasarrufun geçersizliğinin artık ileri sürülemeyeceği gerek uygulamada gerekse bilimsel alanda ortaklaşa kabul edilmektedir. Somut olayda ise önce tenkis davası açılmış aynı taraflar arasında, aynı taşınmaz hakkında daha sonra açılan muvazaa davası görülmekte iken temliki tasarrufun geçerliliği kabul edilmek suretiyle tenkise hükmedilmiş temyiz itirazı üzerine “murisin davalı tarafından bakılıp gözetildiği, minnet duygusu altında temlikte bulunduğu, miras yoluyla kendisine intikal eden taşınmazları da davacılara verdiği, mahfuz hisseyi ihlal kastının bulunmadığı” gerekçesi ile verilen hüküm bozulmuş bozmaya uyularak verilen davanın reddine ilişkin karar kesinleşmiştir. Açıklandığı üzere tenkis davasında temliki tasarrufun geçerli olduğu, bozmadan sonra tenkise dahi karar verilemeyeceği kabul edilip dava reddedildiğine göre, kesin hükümle belirlenen bu olgu muvazaa davasında tarafları bağlar. Başka bir anlatımla sözleşmenin geçerli olduğuna ilişkin belirlenen bu olgudan sonra temlik tasarrufun geçersizliği ileri sürülemez. Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak muvazaa davasının reddine karar vermek gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle Yerel Mahkemenin direnme kararı bozulmalıdır. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.09.12.1998 tarih 1998/1-860 Esas 1998/894 Karar” SORU – 10 KİŞİ TAPUDA KENDİ ADINA ASALETEN VEYA VELAYETEN YAPTIĞI İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR Mİ? Hiç kimse kendi hatasından kendi lehine hak ve menfaat temin edemediği gibi hiç kimse de kendi muvazaasını ileri sürerek kendisi lehine hak ve menfaat elde edemez. Bu her şeyden önce TMK.nun 2. maddesinde belirtilen hakkın kötüye kullanılması olur ki, hukukun bunu koruması düşünülemez. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Halil İbrahim’in adına kayıtlı 2046 parsel sayılı taşınmazını, mirasçıdan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak davalı torununa satış suretiyle devrettiğini ileri sürerek, kaydın iptali ile payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Davalı, bedelin anne ve babası tarafından ödendiğini, davacıların iddiasının doğru olmadığını belirtip, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, işlemin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Berna D. K.’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemli olarak açılmış, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamına, toplanan delillere göre murisin terekeden mal kaçırma amaçlı olarak nizalı taşınmazı davalıya tapuda satış göstermek suretiyle devrettiği anlaşıldığından aşağıda belirtilen husus dışında kalan davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; işlemin danışıklı olduğu amacın terekeden mal kaçırma için muris tarafından yapıldığı belirlenmiş olduğundan kural olarak tüm davacılar yönünden davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Ancak davacılardan Salih davalı Mesut’un babasıdır. Tapuda devir işleminin yapıldığı 1997 tarihinde davacının velayeti altındadır.Bu nedenle tapuda davalı adına satış gösterilerek yapılan intikalde davalının Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 67 velisi olarak (davalının dava dışı olan annesi ile birlikte) işleme taraf olmuş ve davalı adına tapuda devir işlemini gerçekleştirmiştir. Dosya arasında bulunan resmi senette muris taşınmazı bedeli karşılığı sattığını belirtmiş, davacı baba da bedelini vererek taşınmazı davalı adına aldığını açıklamıştır. Diğer davacıların bu devrin danışıklı olduğuna dair kendi miras haklarına dayanarak açtıkları bu davanın her türlü delil ile ispatı mümkün ise de, davacı Salih işlemde velayeten taraf olduğundan kendisinin bizzat yaptığı bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Burada bir hususu açıklamakda yarar vardır. Bir işlem ya muvazaalıdır ve bu nedenle davada taraf olanların tümü için geçersizdir veya değildir. İşlemin bazı davacılar için geçerli, bazıları için geçersiz olduğunu söyleme olanağı yoktur.Bu nedenle davacı Salih yönünden de geçersiz olduğu söylenebilir.Ancak burada bir ayrım söz konusudur.Davacı her ne kadar tapudaki muvazaalı işlemde velayeten bulunmuş ise de işlemin tarafıdır,taşınmazı bedel ödeyerek davalı adına aldığını resmi memur huzurunda beyan etmiştir.O halde kendisinin de bir muvazaası söz konusudur ve kural olarak hiç kimse kendi muvazaasına dayanarak bir hak talep edemez.Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu,bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten T.M.Y. ikinci maddesine de aykırıdır. Bu durumda davacı Salihin kendi muvazaasının sonuçlarından yararlanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan bu kişi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır. Davalının bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile açıklanan nedene hasren yerel mahkeme kararının HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oyçokluğu ile karar verildi. “l.HD.26.02.2009 tarih 2009/1721 Esas 2009/2493 Karar” Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Tekirdağ 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 25.12.2008 gün ve 2008/67 E.-370 K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 26.02.2009 gün ve 2009/1721 E.-2493 K. sayılı ilamı ile; (…Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemli olarak açılmış, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 68 Hüseyin KOVAN Dosya kapsamına, toplanan delillere göre murisin terekeden mal kaçırma amaçlı olarak nizalı taşınmazı davalıya tapuda satış göstermek suretiyle devrettiği anlaşıldığından aşağıda belirtilen husus dışında kalan davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; işlemin danışıklı olduğu amacın terekeden mal kaçırma için muris tarafından yapıldığı belirlenmiş olduğundan kural olarak tüm davacılar yönünden davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Ancak davacılardan S………… davalı M……… ‘un babasıdır. Tapuda devir işleminin yapıldığı 1997 tarihinde davacının velayeti altındadır. Bu nedenle tapuda davalı adına satış gösterilerek yapılan intikalde davalının velisi olarak (davalının dava dışı olan annesi ile birlikte) işleme taraf olmuş ve davalı adına tapuda devir işlemini gerçekleştirmiştir. Dosya arasında bulunan resmi senette muris taşınmazı bedeli karşılığı sattığını belirtmiş, davacı baba da bedelini vererek taşınmazı davalı adına aldığını açıklamıştır. Diğer davacıların bu devrin danışıklı olduğuna dair kendi miras haklarına dayanarak açtıkları bu davanın her türlü delil ile ispatı mümkün ise de, davacı S…. işlemde velayeten taraf olduğundan kendisinin bizzat yaptığı bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Burada bir hususu açıklamakta yarar vardır. Bir işlem ya muvazaalıdır ve bu nedenle davada taraf olanların tümü için geçersizdir veya değildir. İşlemin bazı davacılar için geçerli, bazıları için geçersiz olduğunu söyleme olanağı yoktur. Bu nedenle davacı S…. yönünden de geçersiz olduğu söylenebilir. Ancak burada bir ayrım söz konusudur. Davacı her ne kadar tapudaki muvazaalı işlemde velayeten bulunmuş ise de işlemin tarafıdır, taşınmazı bedel ödeyerek davalı adma aldığını resmi memur huzurunda beyan etmiştir. O halde kendisinin de bir muvazaası söz konusudur ve kural olarak hiç kimse kendi muvazaasına dayanarak bir hak talep edemez. Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten T.M.Y. ikinci maddesine de aykırıdır. Bu durumda davacı S………… ‘in kendi muvazaasının sonuçlarından yararlanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan bu kişi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır…. gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 69 Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; tapuda devir işleminin vekil aracılığı ile değil, ergin olmayan davalının velisi aracılığı ile ve herhangi bir yerden talimat almadan bizzat velinin inisiyatifi ile yapılmış olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.27.01.2010 tarih 2010/1-1 Esas 2010/32 Karar” SORU – 11 MİRASÇILARDAN BİR TANESİ MURİSTEN GELEN MİRAS PAYINI DİĞER BİR MİRASÇIYA TEMLİK EDERSE, TEMLİK EDENİN MİRASÇILARI MURİS MUVAZAASI İDDİASINDA BULUNABİLİRLER Mİ? TMK.nun 677 maddesine göre “Terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle bağlıdır.” Demektedir. Mirasçılar arasındaki miras payının devri yazılı olmak şartı ile geçerlidir. Temlik eden murisin mirasçıları, bu temlikin muvazaalı olduğu yönünde dava açmaları halinde, mahkemece muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığı ayrıntılı olarak araştırılmalıdır. Taraflar arasındaki “Tapu İptali ve Tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; A… 5. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın “reddine” dair verilen 11.03.2009 gün ve 2007/184 E-2009/78 K. Sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 07.07.2009 gün ve 2009/4698-8001 sayılı ilamı ile; …Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli taşınmaz 1967 tarihinde ölen Ahmet’e ait iken eşi Şivazet’in 1/4 oranındaki kanuni miras payını 1.2.1989 tarihinde düzenlenen akit uyarınca 14.347.500-TL. bedelle davalı C.. T..’na temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davacılar 1992 tarihinde ölen muris Şivazet’in torunları olup Şivazet’in yaptığı pay temlikinin kendilerinden mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ve muvazaa ile illetli olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlar. Mahkemece mirasçıların birbirleriyle miras payları yönünden yapacakları temliklerin geçerli işleme dayalı olduğu ve dolayısıyla 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 677.maddesi hükmü gereğince resmi olarak yapılan bu işlemin korunması gerekli olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, gerçekten de Türk Medeni Kanununun 677.maddesi hükmü uyarınca mirasçılarının miras payları üzerinde birbirleriyle yapacakları pay temliklerinin yazılı olmak koşulu ile geçerli olacağı tartışmasızdır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 71 Somut olayda da muris Ş.. kendi miras bırakanı A./den gelen kanuni miras payını davalıya temlik etmiştir. O halde böylesi bir işlemin mirasçıdan mal kaçırma amacıyla gerçekleştirildiğinin saptanması halinde olayda 1.4.1974 tarih 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına uygulama yeri bulacağı kuşkusuzdur. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan, bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Hal böyle olunca, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda gösterdikleri ve gösterecekleri tüm delillerin toplanması, toplanan ve toplanacak delillerin yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi, miras bırakanın temlikdeki gerçek iradesinin duraksamaya yer bırakmaya- 72 Hüseyin KOVAN cak şekilde açığa kavuşturulması, ayrıca aynı hukuki sebebe ve aynı miras bırakandan intikal eden taşınmazlarla ilgili açıldığı dosya kapsamından anlaşılan davalar ile eldeki dava arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu gözetilerek HUMK’nun 45.maddesi uyarınca birleştirilmelerinin düşünülmesi ve hâsıl olacak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir… gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, miras bırakan Babaanneleri Şivezat T. oğlu’nun, diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak babaları İ./ın ölümünden kısa bir süre sonra, 438 ada 14 parsel sayılı taşınmazdaki payını satış göstererek davalıya devrettiğini, taşınmazın daha sonra imar görerek imar parsellerine gittiğini, miras bırakanın daha birçok taşınmazını aynı şekilde davalıya temlik ettiğini ileri sürerek, dava konusu imar parsellerinin miras bırakandan davalıya intikal eden 1/4 pay oranında iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Davalı, temlikin gerçek bir satış olduğunu, taşınmazları bedelini ödeyerek satın aldığını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, tapu memuru huzurunda resmi şekilde yapılan miras payının devri işleminin geçerli bulunduğu, muvazaa nedenine dayalı tapu iptali davasının koşulları oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçeler ile hüküm bozulmuştur. Yerel mahkeme, somut olayda görünürdeki işlemin Borçlar Kanunu 213 vd. maddeler kapsamında bir taşınmaz pay satışı olmayıp, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 612. madde kapsamında dava konusu taşınmazla ilgili miras payının devri sözleşmesi olduğu, bu nedenle satış doğrultusunda açıklanmış irade açıklamasından söz edilemeyeceğinden, davaya konu işlemin İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamına da girmediği; miras payının devri sözleşmesinin yazılı olarak yapılması yeterli olup, resmi şekle tabi olmadığı, somut olayda, muris ve davalının, zorunlu şekil olmadığı halde tapu memuru önünde miras payının devrine ilişkin sözleşme imzaladıkları, İçtihadı Birleştirme Kararının adi yazılı şekle tabi miras payının devri sözleşmelerini kapsamayacağı gerekçesi ile ilk hükümde direnmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 73 Uyuşmazlık; olayda muris muvazaası mı, yoksa miras payının yazılı şekilde devri sözleşmesinin mi söz konusu olduğu, buna göre 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmasının gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre Özel Dairenin istediği yönde araştırma yapılmasına ihtiyaç olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, muvazaa kavramı ve hukuki niteliği üzerinde durulmasında yarar vardır. İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir. O halde muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır. Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşteki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte gerçekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, 74 Hüseyin KOVAN tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklandığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır. Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir. Nitekim bu ilke, 07.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığm irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18.maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır. Öte yandan, gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 677. maddesine ve gerekse mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 612. maddesi kapsamında göre, mirasçılar arasında terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda yazılı olarak yapılan sözleşmeler geçerlidir. Bu genel açıklamaların ışığında somut olaya bakıldığında; davacıların, miras bırakan babaanneleri Ş.. T./nun, diğer mirasçılarından mal kaçırmak ve davalıyı koruyup kayırmak amacıyla, muvazaalı olarak babaları İsfendiyarTn ölümünden kısa bir süre sonra, 438 ada 14 parsel sayılı taşınmazdaki payını satış göstererek davalıya devrettiğini, ileri sürerek dava açtıklarına göre, muvazaa hukuksal nedenine dayandıkları açık bir biçimde görülmektedir. Kaldı ki, davalı taraf cevap dilekçesinde, dava konusu taşınmazın muris tarafından ucuz-pahalı üçüncü kişilere satılmasının önlenmesi amacıyla bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, mal kaçırma ve muvazaanın söz konusu olmadığını ifade ettiği görülmektedir. Bu noktada, olayları ortaya koymak tarafların uygulanacak kanun hükmünü bulmak, diğer bir anlatımla olayların hukuki sebebini tayin etmek, kanunları kendiliğinden (re’sen) uygulamakla görevli olan hakimin görevidir (HUMK.m.76). Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 75 Hal böyle olunca; gerek dava dilekçesindeki anlatımlardan, gerekse tüm dosya kapsamından, davanın gerçek sebebi ve temelinin muris muvazaasına dayalı olduğu sonucuna varılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Yasasının 1.maddesine göre “Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır”, yine aynı maddeye göre “Hakim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yarar- lanır.”Kanunun yasada belirtilen biçimde özüyle de uygulanabilmesi için hakim tarafından yorumlanması gerekmektedir. Bu husus hem yargısal kararlarda, hem de bilimsel görüşlerde kabul gören bir uygulamadır. 04.02.1959 gün ve 1957/14 E. 1959/6 K. Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde bu husus “Kanun hükümlerinin sadece kanunun lafzına göre değil, fakat hem lafzına ve hem de ruhuna göre tefsir edilmesi ve kanunun yalnız lafzına dayanılarak hükümlerin konuluş maksatlarına aykırı neticelere varılmasına meydan bırakılmaması, bugünkü hukuk ilminin ve tatbikatının ana kaidelerindendir.” denilmek suretiyle açıklanmış olup, keza aynı husus 27.3.1957 gün ve 1957/1 E. 1957/3 K Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde de belirtilmiştir. Diğer taraftan H.G.K. 20.02.1963 gün ve 4/71-21 Sayılı kararında da belirtildiği gibi; “Bir konunun İçtihadı Birleştirme Kararı ile aydınlanması, ameli sonuç bakımından, o konuda yeni bir yasa çıkarılması anlamına gelmektedir”. Nasıl ki, yasa hükümleri uygulanırken tefsirleri ve asıl amaçlarının belirlenmesi gerekmekte ise yine yasa hükmünde olan İçtihadı Birleştirme Kararlarının da tefsiri mümkün olup, bu durum sonuçları ile bağlayıcı olan İçtihadı Birleştirme Kararlarının genişletilmesi veya değiştirilmesi anlamına gelmemektedir. İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde, muris muvazaasının oluşabilmesi için taşınmazın tapu sicillinde kayıtlı olması yanında, murisin tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olması koşulunun ne anlama geldiğinin saptanması gerekmektedir. Buradaki kastedilen irade açıklaması murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması değil, her ne biçimde ve her ne yolla olursa olsun, murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas olmasıdır, yani iradenin hangi vasıta ile değil, hangi amaçla tapu memuru önüne geldiği önemlidir. Sonuçta, murisin iradesi tapudaki devir işlemine dayanak teşkil ettiğine ve açıklanan bu iradenin gerçek irade olmayıp mirasçıdan mal kaçırmak amacını güttüğü iddia edildiğine göre, muris muvazaası nedenine dayanılarak açılan davanın dinlenmesi gerekir. 76 Hüseyin KOVAN Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2006 gün ve 2006/1-734 E., 2006/761 K sayılı ilamında da belirtildiği gibi; harici taşınmaz satımı gibi murisin tapu memuru önünde oluşturmayıp da herhangi bir biçimde dışarıda oluşturulduktan sonra tapu memuru önüne gelen iradesi sonucu gerçekleştirilen taşınmaz devirlerinde muris muvazaasının incelene- meyeceği görüşü kabul edildiği taktirde, bu uygulamanın yaygınlaşacağı ve Türk Medeni Yasasının miras hükümlerinin bertaraf edilebileceği de gözden uzak tutulmamalı ve 01.04.1974 gün ve 1974/1-2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmasında tereddüt edilmemelidir. Davalı her ne kadar dava konusu temlikin muvazaalı temlik olarak değil, miras payı devri olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtse de, önemli olanın murisin bu işlemi yaparken güttüğü amacın ne olduğunun tespiti olduğundan ve iradenin hangi vasıta ile kullanıldığının bu anlamda bir önemi bulunmadığından, uyuşmazlığın sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi için davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması gerekmektedir. Öyle ise, içsel bir durum olan miras bırakanın asıl irade ve amacın tespiti için Özel Dairenin bozma kararında belirtilen şekilde araştırma yapılması zorunlu bulunmaktadır. Bu itibarla, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Dairenin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.16.6.2010 tarih 2010/1-281 Esas 2010/323 Karar” SORU – 12 MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINDA DAVACILARIN BİR KISMI DAVASINI TENKİS OLARAK ISLAH EDERLERSE NE OLUR? Muris muvazaası nedeni ile tapu iptal davası, işlemin geçersiz olduğu iddiasına dayanır, oysa tenkis talebinde ise işlemin geçerli olduğu kabul edilir, geçerli işlemin davacının saklı pay’a (mahfuz hisse) teca- vüzlü bölümü talep edilir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal davası ıslah ile tenkise dönüştürülmüş ise bu durumda muvazaa iddiası incelenemeyecektir. Tenkis davasının koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılacaktır. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakanları Yunus K.’in 27 ada 111 parsel üzerindeki bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunmayan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara devrettiğini ileri sürülerek muvazaalı satış sözleşmelerinin iptali ile dava konusu taşınmazların mirasbırakana ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemişler, 10/12/2013 tarihli dilekçe ile tenkis talebinde bulunmuşlardır. Davalılar, dava konusu binadaki dükkan ve daireleri alabilecek maddi güce sahip olduklarını, tasarrufun tümünün değil, ancak saklı pay oranında iptalinin mümkün olabileceğini, tenkis isteğinin süresinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, satış yolu ile yapılan temlikler sebebiyle tenkise hük- medilemeyeceği, satış sözleşmesine konu dairelerin menkul hükmünde bulunduğu, zamanaşımı süresinin ıslah tarihi itibarıyla geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hande B/nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı sözleşmesinin iptali, mülkiyetin aidiyetinin tespiti, aşamada tenkis istemine ilişkindir. Hemen belirtmek gerekir ki, dava sözleşmenin iptali istekli olarak açılmış, 10.12.2013 tarihli dilekçe ile tenkis davasına dönüştürülmüş olup muris muvazaasına dayalı iptal talebi, tenkise göre daha geniş kapsamlı olduğu için 78 Hüseyin KOVAN ıslaha gerek kalmaksızın davanın tenkise çevrilmesi mümkündür. Çünkü “çoğun içerisinde azın da bulunduğu” kuralı gözönünde tutulursa muvazaa isteklerinin tenkise dönüştürülmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Diğer taraftan; miras, mirasbırakanın ölümüyle açılır (TMK 575.md). Türk Medeni Kanunu’nun 571/1. maddesi ise “Tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her halde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruflarda mirasın açılması tarihinin üzerinden on yıl geçmekle düşer.” hükmünü amirdir. Bu süre hak düşürücü nitelikte olup hakim tarafından yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınır. Dava 28.11.2011 tarihinde açılmış, aşamada talep daraltılarak dava tenkis davasına dönüştürülmüştür. Bu durumda hak düşürücü süre bakımından ıslah tarihi olarak kabul edilen 10.12.2013 tarihinin değil, dava tarihinin esas alınması gerekeceği kuşkusuz olup mirasbırakanın ölüm tarihi (02.10.2011) itibariyle hak düşürücü sürenin geçmediği sabittir. Somut olayda davacılar, mirasbırakanın 27 ada 111 parsel üzerine inşa ettiği bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunmayan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle davalılara devrettiğini, devirlerin mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmış aşamada taleplerini tenkise hasretmişlerdir. Ne var ki; dosyada bulunan tapu kaydına göre, 27 ada 111 parsel sayılı müfrez tarla vasıflı taşınmazın dava dışı kişiler adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, TMK’nın 684. maddesinde “Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur. Bütünleyici parça, yerel âdetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır. ” düzenlemesi mevcuttur. Buna göre harici sözleşmelere konu dükkan ve dairelerin üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetine tabi olduğu, öte yandan bu dükkan ve dairelerin mirasbırakana ait olduğuna dair dosyada bir delil bulunmadığı açık olup davacıların tenkis isteğinin reddi bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre davacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiy- le usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.22.05.2019 tarih 2016/9983 Esas 2019/3256 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 79 Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu Asliye 2.Hukuk Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne dair verilen 06.05.2009 gün ve 2000/102 E-2009/125 K. Sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili ile davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay l.Hukuk Dairesinin 08.12.2009 gün ve 2009/8379-12697 sayılı ilamı ile; (“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, tenkis isteği yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle satış yoluyla davalı NL.’e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N…’e, onun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle satışlar davalı H…’a, yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H…’a, onun da, aynı taşmmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı R…’ya yine satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırmak ve saklı paylarının ihlal etmek amacıyla yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlar ise de, mahkemece muris muvazaası iddiası yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan tenkis isteği bakımından hüküm kurulmuş, ne var ki, muris muvazaasına yönelik istek bakımından davacılar tarafından bir temyiz itirazında da bulunulmamıştır. Dosya kapsamı ile, çekişmeye konu edilen 205 ada 9,122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların davalı H../a ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edildiği kay den sabittir. Hemen belirtilmelidir ki; ölünceye kadar bakıp gözetmek sözleşmesi basitçe taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen, bazı yönleri itibarıyla talih ve tesadüfe, ayrıca şekle bağlı bir sözleşme şeklinde tanımlanabilir. Nitekim, söz konusu sözleşme B.K.nun 511.maddesinde, “kaydı hayat ile bakma mukavelesi, akitlerden birinin diğerine ölünceye kadar bakmak ve onu görüp gözetmek şartıyla bir mamelek yahut bazı malların temlikini iltizam etmesinden ibaret olan bir akit” olarak tarif edilmiştir. 80 Hüseyin KOVAN Anılan yasanın bu ve devamı maddelerinin açık hükümlerin de belirtildiği gibi ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile, bakım alacaklısı sözleşmeye konu olan mamelek veya bazı mallarının mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme, bakım borçlusu da kural olarak bakım alacaklısını kendi ailesi içerisine alıp, ona özenle ölünceye kadar bakıp gözetmek yükümlülüğü altına girer. Bilindiği üzere; bakım borçlusunun bakıp gözetmek yükümlülüğü, aksi kararlaştırılmadığı sürece bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp, ikametini temin etme yanında, besleme giydirme hastalığında hekime götürüp, gerekli ihtimamı gösterme, manevi yönden her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri de içerisine alır. Kuşkusuz bakım borçlusu yükümlülüklerini yerine getirirken, aldığı malların kıymetine, bakım alacaklısının önceden sahip olduğu içtimai mevkiine ve hakkaniyet kurallarına göre hareket etmek zorundadır. Öte yandan, yükümlülüklerin yerine getirilmemesinin sonuçları BK.nun 517.maddesinde açıklanmış sözleşmeden doğan ödevlere aykırılık yüzünden ilişki çekilmez olmuşsa, ya da başka önemli nedenlerle ilişkinin sürdürülmesi aşırı ölçüde güçleşmiş veya olanaksız hale gelmişse taraflardan her birinin tek yanlı olarak sözleşmeyi fesh etme, verdiği şeyi geri alma hatta karşı tarafın kusurlu olması halinde tazminat isteme hakkı tanınmıştır. O halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyen bakım borçlusuna karşı bakım alacaklısı her zaman fesih hakkını kullanabilmekte, fesih geçmişe etkili (makable şamil) olmak üzere sözleşmeyi sona erdirdiğinden verdiği şeyi de geri isteyebilmektedir. Somut olaya gelince; dosya kapsamı, tanık beyanları ile davalılardan H… ile annesi olan davalı N…’in tarafların miras bırakanı İbrahim ile yaşadıkları, yaşam süresi içerisinde onun maddi ve manevi her türlü ihtiyacını giderdikleri ve son zamanlarında yatalak olan murise karşı bakım görevinin yerine getirildiği görülmektedir. Kaldı ki, bakım alacaklısı muris İbrahim’in sağlığında akitten kaynaklanan bakım borcunun yerine getirilmediğine dair bir dava açılmadığı gibi bir iddianın da sebk etmediği açıktır. Bu durum karşısında, anılan üç parça taşınmazın temlikinin ivaz karşılığı olduğu gözetildiğinde tenkis hükümlerini tabi olmayacağı da tartışmasızdır. Vurgulamak gerekir ki, miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufları ile (vasiyetname ve miras mukavelesi) sağlar arası (hibe) gibi tasarrufları tenkise tabidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 81 O halde, 205 ada 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlar bakımından tenkis isteğinin kabul edilmiş olması doğru değildir. Öte yandan; her ne kadar 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazlar davalı N…’e satış suretiyle temlik edilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme sonucunda miras bırakanın gerçek iradesinin satış olmayıp mirasçıdan mal kaçırma amacını taşıdığı, bir başka ifadeyle yapılan temlikin bağış amaçlı olduğu saptandığına göre tenkise tabi olacağında kuşku yoktur. Diğer taraftan, 116, 151, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payının davalı N../e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H…’a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır. Ayrıca, dosya kapsamı ile miras bırakanın dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı 03.05.1989 tarihinde davacı N.. T…’a satış suretiyle temlikinin bedelsiz olduğunun kanıtlanamadığı da anlaşılmaktadır. Buna karşın, 95 parsel sayılı taşınmaz bakımından yapılan temlik nedeniyle davacı N../in saklı payını aldığının kabulü doğru değildir. Bu açıklamalar ve ortaya konulan ilke ve somut olgular karşısında tenkis hesabının da değişeceği kuşkusuzdur. Kabul tarzı itibariyle de, davalılar tercih haklarını Türk Medeni Yasasının 564. maddesi hükmü uyarınca ayın olarak verme şeklinde kullandıkları ve, mahkemece sabit tenkis oranına göre davacıların saklı payı oranında iptal ve tescile karar verilmiş olması da doğru değildir. Zira, davalılar tercihlerini ayın yönünde kullandıklarına göre, taşınmazların mülkiyetinin davacılara bırakılması ve davacıların davalılara bedel ödemesi yasal koşul olduğu halde mahkemece bu hususta yanılgıya düşülerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Bilindiği üzere; tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (teberru) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasınm dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile, iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişi- 82 Hüseyin KOVAN lerin bir aylık iaşe, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (MK.565) Miras bırakanın Medeni Kanunun 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiyatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak nakdin ödetilmesine karar verilmelidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 83 Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Tarafların temyiz itirazları yerindedir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar vekili miras bırakanlarının maliki olduğu 12, 122, 140, 141(4/5 payı), 290, 292, 297, 116, 451 ve 205 ada 9 parsel sayılı taşınmazlarının, bir kısmını satış, bir kısmını ölünceye dek bakma akdi ve hibe ile davalılara mal kaçırmak amacıyla temlik ettiğini, miras bırakanın başkaca malı olmayıp tüm mal varlığını davalılara aktarmasını haklı kılacak hiçbir nedenin bulunmadığını, bakıma muhtaç olmadığını, satış sureti ile devrettiği taşınmazların gerçekte bağışlandığını, temliklerin hepsinin muvazaalı olması nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur. Mahkemece, alınan tenkis raporları doğrultusunda davacı N… yönünden saklı payının ihlal edilmediği gerekçesi ile davanın reddine; diğer davacılar yönünden ise davanın kabulü ile pay olarak tapu iptal tescil kararı verilmiştir. Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmuş; Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hüküm taraflarca temyiz edilmiştir. Dosya içeriğindeki belgelerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle satış yoluyla davalı kızı N../e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N../e, O’nun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle davalı oğlu H…’a satış suretiyle; yine 9,122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları ise 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H../a, O’nun da, aynı taşınmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı eşi R…’ya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. İlk olarak, bozma ilamında da değinildiği üzere davacılardan N.. T…’a dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazm miras bırakan tarafından 3.5.1989 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği ve onun tarafından da dava dışı İbrahim Sucu’ya 27.11.1998 tarihinde satıldığı belirgindir. Her ne kadar alınan bilirkişi raporunda anılan parselin satışı nedeniyle davacı 84 Hüseyin KOVAN N../in saklı payına herhangi bir el atma olmadığı tenkis isteyemeyeceği görüşü üzerine mahkemece davacı N… yönünden davanın reddine karar verilmişse de, davacının taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanmış değildir. Öyleyse Mahkemece anılan davacının talepleri irdelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, davasının reddi doğru değildir. Öte yandan, bir kısım davacılar her ne kadar başlangıçta muris muvazaası hukuksal nedenine de dayanarak tapu iptal ve tescil istemişlerse de, mahkemeye sundukları 13.04.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini tenkise çevirmişlerdir. Bilindiği üzere, saklı paylarının değerini alamayan mirasçıların miras bırakanlarının, mirastan tasarruf edebileceği kısmı aşan yani saklı paylarına yaptığı tecavüzü ortadan kaldırmak ve geri alınmasını sağlamak için açtıkları davalar öğretide tenkis(Indirim) davaları olarak adlandırılmakta olup; tenkis davaları, özünde geçerli olan işlemler için açılabilir. Yani geçerli olmayan işlemlerde tenkis uygulanamaz. Eldeki davada davacılar gerek satış suretiyle temlik edilen 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazların, gerekse ölünceye kadar bakma koşulu ile temlik edilen taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri sürdüklerine göre, muvazaa iddiasının özünde temliklerin geçerli olmadığı iddiası vardır. Öncelikle satış suretiyle gerçekleştirilen temlik işleminin muvazaalı olduğu, yani geçersizliği iddia edildiğine göre tenkise konu olamayacaktır. Zaten satış işlemin geçerli olması halinde de, ivazlı işlem olacağından yine tenkise tabi olamayacaktır. Ölünceye kadar bakma akdi ile temlike konu edilen 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin yapılan temliklerin de muvazaalı olduğu, geçersiz olduğu ileri sürüldüğünden tenkise konu edilemez. Kaldı ki, dosya içeriği ve toplanan delillere göre bakım koşulu gerçekleştiğinden ve miras bırakan tarafından bakım borcunun yerine getirilmediğine dair sağlığında bir çekişme de yaratılmadığına göre, temlik ivaz karşılığı yapılmış olduğundan, tenkise tabi olmayacaktır. Öyleyse geçersiz olmayan ve bir ivaz karşılığı yapıldığı belirlenen ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edilen 9,122, 290 nolu parseller ile satış suretiyle temlik edilen taşınmazlar yönünden bir kısım davacıların taleplerini tenkis olarak ıslah etmeleri nedeniyle muvazaa incelemesine de girilemeyeceğinden ve ivazlı işlemlerde tenkis uygulanamayacağından 12, 292 ve 297 nolu parseller yönünden davanın reddi gerekir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 85 Çekişme konusu edilen 116, 451, 140 ve 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payı yönünden ise, davalı N../e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H../a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır. O halde, bir kısım davacıların tenkise yönelik talepleri dava konusu edilen hibeye konu taşınmazlar yönünden araştırılmalıdır. Hemen belirtilmelidir ki, dosya içerisindeki veraset ilamından miras bırakanın 04.12.1999 tarihinde vefat ettiği anlaşıldığına göre, eldeki davada ölüm tarihinde yürürlükte olan 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisindeki tenkis hükümlerinin uygulanacağı açıktır. Bunun yanı sıra, davalılar her ne kadar ilk cevap dilekçelerinde tercih haklarını mal olarak değil de, para olarak kullanacaklarını belirtmişlerse de; gerek 26.10.2005 tarihli celsede gerekse 07.11.2007 tarihli celsedeki beyanlarında tercih haklarını mal olarak kullanacaklarını, para ödeyecek durumları olmadığını bildirmişlerdir. Öyleyse Yerel Mahkemece tenkis incelemesi yapılırken davalıların bu istekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda yerel mahkemece yapılacak iş; 1- Davacılardan N.. T…Tn dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanamadığından, talepleri konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi, 2- Davalılardan H../a temlik edilen ölünceye kadar bakma akdine konu 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların temlikinin ivaz karşılığı olduğu anlaşıldığından, çekişmeli parseller yönünden tenkis isteğinin reddine karar verilmesi, 3- Davalı N../e satılan 12, 292 ve 297 parsellere ilişkin tenkis isteğinin de yukarıda açıklanan gerekçelerle reddine karar verilmesi, 4- Davalı N…’e hibe edilen ve O’nun tarafından diğer davalı H…’a satış suretiyle temlik edilen 116, 451, 140, 141 parsel (4/5 payı) sayılı taşınmazlar yönünden ise tenkis incelemesi yapılarak olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkemenin direnme karan usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir. Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle, HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.13.4.2011 tarih 2010/1-701 Esas 2011/130 Karar” SORU – 13 MURİSİN İNTİFA HAKKINI KENDİ ÜZERİNDE BIRAKARAK TAŞINMAZIN ÇIPLAK MÜLKİYETİNİ SATMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Böyle bir dava açılması halinde murisin gerçek iradesinin ne olduğunun araştırılması gerekir. Tapuda satış görünse bile murisin amacı kendisine bakıp gözetilmesi amacıyla bu temliki yapmış ve temlik edilen taşınmazın değeri murisin malvarlığı toplamı içinde az bir değer teşkil ediyorsa veya murisin toplam mal varlığına göre dava konusu malın değeri makul değerde ise muvazaa dan bahsedilemeyecektir. Bu nedenle muvazaa koşullarının bulunup bulunmadığı ve murisin gerçek iradesi araştırılarak taraf delilleri toplanarak bir karar verilmelidir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 19.09.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Tayfun Altundağ ile temyiz edilen davacı vekili Avukat Yağmur Doğan geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan anneannesi Tanyıldızı T.’nun 442 ada 70 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 noTu dükkanı mirastan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak 25.05.1998 tarihinde davalı kızına satış yoluyla temlik ettiğini, annesi Hatice’nin 03.10.1995 tarihinde öldürülmesi ve babasının da kısa bir süre sonra ölümü üzerine tek başına kaldığını, tüberküloz hastası olduğunu, mirasbırakanın taşınmazı elden çıkartması için haklı bir neden bulunmadığını ileri sürerek çekişme konusu 442 ada 70 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 noTu bağımsız bölümün davalı adına olan tapu kaydının iptali ile payı oranında adına tescilini istemiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 87 Davalı aşamalarda, satışın gerçek olup mirasbırakanın paylaştırma amacıyla hareket ettiğini, zira mirasbırakan ve eşinin taşınmazlarını çocuklarına ve torunlarına bıraktıklarını, mirasbırakanın dava dışı eşi Mustafa Kemal Tanyeli’nin 13.05.2004 tarihli vasiyetname ile 172 ada 189 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu bağımsız bölüm ile 172 ada 190 parsel sayılı taşınmazda bulunan 1 no’lu bağımsız bölümü davacıya bıraktığını ancak davacının bu taşınmazları satıp parasını tükettiğini, davacının yaşının küçük olması nedeniyle davacının hakkının kardeşlerine verildiğini, davacı ve kardeşleri için mirasbırakanın pek çok harcama yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, mirabırakanın eşi tarafından davacıya taşınmaz verilmiş olmasının paylaştırma sayılmayacağı, tüm mirasçıları kapsar şekilde paylaştırma yapılmadığı, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, 1921 doğumlu mirasbırakan Tanyıldızı T.’nun 25.07.2010 tarihinde ölümü üzerine davalı kızı Zehra D. 03.10.1995 tarihinde ölen kızı Hatice Uğur’dan olma torunları davacı Mustafa Kemal ile dava dışı torunları Ülker Özlem ve Zeynep İnci’nin mirasçı kaldıkları, dava konusu 442 ada 70 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu bağımsız bölümün mirasbırakan adına kayıtlı iken mirasbırakanın intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetin tamamını 25.05.1998 tarihinde davalıya satış yolu ile temlik ettiği, mirasbırakanın yine 25.05.1998 tarihinde dava dışı 635 ada 5 parselde bulunan 1 no’lu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini dava dışı torunu Zeynep İ.’ye, 04.10.1994 tarihinde dava dışı 160 ada 403 parselde bulunan 14, 15, 16, 17 no’lu bağımsız bölümleri davalı kızına, dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 14 no’lu bağımsız bölümü dava dışı torunu Ülker Özlem’e, 160 ada 404 parselde 16 ve 17 no’lu bağımsız bölümleri davacının da annesi olan müteveffa kızı Hatice Uğur’a, 28.09.1995 tarihinde dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 11 no’lu bağımsız bölümü davalı kızına, 30.06.2000 tarihinde dava dışı 5536 ada 6 parselde bulunan 4 no’lu bağımsız bölümü davalı kızına, 12.10.2000 tarihinde dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 13 no’lu bağımsız bölümü dava dışı torunu Ülker Ö.’e, 22.09.1995 tarihinde dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 15 no’lu bağımsız bölümü dava dışı torunu Zeynep İ.’ye, 30.06.2000 tarihinde dava dışı 5657 ada 29 parselde bulunan 4 no’lu bağımsız bölüm ile 5536 ada 6 parselde bulunan 4 no’lu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetlerini davalı kızına satış yolu ile temlik ettiği, dava dışı 172 ada 190 par- 88 Hüseyin KOVAN selde bulunan 1 no’lu dükkan ile 172 ada 189 parselde bulunan 2 no’lu dükkanın tamamı mirasbırakanın dava dışı eşi Mustafa Kemal T. adına kayıtlı iken adı geçenin 13.05.2004 tarihli vasiyetname ile bu taşınmazları davacıya bıraktığı ve bu taşınmazların 01.02.2013 tarihinde mahkeme kararı ile davacı adına tescil edildiği, davacının da bu taşınmazları bilahare dava dışı 3. kişiye satış yolu ile devrettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanununun (TBK) 237., (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 89 Öte yandan, muvazaa iddiasına dayalı davalarda mirasbırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile Türk Medeni Kanunu (TMK) 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mükelleftir. Bir başka ifade ile temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ispat külfeti davacı tarafa aittir. Ne var ki, miras bırakanın, sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmış olması durumunda, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı kuşkusuzdur. Somut olaya gelince, miras bırakan Tanyıldızı tarafından paylaştırmanın yapıldığı tarihte davacının annesi Hatice Uğur’a da davalı ile birlikte taşınmazlar verildiği kayden sabit olup davalı yanın paylaştırma savunması yerinde olduğu gibi, HMK 190. ve TMK 6. maddeleri uyarınca ispat yükü kendisinde olan davacının da iddiasını kanıtlayamadığı, bu somut olgular yukarıdaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde mirasbırakanın dava konusu temliki yaparken gerçek irade ve amacının mirasçılardan mal kaçırmak olmadığı sonucuna varılmaktadır. Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 2.037.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden almmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.19.09.2019 tarih 2016/5305 Esas 2019/4704 Karar” Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden toplanan delillerden tarafların ortak miras bırakanı G./nin malik olduğu taşınmazdaki 4/16 payının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini … tarihli akit ile davalıya satış yoluyla temlik ettiği anlaşılmaktadır. 90 Hüseyin KOVAN Davacılar miras bırakanı G.. nin davalıya yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaa olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. ………….. öte yandan miras bırakanın sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını mirasçıları arasında hoşgörü ile karşılanabilecek makul ölçüler içinde paylaştırmışsa mirasçıdan mal kaçırma iradesinden söz etme olanağı yoktur. O halde miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması miras bırakandan tüm mirasçılara intikal eden taşınır ve taşınmaz ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve arsa ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ile değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak paylaştırmanın mı yoksa mal kaçırma amacının mı üstün tutulduğu aydınlığı kavuşturulması zorunludur. Somut olaya gelince davacıların miras bırakan G nin oğulları davalı S.. S..A nin ise kızı olduğu miras bırakan S nin sağlığından davalı ile aynı çatı altında hayatını ikame ettirdiği ve hasta olması nedeniyle davalının annesi olan murisin gerekli her türlü tedavisi ile ilgilendiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşıladığı ve murise hayatı boyunca bir evladı ebeveynine bakmakla ve göstermekle yükümlü olduğu şartların üstünde ilgisini ve hizmetini esirgemediği dosya kapsamı ile sabittir. Oysa çekişme konusu taşınmazın satış şeklinde davalıya temlik edildiği görülmektedir …. miras bırakanın gerçek iradesinin araştırılması gerekir Hal böyle olunca murisin mal kaçırma amacıyla hareket etmediği anlaşıldığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm kurulması doğru değildir yerel mahkeme kararı bozulmuş mahkeme önceki kararda direnmiştir. …murisin ve davalının taşınmazın kira gelirinden başka hiçbir gelirlerinin bulunmadığı murisin ölümüne kadar tüm ihtiyaçlarının ve bakımının davalı tarafından karşılandığı, murisin … tarihinde dava konusu taşınmazın payını intifa hakkını kendi üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini davalıya satış göstermek suretiyle tapuda devrettiği bu tarihten çok önceleri başlayan ve özellikle murisin son yıllarında ağırlaşan hepatit hastalığı nedeniyle sık sık tedavi gördüğü, günlerce hastanede yattığı onun bu halinde bile bakımının sadece davalı tarafından yapıldığı ve davalının refakatçi olarak günlerce murisin yanında kaldığı, davacıların ise murisin çocukları olmasına rağmen muris ile hiç ilgilenmedikleri Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 91 gibi davacılardan K..H nin murisi hastalığının ağırlaştığı son aylarında şikayet etmek suretiyle hakkında ceza davasının açılmasını sağladığı, ceza davasını murisin ölümü ile düştüğü, hususları gerek davacı ve gerekse davalı tanıklarının beyanları ile dosyada mevcut belgelerden anlaşılmaktadır. Tüm bu olayların gelişiminden miras bırakanın hepatit hastalığı nedeniyle sağlık harcamalarının arttığı, kira gelirinden başka hiçbir gelirinin bulunmadığı karşılaştığı sağlık harcamalarına kaynak yarattığı için çekişmeli taşınmaz payını hayatı ve hastalığı boyunca yanında kalıp, kendisi ile ilgilenen ve destek olan davalıya sattığı her ne kadar taşınmazın akitteki bedel ile gerçek değeri arasında fark bulunsa da salt tapuda gösterilen değer ile gerçek değer arasında nispetsizliği muvazaanın varlığına yeterli delil sayılamayacağı, kaldı ki ölene kadar taşınmazda oturmaya devam etmesi ve davalının kendisine sağladığı bakım ve desteğin yarattığı minnet duygusu dikkate alındığında, satışın gerçek değer üzerinden yapılmaması mal kaçırma amacıyla yapılmadığı sonuç ve kanaatine varılmaktadır. Diğer taraftan evladın el verdiğinde ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlaki bir görev ise de, görev sınırının aşıldığı, ana babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın hizmetin karşılığında bir şey istemesi ve sunular aşırı hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği, hukuka uygun düşeceğinden böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğu kabul edilmelidir. O halde taraflar arasında pay devri isteminde, murisi muvazaasının olmazsa olmaz unsurlarından olan gizli sözleşme unsuru bulunmadığından işlemin gerçekte satış olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Direnme kararının yukarıda ve özel dairede gösterilen bozma nedenlerden dolayı bozulmuştur. “HGK.16.6.2010 tarih 2010/1-295 Esas 2010/333 Karar” SORU – 14 MURİSİN KENDİ PARASI İLE ÜÇÜNCÜ KİŞİLERDEN, MİRASÇILARDAN BİRİ ADINA TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Yüksek Yargıtay 1. HD çok önceki yıllardaki içtihatlarında murisin kendi parası ile 3. kişilerden satın aldığı bir gayrimenkulu mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla mirasçılardan biri adına tapuya kayıt ettirmesi, veya parasını muris vermesine rağmen sanki mirasçı ile 3. kişi arasında alım satım sözleşmesi gibi yapılarak mirasçı adına tapuya kayıt edilmesi halinde, bu işlemden zarar gören mirasçıların açtığı muris muvazaası nedeniyle tapu iptali tescil davalarında, yapılan işlemin “gizli bağış” olduğu gerekçesiyle 01/04/1974 gün 72 Yargıtay içtihadı birleştirme kararının olayda uygulanması gerektiğini ve paranın muris tarafından ödendiğinin ispatlanması halinde muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tesciline karar verilmesi gerektiğini kabul etmesine rağmen sonraki yıllardaki içtihatlarında, 01/04/1974 gün 72 Yargıtay içtihadı birleştirme kararının bu tür işlemlerde uygulanamayacağını koşullarının oluşması halinde tenkis yönünden inceleme yapılabileceğini belirtmiş ve bu içtihadı da kararlılıkla uygulamaya devam etmiştir. Yargıtay’ın her iki görüşe ilişkin önceki yıllara ilişkin ve görüş değiştirdikten sonraki ve geçerli olan içtihatları aşağıda sunulmuştur. Taraflar arasında görülen davada; davacılar vekili, üçüncü bir kişi adına tapunun 3.10.1945 tarih 18 numarasında kayıtlı olan dava konusu taşınmazın gerçekte karşılık olarak sahibi bulunduğu koyun sürüsünü vermek suretiyle müvekkillerinin miras bırakanı Hakkı tarafından satın alınmasına karşın, tapudaki ferağ işleminin muvazaalı biçimde o tarihte murisin evlilik dışı birlikte yaşadığı davalılardan Ayşe üzerine yapıldığını, daha sonra davalı Ayşe’nin çekişmeli taşınmazı ölünceye kadar bakma şartı ile muvazaalı olarak evlatları diğer davalılara devrettiğini ileri sürüp müvekkillerinin miras payları oranında iptal ve tescil istemiştir. Davalılar vekili, cevap layihasında yazılı nedenlerden ötürü davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın temyizen incelenmesi süresinde davalılar vekili tarafından istenilmekle; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 93 Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, dava konusu taşınmazın gerçekte üçüncü bir kişiden miras bırakanları Hakkı tarafından satın alındığını, ancak kendilerinden mal kaçırılmak amacıyla bu yerin tapusunun murisin o tarihte evlilik dışı birlikte yaşadığı davalılardan Ayşe adına muvazaalı olarak oluşturulduğunu, Ayşe’nin de daha sonra nizah taşınmazı yine muvazaalı işlemle kendi öz oğulları diğer davalılara devrettiğini ileri sürerek, payları oranında iptal ve tescil istemişlerdir. Dosya içeriğinden toplanan delillerden ve özellikle, dinlenilen davacıların tanıkları ile davalı taraf tanığı Sefer’in açıklamalarından dava konusu taşınmazı gerçekte karşılık olarak sahibi bulunduğu koyun sürüsünü vermek suretiyle Rüsmet oğlu Mustafa adlı üçüncü bir kişiden miras bırakan Hakkı’nın satın aldığı, ancak tapu kaydının murisin o tarihte evlilik dışı birlikte yaşadığı davalı Ayşe adına muvazaalı olarak oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Miras bırakanın yarar sağlamak istediği kişiye, üçüncü şahıslardan aldığı malın bedelini ödemesinin gizli bağış olduğu devamlılık kazanmış yargısal kararlar gereğidir. Olayda gizli bağışın tipik bir örneği mevcuttur. Görünürdeki satış bağıtı muvazaa, örtülü bağış akti de şekil noksanlığı nedeni ile geçersizdir. Bunun yanı sıra temellük gayri meşru birleşmeyi sağlamak ve sürdürmek amacıyla yapıldığı, bu itibarla BK. nun 65. maddesi hükmünce verilenin geri alınamayacağına ilişkin kuralın olaya uygulanma olanağı yoktur. Şöyle ki; gizli bağışı yapanla (miras bırakanla) temellük eden davalı Ayşe arasında bir dava mevcut olmadığı gibi işbu dava miras bırakanın halefleri tarafından halefiyet yoluyla açılmış bir dava da değildir. Aksine muvazaa hukuksal nedeninden kaynaklanan ve haksız eylem kurallarına dayanan iptal davası söz konusudur. Hal böyle olunca ancak sözleşenler yada onların halefleri arasında halefiyet esaslarına göre açılan davalarda uygulama yeri bulanan BK;nun 65. maddesi hükmünün bu davada nazara alınması mümkün değildir. Nitekim bu yön Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 3.2.1982 tarih, 14464/77 sayılı kararında açıkça vurgulanmaktadır. Öte yandan, davalı Ayşe’nin sonradan kendi oğulları diğer davalılar Mehmet ve Metin’e yaptığı temlik nedeni ile anılan davalıların MK. nun 931. maddesinin koruyuculuğu altında bulundukları da düşünülemez. 94 Hüseyin KOVAN O halde, davalıların sair temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Ancak; davacıların kendi payları oranında iptal ve tescil istedikleri gözetilip, istek çerçevesinde iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere tüm mirasçıların paylarının belirlenmesi suretiyle hüküm kurulması doğru değildir, davalıların temyiz itirazı bu yönüyle yerindedir. Kabulüyle hükmün yalnızca belirtilen nedenden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.6.6.1983 tarih 198316572 Esas 1983/6628 Karar” Kararda da belirtildiği üzere yüksek Yargıtay 1.Hukuk Dairesi murisin kendi parası ile üçüncü kişi adına satın aldığı taşınmaz nedeni ile açılan davada gizli bağış nedeni ile muris muvazaasını kabul etmiş sadece yerel mahkemenin talebi aşarak karar vermesi nedeni ile kararı bozmuş olup Ayşe’nin çocuklarının da tapuya güven ilkesinden yararlanamayacağını belirtmiştir. Eğer Ayşe bu taşınmazı çocuklarına değil de üçüncü bir kişiye satmış olsa idi bu durumda üçüncü kişinin iyi niyetli olması halinde (yani, kendisine satılan taşınmazın, muvazaalı bir işlem ile Ayşe adına tapuya kayıt ve tescil edildiğini bilmemesi halinde) tapuya güven ilkesinden yararlanacağı kuşkusuzdur. Taraflar arasında görülen davada, davacılar, 133 ada 3 parsel sayılı taşınmazın satış bedelinin tamamının miras bırakanları babaları Tahsin tarafından ödendiğini, ancak kendilerinden mal kaçırmak amacıyla bu yerin tapusunun muvazaalı olarak üvey anneleri davalı adına oluşturulduğunu ileri sürerek tapunun iptali ile adlarına tescilini ve paylarına baki el atmanın önlenmesini istemişlerdir. Davalı, nizalı parselin terekeye dahil bir mal olmadığını ve 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiştir. Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, dava konusu 133 ada 3 parsel taşınmazın satış bedelinin tamamının miras bırakan, muvazaalı olarak üvey anneleri bulunan davalı adına oluşturulduğundan bahisle tapunun iptali ile payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Tüm dosya içeriğine göre, davalının çe- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 95 kişmeli taşınmazı satın alacak ekonomik güce sahip olmadığının saptandığı bir yana, bu yön Nazilli Sulh Hukuk Mahkemesinin… say ılı dosyasında tarihli oturumda “Kuşadası’ndaki arsayı Tahsin bana alıverdi. Üzerine de ev yaptı. Benim üzerime tapusu bu şekilde çıktı” şeklindeki beyanı ile davalının da kabulündedir. Miras bırakanın yarar sağlamak istediği kişiye, üçüncü şahıslardan aldığı malın bedelini ödemesinin gizli bağış olduğu devamlılık kazanmış yargısal kararlar gereğidir. Olayda gizli bağışın tipik bir örneği mevcuttur. Bu itibarla görünürdeki satış bağıtı muvazaa, örtülü bağış akti de şekil noksanlığı nedeni ile geçersizdir. Bu durumda mahkemece davanın kabul edilmesi gerekirken yanılgıya düşülerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi BOZMA’yı gerektirmiştir. “l.HD.25.10.1982 tarih 1982/12317 Esas 1982/12081 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacı vekili, müvekkilinin murisi Abdulkadir’in parasını vererek satın aldığı 6 ve 7 parsel sayılı taşınmazları eşit olarak davalılar adına tapuya tescil ettirdiğini, aslında bağışladığı halde onlar almış gibi işlem yapıldığını, parayı murisin ödediğini ileri sürerek muvazaa nedeni ile pay oranında tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalılar vekili, dava konusu taşınmazların müvekkilleri tarafından satın alındığını, işlemlerde muvazaa bulunmadığını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, murisin gizli bağış yaparak mal kaçırdığı gerekçesi ile tapu iptali ve tescil davasının kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 6 ve 7 parsel sayılı taşınmazların ortak miras bırakan tarafından bedeli ödenmek suretiyle dava dışı kişiden satın alındığı ve davalılar adına tescil edildiği anla- 96 Hüseyin KOVAN şılmaktadır. Davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 Sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli karar, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.12.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır. Bu durumda çekişmeli taşınmazlar bakımından yukarıda ifade edildiği üzere 1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının olaya uygulanma olanağı yoktur. Öyle ise tapu iptali ve tescil kararı verilmesi isabetsizdir. Ne var ki, davada iptal isteği yanında tenkis talebi de mevcuttur. Ancak, mahkemece bu konuda bir araştırma yapılmış değildir. Bilindiği üzere; Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (teberru) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların, zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm; tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin bir aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıl- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 97 dığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (MK md. 565) Miras bırakanın Medeni Kanunun 506. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedelenen kastının varlığından söz edilemez. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (Ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payı ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki harcını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, almanla mütenasip sorumluluk kuralı gö- zetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK md. 564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oraruna göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki hatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak nakdin ödetilmesine karar verilmelidir. 98 Hüseyin KOVAN Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler gereğince gerekli araştırmanın yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik soruşturma ve gerekçe ile yazılı şekilde davanın kabulü doğru değildir. Davalıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile açıklanan nedenlerle HUMK’mn 428. maddesi uyarınca kararın BOZULMASINA “l.HD.23.11.2004 tarih 2004/8613 Esas 2004/13056 Karar” Yanlar arasında görülen tapu iptali-tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davalı Yasemin hakkında açılan davanın reddine, davalı M. hakkında açılan davanın ise kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemece, davalı Yasemin hakkında açılan davanın husumet yönünden reddine, davalı Metin hakkında açılan tapu iptal ve tescil davasının kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 2157 parsel sayılı taşınmazın A. Ş. tarafından 24.08.1998 tarihli akitle davalı M/e satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır. Davacılar, anılan taşınmazın bedelinin miras bırakanları A.K. tarafından ödenmek suretiyle davalı M. adına alındığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. Davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli ¥2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Karan, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 99 karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince; davalı M taşınmazı üçüncü kişiden edindiğine göre 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı açıktır. Öte yandan, davalı Yasemin hakkındaki dava husumetten reddedildiğine göre lehine maktu avukatlık parasına hükmedilmesi doğrudur. Hal böyle olunca, iptal tescil isteğinin reddedilmesi tenkis bakımından değerlendirme yapılması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir. Davalılar vekilinin Y. bakımından temyiz itirazının reddi ile davalı M. bakımından yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.1.04.2013 tarih 2012/10756 Esas 2013/5608 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmazsa bedel tespiti ve tahsili davası sonunda, yerel mahkemece tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Barış B.’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptal ve tescil olmazsa murisin ödediği bedelin tespiti ile miras payları oranında tahsili isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak mirasbırakan Mehmet Emin K. ‘in bedelini ödeyerek satın aldığı 30306 ada 6 parseldeki 3 nolu bağımsız bölümü ikinci eşi olan davalı adına tapuya kaydettirdiğini, murisin ilk eşinden olan çocuklarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak işlem yaptığını ileri sürerek miras payları oranında tapunun iptali ile adlarına tesciline olmazsa mirasbırakanın çekişmeli taşınmazdaki katkı payının tespiti ile miras payları oranında tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, çekişmeli taşınmazı 1997 yılında boşandığı eşinden aldığı 2.500,00 TL ile satın aldığını belirtip davanın reddini savunmuştur. 100 Hüseyin KOVAN Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesi ile tapu iptal-tescil isteğinin kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;1929 doğumlu mirasbırakan Mehmet Emin K.’in 22.01.2012 tarihinde öldüğü, geriye ilk eşi Mevlüde’den olma çocukları davacılar Rukiye, Şermin ve Nermin ile 10.02.1999 tarihinde evlendiği ikinci eşi davalı Şükran’ı mirasçı olarak bıraktığı, 30306 ada 6 parseldeki çekişme konusu mesken niteliğindeki 3 nolu bağımsız bölümün kat mülkiyeti kurulmak suretiyle 16.01.1997 tarihinde 3. kişi Metin K. adına tescil edildiği ve anılan kişiden taşınmazı davalının 14.03.2000 tarihinde 1.800,00 TL bedelle satın almak suretiyle edindiği,öncesinde Van ilinde bulunan 1252 ada 37 parseldeki mirasbırakana ait 10 nolu bağımsız bölümün 06.03.2000 tarihinde 3.000,00 TL bedelle 3. kişiye satıldığı anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut Olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince; yukarda açıklanan gerekçe ile tapu iptal-tescil isteği dinlenemez ise de, davada terditli olarak bedel istenmiş olup, dava konusu taşınmazın bedelinin muris tarafından ödendiği tüm dosya kapsamı ile sabittir. Esasen bu yön mahkemenin de kabulündedir. Hâl böyle olunca; tapu iptali-tescil isteğinin reddedilmesi, murisin çekişmeli taşınmaza ödediği bedelin tespiti ile tahsiline yönelik davacıların talebinin değerlendirilmesi ve varılacak sonuç çerçevesinde bir ka- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 101 rar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.04.03.2015 tarih 2014/4255 Esas 2015/3273 Karar” Yukarıda da belirtildiği üzere, 1. HD 1980 ve önceki yıllarda murisin kendi parası ile 3. kişiden diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla mirasçılardan birisi lehine gayrimenkul satın alması halinde, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davasının kabul edilmesi ve 01/04/1974 gün % Yargıtay içtihati birleştirme kararının uygulanması gerektiğini belirtirken daha sonraki kararlılık kazanan içtihatları ile böyle bir durumda, 01/04/1974 gün % Yargıtay içtihadı birleştirme kararının uygulanmasının mümkün olmadığını talep edilmiş ise ve koşulları var ise ancak tenkis hükümlerininin uygulanabileceğini belirtmektedir. Ayrıca yukarıda içeriği belirtilen 04.03.2015. tarihli içtihadın da gözden uzak tutulmaması gerekir. SORU – 15 MAHKEME, YARGITAY BOZMA İLAMINDAN SONRA ÖNCEKİ GEREKÇESİNİ DEĞİŞTİREREK ÖNCEKİ KARARIN AYNISINI VERİR İSE BU KARAR DİRENME KARARI SAYILIR MI? Mahkeme önceki kararındaki gerekçesini genişletebilir ise de tamamen değiştiremez, değiştirir ise bu direnme kararı değil yeni bir karar olur, temyiz yeri de Hukuk Genel Kurulu değil, ilgili Hukuk Dairesi olacaktır. Taraflar arasındaki “tapu iptal-tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.07.2010 gün ve 2008/90 E., 2010/255 K. Sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.12.2010 gün ve 2010/12923 E., 2010/13973 K. sayılı ilamı ile; (“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tescil veya tenkis isteğine ilişkin olup mahkemece yapılan araştırma ve inceleme sonucunda, miras bırakanın davalıya satış suretiyle devrettiği 7 adet taşınmaz yönünden temliki işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek suretiyle tapu iptali ve tescil isteğinin kabulüne ve tenkise konu olduğu anlaşılan 12 parça taşınmaz yönünden davanın tefrikine karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. O halde davalının tüm, davacının sair temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine, bu yönlere ilişkin hükmün ONANMASINA; Ancak, mahkemece 3.kişiden satın aldığından bahisle reddine karar verilen 6 parça taşınmaz yönünden iptal tescil isteminin reddine karar verilmesi doğru ise de bu tür temliklerin de koşullarının varlığı halinde tenkise tabi olabilecekleri tartışmasızdır. Davada iptal tescilin yanında kademeli olarak tenkis isteğinin de bulunulduğuna göre anılan taşınmazlar yönünden de tenkis araştırması yapılması zorunludur. Ne var ki, mahkemece bu yönde bir inceleme ve araştırma yapılmamıştır. Davacı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedene hasren BOZULMASI gerekir…” gerekçesiyle, davalının tüm temyiz itirazlarının reddi ile bu yönlere ilişkin hüküm onanıp; davacının temyizi yönünden bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 103 Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis istemine ilişkindir. Yerel mahkemenin bozmaya konu ilk kararında, dava konusu 115 ada 264, 140 ada 59, 121 ada 187, 297, 299 ve 110 ada 2 nolu parsellerin muris ile bir ilgisi bulunmadığı, davalının murisin dışında başka kişilerden satın alma yoluyla zilyet olduğu ve kadastro zamanında adına tespit gördüğü, gerekçeleri benimsenerek, davanın reddine karar verilmiştir. Taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçe ile karar bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki kararda direnildiğinden bahisle ‘Taşınmazların satım bedelinin muris ta rafından verildiği iddia edilerek kararın temyiz edildiği, yargılama sırasında bu hususun ispat edilemediği, koşulları bulunmadığından tenkis hesabına dahil edilmeyeceği” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hükmü davacılar vekili temyize getirmiştir. Görüldüğü üzere; yerel mahkeme ilk kararında altı parça taşınmazla ilgili tenkis yönünden herhangi bir gerekçeye yer vermemiş; muris muvazaası yönünden gerekçe oluşturarak davanın reddine karar vermiş iken, temyize konu direnme olarak adlandırdığı kararında bozmadan esinlenerek tenkis konusuna girip bu hususu irdelemek suretiyle yeni bir hukuki olguya dayanarak hükme varmıştır. Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşme sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, temyize konu kararın gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı; dolayısıyla, temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kuru- lu’nca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu, ön sorun olarak değerlendirilmiştir. Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi). Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez. 104 Hüseyin KOVAN Somut olayda: Yukarıda ayrıntısıyla açıklandığı üzere, ilk kararında, altı adet taşınmaz hakkında tenkise ilişkin herhangi bir gerekçe ve hüküm oluşturmamışken, temyize konu kararının gerekçesinde, bozma ilamından esinlenerek, bu ilamda işaret olunan şekilde tenkise ilişkin değerlendirme yapmış, açıkça ilk karardan farklı bir olguya ve hukuki nedene dayalı hüküm oluşturmuştur. Mahkemenin direnme olarak adlandırdığı temyize konu bu kararın, usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı; bozmadan esinlenilerek ilk kararda tartışılıp değerlendirilmemiş yeni gerekçeye dayalı, yeni hüküm niteliğinde olduğu her türlü duraksamadan uzaktır. Hal böyle olunca; kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi, Hukuk Genel Kurulu’na değil, Özel Daireye aittir. Bu nedenle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir. Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE “HGK.30.11.2011 tarih 2011/1-620 Esas 2011/715 Karar” SORU – 16 MURİSİN KENDİNE AİT TAŞINMAZI GAYRİ MEŞRU BİR İŞ İÇİN ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK ETMESİ VEYA MİRASÇILARA GİZLİ BAĞIŞ HALİNDE, MİRASÇILAR O KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TENKİS DAVASI AÇABİLİRLER Mİ? Yüksek Yargıtay miras bırakanın yarar sağlamak istediği kişiye, gayri meşru bir amaç için dahi olsa yapılan temlikleri gizli bağış olduğunu yerleşmiş içtihatları ile kabul etmiş, olup,yine murisin parasını kendisin vererek gizli bağış şeklinde gerçekleştirdiği işlemler yönünden de muris muvazaası hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığını koşulların varlığı halinde tenkis hükümlerinin uygulanması gerektiğini belirtmektedir. Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil, terekeye iade, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 16.01.2020 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı Ayşe O ve vekili Avukat Murat O. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalılar İbrahim Cengiz v.d. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanm bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Murat A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası ve gizli bağış hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali-tescil, terekeye iade, olmadığı takdirde tenkis isteklerine ilişkindir. Asıl ve birleştirilen davaların davacısı, mirasbırakan anne ve babasının dava konusu taşınmazlannm bir kısmını ölünceye kadar bakım aküyle, bir kısmını satış suretiyle, bir kısmını da gizli bağış yoluyla davalı çocukları İbrahim ve Halide ile İbrahim’den olma torunu Azmi’ye kazandırdıklannı, işlemlerin kendisinden mal kaçırmak amacıyla yapıldığını ileri sürerek ölünceye kadar bakım akti ve satış şeklinde temlik edilen taşınmazlar yönünden tapu iptali-tescile; gizli bağışa konu taşınmazlar yönünden de terekeye iadeye, aksi takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir. 106 Hüseyin KOVAN Asıl ve birleştirilen davaların davalıları, iddiaların doğru olmadığını, mirasçılar arasında paylaştırma yapıldığını belirtip davaların reddini savunmuşlardır. Mahkemece, mirasbırakanlar tarafından temlik edilen taşınmazların mirastan mal kaçırmak amacıyla temlik edildiğinin ve üçüncü kişilerden alınan taşınmazların bedellerinin mirasbırakanlar tarafından ödendiğinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. Getirtilen kayıt ve belgelerden: Mirabırakan Ali C/in 2012/12 Esas sayılı davaya konu 106 ada 15 parsel ve 106 ada 17 parsel sayılı taşınmazlarını 02.05.2006 tarih 907 yevmiye sayılı “ölünceye kadar bakma sözleşmesi” ile yarı yarıya çocukları İbrahim ve Halide’ye, Mirasbırakan Hava C/in 2012/19 Esas sayılı birleşen davaya konu: 1) 509 ve 1096 parsel sayılı 2 adet taşınmazını 14.10.2004 tarih ve 1477 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle torunu Azmi’ye, 2) 832 ve 959 parsel sayılı 2 adet taşınmazını 14.10.2004 tarih ve 1478 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle kızı Halide’ye, 3) 612, 1294, 1812, 1998, 2229, 2916, 3632, 4485, 4487 ve 4589 parsel sayılı 10 adet taşınmazını 02.05.2006 tarih 906 yevmiye sayılı “ölünceye kadar bakma sözleşmesi” ile oğlu İbrahim’e, Mirasbırakan Hava C/in 2012/109 Esas sayılı birleşen davaya konu: 1) 101 ada 205 parseldeki hissesini 13.05.2004 tarih 645 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle eşit olarak davacı ile davalılara, 2) 101 ada 219 ve 240 nolu parseller ile 102 ada 3 ve 7 nolu parsellerini 13.05.2004 tarih 646 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle kızı Halide’ye, 3) 101 ada 197 ve 238 nolu parsellerle 102 ada 10, 44 ve 60 nolu parsellerini 13.05.2004 tarih 647 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle kızı Ayşe’ye, 4) 101 ada 185, 231, 209, 203 ve 244 nolu parsellerle 102 ada 23, 29 ve 37 nolu parsellerini 13.05.2004 tarih 648 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle oğlu İbrahime, temlik ettiği kayden sabittir. Diğer taraftan; mirasbırakan 1915 doğumlu Ali C/in 05.08.2010 tarihinde, karısı olan diğer mirasbırakan 1924 doğumlu Hava C/in 01.08.2011 tarihinde öldükleri, geride mirasçıları olarak kızları 1949 do- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 107 ğumlu Halide ve 1953 doğumlu Ayşe ile oğulları 1953 doğumlu İbrahim’in kaldığı görülmektedir Davacı Ayşe, açtığı asıl ve birleşen davalarda, yukarıda belirtilen temliklere yönelik olarak muris muvazaası nedeniyle payı oranında tapu iptali-tescile karar verilmesini istemiş; aşamadaki “ıslah” dilekçesinde ise, davalı İbrahim adına kayıtlı 1090, 1097, 1099 nolu parseller, 570 ada 8 nolu parseldeki daire, 21761 ada 2 nolu parseldeki daire ile davalı Azmi adına kayıtlı 1099 parseldeki hisselerin satış bedellerinin mirasbırakan tarafından ödendiğini ileri sürerek terekeye iadelerine, olmadığı taktirde tenkise karar verilmesini talep etmiştir. Bilindiği üzere; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yapılan temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesinde de, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir. Öte yandan; bedeli mirasbırakan tarafından ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmadığı, koşullarının oluşması halinde tenkis yönünden değerlendirme yapılabileceği yargısal uygulama ile kararlılık kazanmıştır. Hemen belirtilmelidir ki, dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Ali C.’in asıl davaya konu edilen 106 ada 15 ve 17 nolu parsellerini ölünceye kadar bakım aktiyle çocukları İbrahim ve Halide’ye 108 Hüseyin KOVAN temlikinde mirastan mal kaçırma iradesiyle hareket etmediği; mirasbırakan Hava Cengiz’in ise birleşen 2012/109 Esas sayılı davaya konu edilen 101 ada 205 parsel, 101 ada 219 ve 240 nolu parseller, 102 ada 3 ve 7 nolu parseller, 101 ada 185, 231, 209, 203 ve 244 nolu parseller, 102 ada 23, 29 ve 37 nolu parseller ile ilgili temliklerini mirasçıları arasında paylaştırma yapmak amacıyla gerçekleştirdiği; ayrıca, üçüncü kişilerden edinilen ve gizli bağışa konu edilen 570 ada 8 nolu parseldeki daire ile 21761 ada 2 nolu parseldeki dairenin ve 1090, 1097, 1099 nolu parsellerdeki hisselerin satın alma bedellerinin mirasbırakan tarafından ödendiği iddiasının ise kanıtlanamadığı anlaşıldığından; davacının yukarıda belirtilen taşınmazlara yönelik olarak ileri sürdüğü temyiz itirazları yerinde bulunmamıştır. Anılan taşınmazlar bakımından davacının temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA. Ne var ki; dosyada mevcut tüm deliller yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, mirasbırakan Hava Cengiz’in birleştirilen 2012/19 Esas sayılı davaya konu edilen 509 ve 1096 parsel sayılı 2 adet taşınmazını “satış” suretiyle torunu Azmi’ye, 832 ve 959 parsel sayılı 2 adet taşınmazını ”satış” suretiyle kızı Halide’ye ve 612,1294,1812,1998, 2229, 2916, 3632, 4485, 4487, 4589 parsel sayılı 10 adet taşınmazını “ölünceye kadar bakım sözleşmesi” ile oğlu İbrahim’e temlik etmesinin haklı ve geçerli bir nedene dayanmadığı ve tüm mameleki içerisinde makul kabul edilebilecek bir oran taşımadığı, sonuç itibariyle anılan taşınmazların temlikinin mirastan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiği sonuç ve kanaatine varılmaktadır. Hal böyle olunca; 509, 1096, 832, 959, 612, 1294, 1812, 1998, 2229, 2916, 3632, 4485, 4487, 4589 parsel sayılı taşınmazlar yönünden davanın kabul edilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile reddedilmesi isabetsizdir. Davacının açıklanan nedenden ötürü yerinde bulunan temyiz itirazının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı-birleştirilen davada davacı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davalılar-birleştirilen davada davalılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi. “l.HD.16.01.2020 tarih 2016/10225 Esas 2020/228 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 109 Taraflar arasındaki “Tapu İptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Osmaniye Asliye Hukuk Mahkemesi)’ince (davanın kabulüne) dair verilen 29.11.1977 gün ve 724-654 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine; Yargıtay 1. Hukuk Daire- si’nin 30.5.1978 gün ve 5226-6246 sayılı ilamıyla; (… Davacılar, miras bırakanlarının kendilerini miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla dava konusu olan taşınmazları gerçekte davalıya bağışladığı halde tapu sicilinde satılmış gibi muvazaalı işlem yapmak suretiyle davalıya temlik ettiğini ileri sürerek tapu kayıtlarının iptalini istemişlerdir. Davalı ise, temlikin gerçek nedeni satış olduğundan söz ederek davanın reddini savunmuştur. Miras bırakanla davalının nikahsız olarak birlikte yaşadıkları açıktır. Taşınmazların gerçek değerleri ile tapu sicilinde gösterilen bedelleri arasında açık bir nisbetsizlik vardır. Bu itibarla temlikte satıştan çok bağış amacına üstünlük tanındığı kuşkusuzdur. Miras bırakanın, davacılara miras haklarından yoksun bırakmaktan öte, davalı ile olan nikahsız ilişkisini sürdürmeyi sağlayabilmek amacıyla dava konusu taşınmazları ona bağışlamak gereğini duyduğu bellidir. Hal böyle olunca olayın BK/nun 65. maddesi uyarınca değerlendirilmesi ve ahlaka aykırı bir maksadın elde edilmesi için verilen bir şeyin geri alınması olanağı bulunmadığından davanın reddedilmesi gerekli olduğundan düşünülmemesi yolsuzdur…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; Mahkemece önceki karada direnilmiştir. Davacılar miras bırakanları Mehmet ile davalı SultanTn gayrimeşru bir ilişki içinde olduğunu, bu arada kendilerinin saklı paylarını bertaraf etmek amacıyla üç parça tapulu taşınmazın muvazaalı bir şekilde ve bedelsiz olarak bağış amacıyla davalıya devir ve temlik edildiğini, aslında bağış sözleşmesini gizlemek amacıyla tapudaki işlemin satış gibi gösterildiğini ileri sürerek, sonuç olarak (… kendilerinin saklı paylarını bertaraf etmek kastıyla yapılmış olan temliki tasarrufa ilişkin tapu kayıtlarının iptaline karar verilmesini…) istemişlerdir. Yerel mahkeme (… toplanan delillere göre, miras bırakanın davacıları mirastan mahrum bırakmak amacı ile davaya konu taşınmazları gayrimeşru bir şekilde yaşadığı davalı Sultan’a muvazaalı olarak satış gibi göstermek suretiyle aslında bağışlamış olduğunu, bu bakımdan sözleşmenin şekle aykırılık nedeniyle BK/nun 18. maddesi hükmünce geçersiz bulunduğunun… kabul ile tapuların iptaline karar vermiştir. 110 Hüseyin KOVAN Özel daire, hükmü yukarıda metni aynen alınan ilamla (dava reddedilmek üzere) bozmuş, yerel mahkeme aynı gerekçe ile eski kararında direnmiştir. Şu kısa açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; davacıların miras bırakanın sağlığında üç parça tapulu taşınmazını cüz’i bedel karşılığında davalıya devir ve temlik ettiği, ancak yapılan işlem satış şeklinde gösterilmiş ise de, gerçekte bu temliklerin ivazsız ve bağışlama niteliğinde olduğu ve temlikin davacıları miras hakkından mahrum bırakmak amacıyla yapıldığı hususunda mahkeme ile özel daire arasında bir uyuşmazlık yoktur. Nitekim dosyadaki kanıtlar da bu kabulü desteklemektedir. Özel daire (Davacıların miras bırakanı tarafından sağlığında davalıya yapılan bu temlikin, ahlaka aykırı bir amacın sağlanması için yapıldığını, bu itibarla BK. m. 65 gereğince artık geri alınamayacağını, bu durumda davanın reddi gerektiğini) ileri sürmüş; buna karşın yerel mahkeme, (davacıları miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla satış gibi gösterilen bu temlikin gerçekte bağış olduğunu, bu itibarla temlik işleminde resmi şekle uyulmadığını) kabul ile geçersiz olan temlikin iptaline karar vermiştir. Görülüyor ki, gerek yerel mahkeme ve gerekse özel daire, davacıların miras bırakanı ile davalı arasında yapılan temlikin geçersiz olduğu yönünde birleşmekte ve fakat geri alınma konusunda farklı düşünmektedirler. O halde sorunun her iki yönden incelenmesinde zorunluluk vardır. Yukarıda defaatle vurgulandığı veçhile, dava konusunu oluşturan taşınmazların tapulu olduğu ihtilafsızdır. Bilindiği gibi, MK.’nun 634. maddesinde, mülkiyeti nakleden sözleşmelerin, resmi şekilde yapılması gerektiği açıklanmıştır (BK. m. 213). Gerçekten dava konusu taşınmazların temlikinin resmi memur huzurunda yapıldığı sabittir. Ne var ki BK/nun 18. maddesi gereğince sözleşmeler yorumlanırken, tarafların gerçek ve müşterek amaçlarını araştırmak gerekir. Şayet miras bırakan ile davalının gerçek sözleşmeyi gizledikleri ve görünüşte başka bir sözleşme yapmak istiyorlarmış gibi irade bildiriminde bulundukları anlaşılırsa, görünüşteki sözleşme (satış) değil, onun altında saklanan gerçek sözleşme yapmak (yani bağış sözleşmesi) geçerli sayılır. Ancak yasaca belli bir şekle uyularak yapılması zorunlu kılınan sözleşmeleri meydana getiren irade bildirimlerinin işbu şekle uygun olarak açıklanması şarttır. Davanın konusunu teşkil eden somut olayda (yukarıda da açıklandığı gibi) yapılan satış sözleşmesi Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 111 karşılığı olarak miras bırakanın herhangi bir bedel almadığı, gerçek sözleşmenin taşınmaz mal bağışı niteliğinde olduğu halde, resmi memur (tapu sicil muhafızı) önünde, bu durum saklanarak, işlemin satış şeklinde oluşturulduğu sabit olmuştur. O halde 7.10.1953 gün ve 7/8 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da açıklandığı üzere; sözü geçen satış sözleşmesi muvazaa nedeniyle geçersizdir. Ancak onun yerine tapulu taşınmazlara ilişkin bağış sözleşmesi kaim olmaz; çünkü, yetkili memur önünde bağışlama hakkında taraf iradeleri birleşmemiş, düğümlenmemiştir. O halde bağış sözleşmesi de şekle uyulmaması nedeniyle geçersizdir. Olayımızda da davacıların miras bırakanı ile davalının gerçek amacının satış olmadığı gerçekleştiğinden satış sözleşmesi ve bağış konusunda taraf iradeleri bir- leşmediğinden dolayı da bağış sözleşmesi geçersizdir. Nitekim bu konuda yerel mahkeme ile özel daire arasında bir uyuşmazlık yoktur. Yerel mahkemenin, temlikin anılan nedenlerle iptaline karar vermesine karşın özel daire, bu temlikin miras bırakanın davalı ile gayrimeşru birleşmeyi sağlamak amacıyla yapıldığım, BK. m. 65 hükmünce de verilenin geri alınamayacağını ileri sürmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki bu dava, temlik edenle (satan ya da bağışlayan miras bırakanla) temellük eden davalı arasında değildir. Öte yandan yukarıda da açıkça belirtildiği gibi bu dava, miras bırakanın halefleri tarafından halefi yet yoluyla açılmış bir dava da değildir. Aksine bu dava, miras bırakanın mirasçılarını mirastan yoksun bırakması ve davalının da aynı amaçla miras bırakanla muvazaalı bir işlem yapması hukuksal nedeninden kaynaklanan ve haksız eylem kurallarına dayanan bir iptal davasıdır. Hal böyle olunca ancak, sözleşenler ya da onların halefleri arasında haleflik esaslarınca açılan davalarda uygulama yeri bulan BK. m. 65 kuralının bu davada söz konusu edilmesi asla düşünülemez. (Bu konuda geniş bilgi için bakınız. Hüseyin Hatemı – Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları – İstanbul 1976 Sayfa 594. vd.). O halde, özel dairenin BK. m. 65 kuralının uygulanması suretiyle davanın reddine ilişkin bozma kararı yukarıda belirtilen gerekçelerle çoğunluk tarafından benimsenmemiştir. Ne var ki yerel mahkemenin, temlikin (tapuların) iptaline ilişkin gerekçesi de Usulün 74. maddesi hükmünce yerinde görülmemiştir. Yargıtay’da istikrarla vaki uygulamaya göre; MK.’nun miras hükümlerince tenkisi istenilen işlemler, aslında geçerli bulunan işlemlerdir. Bir diğer ifade ile, miras bırakanın tasarruf nisabına giren malvarlığını temlikte serbest bulunması ancak geçerli işlemler hakkında söz konusu 112 Hüseyin KOVAN olabilir. Eğer ortada, bu davada olduğu gibi, geçerli bir sözleşme yoksa miras hakkı halele uğrayan kişiler tasarruflarını tamamen iptalini isteyebilirler. Ne var ki davacılar bu davada tasarrufun (dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarının) tamamen iptalini değil, yukarıda da değinildiği veçhile tasarruf nisabını aşan, yani saklı paya tecavüz eden bölümün iptalini, diğer bir deyimle tenkis istemişlerdir. Gerçekten de herhangi bir davacı, miras bırakanın iradesine de bir dereceye kadar saygı göstermek düşüncesiyle yahut bu konuda kanıt bulamayacağını hesaba katarak aslında (somut olayda olduğu gibi) karşılıksız (muvazaalı) bir sözleşme olduğu halde karşılıklı bir sözleşme şeklinde yapılmış bulunan işlemin, saklı pay kuralının çiğnenmesi amacıyla yapıldığını ileri sürerek tenkisini isteyebilir. Bu takdirde davaya bakan Hakimin, az yukarıda anılan gerekçe ile ve özellikle HUMK.’nun 74. maddesi hükmünce artık işlemin tamamının iptaline karar vermesi düşünülemez (HGK, 3.6.1964 gün ve E. 2/422, K. 398; HGK. 3.6.1964 günve E. 2/335, K. 397, HGK. 13.5.1970 gün ve E. 2/655, K. 262). O halde mahkemenin dava dilekçesindeki isteği gözeterek, gerekli araştırma ve inceleme yaparak, saklı paya herhangi bir tecavüz mevcut olup olmadığını saptayıp, hasıl olacak sonucuna göre bir karar vermesi gerekirken, dava dilekçesindeki isteğin nitelik ve kapsamını yorumda hataya düşüp, dava konusu taşınmazlara ilişkin kayıtların iptaline karar vermiş olması usul ve yasaya aykırıdır ve direnme kararı sadece anılan nedenlerle bozulmalıdır. Temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı HUMK.’nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA “HGK.03.02.1982 tarih 1979/1-464 Esas 1982/77 Karar” SORU – 17 TENKİS DAVASI REDDEDİLEN BİR KİŞİ AYNI OLAY NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANARAK TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ? Tenkis davası kural olarak geçerli olan işlemlerde açılan ve mirasçının saklı payının murisin tasarrufu nedeniyle ihlal edildiği gerekçesi ile açılır. Oysa muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davaları ise murisin geçersiz olan işlemleri nedeni ile açılabilir. Bu nedenle bir mirasçı murisin tasarrufları hakkında tenkis talebinde bulunmuş ve bu talebi mahkeme tarafından bir karara bağlanmış ise bu durumda murisin tasarrufunun geçerli bir işlem olduğu mahkeme kararıyla da tescillenmiş olacağından aynı mirasçının, aynı olay nedeni ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayanarak miras payının tamamını talep etmesi mümkün olmayacaktır. Zira davacı daha önce açtığı davada verilen kararla murisin yaptığı tasarruf işleminin geçerli olduğunu kabul etmiştir. Davacının bu kez aynı işlemin geçersiz olduğunu ileri sürmesi hukuken mümkün olmayacaktır. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Milas Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12/5/1997 gün ve 1995/407-416 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25/9/1997 gün ve 1997/10320-11103 sayılı ilamı ile; (…Dava, “muris muvazaası” hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Gerçekten, 2/5/1987 tarih, 4/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararına göre, bu tür davalarda iptal isteği ile birlikte kademeli olarak tenkis talebinde de bulunulabilir. Bunun yanı sıra, ayrı bir tenkis davası açılmış ve henüz o dava sonuca bağlanmamış ise, daha kapsamlı olan iptal davası hükme bağlanabilir. Ne varki; önceden açılmış davada, davacı mirasçıların hakları tenkis hükümlerine göre tanınmış ve buna ilişkin ilamda kesinleştiği takdirde kesinleşen tenkis ilamına rağmen iptale hükmedilmesine yasal olanak yoktur. Somut olayda davacılarm açtıkları tenkis davasının eldeki davaya bakılırken so- nuçlandırıldığı ve tenkis ilamının da kesinleştiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir…………………………………………………………………………………………………….. gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. 114 Hüseyin KOVAN Muris muvazaasına dayalı iptal davaları ile tenkis davaları, ileri sürülüş biçimleri, hukuksal esasları, kapsamları, hüküm ve sonuçları bakımından birbirinden tamamen farklı davalardır. Bu iki dava 22/5/1987 tarih 1986/4 esas, 1987/5 karar sayılı İçtihatları Birleştirme kararında belirtildiği üzere aynı dava içerisinde kademeli istek olarak ileri sürülebileceği gibi, ayrı ayrıda açılabilir. Birbirlerinin açılmasını engelleyen bir yasa hükmü bulunmadığından davacılar, bunlardan birini ötekisine tercihen açmaya zorlanamaz. Bu davalardan birinin önceden açılması, açık bir irade beyanı olmadan ötekisinden feragat anlamına da gelmez. Biri hakkında verilen hüküm ötekisi hakkında kesin hüküm oluşturmaz. Bu iki dava arasında derdestlik itirazı dinlenemez. Ancak, bu iki davanın birbirleri ile yakın ilişkilerinin bulunduğu hüküm ve sonuçları bakımından birbirlerini etkiledikleri de kuşkusuzdur. Bu yakın ilişki ve etkinin doğal sonucu olarak ayrı davalar söz konusu ise daha kapsamlı muvazaa davası olumlu sonuçlandığı takdirde tenkis davasının konusu kalmayacağından tenkis davası için bekletici sorun sayılmakta kademeli biçimde tek davada yer almaları halinde önce muvazaaya dayalı istek yönünden araştırma yapılıp hüküm kurulmakta bu davanın kanıtlanamaması durumunda tenkis hükümlerine göre dava çözüme kavuşturulmaktadır. Öte yandan tenkis davaları geçerli temliki tasarruflar, muvazaa davaları ise temelde geçersiz tasarruflar hakkında açıldığından tenkis davasında sözleşmenin geçerli olduğu olgusu kabul edilmiş ve verilen hüküm kesinleşmişse, aynı taraflar arasında görülen muvazaa davasında bu olgunun tarafları bağlayacağı ve temliki tasarrufun geçersizliğinin artık ileri sürülemeyeceği gerek uygulamada gerekse bilimsel alanda ortaklaşa kabul edilmektedir. Somut olayda ise önce tenkis davası açılmış aynı taraflar arasında, aynı taşınmaz hakkında daha sonra açılan muvazaa davası görülmekte iken temliki tasarrufun geçerliliği kabul edilmek suretiyle tenkise hükmedilmiş temyiz itirazı üzerine “murisin davalı tarafından bakılıp gözetildiği, minnet duygusu altında temlikte bulunduğu, miras yoluyla kendisine intikal eden taşınmazları da davacılara verdiği, mahfuz hisseyi ihlal kastının bulunmadığı” gerekçesi ile verilen hüküm bozulmuş bozmaya uyularak verilen davanın reddine ilişkin karar kesinleşmiştir. Açıklandığı üzere tenkis davasında temliki tasarrufun geçerli olduğu, bozmadan sonra tenkise dahi karar verilemeyeceği kabul edilip Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 115 dava reddedildiğine göre, kesin hükümle belirlenen bu olgu muvazaa davasında tarafları bağlar. Başka bir anlatımla sözleşmenin geçerli olduğuna ilişkin belirlenen bu olgudan sonra temlik tasarrufun geçersizliği ileri sürülemez. Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak muvazaa davasının reddine karar vermek gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle Yerel Mahkemenin direnme kararı bozulmalıdır. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.09.12.1998 tarih 1998/1-860 Esas 1998/894 Karar” SORU – 18 EŞLER ARASI BAĞIŞ, ŞUFA HAKKININ KULLANILMASINI ENGELLER Mİ? Bu soruya hem evet ve hem de hayır yanıtını vermek mümkündür. Her somut olayda olayın özelliklerine göre incelenip irdelenmesi gerekir. Kural olarak bir taşınmazda önceden beri paydaş olan bir kimsenin kendi payını doğrudan eşine bağışlaması durumunda bu işleme karşı ön alım hakkının kullanılamayacağı gerçektir. Çünkü ön alım hakkı ancak satış halinde kullanılabilir. Buna karşı, ilgili kişinin taşınmazda önceden paydaş olmayıp kendisinin hisseli bir taşınmazdan hisse satın aldıktan hemen sonra satın aldığı yerin şufa hakkının kullanılmasını önlemek amacıyla davalı eşine bağışlaması durumunda ise şufa hakkı sahibi olan hissedarlar ve malikler bu işlemin muvazaalı olduğundan bahisle ilgili kişi aleyhine dava açmaları mümkün olacaktır. Taraflar arasındaki şufa (ön alım) davasından dolayı verilen kabul kararının bozulması üzerine direnme yoluyla; (Antalya Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)’nden verilen 17.06.2009 gün ve 158-253 sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurul u’nd an çıkan 11.11.2009 gün, 2009/6-427 E., 492 K. sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir. Dava, şufa hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davalı Mehmet 28.02.2005’de A… K… Mah. 7463 ada 13 parselden 528/972 pay satın almış; davacı diğer paydaş şufa hakkını kullanmadan önce de, 29.09.2005 tarihinde eşi Şefika’ya hibe etmiştir. Eldeki dava 06.07.2006 tarihinde açılmıştır. Yerel mahkemece, davalılardan Şefika ile Mehmet karı-koca olmaları ve akit tablosunda gösterilen rayiç değer ile tanık beyanları gözetildiğinde, davalılar arasındaki bağışlama sözleşmesinin davacı hissedarın onalım hakkını bertaraf etmek için muvazaalı olarak yapıldığı kanaatine varılarak, davanın kabulüne ve tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiştir. Özel Daire’ce, davacının tapuda yapılan bağışın satış olduğunu kanıtlayamadığı, onalım hakkının sadece payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceği ve dava konusu edilen payın da davalı Şefi- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 117 ka’ya bağışlanmış olduğu anlaşıldığından, davanın reddine karar verilmesi gerektiği, gerekçesi ile hükmün bozulması üzerine; yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca davalılar vekilinin temyizi üzerine yapılan incelemede Özel Daire’nin bozma kararı benimsenerek direnme kararı bozulmuş; davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Uyuşmazlık; eşler arasındaki bağışın gerçekte şufa hakkının kullanılmasını engelleme amacı ile muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı; dolayısı ile şufa hakkının kullanılıp kullanılamayacağı noktasında toplanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Devir Hakkının Kısıtlamaları” üst başlığı altında “yasal onalım hakkı” kenar başlıklı 732. maddesi; “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar onalım hakkını kullanabilirler.” hükmünü içermektedir. Madde gerekçesinde ise: “maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını ister tamamen, ister kısmen bir başkasına satması halinde, diğer paydaşların onalım haklarını kullanabilecekleri öngörülmüştür. Bu suretle, onalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır denmektedir. Aynı Kanun’un “Kullanma Yasağı, Feragat ve Hak Düşürücü Süre” kenar başlıklı 733. maddesi; “Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer.” şeklinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de; “Bununla onalım hakkının, paylı mülkiyetteki payın, pay sahibinin iradi satışlarında kullanılabileceği vurgulanmış, bu satış pay sahibinin kendi serbest iradesine dayanmıyor, cebri arttırmaya dayanıyorsa onalım hakkının kullanılamayacağı öngörülmüştür… Maddenin üçüncü fıkrası satışın alıcı ya da satıcı tarafından diğer paydaşlara bildirilmesi yükümlülüğünü getirmiştir. Bu bildirimin noter aracılığı ile yapılması öngörülmüştür. 1984 tarihli Öntasarının 653. maddesinin beşinci fıkrasında da yer alan bu hüküm sayesinde uygulamada en büyük sıkıntıya neden olan, onalım hakkı sahibinin, satıştan haberdar olmadığı iddiasıyla bu hakkın kullanılabileceği üst süre olan 10 yılın bitimine kadar bu hakkını kullanmasının önlenmesi amaçlanmıştır.” denmektedir. 118 Hüseyin KOVAN Kural olarak; bir taşınmazda önceden beri paydaş olan bir kimsenin kendi payını doğrudan eşine bağışlaması durumunda, bu işleme karşı şufa (onalım) hakkının kullanılamayacağı her türlü izahtan varestedir. Ne var ki, eldeki davada davalı Mehmet’in baştan beri paydaş olmayıp, şufalı payı satın alan ve hemen ardından diğer davalı eşine bağışlayan durumunda bulunduğu; davacı paydaşın da gerçekte böyle bir bağış ya da devrin olmadığı, bağışın muvazaalı olduğu iddiasıyla, bu işleme dayalı kaydın iptali istemiyle şufa (onalım) hakkını kullandığı belirgindir. Bu noktada, muvazaa kavramının hukuksal niteliği hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür: Muvazaa, en basit tanımıyla, bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişilerden gerçek durumu gizleyerek, onları aldatmak maksadıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarıdır. Bu şekilde yapılan işlemlere de, muvazaalı işlemler adı verilir. Nispi (mevsuf) muvazaa, ya sözleşmenin niteliğinde, ya konusunda ve şartlarında ya da tarafların şahsında ortaya çıkabilir. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradesine uygun bulunmadığından, her koşulda geçersizdir. Gizli işlem ise, yasanın o işlem için öngördüğü şekil şartma ve ayrıca herhangi bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı genel geçerlilik şartlarına uygun bulunduğu takdirde geçerli olabilecektir. Diğer taraftan görünüşteki hukuki işlemin muvazaa nedeniyle geçersiz bulunduğu iddiası, hukuken korunması gereken bir hakkı bulunan üçüncü kişiler tarafından da ileri sürülebilir. Çünkü, muvazaalı bir hukuki işlem ile üçüncü kişinin zarara uğratılması, ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir. Somut olay yönünden önem taşıyan yön de budur. Görünüşteki işlemin geçerliliği ve ispatı bir şekle bağlı bulunsa bile, üçüncü kişiler muvazaa iddiasını tanık da dahil olmak üzere her türlü delille ispat edebilirler. Esasen, üçüncü kişiye, tarafı olmadığı bir sözleşmedeki muvazaa olgusunu yazılı delille kanıtlama yükümü getirilmesine hukuken olanak da yoktur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.10.2002 gün ve 2002/6-618 E.-659 K. sayılı kararı). Diğer taraftan, 14.02.1951 tarih ve 1949/17 E., 1951/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da; “Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyi niyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötü niyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağı ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötü niyetin bu durumda mahkemece re’sen nazara alınabileceği” kabul edilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 119 Bu ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Davaya konu davacının paydaş olduğu A… K… Mah. 7463 ada 13 parsel sayılı taşınmazda bulunan 528/972 pay; bir kısım paydaşlar tarafından 28.02.2005 tarihinde 13.000 YTL bedelle davalılardan Mehmet’e satılmış; yapılan bu satış alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşa noter aracılığıyla bildirilmemiştir. Bu arada davalı Mehmet, söz konusu payı 29.09.2005 tarihinde diğer davalı eşine tapuda 13.000 YTL bedel göstererek bağışlamıştır. Davacı, paydaşı olduğu taşınmazda davalılardan Mehmet’e yapılan satış işlemine karşı şufa hakkının kullanılmasını önlemek için, Mehmet’in diğer davalı eşiyle yaptığı bağış sözleşmesi ile muvazaalı şekilde payını devrettiğini ve bu nedenle yapılan son bağış işleminin gerçek bir bağış olmadığını ifadeyle, 06.07.2006tarihinde eldeki davayı açmış; bağış sözleşmesine dayalı tapu kaydının iptali ile şufa hakkının kullandırılarak, bu payın kendisi adına tescilini istemiştir. Şu hale göre, bozma ilamında işaret edilen; davacının, son temlikin muvazaalı olup, gerçekte payın satıldığını ileri sürerek onalım davası açtığı yönündeki belirleme somut olaya uygun düşmemekte; davacının, bağış şeklinde yapılan son temlikin aslında satış olduğu yönünde bir iddiası da bulunmamaktadır. Öte yandan, yapılan ilk satış işleminde alıcı konumunda bulunan Mehmet ve onun tarafından yapılan bağış sonucu temlik alıcısı Şefika davada davalı olarak yer almışlardır. Taraflar arasındaki son bağış işleminin muvazaalı olduğu iddiası mevcut olduğundan, muvazaalı işlemin tarafı olan her iki kişinin de görülmekte olan davada davalı olarak yer almasında taraf sıfatı yönünden bir sorun bulunmamaktadır. Mahkemece yerinde yapılan keşif sonrasında düzenlenen 02.10.2007 tarihli bilirkişi raporunda, temlik tarihi itibariyle payın değerinin 382.528.96 YTL, dava tarihi itibariyle ise 421.509.44 YTL olduğu belirtilmiştir. Dinlenen tanıklar da yeminli beyanlarında; şufalı payın gerçek alıcısının aslında Hakan olduğu halde muvazaalı olarak davalı Mehmet üzerine satın alındığını ve onun da eşi olan diğer davalı Şefika’ya bağışladığımı, tüm bu işlemlerdeki gerçek amacın satış ya da bağış olmayıp, şufa hakkının kullanılmasının engellenmesi olduğunu, Hakan’ın davalı Mehmet’in de bulunduğu bir ortamda tanıklar huzurunda “biz burayı başkası üzerine aldık, o da eşine hibe etti, ne yaparsanız yapın, bir şey yapamazsınız, hak iddia edemezsiniz” şeklinde beyanda bulunduğunu ifade etmişlerdir. 120 Hüseyin KOVAN Hal böyle olunca; tüm dosya kapsamına göre; davalı Mehmet’in dava konusu taşınmazın 528/972 payını 28.02.2005 tarihinde 13.000 TL’ye satın aldığı halde, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 733. maddesi uyarınca davacı paydaşa pay satın aldığını noter kanalı ile bildirmeyerek üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmediği ve bu payı satın aldıktan kısa bir süre sonra da 29.09.2005 tarihinde eşine bağış göstererek, şuta hakkının kullanımını engellemek için temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davalı Şefika’nın, eşinin diğer paydaşa noter bildirimi yapmadığını ve eşinin kötü niyetli olduğunu bilebilecek bir konumda bulunduğu sabittir. Olayların gelişiminden, gerek davalı Mehmet’in, gerekse eşi Şefi- ka’nın tarafı bulundukları bağış işleminde kötü niyetli oldukları; asıl amaçlarının bağış işlemi yapmak olmayıp, şufa hakkının kullanılmasının önlenmesi olduğu açık bir biçimde anlaşılmaktadır. Bu şekildeki kötü niyetli temliklerde salt araya bağış işleminin girmesi nedeniyle şufa hakkının kullanılamayacağının kabul edilmesi durumunda, pay satın alanların şufa hakkının kullanılmasını önlemek için kötü niyetli bir şekilde hemen satın aldıkları payı bir yakınlarına bağış yoluyla devrederek şufa hakkının kullanılması olanağını büsbütün ortadan kaldıracakları; bu durumun da kanun koyucunun amacı ile bağdaşmayacağı kuşkusuzdur. O halde, somut olayda “muvazaalı şekilde yapılan bağış olarak gösterilen işlemin; davacı yönünden geçersiz ve asıl amacın davacının şufa hakkını kullanımının engellenmesi olduğuna, bu nedenle yapılan ilk satış nedeniyle davacmın şufa hakkını kullanabileceğine” ilişkin yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir. Ancak, diğer temyiz itirazları Özel Daire’ce incelenmemiştir. Bu nedenle, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile “bozma” yönündeki Hukuk Genel Kuru- lu’nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. ve 492 K. sayılı kararının kaldırılması ve direnme uygun bulunmakla, diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daire’ye gönderilmesi gerekir. Yukarıda açıklanan nedenlerle; şufa (Önalım) hakkının kullanılabileceği yönündeki” direnme uygun bulunmakla, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu’nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. ve 492 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için ALTINCI HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, oyçokluğu ile karar verildi “HGK.24.02.2010 tarih 2010/6-94 Esas 2010/100 Karar” SORU – 19 EŞİNDEN BOŞANAN KİŞİNİN KATILMA ALACAĞINA İLİŞKİN EŞİNİN KENDİSİNDEN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAALI OLARAK TAŞINMAZI DEVRETTİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ? 4721 sayılı TMK’nın,değer artış payı başlıklı 227.maddesi “Eşlerden biri diğerine ait bir malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç yada uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuşsa, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur ve bu alacak o malın tasfiye sırasındaki değerine göre hesaplanır; bir değer kaybı olduğunda katkının başlangıçtaki değeri esas alınır. Böyle bir malın daha önce elden çıkarılmış olması halinde hakim, diğer eşe ödenecek alacağı hakkaniyete uygun olarak belirler” hükümlerini içermektedir. Aynı yasının 236.maddesi de “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar. Alacaklar takas edilir. Zina veya hayata kast nedeni ile boşanma halinde hakim, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranının hakkaniyete uygun olarak azaltılmasına veya kaldırılmasına karar verebilir” hükümlerini içermektedir Yukarıda belirtilen madde metinlerinden de anlaşılacağı üzere eşlerden birisinin boşanma nedeni ile diğer eşe karşı katkı payından dolayı açacağı dava, kişisel hakka dayalı olarak açılacak bir alacak davası olup taşınmazın aynına ilişkin bir dava değildir. Bu tür davalarda davacı, kişisel hakka dayalı tazminat talebinden bulunabilir. Çünkü eşin diğer eşten Malın aynı-na ilişkin bir talepte bulunması mümkün değildir. Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteklerine ilişkindir. Davacı, 5005 ada 8 parsel sayılı taşınmazda bulunan 8 nolu bağımsız bölümün kayıt maliki olduğunu, davalı ile Antalya 5. Aile Mahkemesi’ nin 2011/320 Esas, 2011/1500 Karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, kararın 18.03.2013 tarihinde kesinleştiğini, taşınmazda halen davalının oturduğunu, boşanma ilamı ile taşınmazı davalının kullanmasının dayanağının kalmadığını ileri sürüp, elatmanın önlenmesi ve ecrimisil istemiştir 122 Hüseyin KOVAN Davalı, dava konusu taşınmazın evlilik birliği içerisinde satın alındığını, bedelin ortaklaşa ödendiğini, eşler arasında yasal mal rejimi bulunduğunu, taşınmaz üzerinde yarı oranında hak sahibi olduğunu, taraflar arasında Antalya 2. Aile Mahkemesi’ nin 2013/416 Esas sayılı katkı payı nedeniyle alacak davası olduğunu, mahkemenin görevsiz olduğunu, dosyanın aile mahkemesindeki dosya ile birleştirilerek görülmesi gerektiğini, işgalci olmadığını, mülkiyet hakkına dayalı olarak taşınmazı kullandığını belirtip, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davacının çap maliki olduğu, tarafların boşandığı, boşanma kararının 18.03.2013 tarihinde kesinleştiği, boşanma kararı ile davalının taşınmazda oturmasının haklı bir nedeni kalmadığı, katılım alacağı davasının şahsi hak tanıdığı, mülkiyet durumuna etkisi bulunmadığı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı tarafından adli yardım istekli temyiz edilmiştir. Bilindiği üzere, Anayasa’da aranan hak arama özgürlüğünün kullanılabilmesi ve adil yargılama hakkının unsurlarından olan, taraflar arasında silahların eşitliği ilkesinin hayata geçirilebilmesi için gerekli yargılama giderlerini ödemede sıkıntıya düşecek veya ödeyemeyecek durumda bulunan kişilere, her türlü mali ve hukuki korunma taleplerinde kolaylık sağlanması, sosyal hukuk devletinin ilkelerinden olup, bu gereğin yerine getirilebilmesi de adli yardım ile mümkündür. Bu nedenle adli yardım müessesesi 1086 sayılı HUMK’un 465 ila 472 maddeleri ile 6100 sayılı HMK’nin 334 ila 340. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Öte yandan; 6100 sayılı HMK’nin 336/3. maddesinde adli yardım talebinin kanun yollarına başvuru sırasında Yargıtay’a da yapılabileceği açıkça belirtilmiş ve 337/1. maddesinde de duruşma yapılmaksızın talep hakkında karar verilebileceği hükme bağlanmıştır. Somut olaya gelince, temyiz dilekçesi ekinde davalı tarafın çalışmadığı, vergi mükellefi olmadığı ve taşınmazı bulunmadığına ilişkin ilgili kurumlardan aldığı belgeleri ibraz ettiği ve adli yardım yönünden yasal şartların oluştuğu görülmekle, davalının adli yardım talebinin kabulüne karar verilip, işin esasının incelenmesine geçildi. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, çekişmeli bağımsız bölümün davacı adına kayıtlı olduğu, boşanmanın kesinleşmesinden itibaren davalının taşınmazda oturmasını haklı kılacak bir nedenin olmadığı gözetilerek, yazılı ışekilde karar verilmesi doğru Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 123 olduğuna göre, davalının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, adli yardım talebi nedeniyle geçici muafiyet tanınan 8.607.06 TL nisbi temyiz harcından, tahsil edilen 27,70 TL maktu temyiz harcının mahsubu ile bakiye 8.579.36 TL nisbi temyiz harcının davalıdan tahsiline, oybirliğiyle karar verildi. “l.HD.21.03.2016 tarih 2015/17749 Esas 2016/3307 Karar ” Taraflar arasındaki “tapu iptali tescil olmazsa alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7. Aile Mahkemesi’nin davanın reddine dair verilen 28.01.2010 gün ve 2009/330 E-2010/61 K. sayılı kararının incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 21.09.2010 gün ve 2010/2531 E-4228 K. sayılı ilamı ile;… Davacı Suna vekili; evlilik birliği içinde satın alınarak davalı eş Nuri adma kaydedilen 27195 ada 5 parselde bulunan 14 nolu bağımsız bölümün vekil edenini zarara uğratmak amacıyla kız kardeşinin eşi olan diğer davalı Yılmaz’a boşanma davasının açılmasından hemen sonra, değerinin çok altında bir değerle, muvazaalı bir biçimde devrettiğini belirterek davalılardan Yılmaz adına olan tapu kaydının iptali ile dava konusu taşınmazın yeniden davalı eş Nuri adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiş; daha sonra ise, 12.10.2009 tarihli dilekçe ile; dava konusu taşınmazın evlilik birliği içinde edinilmiş bir taşınmaz olması nedeniyle yarı hissesinin vekil edenine ait bulunduğunu, dava dilekçesinde davalı Yılmaz adına kayıtlı tapu kaydının iptali ile taşınmazın yeniden davalı eş Nuri adına tapuya tesciline ilişkin istemlerinin maddi hataya dayandığını, asıl istenilenin davalı Yılmaz adına olan kaydın iptali ile ¥2 payının vekil edeni olan davacı Suna adına tapuya tescili olduğunu; eğer bu talepleri yerinde görülmez ise, dava konusu taşınmazın alımmda vekil edeninin de en az davalı Nuri kadar katkısının bulunması nedeniyle hesaplanacak katkı payının davalı Nuri’den tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılardan Yılmaz vekili, davacının asıl isteğinin TMK’nun 227. maddesi uyarınca açılmış şahsi hakka ilişkin bulunduğunu, tapu iptali ve tescil isteyemeyeceğini belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Diğer davalı Nuri vekili ise; dava dilekçesine ve 12.10.2009 tarihli dilekçeye verdiği cevaplarda özetle; davalı Yılmaz’a yapılan satışın gerçek bir satış olduğunu, muvazaanın bulunmadığını, zaten şahsi hakka dayanılarak taşınmazın aynının talep edilemeyeceğini, dava dilekçesinde kademeli (terditli) bir talepte bulunulmadığını, bu nedenle 124 Hüseyin KOVAN 12.10.2009 tarihli dilekçe ile dava dilekçesindeki talep sonucunun değiştirilmesinin ve yeni bir talebin eklenmesinin olanaklı olmadığını, işlemi onaylamadıklarını, kaldı ki davacının dava konusu taşınmazın edinilmesinde hiçbir katkısının bulunmadığını, çalışmayan, ev kadını olan davacının katkı sağlayacağının da düşünülemeyeceğini ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece; “………. Davacı vekilinin davayı tapu iptali ve tescil olarak nitelendirdiği, evlilik birliği içinde edinilmiş mal rejimlerinde malın aynının istenemeyeceği M.K ilgili maddelerinde belirtildiğinden ………………………………… ” ba hisle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde TMK.nun 236. maddesi gereğince açılan edinilmiş mallara katılma (artık değer) alacağı isteğine ilişkindir. Dosya arasında bulunan bilgi ve belgelere göre; taraflar 27.03.1986 tarihinde evlenmiş, 03.09.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 15.09.2008 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Başka mal rejimi seçilmediğinden; taraflar arasında 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM.nun 17O.maddesi gereğince mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açılma tarihine kadar yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4721 sayılı TMK.nun 202 m). TMK.nun 225. maddesi uyarınca başka bir mal rejimi seçilemediğinden (eşler tarafından) boşanma davasının açılmasıyla yasal edinilmiş mallara katılma rejimi sonra ermiştir. Dava konusu taşınmaz, davalı eş Nuri tarafından 25.02.2004 tarihinde edinildiğine göre; taraflar arasındaki uyuşmazlığın edinilmiş mallara katılma rejimi kuralları gereğince çözüme kavuşturulması gerektiği konusunda duraksamamak gerekir. (TMK.m. 218, 219, 229, 230, 231, 232, 235, 236). Dava dilekçesinde dava konusu taşınmazın sadece aynı dava konusu yapılmış ise de, 12.10.2009 tarihli dilekçe ile ayına ilişkin talep kabul edilmez ise, alacak isteğinde bulunulduğu belirtilmiştir. Kural olarak iddia ve savunma, karşı tarafın onayı olmadan değiştirilemez ise de; bu kuralın istisnalarından biri ıslah kurumudur. (HYUK mad. 83 ve devamı) Islah tamamen veya kısmen olabileceği gibi, tahkikata tabi davalarda, tahkikat sona erinceye kadar, tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın sonuna kadar yapılabilir. Dava dilekçesinde, kademeli istekte bulunulmamış olması halinde daha sonra yapılan ıslahla ilk isteğe kademeli başka bir isteğin eklenmesi kısmi ıslah olup, ıslah karşı tarafın oluruna bağlı Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 125 değildir. Davacı vekilinin 28.01.2010 günlü oturumdaki “Bizim asıl davamız tapu iptali ve tescildir” şeklindeki beyanı da kademeli istekten vazgeçildiği anlamını taşımaz. Sadece öncelikli isteğin tapu iptali ve tescil olduğunu belirtme yönünde bir beyan olup 12.10.2009 tarihli ıslah dilekçesinde belirtilen isteklerle aynı doğrultudadır. Mahkemece, yukarıda açıklanan olguların göz ardı edilmesi sonucunda, dava sadece tapu iptali tescil isteğine ilişkin bir dava imiş gibi değerlendirilerek, kademeli (terditli) ikinci talep dikkate alınmadan ve değerlendirilmeden sadece tapu iptali ve tescil isteği için geçerli olan ve 07.10.1953 tarih 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına uygun bulunan bir gerekçe ile verilen davanın reddine ilişkin kararda isabet bulunmamaktadır. Hiç şüphesiz tapu iptali ve tescil isteğinin reddi kararı yerindedir. Ancak, mahkemece, ikinci istek konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş olması doğru değildir. Bu bakımdan öncelikle 12.10.2009 tarihli ıslah dilekçesi kapsamı gereğince kısmi ıslah ile istenen alacak miktarının davacı vekiline açıklattırılması, belirlenecek alacak miktarı üzerinden gerekli harcın alınması için davacı vekiline süre ve imkan tanınması, ondan sonra davanın yürütülmesi gerekir… gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Davacı vekili, evlilik birliği içinde satın alınarak davalı eş Nuri adına kaydedilen 27195 ada 5 parselde bulunan 14 nolu bağımsız bölümün davacıyı zarara uğratmak amacıyla kız kardeşinin eşi olan diğer davalı Yılmaz’a boşanma davasının açılmasından hemen sonra, değerinin çok altında bir değerle, muvazaalı bir biçimde devredildiğini ileri sürerek davalılardan Yılmaz adına olan tapu kaydının iptali ile davalı eş Nuri adına tapuya tescilini istemiştir. Davalı Nuri, davacının taşınmazın alı- mına katkıda bulunduğu iddiasına dayandığından tapu iptali ve tescil isteyemeyeceğini bildirerek, davanın reddini savunmuştur. Davalı Yılmaz vekili ise, yatırım amaçlı olarak taşınmazı satın aldığını, muvazaa olmadığını bildirmiştir. Mahkemece; “…Davalının yatırım amaçlı olarak pek çok kez ev alıp sattığı dava konusu evin de oturulmak amaçlı alınmadığı ve hiç oturulmadığı bunun yanında davacı vekilinin davayı tapu iptal ve tescil olarak nitelendirdiği, evlilik birliği içinde edinilmiş mal rejimlerinde malın aynının istenemeyeceği…” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. 126 Hüseyin KOVAN Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıya metni alman gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkeme önceki kararda direnmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davanın tapu iptali ve tescil isteminin yanı sıra katılma alacağı isteğine de ilişkin olup olmadığı, 12.10.2009 tarihli dilekçenin ıslah niteliğinde bulunup bulunmadığı, her iki istemin birlikte terditli olarak istenebilip istenemeyeceği, buna göre katılma alacağı konusunda mahkemece bozma ilamında değinilen işlemlerin yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Mahkemece 01.10.2009 günlü celsede, davacı vekiline, davasının katkı payı ve değer artış payı alacağına mı yoksa muvazaaya dayalı iptal tescile mi ilişkin olduğu hususunun açıklanması için kesin süre verilmesi üzerine, davacı vekili 12.10.2009 tarihli dilekçesini mahkemeye sunarak tapu iptali ile davalı Nuri ile adına yarı yarıya tescili; olmazsa katılma alacağının hesaplanarak hüküm altına alınmasını istediğini belirtmiştir. 28.01.2010 günlü celsede ise, dilekçesini tekrar ettiğini, asıl davanın tapu iptali ve tescil olduğunu bildirmiştir. Bu beyandan davada sadece tapu iptali ve tescil isteği olduğu sonucunun çıkarılamayacağı açıktır. 1086 sayılı HUMK ve 6100 sayılı HMK’da düzenlenen ıslah yolu ile iddia ve savunma genişletilip değiştirilebilir. Buna göre davacı dava dilekçesinde belirttiği dava sebebini de değiştirebilir. Öte yandan dava dilekçesinde nelerin yer alması gerektiği hususu 1086 sayılı HUMK’nun 187. maddesi ve 6100 sayılı HMK’nun 119. maddesinde düzenlenmiştir. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 31. maddesinde ise; “Hakim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” hükmüne yer verilmiştir. O halde açıklık bulunmayan hallerde hakim, dava dilekçesinin açıklanmasını ilgili taraftan her zaman isteyebilir. Davacı tarafa da dava dilekçesini açıklaması için süre verilmiş olup davacı, mahkemeye sunduğu 12.10.2009 tarihli dilekçesinde, dava konusu taşınmazın alımına katkıda bulunduğunu, mülkiyetin eşi davalı Nuri adına oluştuğunu, anılan davalının boşanma davası açılması üzerine davalı eşinin kendisinden mal kaçırmak için taşınmazı muvazaalı olarak diğer davalı eniştesine temlik ettiğini ileri sürüp, tapu iptali ve tescil, olmazsa katılma alacağının hesaplanmasını ve tahsilini istediğini belirtmiştir. Gerek dava dilekçesi gerekse 12.10.2009 günlü dilekçesinden davacının tapu iptali ve tescil istemindeki amacının da, taşınmazın kocanın Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 127 mülkiyetine döndürülerek sonuçta katılma alacağını elde etmek olduğu anlaşılmaktadır. Davacı vekili tarafından sunulan 12.10.2009 tarihli bu dilekçede, dava sebebi değiştirilmiş olmayıp; bu dilekçede ileri sürülen hususlar tekrarlanarak, ilerde açılacak katılma alacağına ilişkin davanın sonuçsuz kalmaması için tapu iptal ve tescil istediğini belirtmiştir. Özel Daire bozma ilamında da belirtildiği üzere, davacının katılma alacağına ilişkin, kural olarak ayın talebinde bulunamayacağından, mahkemenin bu yöne ilişkin talebi reddetmesi yerindedir. Ne var ki, mahkemece 12.10.2009 tarihli davanın açıklanmasına ilişkin dilekçesindeki katılma alacağı konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiştir. Öyle ise, mahkemece davacının 12.10.2009 tarihli dilekçesindeki talep ettiği alacak miktarı açıklattırılarak, varsa eksik harcının tamamlanması sonrasında işin esasına girilerek karar verilmesi gerekir. Açıklanan bu değişik gerekçe ile yerel mahkeme direnme kararı usul ve yasaya aykırı olup bozulması gerekir. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesinin atfı dikkate alınarak HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, “HGK.10.04.2013 tarih 2012/1505 Esas 2013/494 Karar” SORU – 20 20.03.1957 TARİH 1956/12 ESAS, 1957/2 KARAR SAYILI İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ UYGULANABİLMESİ İÇİN DEVREDEN VE DEVRALAN KİŞİNİN MİRASÇILIK İLİŞKİSİ BULUNMASI GEREKİR Mİ? YOKSA AKRABA OLMASI YETERLİ MİDİR? Muvazaa davalarında, sözleşmenin tarafı olan kişinin kendi yaptığı işlemin muvazaa iddiasına dayanamayacağı kuralı geçerlidir. Bunun tek istisnası ise miras hukukuna ilişkin yapılan temlik veya hibenin tapuda satış şeklinde gösterilmesi halinde, sözleşmenin taraflarının bunun muvazaalı olduğunu ileri sürebilmesi hususudur. 20/03/1957 tarih 1956/12 Esas, 1957/2 Karar sayılı İçtihadı birleştirme kararı buna izin vermiştir. Anılan içtihadı birleştirme kararının bağlayıcı olan sonuç kısmında “Müşterek mülkün hissedarı, hissesini karı ve kocaya, evlada veyahut akrabaya temlik etmesi halinde, şeklen satış akdi bulunsa bile hakikatten satıştan gayri miras hukukuna müteferri maksatların veya hibe gibi mülahazaların hakim olduğu ahvalde MK’nun hakiki satışlarda kabul eylediği şufa hakkının cereyan etmeyeceği” kararı verildiği belirtilmiştir. İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde belirtildiği üzere anılan içtihad kararından yararlanabilmek için temlik eden ve temlik alan arasında mirasçılık ilişkisi bulunması gerekmemektedir. Tarafların akraba olması, tapuda satış gösterilen işlemin gerçekte bağış olduğunu ileri sürmek için tarafların akraba olması yeterli olup ayrıca mirasçı olması gerekmemektedir. Taraflar arasındaki “ön alım hakkına dayalı tapu iptal ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Görele Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 02.04.2010 gün ve 2008/501 E., 2010/157 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 28.12.2010 gün ve 2010/6489-14378 sayılı ilamı ile;… Dava, onalım hakkına konu edilen payların iptali ile davacı adına tesciline ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, dava dilekçesinde, davacının paydaşı olduğu 26.10.1987 tarih ve 4, 5, 6, 7 sırada ve 3.8.2005 tarih 2. sırada kayıtlı taşınmazların Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Doyalı Tapu İptal Tescil Davaları 129 paydaşı Ayşe’nin paylarını 20.3.2007 tarihinde 5000 TL bedelle davalıya sattığını belirterek onalım hakkı nedeniyle davalı adına kayıtlı payların iptali ile davacı adına tescilini istemiştir. Davalı vekili, dava konusu payların davalının amcasının eşi olan satıcı paydaş tarafından davalıya hibe edildiğini, davalının annesinin ölümü üzerine altı yaşından itibaren davalıya yengesi Ayşe ‘nin bakıp büyüttüğünü bu sebeple davalının babasının vefa borcunu ödemek amacıyla davaya konu edilen payları çok düşük bir bedelle Ayşe ‘ye sattığını, Ayşe ‘nin da söz konusu payları eşinin vasiyeti üzerine tekrar davalıya bağışladığını onalım hakkının kullanılamayacağını, tapuda satış görünse de yapılan temlikin aslında bağış olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Ön alım hakkına konu edilen taşınmazlardaki paylarını satan Ayşe davalının amcası Nazmi’nin eşi yani yengesi olup üçüncü derecede kayın hısımıdır. Taraflar arasındaki uyuşmazlık davalının 27.3.1957 tarih 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında kalıp kalmadığı, buna bağlı olarak davacının onalım hakkını kullanıp kullanamayacağı noktasındadır. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre ortak mülkiyetin paydaşının payını karı ve kocaya, evlada yahut akrabaya temlik etmesi halinde şeklen satış akdi bulunsa bile gerçekte miras hukuku ile ilgili amaçların yada hibe gibi düşüncelerin hakim olduğu durumlarda onalım hakkı kullanılamaz. İçtihadı Birleştirme Kararı’nda sözü edilen akrabadan kastedilenin miras hukuku anlamında mirasçı sıfatını taşıyan akraba olduğunu anlamak gerekir. Çünkü mirasçı sıfatını taşımayan diğer akrabalara yapılan satışlar miras endişesi yaşamamaktadır. (Feyzi N. Feyzi oğlu SHP.270, Fikret Arık mirasçıya satışlarda şufa cereyan eder mi SBFD. C.12, No 4, 1957 Sh.214) Miras Hukuku’nun ancak mirasçı olan akrabayı ilgilendireceği kuşkusuzdur. Her akraba mirasçı olmayabilir. Miras hukukunda yasal mirasçıların kimler olduğu Medeni Kanunu’nun 495 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Paylı mülkiyetin paydaşı miras hissesini ileride kendisine mirasçı olacak kimseye veya akrabasına sattığında sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nın uygulanabilmesi için tapudaki işlem tarihinde satan ile alan kişi arasında birbirine mirasçı olacak bir ilişkinin bulunması gerekir. Zira gücünü ve kaynağını doğrudan doğruya kanundan alan, taşınmaz mülkiyetinin kısıtlamalarından olan onalım hakkı gerçek satışlar için söz konusudur. Gerek doktrinde gerekse uygulamada satış sözleşmesinin tarafı olan kişinin kendi muvazaasına dayanamayacağı tartışmasızdır. Sözleşmenin tarafı yaptığı sözleşme ile bağlıdır. Bu halin tek istisnası olan miras hukukuna ilişkin olarak yapılan temlik veya hibenin satış şeklinde gösterilmesinde uzaktan 130 Hüseyin KOVAN yakından akraba olan herkesin tarafı olduğu işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürmesi kaynağını kanundan olan onalım hakkının engellenmesine ve kanunun dolanılmasına yol açar. Akrabalık kavramının geniş tutulmasının yol açacağı bu durum ve 27.3.1957 tarih 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nin temel amacı esas alındığında ancak mirasçı durumunda bulunan akrabalar arasında yapılan satışlarda onalım hakkının kullanılamayacağı kabul edilmelidir. Tüm bu açıklamalar karşısında payını satan kişinin kayın hısımı olan davalı İçtihadı Birleştirme Kararında bahsedilen akraba kapsamı dışında kalmaktadır. Bunun sonucu olarak üçüncü şahıs durumunda olan davalı akdin tarafı olduğundan hibe savunmasında bulunamaz. O halde tapuda yapılan işlem gerçek bir satış olduğundan davacının onalım hakkını kullanmasında bir engel bulunmamaktadır. Mahkemece davacıya onalım bedelini depo etmesi için uygun süre verilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, onalım hakkına dayalı olarak tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Davacı vekili, davacının paydaşı olduğu 26.10.1987 tarih ve 4, 5, 6, 7 sırada ve 3.8.2005 tarih 2. sırada kayıtlı taşınmazların paydaşı Ayşe ‘nin paylarını 20.3.2007 tarihinde 5.000.- TL bedelle davalıya sattığını belirterek ön alım hakkı nedeniyle davalı adına kayıtlı payların iptali ile davacı adına tescilini istemiştir. Davalı vekili, dava konusu payları Ayşe ‘nin davalıya bağışladığını onalım hakkının kullanılamayacağını, belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin, dava konusu payları Ayşe ‘nin davalı Adil ‘e tapuda satış olarak göstermiş ise de, aslında bu işlemin gerçekte bağış niteliğinde olduğunu, satıcı Ayşe ile davalı arasında akrabalık bağının mevcut olduğunu bu itibarla davacının onalım hakkını kullanamayacağı gerekçesi ile davanın reddine dair verdiği karar; Özel Dairece, yukarıda metni aynen yazılı gerekçe ile bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiş; direnme kararını davacı vekili temyize getirmiştir. Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararımın uygulanabilmesi için payını devreden ile devralan arasında mirasçılık ilişkisinin bulunmasının gerekip gerekmediği; burada varılacak sonuca göre davacının onalım hakkını kullanıp kullanamayacağı Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 131 noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde, öncelikle onalım hakkının niteliğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bilindiği üzere paylı mülkiyette paydaşlar arasında ortak idare ve kullanma durumu söz konusu olduğundan paydaşların birbirlerini bilmeleri ve tanımaları önem taşımaktadır. Bu ihtiyacın gereği olarak paydaşlar arasına yabancı bir kişinin girişini engellemek, taşınmazın daha küçük parçalara ayrılmasını önleyebilmek, hisselerin mümkün olduğu kadar hissedar elinde toplanmasını temin etmek amacıyla paylı taşınmazlarda hissedarın temlik hakkı sınırlandırılarak kanuni onalım hakkı tanınmıştır. Ön alım hakkı taşınmaz mal mülkiyetinin kanundan doğan takyitlerinden olup 26.12.1951 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında yenilik doğuran bir hak olduğu belirtilmiştir. Öte yandan 20.06.1951 gün 5/13 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ise onalım hakkının hukuki niteliği, “Şufa hakkı, mefşu hissenin üçüncü şahsa satılması ve satışa ıttıladan itibaren bir ay içinde kullanılmış olması gibi muayyen şartlar altında kullanılacak yenilik doğurucu bir haktır ki, şefinin bu hakkı kullandığı yolundaki tek taraflı irade beyanının müşteriye vasıl olmasıyla yeni bir hukuki vaziyet meydana getirilmesine yarar. Bu hakkın kullanılmasıyla şefi yeni bir akit yapmaya hacet kalmaksızın müşteriye halef olur” şeklinde açıklanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Yasal Ön alım Hakkı-Ön alım Hakkı Sahibi” başlıklı 732. maddesinde “paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar onalım hakkını kullanabilirler” hükmü öngörülmüştür. Anılan düzenlemede onalım hakkının açık bir tarifi yapılmamakla birlikte temel prensibin mülkiyet serbestisi ve tasarruf yetkisi olduğu gözetilerek paydaşın temlik hakkı sınırlandırılırken bu sınırlandırma sınırlı tutularak sadece satım akitleri için onalım hakkı öngörülmüştür. Bu husus yukarıda içeriği açıklanan 20.06.1951 gün ve 5/13 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da benimsenmiş; kararın gerekçesinde, taşınmaz mülkiyetinin takyitlerinden olan kanuni onalım hakkının taşınmazda hisse sahibi bulunan şahsa, diğer bir kimsenin payının üçüncü kişiye satılması halinde o hisse müşteriye neye mal olmuş ise o miktar ile ve belli bir süre içinde satın almak yetkisini veren ayni bir hak olduğu ifade edilmiştir. 132 Hüseyin KOVAN Açıkça görüldüğü üzere kanuni onalım hakkından söz edebilmek için paylı mülkiyet hükümlerine tabi bir taşınmazdaki payın üçüncü şahsa satılması gerekmektedir; onalım hakkının konusu pay satışıdır. Gerçek bir satışın konusu olmayan, satım niteliğinde olmayan pay temliklerinde yasal onalım hakkı doğmayacaktır. Onalım hakkının payın satışındaki şartlar dahilinde kullanılması gerektiğinden, payı paradan başka bir karşılıkla iktisap edenlerden, onu, aynı şartlarla yerine getirmek suretiyle temellük etmeye imkan bulunmamaktadır. Bu kapsamda temlikin hibe şeklinde olması halinde, hibede bir malın bedelsiz olarak üçüncü kişinin mülkiyetine geçirilmesi amaçlandığından onalım hakkı kullanılamayacaktır. Zira önalımda, onalım hakkını kullanan kişinin payı satın alana ödemekle yükümlü olduğu bedel hibede mevcut değildir, onalım hakkını kullananın hiçbir bedel ödemeden payın kendisine devrini istemesi mümkün değildir. Payı satın alan tarafından temlik işleminin satış olarak gösterilmekle birlikte gerçekte hibe olduğu savunmasında bulunulması halinde, diğer bir anlatımla hibe ile temlikin amaçlandığının iddia edildiği hallerde, payı temlik alan davalı muvazaalı resmi işlemin tarafı olduğundan ve hiç kimse kendi muvazaasına dayanamayacağından muvazaa iddiasının dinlenmeyeceği de açıktır. Somut uyuşmazlıkta ise, davalı hisseleri devreden kişi ile aralarında yakın akrabalık ilişkisi bulunduğunu, hibe işleminin görünüşte satış işlemi olarak gösterildiğini savunarak, 20.03.1957 tarih ve 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına dayanmıştır. Uyuşmazlığın çözümünde anılan “İçtihadı Birleştirme Kararlanın kapsamı ve amacı önem taşımakta olup, anılan kararın uygulanabilmesi için işlemin tarafları arasında doğrudan mirasçılık ilişkisinin bulunması gerekip gerekmediği hususunun değerlendirilmesi ve çözümlenmesi gerekmektedir.20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının bağlayıcı olan sonuç kısmında, “Müşterek mülkün hissedarı, hissesini karı ve kocaya evlada veyahut akrabaya temlik etmesi halinde şeklen satış akdi bulunsa bile hakikatte satıştan gayri miras hukukuna müteferri maksatların veya hibe gibi mülahazaların hakim olduğu ahvalde Medeni Kanunun hakiki satışlarda kabul eylediği şufa hakkının cereyan etmeyeceğine” karar verildiği belirtilmiştir. Anılan kararın açıklayıcı olan gerekçe kısmında, “miras hukukuna müteallik kaidelere tevkifan veya sair mülahazalarla kendi evladına veya akrabasına satış yapması halinde de şufa cereyan edip etmeyeceği noktasının…mülahaza Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 133 olunmak icap eder. Bu gibi akrabaya satışta ortada satış akdinin bir unsuru olan bedel zikredilmiş olsa bile bunu mücerret bir satış olarak kabul etmeye imkan yoktur. Çünkü burada mümellikin maksadı malının bedelini almak değil, belki akrabalık münasebeti dolayısıyla onu tesahüp etmek ve yerine geçmektir” açıklamasına yer verilmiştir. Görüldüğü üzere kararın hem bağlayıcı olan sonuç kısmında ve hem de açıklayıcı olan gerekçe kısmında özel bir hukuki statüyü ifade eden “mirasçı” teriminin tek başına kullanılmasından özenle kaçınılmış ve daha geniş olan “akraba” kavramına da yer verilmiştir. Bu halde, kararın sadece satış tarihi itibariyle ‘doğrudan mirasçı’ olan kişileri kapsamına aldığının kabulü mümkün değildir. Öte yandan, anılan karar muvazaa iddiasının mevcudiyeti halinde yol gösterici olarak, bu halde akdin amacının tespitinin zorunlu olduğunu, “müşterinin, bayiin mirasçısı olması” hususunun akdin vasfını tayinde değerlendirilecek bir emare olduğunu belirtmiştir. Temlik işleminin taraflarının birbirlerine akraba olmasının ötesinde “mirasçı” olması hususu akdin amacının satış olup olmadığını tayinde bir emare olarak kabul edilmiş ve “mirasçı” kavramına bu noktada özel olarak yer verilmiştir. Başka deyişle, pay devri işleminin doğrudan mirasçılar arasında yapılması durumunda, bu işlemin gerçekte ‘satış’ olmayıp ‘bağış’ olduğu yönünde bir emare bulunması noktasında, mirasçılık sıfatı önem taşımaktadır. Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında 20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının, sözleşmede taraf olan kişinin işlemde muvazaa savunmasında bulunamayacağı ve bunu her türlü delille ispat edemeyeceği kuralının istisnası olduğu görülmektedir. Anılan kararın uygulanabilmesi için öncelikle satışın, satış tarihi itibariyle doğrudan mirasçılar arasında yapılması gerekmeyip, temlikin taraflarının akraba olması yeterlidir. Temlikin akrabalar arasında satış şeklinde yapılmış olması halinde ise bu kez İçtihadı Birleştirme Kararının aradığı “hibe veya miras hukukuyla ilgili amacı”nın bulunup bulunmadığı hususunun, diğer bir ifade ile akrabalar arasında yapılan her temlikte somut uyuşmazlığın niteliğine göre temlikin hibe veya miras hukukuyla ilgili amaçlarla yapılmış olup olmadığının yöntemince ispatı aranmalı ve ispatı halinde onalım hakkının kullanılmasının mümkün olamayacağı kabul edilmelidir. 134 Hüseyin KOVAN Somut olayın özelliğine göre, paylı mülkiyete tabi taşınmazda paydaş olan dava dışı Ayşe znin payını devrettiği davalı Ali znin yengesi olduğu, diğer paydaş davacının ise davalının amcası olup süresinde onalım hakkını dava yolu ile kullandığı anlaşılmaktadır. Davalı, tarafı olduğu temlik işleminin muvazaalı olduğu gerçekte hibe amacı ile işlem yapıldığını ve hibe amacı ile yapılan temliklerde onalım hakkı kullanılamayacağını savunmuştur. Bu açıklamalar ışığında, temlik işleminin tarafları arasında yenge- yeğen ilişkisi bulunması ve tarafların akraba olması karşısında Yerel Mahkemenin, “20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için temlik işleminin tarafları arasında akrabalık ilişkisi bulunmasının yeterli olduğu, doğrudan mirasçılık ilişkisinin aranması gerekmediğine” ilişkin direnme kararı yerindedir. Ne var ki, temlikin hibe veya miras hukukuyla ilgili amaçlarla yapıldığı hususunun yöntemince kanıtlanıp kanıtlanamadığına yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiştir. Dosyadaki tüm deliller incelenerek bu konuda bir karar verilmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekmektedir Yukarıda açıklanan nedenlerle, temlik işleminin tarafları arasında akrabalık ilişkisinin bulunmasının yeterli olduğu, doğrudan mirasçılığın aranması gerekmediğine ilişkin direnme uygun olup, temlikin hibe veya miras hukukuyla ilgili amaçlarla yapıldığı hususunun yöntemince kanıtlanıp kanıtlanamadığına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 6. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE “HGK.27.06.2012 tarih 2012/6-239 Esas 2012/411 Karar” SORU-21 TRAMPA HALİNDE ŞUF A HAKKI KULLANILABİLİR Mİ? TRAMPA EDİLEN MALLAR ARASINDAKİ DEĞER FARKI TEK BAŞINA İŞLEMİN TRAMPA OLMADIĞININ İSPATI İÇİN YETERLİ MİDİR? Şufa hakkını düzenleyen TMK’nun 732. Maddesine göre şufa hakkı ancak paydaşlardan birinin hissesini 3. kişiye satması halinde kullanılabilir. Gerçek anlamda trampa olması halinde şufa hakkı kullanılamaz. Ancak şufa hakkını kullanmayı engellemek amacıyla gerçekte muvazaa’h olarak trampa şeklinde gösterilen temliklerde 3. kişiler temlikin trampa olmadığını ve işlemin muvazaa’h olduğunu belirterek şufa hakkından kaynaklanan tapu iptali ve tescil davası açabilirler. Trampa işleminde temlik edilen mal ile temlik olunan mal arasındaki değer farkının tek başına işlemin trampa olmadığının ispatı için yeterli değildir. Burada asıl olan yapılan işlemdeki tarafın gerçek iradesini araştırmak gerekir. Taraflar arasındaki “ön alım” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.05.2011 gün ve 5-249 sayılı kararın incelenmesi davalı Arif Yılmaz vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 29.11.2011 gün ve 11858-13206 sayılı ilamı ile;…Uyuşmazlık, onalım hakkına konu edilen payların iptali ile davacılar adına tesciline ilişkindir. Mahkemece davalı A. Y.hakkındaki davanın kabulüne, diğer davalılar B. Kanadı kırık ve Ç. Pala hakkındaki davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davalı Arif Y. vekili tarafından temyiz edilmiştir. Ön alım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkını veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Onalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Onalım bedeli tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masrafların toplamından ibarettir. 136 Hüseyin KOVAN Olayımıza gelince; ön alım hakkına konu edilen payın ilişkin bulunduğu arsa vasıflı 127 parselin paydaşlarından F. Arı kanTn taşınmazdaki 1245 / 34800 payını davalı Birdane Kanadı kırık’a 15.05.2006 tarihinde 13.000 TL bedelle satmasından sonra, adı geçen davalı 8.500 TL değerindeki payını davalı Arif Y.’a ait Karakuşunlar Mahallesi 27521 ada 1 NoTu parselde bulunan 2.200 TL değerindeki 29 / 7435 payı ile 28.07.2006 tarihinde trampa etmiştir. Bu temlikten sonra davalı A. Y. taşınmazda başka paylar da satın almıştır. Davacılar ise tüm bu pay temliklerine yönelik olarak iki yıllık hak düşürücü süre içinde onalım hakkının tanınmasını istemiştir. Satış dışındaki temliklerde onalım hakkının kullanılması mümkün değildir. Davacı da tapuda trampa şeklinde yapılan temlikin aslında satış olduğunu iddia ederek muvazaa iddiasında bulunmuştur. Tapudaki işlemin tarafı olmayan davacının bu iddiasını tanık dahil her türlü delille kanıtlaması mümkündür. Bu konuda tanık deliline de dayanmış ise de, dinlettiği tanıkları tapuda trampa olarak gösterilen temlikin gerçekte satış olduğuna dair beyanda bulunamamışlardır. Trampaya konu edilen taşınmazlar arasındaki değer farkı tapuda trampa olarak yapılan temlikin aslında satış olduğunu göstermeye yeterli değildir. Bu husus tanık beyanları ve toplanan diğer delillerle kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bu şekilde taşınmazda paydaş haline gelen davalı A. YılmazTn taşınmazda başka paylar alması paydaşa yapılan pay satışı niteliğindedir. Söz konusu paylara yönelik olarak onalım hakkı kullanılamaz. Bu durumda mahkemece davalı A. Y.hakkındaki davanın da reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir… gerekçesi ile bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, onalım isteğine ilişkindir. Davacılar vekili, asıl ve birleşen dava ile paydaşı oldukları dava konusu 127 parsel sayılı taşınmazda, dava dışı F. ArıkanTn davalı B. Kanadı kırık’a 15.5.2006 tarihinde pay satışı yaptığını, B. tarafından bu payın davalı Arife trampa yolu ile temlik edildiği, gerçekte ise satış işlemi yapıldığını, davalı Arifin onalım hakkının kullanılmasını bertaraf etmek için muvazaalı olarak taşınmazdan pay edinerek sonrasında diğer bir kısım payları da satın alarak taşınmazın tamamına sahip olmak niyetiyle hareket edip, ortaklığın giderilmesi davası açtığını ileri sürerek, onalım isteğinde bulunmuştur. Davalı yan, davanın reddini savunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 137 Mahkemece; “…davalı A.Y.’ın arsaya hissedar olarak girmek ve sonuçta ortaklığın giderilmesi davası açarak taşınmazın tamamına malik olabilmek için B. Kanadırık’la muvazaalı satış ve trampa işlemi yaptırdığı, işbirliği halinde onalım hakkının kullanılmasını önlemeye yönelik tasarruflarda bulunduğu…” gerekçesi ile davalı Arif yönünden davanın kabulüne, diğer davalılar yönünden ise kayıtla ilgileri kalmadığı gerekçesi ile husumet yönünden davanın reddine karar verilmiştir. Davalı A.nin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece başlık bölümüne metni aynen alınan gerekçe ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını temyize davalı Arif vekili getirmiştir. Dosya içeriği ve belgelerden; davacıların dava konusu 127 parsel sayılı taşınmazda paydaş oldukları, davalı B. Kanadı kırık tarafından 15.5.2006 tarihinde 127 parseldeki 1245/34800 payın F. Ankan’dan 13.000 YTL bedelle satm alındığı; 28.7.2006 gün, 12106 nolu akitle saat 14.45’te B. Kanadı kırık’ın bu payım vekili M. Temiz aracılığı ile davalı A. Y/a ait 27521 ada 1 parseldeki 29/7435 pay ile trampa ettiği; aynı gün saat 15.06’da 28.7.2006 gün, 12112 nolu akitle Karakuşunlar Mahallesinde bulunan 27521 ada 1 nolu parselin 29/7435 payını B. Kanadı kırık’ın, vekili M. Temiz aracılığı ile 2.200 YTL bedelle T. Ö’e sattığı, davalı Arif Y.’ın bundan sonra 127 parsel sayılı taşınmazda; 8.6.2007 gün, 9974 nolu akitle S. E. ait 1242 /34800 payı 9.000 YTL bedelle; 26.10.2007 gün, 19111 nolu akitle M. Mor ova adına kayıtlı 1230/ 34800 payı 21.500 YTL bedelle; 28.11.2007 gün, 21545 nolu akitle 617/34800 payı Yaşar Saç’tan 11.008, 92 YTL bedelle; 616/34800 payı Sabri Saç’tan 10 991, 08 YTL bedelle; son olarak ta 14.1.2008 gün, 639 nolu akitle davalı Ç.Pala’nın 83/2320 payını 70 000 YTL bedelle satın aldığı ve taşınmazda toplam 416/2320 paymın bulunduğu, 14.11.2007 tarihinde de ortaklığın giderilmesi davası açtığı anlaşılmaktadır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 732. maddesi uyarınca, onalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkını verir. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Paydaşın paydaşa satış yapması halinde ise onalım hakkı kullanılamaz. Ayrıca satış dışındaki işlemlerde de onalım hakkı doğmaz. Ne var ki, satış dışındaki pay edinimlerinde muvazaa iddiası ileri sürülebilir. İşlemin tarafı olmayan paydaşlar bu iddiayı her türlü delille kanıtlayabilirler. 138 Hüseyin KOVAN Davacılar, davalı Arifin baştan beri taşınmazın tamamına malik olabilmek amacıyla davalı B. el ve işbirliği içerisinde hareket ederek pay aldığını, gerçekte satın almasına rağmen onalım hakkını kullanmalarını önlemek için muvazaalı olarak işlemi trampa olarak gösterdiğini ileri sürmüşlerdir. Dava konusu taşınmazda öncelikle dava dışı F. Arıkan, 3. şahıs konumunda olan davalı B.’ye diğer paydaşlara usulüne uygun bir bildirim yapmaksızın 15.05.2006 tarihinde 13.000 YTL bedelle pay satmıştır. B. Kanadı kırık Ankara Lodumu(Bey tepe Köyü) Köyü(Çay yolu’nda) bulunan 415 m2 miktarlı 8.500 YTL bedel gösterilen bu payı kısa bir süre sonra 28.07.2006 tarihinde vekili M.Temiz aracılığı ile saat 14.45 itibariyle davalı Arife ait Karakuşunlar mevkiindeki 27521 ada 1 nolu parseldeki 29 m2 imar planında ilkokul alanı olarak ayrılan ve akitte 2200 YTL bedel gösterilen paylı mülkiyete tabi bir taşınmazla trampa etmiş, trampaya konu yeri de aynı gün saat 15.06’da vekili aracılığı ile T. Özgeç adlı kişiye satmıştır. Alınan bilirkişi raporunda trampaya konu 127 nolu parseldeki 415 m2 taşınmazın değerinin işlem tarihinde 51.875 TL; 1 nolu parselin trampaya konu 29 m2 olan kısmının değerinin ise 17.400 TL edeceği belirtilmiştir. Görüldüğü üzere trampaya konu taşınmazlar hem mevkii, hem miktar, hem de değer itibariyle denk değildir. Davalı B. tarafından trampada karşılık olarak alınan yer imar planında ilkokul alanı olup, başkaca paydaşları da bulunmaktadır. Taşınmaz satılıp parası alınabilecekken, bu çeşit bir trampa yoluna gidilmesi hayatın olağan akışına uygun düşmez. Davalı A. trampa yolu ile pay edindikten sonra taşınmazda diğer bir kısım payları da satın alarak, sonuçta 413/2320 payın sahibi olmuştur. Somut olayda; satış olarak yapılacak bir işlemin trampa olarak gerçekleştirildiği ve trampaya konu taşınmazın trampa işleminden 21 dakika sonra müşteri bulunarak satılması trampanın gerçek olmayıp muvazaalı olduğunu göstermektedir. Ayrıca trampaya konu taşınmazların bedelleri arasındaki oransızlık, davalının trampadan sonra başka paylar alıp, daha sonra ortaklığın giderilmesi davası açması da bu hususu doğrular niteliktedir. Öte yandan, dinlenen davacı yan tanıkları, taşınmazın bir kısım paydaşlarının paylarını satmaları için doğrudan veya dolaylı olarak maliklerin rahatsız edilip, payların satışı konusunda manevi baskı altında tutulduklarını bildirmişlerdir. Tanık beyanları da taşınmazdaki payların davalı Arif tarafından toplandığını göstermektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 139 Gerçekte satış olan işlemin sırf diğer paydaşların onalım haklarını kullanmalarının engellenilmesi için trampa olarak gösterilmesi halinde kanunun dolanılması söz konusu olur ki, bu hususu kanun korumaz. Öyle ise, yerel mahkeme direnme kararı gerekçesinde de belirtildiği üzere, davalı A. tarafından, taşınmazda trampa yolu ile pay edinimi muvazaalı olup, gerçekte satış işlemi ile pay edindiği ve davacı yan yönünden onalım hakkının var olduğu kabul edilmelidir. Yerel mahkemenin direnme kararı bu yöne ilişkin olarak yerindedir. Ne var ki, hükmedilen onalım bedeline yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece inlenmemiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle uygun olup direnme un olup; Davalı Arif vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 6. HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERÎLMESİNE(oy çokluğu ile) “HGK.03.04.2013 tarih 2012/6-858 Esas 2013/427 Karar” Davanın kabulüne dair verilen 15.12.2010 gün ve 2010/139-464 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 14.06.2011 gün ve 2011/4643-6616 sayılı ilamı ile; …Uyuşmazlık, onalım hakkına konu edilen payın iptali ile davacı adına tesciline ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi üzerine hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, dava dilekçesinde, müvekkilinin dava konusu edilen payın ilişkin bulunduğu 1 No’lu parselin paydaşlarından olduğunu, taşınmazın paydaşlarından Zeki ‘nin taşınmazdaki 211/ 7302 payını tapuda trampa olarak göstererek 26.11.2009 tarihinde davalıya sattığını, davacının muvazaalı işlemi yeni öğrendiğini, paydaş Zeki ‘nin trampa olarak gösterilen işlem sonucu davalının 896 No’lu parseldeki 211/869250 payını aldığını, ancak bu payın birkaç kez el değiştirdikten sonra 18.1.2010 tarihinde yine davalı adına tescil edildiğini, diğer yandan trampaya konu edilen paylar arasında eşitlik bulunmadığını, alan ve nitelikleri birlikte değerlendirdiğinde aralarında açık bir değer farkı olduğunu, tüm bunları n temlikin muvazaalı yapıldığını, gerçekte dava konusu payın davalıya satıldığını gösterdiğini, davacının onalım hakkını kullanmak istediğini belirterek, davalı adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tescilini talep etmiştir. Davalı vekili, tapuda yapılan temlikin muvazaalı olmadığını, müvekkilinin payı trampa yolu ile edindiğini, davalının bu işlemdeki amacının taşınmazın yoğun inşaat yapılan bir 140 Hüseyin KOVAN bölgede olması nedeniyle bu hisse karşılığında gelecekte bir konut edinmek olduğunu, trampa işleminin yapılmasından birkaç ay sonra trampada vermiş olduğu hissenin satılık olduğunun emlak danışmanı tarafından bildirilmesi üzerine payını yeniden edinmek amacı ile bu hisseyi yeni malikinden satın aldığını, bu nedenle davacının muvazaa iddiasının ve temliki yeni öğrendiği beyanının yerinde olmadığını, davanın süresinde açılmadığını, trampada onalım hakkı kullanılamayacağından kötü niyetle açılan davanın reddini savunmuştur. Onalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkını veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Onalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Onalım bedeli tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masrafların toplamından ibarettir. Olayımıza gelince; onalım hakkına konu payın ilişkin bulunduğu arsa vasıflı parselin paydaşlarından Zeki ‘nin taşınmazdaki 16.000 TL değerindeki payını davalıya ait Ç.. Mühye Köyü 896 NoTu parselde bulunan 16.000 TL değerindeki 211/869250 payı ile 26.11.2009 tarihinde trampa etmesi üzerine davacı iki yıllık hak düşürücü süre içinde onalım hakkının tanınmasını istemiştir. Satış dışındaki temliklerde onalım hakkının kullanılması mümkün değildir. Davacı da tapuda trampa şeklinde yapılan temlikin aslında muvazaalı olduğunu iddia ederek muvazaa iddiasında bulunmuştur. Tapudaki işlemin tarafı olmayan davacının bu iddiasını tanık dahil her türlü delille kanıtlaması mümkündür. Bu konuda tanık deliline de dayanmış ise de 28.9.2010 tarihli oturumda göstermiş olduğu tek tanığı Hikmet Tn dinlenmesinden vazgeçmiştir. Trampaya konu edilen taşınmazlar arasındaki değer farkı ve davalının trampa sonucu vermiş olduğu payı birkaç el değiştirmeden sonra yeniden satın alması tapuda trampa olarak yapılan temlikin aslında satış olduğunu göstermeye yeterli değildir. Bu husus tanık beyanları ve toplanan diğer delillerle kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bu durumda mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…) gerekçesi ile bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 141 Davacı vekili, müvekkilinin dava konusu edilen payın ilişkin bulunduğu 1 no’lu parselin paydaşlarından olduğunu, taşınmazın paydaş- larmdan Zeki znin taşınmazdaki 211/ 7302 payını tapuda trampa olarak göstererek 26.11.2009 tarihinde davalıya sattığını, davacının muvazaalı işlemi yeni öğrendiğini, paydaş Zeki ‘nin trampa olarak gösterilen işlem sonucu davalının 896 No’lu parseldeki 211/869250 payını aldığını, ancak bu payın birkaç kez el değiştirdikten sonra 18.1.2010 tarihinde yine davalı adına tescil edildiğini, diğer yandan trampaya konu edilen paylar arasında eşitlik bulunmadığını, alan ve nitelikleri birlikte değerlendirdiğinde aralarında açık bir değer farkı olduğunu, tüm bunların temlikin muvazaalı yapıldığını, gerçekte dava konusu payın davalıya satıldığını gösterdiğini, davacının onalım hakkını kullanmak istediğini belirterek, davalı adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, tapuda yapılan temlikin muvazaalı olmadığını, müvekkilinin payı trampa yolu ile edindiğini, davalının bu işlemdeki amacının taşınmazın yoğun inşaat yapılan bir bölgede olması nedeniyle bu hisse karşılığında gelecekte bir konut edinmek olduğunu, trampa işleminin yapılmasından birkaç ay sonra trampada vermiş olduğu hissenin satılık olduğunun emlak danışmanı tarafından bildirilmesi üzerine payını yeniden edinmek amacı ile bu hisseyi yeni malikinden satın aldığını, bu nedenle davacının muvazaa iddiasının ve temliki yeni öğrendiği beyanının yerinde olmadığını, davanın süresinde açılmadığını, trampada onalım hakkı kullanılamayacağından kötü niyetle açılan davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; “…mahallinde yapılan keşif sonucu alınan raporda edimler arasında denklik olmadığı, büyük fark olduğu anlaşılmış, davalının bir süre sonra bu taşınmazı geri almış olması göz önüne alındığında satış yapılmasına karşın şufa hakkının önlenebilmesi için tapuda trampa gibi işlem yapıldığı benimsendiğinden, bedel de bloke edildiğinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekmiştir…” gerekçesi davanın kabulüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine; Özel Dairece, metni aynen yukarıda başlık bölümünde alınan ilam ile bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını temyize davalı vekili getirmiştir. Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Onalım davasına konu 43049 ada 1 parselde davalının trampa ile mi, yoksa satış sure- 142 Hüseyin KOVAN tiyle mi paydaş olduğu; buradan varılacak sonuca göre davacının onalım hakkının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır. Dosya içeriği ve belgelerden; davacının dava konusu Yuva Köyü, 43039 ada 1 parsel sayılı taşınmazda paydaş olduğu, dava konusu 211/7302 pay Zeki adına kayıtlı iken 26.11.2009 tarihinde davalı A.. Y.. adına kayıtlı Mühye Köyü, 896 nolu parselde bulunan 211/869250 pay ile her iki taşınmazdaki paydaki 16.000.TL rayiç değer üzerinden trampa edildikleri, davalının bu suret ile dava konusu payın ilişkin bulunduğu taşınmazda paydaş olduğu, trampaya konu Mühye Köyü, 896 nolu parseldeki 211/869250 payın daha sonra Zeki tarafından 15.12.2009 tarihinde 16.500.TL bedelle dava dışı Muharrem adlı kişiye satıldığı, bu kişinin aynı payı 12.1.2010 tarihinde 16.500.TL bedelle dava dışı T..r İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. adlı şirketine sattığı, eldeki davanın davalısının bu şirketin yönetim kurulu başkan yardımcısı ve ortağı olarak söz konusu işlemde imzasının bulunduğu, anılan payın 14.01.2010 tarihinde dava dışı Zöhre adlı kişiye Yuva Köyü, 43190 ada 3 nolu parselde bulunan 11/511 pay ile trampa yapılmak suretiyle devredildiği, 18.1.2010 tarihinde de bu kişi tarafından 16.500.TL bedelle davalı A.. Y..’a tekrar satıldığı ve böylece davalının dava konusu pay ile trampa yapmak suretiyle elinden çıkardığı payı yaklaşık 2 ay gibi bir süre içerisinde tekrar edindiği açıkça anlaşılmaktadır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 732.maddesi uyarınca, onalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkını verir. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Paydaşın paydaşa satış yapması halinde, satış dışmdaki işlemlerde onalım hakkı doğmaz. Ne var ki, satış dışındaki pay edinimlerinde muvazaa iddiası ileri sürülebilir. İşlemin tarafı olmayan paydaşlar bu iddiayı her türlü delille kanıtlayabilirler. Davacı, davalının dava konusu payı, gerçekte satın almasına rağmen onalım hakkının kullanımını önlemek için muvazaalı olarak işlemi trampa olarak gösterdiğini ileri sürmüştür. Somut olayda, 01.11.2010 tarihli bilirkişi raporuna göre her iki taşınmaz arasındaki değer farkının beş katına yakın olduğu görülmüştür. Her ne kadar, trampaya konu edilen taşınmazlar arasındaki değer farkı tasarrufun yalnız başına satış olduğunu göstermeye yeterli değil ise de; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 143 davalının trampa sebebiyle devrettiği taşınmaz payını, iki aydan daha az bir süre içerisinde, aynı değer üzerinden, üç kez el değiştirdikten sonra dördüncü intikalde tekrar almış olması; davalının, 12.01.2010 ve 14.01.2010 tarihli işlemlerde taşınmaz payını satın alan ve satan sıfatı ile T.İnş. San.Tic.A.Ş.’nin ortağı ve temsilcisi olarak işlemde yer alması gözetildiğinde, bu temlik işleminin davacının onalım hakkını kullanmasını engellemeye yönelik olduğunu kabul etmek gerekmiştir. Gerçekte satış olan işlemin sırf diğer paydaşların onalım haklarını kullanmalarının engellenilmesi için trampa olarak gösterilmesi halinde kanunun dolanılması söz konusu olur ki, bu hususu kanun korumaz. Öyle ise, yerel mahkeme direnme kararı gerekçesinde de belirtildiği üzere, davalı Arif tarafından, taşınmazda trampa yolu ile pay edinimi muvazaalı olup, gerçekte satış işlemi ile pay edindiği ve davacı yan yönünden onalım hakkının var olduğu kabul edilmelidir. Yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir. Yukarıda açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, . (oy çokluğuyla) “HGK.23.10.2013 tarih 2013/109 Esas 2013/1476 Karar” SORU – 22 TAPUDAKİ MALİKLERDEN BİR TANESİ HİSSESİSİNİ EŞİNE BAĞIŞLAMASI HALİNDE DİĞER MALİKLER ANILAN TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASIYLA ŞUFA HAKKI NEDENİ İLE TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ? Onalım hakkının niteliği gereği ancak satış halinde paydaşların bu hakkı kullanabileceği MK’nun 732. maddesi gereğidir. Hissedarlardan bir tanesi şufa hakkını önlemek için gerçekte şatış olmasına rağmen hissesini tapuda muvazaalı olarak bağış şeklinde eşine temlik ederse bunun ispatı halinde hissedarlardan her birisinin şufa hakkından kaynaklanan tapu iptali ve tescil davası açma hakları vardır. Taraflar arasındaki “şufa (onalım)” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Antalya Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)’nce davanın kabulüne dair verilen 15.05.2008 gün ve 2006/336-2008/172 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Altıncı Hukuk Dairesi’nin 04.11.2008 gün ve 9209-11961 sayılı ilamı ile; (…Uyuşmazlık, onalım hakkına konu edilen payın iptali ile davacı adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece 13.450 YTL onalım bedeli üzerinden davanın kabulüne, davalı Şefika adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesi üzerine, hüküm davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, dava dilekçesinde, müvekkilesinin dava konusu payın ilişkin bulunduğu 13 noTu parselin paydaşlarından olduğunu, Hollanda’da ikamet ettiğini, Türkiye’ye dönüşünde bir işlem için Tapu Sicil Müdürlüğüne gittiğinde dava konusu edilen payın 28.02.2005 tarihinde davalı Mehmet’e satıldığını, onun da onalım hakkının kullanılmasını engellemek için 29.09.2005 tarihinde eşi olan davalıya bağışladığını öğrendiğini, onalım hakkını kullanmak istediğini belirterek, davalı adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tescilini talep etmiştir. Davalılar vekili, onalım hakkının payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceğini, tapuda davalı Şefika’ya yapılan temlikin ise bağış olması nedeniyle davacının onalım hakkının bulunmadığını, diğer yandan üzerinde pay olmayan davalı Mehmet’e dava açılamayacağını, ayrıca payın dava tarihindeki değerinin tespitini istediklerini belirterek, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 145 Onalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisini veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile de kullanılabilir hale gelir. Onalım hakkının kullanılması ile bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Onalım hakkını kullanan paydaş bu payı satın almak isterken tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masraflar toplamından ibaret onalım bedelini depo etmesi gerekir. Ancak davacı, tapuda yapılan işlemin tarafı olmadığından tapuda yapılan temliki işlemin muvazaalı olduğu iddiasında bulunabilir ve bu iddiasını her türlü delille kanıtlayabilir. İşlemin gerçekte bağış olmayıp satış olduğunun belirlenmesi halinde, şayet satış bedeli kanıtlanabilirse bu bedel, yoksa keşfen bilirkişi aracılığı ile tapudaki işlem tarihinde saptanan bedel onalım bedeli olur. Olayımıza gelince; davacının paydaşı olduğu 13 no’lu parselde bulunan ve dava konu edilen 528/972 pay, taşınmazın bir kısım paydaşları tarafından 28.02.2005 tarihinde 13.000 YTL bedelle davalı Mehmet’e satılmıştır. Adı geçen davalı da söz konusu payı 29.09.2005 tarihinde eşi olan davalıya 13.000 YTL bedel göstererek bağışlamıştır. Davacı son temlikin muvazaalı olup gerçekte payın satıldığını ileri sürerek onalım davası açmıştır. Bu iddia üzerine mahkemece yerinde yapılan keşif sonrasında düzenlenen 02.10.2007 tarihli bilirkişi raporunda temlik tarihi itibariyle payın değerinin 382.528.96 YTL, dava tarihi itibariyle ise 421.509.44 YTL olduğu belirtilmiştir. Yine davacının iddiası doğrultusunda dinlenen tanıkları payın davalı Şefika’ya bağışlandığını beyan etmelerine karşın gerçekte satıldığına dair bir beyanda bulunmamışlardır. Dava konusu edilen payın eşler arasında tapuda bağış olarak temlik edilmesi, payın değerinin tapuda gösterilen bedelin çok üzerinde bulunması, tanık beyanlarının temlikin aslında satış olduğunu kanıtlayacak yeterlilikte olmaması karşısında davacı tapuda yapılan bağışın satış olduğunu kanıtlayamamıştır. Onalım hakkı yukarıda açıklandığı üzere sadece payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceğinden ve dava konusu edilen pay da davalı Şefika’ya bağışlanmış olduğundan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediği gibi, tapuda üzerinde pay kaydı bulunmayan davalı Mehmet hakkındaki davanın reddedilmemesi de usul ve yasaya aykırıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, 146 Hüseyin KOVAN yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme ararının Özel Daire’nin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi GEREĞİNCE BOZULMASINA “HGK.11.11.2009 tarih 2009/6-427 Esas 2009/492 Karar” SORU – 23 MALİK VEKALET VERDİĞİ KİŞİNİN. BU VEKALETE DAYANARAK TAŞINMAZINI 3. KİŞİLERE SATMASI HALİNDE VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANILDIĞI İDDİASIYLA TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Koşullarının bulunması halinde malik vekalet verdiği kişinin vekalet görevini kötüye kullandığından tapu iptal ve tescil davası açabilir. Vekil bu görevini özenle yerine getirmesi gerektiği gibi aynı zamanda dürüstlük kuralı gereğince de hareket etmek zorundadır. Aksi taktirde, vekalet veren, vekil hakkında ve kötü niyetli ise vekil ile birlikte taşınmazı temlik alan üçüncü kişi hakkında tapu iptal davası açabilecektir. Üçüncü kişinin iyiniyetli olması halinde ise vekalet veren kişi, sadece kendi vekiline karşı tazminat davası açabilecek olup üçüncü kişinin iyiniyeti korunacaktır. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, 2076 ada 8 parsel 4.kat 14 nolu meskenini satmak istediğini, davalı Muammer’in “ben senin daireni en az 35.000.000.TL.ya satarım, sen bana vekalet ver, ötesine karışma” şeklindeki kandırma sözleri üzerine satış yetkisi içerir vekaletname verdiğini” adı geçen davalının vekaletname tarihinden üçgün sonra, çekişmeli taşınmazı muvazaalı olarak diğer davalı amcasının oğlu Mehmet’e temlik ettiğini öğrendiğini ileri sürüp, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur. Davalı, geçerli vekaletnameye dayalı olarak yapılan satışın yasal olduğunu, iyi niyetle bedelini ödeyerek taşınmazı satın aldığını, muvazaa iddiasının yazılı delille kanıtlaması gerektiğini belirtip, davanın reddini savunmuştur. Diğer davalı, davaya yanıt vermemiştir. Mahkemece, davacının davalı Muammer’e çekişmeli taşınmazın satışı hususunda özel yetki verdiğini ve satışın Medeni Yasanın 706. maddesine uygun yapıldığını; davacının ancak vekalet görevinin kötüye kullanılması nedeni ile satış bedeli için şahsi hak talebinde bulunabileceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından karar süresinde temyiz edilmiş olmakla Dava; vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. 148 Hüseyin KOVAN Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir. ..” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği seklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarmca sorumlu olur. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Nevarki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kotu niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 149 Somut olaya gelince; davacının çekişme konusu taşınmazın kay den maliki olduğu, davalı Muammer’e 12.4.2002 tarihinde vekaletname vererek taşınmazın satılmasını istediği, davalı Muammer’in “taşınmazın değerini bulunca satış işlemi yapacağım” diye davacıyı oyalarken vekalet tarihinden 3 gün sonra 15.4.2002 tarihinde, tebligatı tutanaklarından aynı işyerinde bulundukları anlaşılan diğer davalı Mehmet’e temliki gerçekleştirdiği çekişme konusu taşınmazın satım tarihindeki rayiç değerinin 28.350.540.000.TL. iken tapuda 6.000.000.000.TL.ye satıldığı bedel ödeme savunmasının kanıtlanamadan el ve işbirliği içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.20.10.2004 tarih 2004/10768 Esas 2004/11615 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacı vekili, müvekkilinin miras bırakan annesine vekalet verdiğini; annesinin çekişmeli taşınmazlarda, kendisinin davacının ve diğer ortak miras bırakan babasından (muris Şaziye’nin eşi) kalan tüm payları davalı kardeşi İsmail’e bağışladığı halde işlemin satış şeklinde yapıldığını ileri sürerek muvazaa nedeni ile payı oranını da iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, müvekkili, davacı ve anneleri aralarında yaptıkları bir miras taksimi sonucu İstanbul’daki taşınmazların da davacıya verildiğini, davacının Hayat sigortası yapıldığını, bir kısım nakit ödendiğini, aradan da 9 yıl geçtiğini bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının annesine satış için vekalet verdiği, satışın iradi yapıldığı ve taşınmazların taraflar arasında taksim edildiği, muvazaa bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve pay oranında tescil isteğine ilişkindir. 150 Hüseyin KOVAN Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği, toplanan delillerden dava dilekçesinde yazılı dava konusu taşınmazların 7.7.1994 tarihli akitle davacının annesi Şaziye’ye verdiği vekaletname ile davalıya satış yolu temlik edildiği görülmektedir. Anılan temlikte, vekilin kendi adına olan taşınmazlarla birlikte diğer miras bırakan Rıfat’tan gelen miras paylarının da temlik konusu yapıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 151 Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilemeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih % sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur. Somut olay ve tüm dosya içeriği yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde davalıya yapılan temliklerin bedelsiz ve muvazaalı oldukları anlaşılmaktadır. Esasen mahkemenin de kabulü bu doğrultudadır. Diğer taraftan miras bırakanlar tarafından yapılan temlikte yukarıda açıklandığı üzere bir paylaştırma yapıldığını kanıtlayan bir olgu mevcut değildir. Ayrıca, temliki işlemlerin tarafların anlaşmalarına uygun biçimde gerçekleştirildiği savunması da kanıtlanamamıştır. Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere reddi doğru değildir. Davacı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, “l.HD.05.10.2004 tarih 2004/6134 Esas 2004/10611 Karar” SORU – 24 VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMA VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL İDDİASI AYNI DAVA İÇİNDE BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ? Davacının birbiriyle çelişki teşkil etmediği takdirde birden fazla dava sebebine dayanması ve aynı dava içerisinde bunu ileri sürmesi hukuken mümkündür. Maddi vakaları anlatmak taraflara ait olup hukuki vasıflandırmayı yapmanın mahkeme hakimin ait olduğu, HUMUK ve HMK hükümleri gereğidir. Davacının aynı dava içerisinde birden fazla sebebe dayanarak dava açmış olması halinde mahkeme bu taleplerin öncelik sırasına göre inceleme yapmalı, davacınm taleplerinden birisini ispat edememesi halinde davacının diğer talebinin incelenmesine geçilmelidir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.02.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Na- zan I. ile temyiz edilen davalı vekili Avukat Sırma D. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Volkan Ü. gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan annesi Rukiye Muhterem G/in maliki olduğu 1721 ada 11 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu daireyi, 31.10.1997 tarihinde vekil tayin ettiği davalı kızı Oya marifetiyle 24.11.1997 tarihinde satış yoluyla davalı yeğeni Volkan’a muvazaalı şekilde temlik ettiğini, miras bırakanın tüm malvarlığını kendisinden kaçırmak için ya kızlarına ya da 3. kişilere muvazaalı şekilde devrettiğini, bu hususta açılan başka davalar da olduğunu, davalı VolkanTn iyiniyetli kabul edilemeyeceğini, aksinin değerlendirilmesi durumunda davalı Oya’nın vekalet görevini kötüye kullandığını, temlikin bedelsiz olduğunu ileri sürerek dava ko- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 153 nusu 1721 ada 11 parsel sayılı taşınmazın tasarrufunun iptali ile miras payı oranında adına tescilini, olmadığı taktirde tazminatın ödenmesini istemiş; davacı vekili 01.12.2011 tarihli duruşmada, dava konusu taşınmazın dava dışı kişi adına kayıtlı olduğunun anlaşılması nedeniyle iptal tescil isteğinden vazgeçtiğini, davayı tazminat olarak devam ettirdiğini beyan etmiştir. Davalılar, zamanaşımı süresinin geçtiğini, vekaletnamenin mirasbırakanın iradesine uygun şekilde kullanıldığını, satışın gerçek olup bedelin mirasbırakana elden ödendiğini, dava konusu taşınmazın esasen ilk olarak mirasbırakanın annesi tarafından satın alındığını ve satış bedelinin bir kısmının mirasbırakanın dava dışı kardeşi İsmail Meftun tarafından ödendiğini, ancak adı geçenin kumar alışkanlığı olması nedeniyle taşınmazın mirasbırakan adına kayıtlandığını, daha sonra mirasbırakanın, dava konusu taşınmazın dava dışı İsmail Meftun’un oğlu olan davalı Volkan üzerine yapılmasını istediğini, bu taşınmaz için dava dışı İsmail Meftun’un mirasbırakana bir miktar daha para ödediğini belirtip davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, mirasbırakanın son ikametgah mahkemesinin yetkili olduğundan bahisle verilen yetkisizlik kararı Dairece, davanın taşınmazın aynına ilişkin iptal tescil, olmadığı taktirde tazminat isteğine ilişkin olup, işin esasının incelenmesi gereğine değinilerek bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1926 doğumlu mirasbırakan Rukiye Muhterem G.’in 11.07.2010 tarihinde ölümü üzerine davacı oğlu Mehmet Kaya G. davalı kızı Oya A. ile dava dışı kızı Selen B.’nin mirasçı kaldıkları, dava konusu 1721 ada 11 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu bağımsız bölümün tamamı mirasbırakan Rukiye Muhterem Genç adına kayıtlı iken Bakırköy 18. Noterliğinin 31.10.1997 tarih 25803 yevmiye no’lu vekaletnamesine istinaden mirasbırakanın vekili olan davalı kızı Oya A. tarafından vekaleten hareketle taşınmazın çıplak mülkiyetinin davalı Volkan Ü.’a satış yoluyla temlik edildiği, mirasbırakan üzerinde bırakılan intifa hakkının 31.08.2005 tarihinde terkin edildiği, taşınmazın 12.06.2009 tarihli satış işlemiyle dava dışı Hayrettin K.’a temlik edildiği, eldeki davanın iptal tescil, olmadığı taktirde tazminat isteğiyle 22.07.2011 tarihinde açıldığı, aşamalarda tazminat isteği olarak devam ettirildiği anlaşılmaktadır. 154 Hüseyin KOVAN Hemen belirtilmelidir ki, bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim Yargıtay içtihatları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.(11.04.1990 gün ve 1990/1-152 E, 1990/236 K; 15.05.2013 gün ve 2012/1-1808 E, 2013/699K sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları) Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. 6098 s. Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nin 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenir- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 155 ken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Davacının muris muvazaasına ilişkin talebine gelince; Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237., (Borçlar Kanununun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. 156 Hüseyin KOVAN Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Mirasbırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine tabidir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki muris muvazaası ve el atmanın önlenmesi gibi davaların dışında vekalet görevinin kötüye kullanılması, ehliyetsizlik vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır. Somut olayda, mirasbırakanın davacı ve davalı Oya dışında başkaca mirasçısının bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Davacı tarafından, muris muvazaasının yanısıra vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine de dayanıldığı nazara alındığında vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedeni bakımından mirasçı olmayan davalı Volkan Ü.’a miras payı oranında açılan tazminat davasının dinlenme olanağı yoktur. Öte yandan, tereke adına dava açılmadığına göre terekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay oranında açılan davanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez. Açıklanan nedenle vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedeni yönünden davalı Volkan Ünal hakkındaki davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğrudur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazının reddine. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 157 Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince; Mahkemece, mirasçı ve vekil sıfatını taşıyan davalı Oya’ya yönelik vekalet görevinin kötüye kullanılması ve her iki davalıya yönelik muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat istekli eldeki davada, yukardaki ilkeler ışığında hükme yeterli bir araştırma ve inceleme yapıldığından söz etmek mümkün değildir. Şöyle ki; her ne kadar davacı tarafça dava dilekçesi ve delil listesinde tanık deliline dayanılmamış ve yetkisizlik kararının bozulmasından sonra bildirilen tanıklar da süresinde bildirilmediği gerekçesiyle mahkemece dinlenilmemiş ise de, davacı tarafın başkaca dosyalara delil olarak dayandığı anlaşılmakta olup; davacı tarafça delil olarak bildirilen Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/486 Esas, Bodrum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/329 Esas, Salihli 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/501 Esas, Bakırköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/358 Esas sayılı dosyalarının getirtilerek eldeki dava ile birlikte incelenmesi ve o dosyalarda toplanan delillerin ya da dinlenen tanık beyanlarının eldeki davaya etki edip etmediği irdelenerek varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davacının değinilen yönden yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davalılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “LHD,18.02.2020 tarih 2 0171752 Esas 2020/1035 Karar” Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun Asliye 4. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.3.1998 gün ve 1993/686, 1998/151 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.9.1998 gün ve 1998/8253 /9008 sayılı ilamı; Davacı, dava dilekçesinde davanın dayanağını oluşturan tüm olayları bildirmekle yükümlüdür. (HUMK.179/l.md.) Aynı Kanun#un 74 ve 158 Hüseyin KOVAN 75. maddelerinin buyurucu nitelikteki hükümlerinde belirtildiği üzere hakim Medeni Kanunda açıklanan ayrıcalıklar dışında davanın sınırlarını çizen bu olaylarla bağlı olup, bunlar dışına çıkamaz ve inceleme yapıp karar veremez. Ancak, davada ileri sürülen olaylar belirsiz (müphem) veya çelişkili ise, belirsiz veya çelişkili gördüğü iddia ve sebepler (vakıalar) hakkında açıklama isteyebilir. Hemen belirtmek gerekir ki, hakim yukarıda değinildiği gibi davacının bildirdiği maddi olaylar ve son istekle bağlı ise de, HUM.K.nun 76. maddesi uyarınca ileri sürülen maddi olaylarda hangi hukuki sebebe göre karar vereceğini tayin ve takdir etmek durumundadır. Başka bir anlatımla maddi olgu ve olayları bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgulara göre hukuki nitelendirmeyi yapmak uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak kanun hükmünü bulup, uygulamak hakime aittir. Öyleki, hukuki sebep yanlış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa dahi hakim tarafından en uygun hukuki sebebin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir. Öte yandan, bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak Usul ve Yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelemesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre, birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim, Yargıtay İçtihatları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince, davacı vekalet aktinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanarak iptal tescil isteminde bulunmuştur. Bilindiği üzere Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine, göre vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnü niyetle ifa ile mükelleftir hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kâlsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 159 tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kâlır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re’sen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Öte yandan, uygulamada ve öğretide muris muvazaası olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacım gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözeşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih V2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme taraflarm gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 634, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mi- 160 Hüseyin KOVAN rasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Hal böyle olunca, yanların gösterecekleri tüm delillerin toplanıp, yukarıdaki ilkeleri karşılayacak biçimde araştırma yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosya daki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davanın dayanağını oluşturan maddi olayları (vakıaları) bildirmek davacıya, bildirilen bu olaylara bağlı kâlmak suretiyle hukuki nitelendirmeyi yapmak uygulanacak en uygun kanun hükmünü veya kuralı tespit edip uyuşmazlığı çözüme ulaştırmak hakime aittir. Değinilen bu usul kuralı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 74, 75, 76 ve 179. maddelerine buyurucu hükümleri gereğidir. Bunun yanında davacının birbirleri ile bağdaşdıkları takdirde birden fazla dava sebebine ait olayları bir dava içerisinde göstermesini yasaklayan bir kanun hükmü de yoktur. Bu takdirde hakim bildirilen bu dava sebeplerini aynı dava içerisinde en uygun sıralama ile araştırma ve inceleme konusu yapabilir. Ne var ki bu dava sebeplerinden birinin varlığı halinde ötekisinin bulunması olanaksızsa bir dava içerisinde bildirmeleri iddianın inandırıcılığı ve davanın ciddiyeti ile bağdaşmaz. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 161 Somut olayda davacının muris muvazaası yanında vekaletin kötüye kullanılması sebebine de dayandığı açıktır. Ancak, vekil aracılığı ile yapılan temliklerde muris muvazaası varsa vekil, vekil edenin iradesi doğrultusunda işlem yapmış olacağından vekaletin kötüye kullanılmasından söz edilemez. Şayet vekaletin kötüye kullanılması iddiası sabit olursa vekil miras, bırakanın iradesine uygun olmayan bir temlik yaptığından, başka bir anlatımla miras bırakan temliki işleme iştirak etmediğinden muris muvazaası hukuksal sebebi oluşmaz. Oysa yerel mahkemece her iki dava sebebinin varlığı da kabul edilerek hüküm kurulmuştur. Öte yandan gerçek iradesinin tespiti bakımından miras bırakan tarafından yapılan başka temlikler hakkında Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 993/701 sayılı dava dosyasındaki delillerin değerlendirilmesi, gerektiğinde her iki dosyasının birleştirilmesi gerekirken bu yön göz ardı edilmiştir. Kötüye kullanıldığı ileri sürülen 25.10.1988 tarih 026664 sayılı vekaletnamenin, miras bırakan davacı ve dava dışı paydaş tarafından müştereken verildiği, vekilinin bu vekaletnameye dayanarak davacı ve dava dışı paydaşın paylarını üçüncü kişilere aynı tarihlerde devrettiği halde o temliklere itiraz edilip edilmediği üzerinde hiç durulmamış vekilin yaptığı tüm temlikler hakkında taraflardan bilgi alınıp belirlenen olgu ve toplanan tüm deliller bir arada değerlendirilerek gerçekten vekaletin kötü kullanılıp kullanılmadığı tam olarak açıklığa kavuşturulmamıştır. Tanıklarca emekli maaşı aldığı bildirilen miras bırakanın ne kadar emekli maaşı aldığı merciinden sorulup değerlendirilmemiş, miras bırakanın kira ve buna benzer gelirlerinin bulunup bulunmadığı araştırılmamış böylece miras bırakanın taşınmazını satma ihtiyacı içerisinde olup olmadığı mirasçısından mal kaçırmak amacıyla hareket edip etmediği saptanmamıştır. Hal böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca benimsenen özel daire bozma kararına uyularak öncelikle yukarıda değinilen noksanlıkların tamamlanması, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi, ileri sürülen dava sebeplerinden hangisinin sübut bulduğunun belirlenmesi ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA oyçokluğu ile) “HGK.17.03.1999 tarih 1999/1-159 Esas, 1999/147 Karar” SORU – 25 MURİSİN MİRASÇILARI ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMAK AMACI İLE TAPUDA YAPTIĞI MUVAZAALI İŞLEMLER HAKKINDA 01/04/1974 GÜN 1/2 YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI UYGULANABİLİR Mİ? Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına göre murisin tüm mirasçıları kapsar biçimde,hak dengesini gözeterek hakkaniyete uygun kabul edilebilir biçimde mal paylaştırma amacı ile yaptığı temlikler şekil koşullarına uygun olmasa dahi muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır. Muris tapudan satış şeklinde işlem yapsa dahi murisin amacı mirasçılar arasında mal paylaştırmak ise 01/04/1974 GÜN 1/2 YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI znın uygulanması mümkün olmayacaktır. Burada murisin bu işlemi yaparken diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı, mal kaçırma amacı taşımıyorsa bütün mirasçılara hak dengesini gözeten hakkaniyete uygun kabul edilebilir bir paylaştırma yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir. Bir başka deyişle muris sağlığında mirasçılardan bir tanesine, bir taşınmazını muvazaalı bir şekilde tapuda devir etmiş ve diğer mirasçılara da hak dengesini gözetir şekilde olmak üzere bir paylaştırma yapmış ise bu durumda tapudaki işlem muvazaalı olsa bile artık muris muvazaası nedeni ile tapu iptaline karar verilemeyecektir. Burada önemli olan murisin iradesi ve tüm mirasçıları kapsar biçimde hak dengesini gözeten bir paylaştırma yapılıp yapılmadığına bakılacaktır. Hak dengesini gözeten paylaştırmadan anlaşılması gereken ise hiç kuşku yok ki matematiksel eşitlik değildir. Örneğin muris sağlığında tüm mirasçılarına, kendi mal varlığının paylaştırmış ancak torunlarından bir tanesinin engelli olması nedeniyle, bu torununun masraflarını da gözeterek engelli çocuk sahibi mirasçıya biraz daha fazla mal varlığı veya para vermiş olması diğer mirasçıların bu mirasçı aleyhine muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil davası açma hakkı vermez. Ancak yukarıda belirtildiği gibi murisin amacının diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmaması ve tüm mirasçıları kapsar şekilde kendi mal varlığını hakkaniyete uygun bir paylaştırma iradesi ile bu paylaşımı yapmış olması gerekir. Günlük yaşamda bu çok farklı şekilde karşımıza çıkabilir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 163 Muris sağlığında mirasçılarından bir kısmına tapulu taşınmazlarının gerçekte bağışladığı halde tapuda satış gibi gösterebilir veya mirasçılarının bazılarına para verebilir veya otomobil alabilir vs… Burada önemli olan murisin tüm mirasçılara karşı sağladığı hak ve menfaatler eksiksiz bir şekilde araştırılıp murisin tüm mirasçıların hak dengesini gözeten hakkaniyete uygun kabul edilebilir adil bir paylaşım yapıp yapmadığının tespiti gerekir. Eğer böyle bir paylaşım yapılmış ise de bu durumda muris tarafında sağlığında daha az hak ve imkan verilen mirasçıların diğer mirasçıya yani muris tarafından kendisine daha çok hak ve imkan tanınan mirasçıya muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescili davası açma imkanı olmayacak ve 01/04/1974 gün ¥2 Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararının uygulanması da mümkün olmayacaktır. Bu aynı zamanda murisin sağlığındaki kişisel tercihlerine saygı duyulması zorunlululuğunun da bir sonucudur. Muris muvazaası”; gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek isteyen miras bırakanın, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede, iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmesidir. Görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradesini yansıtmadığından, gizli bağış sözleşmesi ise yasal şekil şartlarını taşımadığından bu tür sözleşmeler geçersizdir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakan babaları Muzaffer S/un 257 ada 16 parseldeki 4 nolu bağımsız bölümü davalı eşi Emine ve davalı kızı Berrin’e satış suretiyle temlik ettiğini, ancak asıl amacının bağış olduğunu, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Davalı Emine, mirasbırakanın 42 yıllık eşi olduğunu, evlendiğinde 12 ve 16 yaşlarında olan davacılara mirasbırakanın ölene dek destek olduğunu, davacı oğullarına iş kurduğunu ve dükkan satın aldığını, davacıların maddi durumlarının çok iyi olduğunu, kendisinin ise halen oturmakta olduğu dava konusu ev haricinde hiç bir mal varlığının bulunmadığını, mirasbırakanın ekonomik durumunun iyi olmadığı dönemde bankada bulunan kendi birikimi olan parasım murise verdiği bunun karşılığında da mirasbırakanın dava konusu taşınmazı kendisine ve davacı kızına sattığını, mal kaçırma amacının ve muvazaanın bulunmadığını, mirasbırakanın tüm mirasçılarına hak dengesini gözetir şekilde temliklerde bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuş, diğer davalı Berrin davaya cevap vermemiştir. 164 Hüseyin KOVAN Mahkemece, davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Dairece, “…Somut olayda, davalı Emine, mirasbırakanın sağlığında davacılar için iş kurup, dükkanlar satın aldığını, mal kaçırma amacı olmadığını, davacıların miras payını fazlasıyla verdiğini iddia ederek denkleştirme savunmasında bulunmuş olmasına rağmen mahkemece bu yönde herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Hal böyle olunca, mirasbırakan tarafından mirasçılar arasında denkleştirme yapılıp yapılmadığının tespiti bakımından, mirasbırakan adına kayıtlı taşınmazlar ile tüm mirasçılara intikal eden taşınır-taşınmaz mallar ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercile- rinden getirtilmesi, gerektiği takdirde her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınması, böy- lece yukarıda değinilen anlamda murisin bir paylaştırma kastının bulunup bulunmadığının açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, mahkemece bu yönde yeterli araştırma yapılmadan sonuca gidilmesi isabetsizdir…” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda muvazaa iddiasının kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı Emine vekili ve davalı Berrin tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Zeynep Akın E.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapılarak karar verilmiştir. Davalı Emine ve davalı Berrin’in yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle, usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 1.268,71 TL. bakiye onama ha rcının temyiz eden davalılardan almmasıne, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD .17.02.2020 tarih 2016/14917 Esas 2020/974 Karar” Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil-tenkis davası sonunda, yerel mahkemece tapu iptali ve tescil isteğinin reddine, tenkis talebinin kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi,; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, miras bırakan tarafından yapılan temlik ile saklı pay kurallarının ihlal edildiği gerekçesiyle tenkis davasının kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı olan Z.G./nün 05.05.2011 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak eşi olan davalı H. ile oğlu olan davacı I.yanı sıra, dava dışı çocukları O..ile İ/i bıraktığı, murisin maliki olduğu 451 ada, 2 parsel sayılı avlulu ahşap ev Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 165 niteliğindeki taşınmazının 72 payını 19.08.1999 tarihinde eşi olan davalıya satış yolu ile temlik ettiği, geride kalan payını ise ölümünden iki gün önce 03.05.2011 tarihinde satış yolu ile yine eşi olan davalıya temlik ettiği, davanın 26.06.2012 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 (TBK 237) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; davacı miras bırakan Z.nın oğlu davalı ise eşidir. M. davalı ve oğlu O.ile birlikte yıllarca dava konusu evde birlikte yaşadıkları, bakımının davalı eşi tarafından üstlenildiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının davalı tarafından karşılandığı, kanser tedavisi 166 Hüseyin KOVAN gören murise eşinin ilgisini ve hizmetini esirgemediği ve onun yanında olduğu davacının ise babasına bakmak bir yana kötü muamelede bulunduğu, tüm bu hususların özellikle davacının kardeşi olan ve eldeki davanın kabul edilmesi halinde çıkarı olan O.tarafından da ifade edildiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki; satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. S.bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp, belirli bir hizmet ya da emek de olabileceği kabul edilmelidir. (HGK’nun 29.04.2009 gün 2009/1- 130 S.K.) Esasen, yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların dayanağını teşkil eden 01.04.1974 gün, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin kabulü gerekir. Başka bir ifade ile murisin iradesi önem taşır. Yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde miras bırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırma olmadığı, kendisine yıllarca bakan eşine minnet duygusu ile temlikin gerçekleştirildiği, satış işleminin muvazaalı olarak gerçekleştirilmediği kabul edilmek suretiyle muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil isteğinin kabul edilmemesinde bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde görülmediğinden Reddine, Davalının temyizine gelince; satış yolu ile yapılan temlikler nedeniyle tenkise hükmedilemeyeceği, ancak bağışlarda tenkis talep edilebileceği kuşkusuzdur. Hal böyle olunca tenkis isteğinin de reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Kabule göre de murisin 05.05.2011 tarihinde öldüğü, eldeki davanın 26.06.2012 tarihinde ölümden itibaren bir yıl geçtikten sonra açıldığı, 4721 sayılı yasanın 571. maddesinde belirtilen bir yıllık sürenin hak düşürücü süre olup Mahkeme tarafından resen dikkate alınması gerektiği halde bu konuda herhangi bir araştırma yapılmaksızın işin esasının incelenerek yazılı şekilde karar verilmesi de isabetsizdir. Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nm 428.maddesi uyarına BOZULMASINA “l.HD.20.5.2013 tarih 2013/4753 Esas 2013/8026 Karar” SORU – 26 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVALARINDA, EHLİYETSİZLİK VE MURİS MUVAZAASI İDDİASI BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ? Kural olarak aynı dava içerisinde birbiri ile çelişmemek kaydıyla davacı tarafından birden fazla sebebin ileri sürülmesinde hukuken bir engel yoktur. Bu durumda mahkeme bunları öncelik sırasına göre inceleyerek karara bağlamalıdır. Ehliyetsizlik ve muvazaa iddialarını da aynı dava içerisinde ileri sürülmesi mümkündür. Bu durumda mahkeme önce davacının, murisin ehliyetsiz olduğu iddiasını incelemeli ve buna ilişkin murisin tedavi gördüğü kurumlardan gerekli tedavi evrakları istenilerek olay tarihinde murisin fiil ehliyetine sahip olup olmadığı yönünden adli tıp kurumundan rapor alınmalı şayet muris fiil ehliyetine sahip ise davacının muvazaa iddiasının araştırılmasına geçilmelidir. Mirasçılar tarafından, murisin hukuki ehliyetinin bulunmadığı esasen vekil aracılığı ile yapılan dava konusu temliki işlemin mirasçıdan mal kaçırmak amacına yönelik muvazaalı bir işlem olduğu iddia edilerek; tapu iptali, tescil davası açılmış olması halinde; öncelikle ehliyetsizlik iddiasının açıklığa kavuşturulması, vekaletin verildiği tarihte hukuki ehliyetin tespit edilememesi durumunda davanın kabul edilmesi, aksi halde muris muvazaası iddiasının araştırılması gerekir. Fiil ehliyetsizliği yönünden açılan davada davalının mirasçı olmasıveya üçüncü kişi olması hallerinde, dava açan kişinin mirıasçının kendi miras payına ilişkinmi dava açtığı yoksa davanın tereke adına mı açıldığı veya davanın tereke temsilcisi tarafından mı açıldığı hususları da önemli olup bu husus ayrı bir soru olarak ele alınacağı için burada ayrıntıya girilmemiştir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Merve A.’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan Kamile K.’nin okuma yazma bilmediğini, beyin kanaması geçirdiğinden ilaç kullandığını, mirasbırakanın bu du- 168 Hüseyin KOVAN rumundan faydalanan dava dışı torunu Sadık’ın temin ettiği vekaletname ile 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazları arkadaşı olan davalı Mehmet’e temlik ettiğini, vekalet görevinin kötüye kullanıldığını, mirasbırakanın hem vekaletname hem de temlik tarihlerinde ehliyetsiz olduğunu, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının miras payı oranında iptali ile adlarına tesciline olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama aşamasında mirasbırakan Kamile K.’nin terekesine temsilci atanmıştır. Davalı, iyiniyetli alıcı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, kayıt maliki davalının kötü niyetinin ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1929 doğumlu Kamile K/nin 14.05.2010 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak davacı kızları Yüksel, Hatice, Makmule, kendisinden önce ölen oğlu Ahmet’ten olan dava dışı torunları Kamile, 1980 doğumlu Sadık ile dava dışı eşi 1931 doğumlu Sadık’ı bıraktığı, dava dışı 1931 doğumlu Sadık’ın yargılama aşamasında 01.08.2014 tarihinde öldüğü, mirasbırakanın Honaz Noterliği’nin 26.09.2005 tarih ve 6051 yevmiye nolu vekaletnamesi ile 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazlarını dilediği kişiye satış yetkisini içerir şekilde 1980 doğumlu Sadık’ı vekil tayin ettiği, vekilin anılan vekaletnameye istinaden 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazları 20.04.2010 tarihinde davalı Mehmet Zeybek’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, maddi olayları bildirmek taraflara HMK.’nun 33. maddesi hükmü uyarınca hukuki nitelendirmeyi yapıp, uygulanacak kanun maddesini bularak olaya tatbik etmek hakimin görevidir. İddianın ileri sürülüş biçimi ve içeriğinden, davacıların ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanarak miras payları oranında iptal-tescil istedikleri görülmektedir. Mitas bırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine tabidir. Davacı dışında başkaca mirasçıların bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğinde ki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışında vekalet görevinin kötüye kullanılması, ehliyetsizlik vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 169 davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır. Somut olayda, davacılar tarafından ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebeplerine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez. Öte yandan, tereke adına dava açılmadığına göre terekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay oranında açılan davanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez. Ne var ki, mahkemece 14.10.2010 tarihli celsede davacılar vekiline mirasbırakan Kamile Kökdere’nin terekesine temsilci atanması için yetki ve süre verilmiş, Honaz Sulh Hukuk Mahkemesi 2011/18 Esas, 2011/188 Karar sayılı kararı ile de dava konusu miras ortaklığına Av. Halil Aksu’nun tereke temsilcisi olarak atanmıştır. Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.04.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur. Bilindiği üzere, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle şahsın hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlanmış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme 170 Hüseyin KOVAN gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, TMK’nin 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.06.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir. Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve malvarlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur. Öte yandan; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 171 Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Hal böyle olunca, mirasbırakan Kamile K.’nin vekaletname ve temlik tarihlerinde hukuki işlem ehliyetinin bulunup bulunmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması, ehliyetsiz olduğunun anlaşılması halinde, terekenin elbirliği mülkiyetine tabi olduğu ve Türk Medeni Kanununun 702/4 maddesi hükmünün eldeki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek ehliyetsizlik sebebiyle pay oranında açılan davanın reddine; mirasbırakanın ehliyetli olduğu saptanır ise vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunmadığı gözetilerek muris muvazaası iddiası yönünden inceleme yapılarak hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve noksan soruşturma ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi doğru değildir. 172 Hüseyin KOVAN Davacıların yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.19.02.2020 tarih 2016/15898 Esas 2020/1093 Karar” Davacılar, miras bırakan F.. K./in ehliyetsiz olduğu dönemde maliki bulunduğu 244 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1 ve 2 nolu bağımsız bölümlerdeki %’şer paylarını bağış suretiyle davalı T.. M..ne temlik ettiğini, murisin hulus ve saffetinden faydalanılarak, kandırılması suretiyle devrin yapıldığını, miras bırakanın kızı Seçil’in kardeşlerine duyduğu husumet nedeniyle mirasçıdan mal kaçırmak için murise baskı yaptığını ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı taktirde tenkisine karar verilmesini istemişlerdir. Birleşen davada davacılar, miras bırakan F.. K./in 01.09.1987 tarihli gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile bedelini ödeyerek üçüncü kişiden satın aldığı 1620 ada 160 parsel sayılı taşınmazdaki 4 nolu (imarla 2464 ada 19 parseldeki 4 nolu) bağımsız bölümün kızı davalı Ümmühan adına devrini sağladığını, davalının da 09.09.1987 tarihinde mirastan feragat sözleşmesi imzaladığını, sözleşmenin davalının murisi kandırıp yönlendirmesi ile mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla yapıldığını, saklı payının ihlâl edildiğini ileri sürerek mirastan feragat sözleşmesinin iptaline, taşınmazın terekeye dahil edilmesine, tapu kaydının iptali ile mirasçılar adına payları oranında tesciline, olmadığı taktirde tenkisine karar verilmesini istemiştir. Davalı T.. M.., dava konusu taşınmaz paylarının bağışı ve vekâletnamenin tanzimi tarihinde murisin fiil ehliyetine haiz olduğunu, iddiaların doğru olmadığını davalı Ümmuhani, dava konusu 4 nolu bağımsız bölümün satış bedelini muris ödediği için mirastan feragat sözleşmesi imzaladığını, muvazaanın söz konusu olmadığını, saklı payın ihlal edilmediğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, asıl davaya konu çekişmeli taşınmaz paylarının temliki ve vekâletnamenin tanzimi tarihlerinde murisin fiil ehliyetini haiz olduğunun Adli Tıp Kurumu raporu ile belirlendiği, davacıların saklı paylarının zedelenmediği, birleşen davadaki davacı iddiasının sabit olmadığı, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Doyalı Tapu İptal Tescil Davaları 173 muris adına, mal mevcut iken mirastan feragat sözleşmesinin imzalanmasının mirasçıdan mal kaçırma amacı taşımayacağı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Karar, asıl ve birleşen davanın davacıları tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 28.01.2014 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat S.. İ.. ile temyiz edilenler vekili Avukat H.. Ç..geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle, miras bırakanın vekâletnamenin tanzimi ve akit tarihlerinde hukuki ehliyeti haiz olduğu Adli Tıp Kurumundan alınan raporla saptanmak, asıl davada temlikin bağış, birleşen davada gizli bağış olduğu, bu tür temlikler bakımından 01.04.1974 tarihli, ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmayacağı ve davacıların saklı paylarının da zedelenmediği gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru olduğuna göre, davacıların temyiz itirazı yerinde değildir. Red- diyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, “l.HD.28.01.2014 tarih 2013/4529 Esas 2014/1150 Karar” SORU – 27 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA MUVAZAA İDDİASIYLA BİRLİKTE HİLE VE EHLİYETSİZLİK İDDİALARI AYNI DAVA İÇERİSİNDE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ? Kural olarak birbiriyle çelişmemek kaydıyla davacı bir dava içerisinde farklı hukuki sebeplere dayanabilir. Bu durumda mahkeme öncelik sırasına göre bunları değerlendirip karara bağlayacaktır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekillerince yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 11.06.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar Nuran Dehni v.d. vekili Avukat Nijad Fikri U. ve Avukat Ceyhun Ö. Avukat Anıl B. davacı Nejat D. vekili Avukat Sercan H. ile temyiz edilen davalı vekili Avukat Olcay E. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Dilek A. Y. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava; ehliyetsizlik, hile ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil isteklerine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakanları Beşir’in maliki olduğu dava konusu 3804 parsel sayılı taşınmazı 11.08.1967 tarihinde davalı derneğe bağış suretiyle devrettiğini, devir tarihinde mirasbırakanın fiil ehliyetini haiz olmadığını, okuma yazma bilmemesi ve akıl zayıflığından da yararlanılarak davalı tarafından hile suretiyle devrin sağlandığını ve murisin mirasçılarından mal kaçırma amaçlı olarak temliki yaptığını ileri sürerek tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemişler, yargılama aşamasında davacılar Necla, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 175 Nihat, Nejdet, İbrahim Bülent, Ayşe Belma ve Zeynep Belkıs davalarından feragat etmiş, davacılar Nuran, Fahrettin ve Sabahattin 11.08.1967 tarihli resmi senetteki imzanın mirasbırakanlarına ait olmadığını ileri sürerek sahtecilik iddiasında bulunarak davalarını ıslah etmişlerdir. Davalı Vekili, akit tarihinde davacıların mirasbırakanının hukuki ehliyeti haiz olduğunu, iradi olarak temliki bizzat kendisinin yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, birkısım davacıların davadan feragat ettikleri, ehliyetsizlik ve hile sebebine dayalı tapu iptali ve tescil davalarında tüm mirasçıların davada yer almaları gerektiği, davadan feragat eden davacıların davaya devam edemeyecekleri ve taraf teşkili sağlanamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Beşir’in kayden maliki olduğu dava konusu 3804 parsel sayılı taşınmazı 11.08.1967 tarihinde davalı İ. Hayırlar Yaptırma Ve Koruma Derneği’ne bağış suretiyle devrettiği, mirasbırakanın 02.02.1997 tarihinde öldüğü ve geriye davacı çocukları Adnan ve Necla ile 1982’de ölen oğlu Muzaffer’den olan torunları davacılar İbrahim Bülent, Ayşe Belma ve Zeynep Belkıs ile 1987’de ölen oğlu Memet’ten olan torunları davacılar Nuran, Nurittin, Ümran, Fahrettin, Sabahattin ile 2011 yılında ölen oğlu Mehmet Bisbah’ın eşi davacı Servet İrfan, Mehmet Bisbah’tan olan torunları davacılar Nihat, Necdet ve Abdullah Ekrem’in kaldığı, yargılama aşamasında davacılar Necla, Nihat, Nejdet, İbrahim Bülent, Ayşe Belma ve Zeynep Belkıs’ın davalarından feragat ettikleri, bir kısım davacıların ise davalarını geri aldıkları, 08.05.2014 tarihli 10. celsede, dosyanın davacı Nuran Dehni dışındaki davacılar yönünden tefrikine karar verilip 13. celse bu tefrik kararından rücu edildiği, ancak tefrik kararı sonrası bu davacılar bakımından davanın 2014/560 E sayısı üzerinden devam ettiği, davacılar Nuran, Sabahattin ve Fahrettin vekilinin yargılama aşamasında dava konusu devre ilişkin resmi senetteki mirasbırakan imzasının sahte olduğu iddiası ile dava sebebini sahtecilik hukuksal nedeni olarak ıslah ettikleri, 19.03.2015 tarihli 14. celse davadan feragat eden mirasçılar bulunduğundan davacı tarafa muris Beşir’in terekesine temsilci atanması için süre verildiği ve İskenderun 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/4 E – 2015/9 K sayılı tereke dosyasında Nuran Dehni’nin tereke temsilcisi olarak atandığı, ancak 15.10.2015 tarihli karar duruşmasında tereke temsilcisi atanmasına ilişkin dosyanın bekletici mesele yapılmasına iklişkin ara karardan rücu edilerek davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. 176 Hüseyin KOVAN Mirasbırakan Beşir’in ölüm tarihi itibariyle terekesi elbirliği mülkiyetine tabidir. Hemen belirtilmelidir ki, elbirliği halinde mülkiyet, yasa ya da yasada gösterilen sözleşmeler uyarınca, aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya bir hakka birlikte malik olma durumudur. 4701 sayılı TMK’nun 701-703 maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi, ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da bulunmamaktadır. Mülkiyet, bir bütün olarak ortakların hepsine aittir. Bu ilke, TMK’nun 701.maddesinde “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallarına birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir” şeklinde düzenlenmiştir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp herbirinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır. Bu itibarla elbirliği halinde mülkiyette, ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Bu nedenle de ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunludur. Bu itibarla ortaklardan bir kısmının davadan feragatine, davayı geri almalarına ve takip etmemelerine de değer verilemeyeceği gibi bir kısım mirasçıların dava sebebini değiştirmeleri de mümkün değildir. Öte yandan, İskenderun 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/4 E – 2015/9 K sayılı tereke dosyasında mirasbırakan Beşir terekesine Nuran Dehni’nin tereke temsilcisi atanmakla mirasçıların davayı takip yetkisinin sona erdiği ve bir kısım mirasçının feragatine, davayı geri almalarına değer verilemeyeceği kuşkusuzdur. Ayrıca, mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğundan bir kısım mirasçı için tefrik kararı verilmiş olması da isabetli değildir. Hemen belirtilmelidir ki, mirasbırakanın davalı derneğe taşınmaz devrinin bağışlama yoluyla yapıldığı ve 1/4/1974 tarih 72 sayılı İBK’nın olayda uygulanma yeri bulamayacağı kuşkusuzdur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir ta- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 177 nesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde ise, kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır./z hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.06.1941 tarih 4/21) Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen 178 Hüseyin KOVAN kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Somut olayda, ehliyet yönünden yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde bir inceleme yapılmamıştır. O halde, taraflar arasındaki çekişmenin sıhhatli bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu göz önüne alınarak önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa miras bırakana ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kâğıtları, reçeteler vs. istenmesi, tüm dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, akit tarihinde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde, davada dayanılan diğer hukuki neden olan hile iddiaları yönünden araştırma yapılması gerekeceği tartışmasızdır. Hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 36/1. (818 s. Borçlar Kanunun (BK) 28/1.) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 179 Hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Hal böyle olunca, davada tereke elbirliği mülkiyetine tabi olduğundan TMK’nun 64O.maddesi uyarınca atanan tereke temsilcisi huzuru ile davanın görülmesi, öncelikle ehliyetsizlik yönünden yukarıda belirtilen ilkeler ışığında gerekli araştırmanın yapılması, miras bırakanın temlik tarihinde ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde, davada dayanılan diğer hukuki neden olan hile iddiaları yönünden toplanan ve toplanacak deliller birlikte değerlendirilerek olayda hak düşürücü sürenin geçip geçmediğinin saptaması, davanın süresinde açıldığı saptanır ise, yukarıdaki ilkeler çerçevesinde işin esasının değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davacıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekilleri için 2.037’şer TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.11.06.2019 tarih 2016/2468 Esas 2019/3641 Karar” Davacılar, hile, muvazaa, ehliyetsizlik ve sahtecilik hukuksal sebeplerine dayalı olarak miras bırakanları tarafından davalıya temlik edilen 1252 ada 1 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras bırakan adına tescili isteğinde bulunmuşlardır. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Dava, tapu iptali ve tescil isteklerine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dava dilekçesinin içeriğinden ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davacıların davada ehliyetsizlik hukuksal nedeni yanında muvazaa ve hile iddiasına da yer verdikleri anlaşılmaktadır. 180 Hüseyin KOVAN Mahkemece, ehliyetsizlik iddiası yönünden yapılan araştırma sonunda miras bırakanın akit tarihi itibariyle tasarruf ehliyetine haiz bulunduğu saptanarak bu hukuksal neden yönünden davanın reddedilmiş olması doğrudur. Öte yandan, davacı vekilinin HUMK.nun 151. maddesi anlamında imzası ile doğrulamadığı ve dava sebebini sınırlayan beyana da değer verme olanağı yoktur. Bu durumda, davada ileri sürülen hile ve muvazaa iddialarının inceleme ve araştırma dışı bırakılmış olması isabetsizdir. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amaan tesbiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 181 deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Diğer taraftan; hile, genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak, veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak seklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur. BK.nun 28/1 maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable Şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Öte yandan, hile her türlü delille isbat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Hal böyle olunca, hile ve muvazaa iddiaları yönünden yukarıda açıklanan ilke ve olgular gözetilerek gerekli araştırmanın yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Davacılar vekilinin temyizinin kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.25.10.2004 tarih 2004/11093 Esas 2004/11916 Karar” SORU – 28 MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ İLE VEYA MİRASÇI İLE YAPMIŞ OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TEMLİK ETTİĞİ TAŞINMAZ NEDENİ İLE, MİRASÇILARIN, ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN VEYA AKİT YAPILAN MİRASÇININ MURİSLERİNE BAKMADIĞI VE EDİMİNİ YERİNE GETİRMEDİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ? Bunu da kendi içinde ikiye ayırarak incelemek gerekir. 1- Muris sağlığında ölünceye kadar bakma akdi karşılığı gayrimenkul temlik ettiği üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı, bu kişinin bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile dava açmış yargılama devam ederken muris ölmüş ise; 2- Muris sağlığında üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı, edimlerini yerine getirmediği iddiası ile böyle bir dava açmamış ise; Birinci durumda, yani muris sağlığında bakım borçlusu üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı, bu kişinin edimini yerine getirmediği, kendisine bakmadığı iddiası ile tapu iptal davası açmış ve yargılama devam ederken muris ölmüş ise, bu durumda mirasçıların murisin açmış olduğu davaya devam etmeleri mümkündür. 4721 sayılı TMK’nın 701. Maddesi “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallarla birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır” hükümlerini içermektedir. Yukarıda belirtilen madde metninden de anlaşılacağı üzere mirasçılar murisin malvarlığı üzerinde elbirliği ile malik olduklarından mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı mevcuttur. Bu nedenle muris tarafından açılan davayı tüm mirasçılar birlikte sürdürmelerinde zorunluluk vardır. Mirasçılardan bir tanesi veya bir kısmının murisleri tarafından açılan davayı tek başına sürdürebilmeleri hukuken mümkün değildir. Böyle bir durumda mahkeme tarafından davayı sürdürmek isteyen bu mirasçı veya mirasçılara diğer tüm mirasçıların muvafakatlerinin alınması veya miras şirke- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 183 tine mümessil tayin ettirmek için dava açmak üzere kesin mehil verilmeli, davacılar tarafından kesin mehil’in gerekleri yerine getirilirse davaya devam olunmalı aksi takdirde mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı olduğundan bu eksiklik giderilemediğinden bu nedenle davanın reddi gerekecektir. Buradaki zorunlu dava arkadaşlığının davanın üçüncü kişiye karşı açılması halinde olduğunun unutulmaması gerekir. Eğer muris, mirasçılardan birisi ile ölünceye kadar bakma akdi karşılığı olarak bu mirasçıya taşınmaz veya taşınmazlarını devir etmiş ve daha sonra bu mirasçının bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile dava açmış ise bu durumda, doğal olarak dava açılan mirasçı davalı olmakla bu mirasçının da davacılar arasında yer alması zorunluluğu yoktur. ikinci durumda ise; yani muris tarafından, sağlığında üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile bir dava açılmamış ise; bu durumda mirasçılar tarafından üçüncü kişi veya mirasçı aleyhine, bu kişinin murise karşı bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile tapu iptal ve tescil davası açması hak ve yetkileri olmaya- caktır.Muris sağlığında böyle bir dava açmamış ise bakım borçlusunun borcunu yerine getirdiği kabul edilir. “HGK.05.02.2003 tarih 2003/14-50 Esas 2003/3 76 Karar” Muris sağlında bu yönde bir dava açmamasına karşı üçüncü kişinin, kendisine karşı bakım borcunu yerine getirmediğini, bu kişiye karşı dava açacağını beyan etmesine karşılık dava açmadan ölmüş ise, bu durumda mirasçıların üçüncü kişiye karşı dava açma hakları olacaktır, ancak burada da yine zorunlu dava arkadaşlığı hükümleri uyarınca, mirasçıların tamamı birlikte dava açmak zorundadırlar. Mirasçıların tamamı dava açmamış bir tanesi veya bir kısmı dava açmış ise bu durumda mahkeme davayı hemen red etmeyecek, dava açan mirasçı veya mirasçılara dava açmamış olan tüm mirasçıların muvafakatlarının alınması veya miras şirketine mümessil tayini için dava açmak için kesin mehil vermeli, diğer tüm mirasçıların muvafakatleri alınır veya miras şirketine temsilci tayin edilir ise davaya devam edilir aksi taktirde dava şartı yokluğu nedeni ile davanın reddine karar verilmelidir. Burada mirasçıların dava açma hak ve yetkilerinin olmadığı davanın, üçüncü kişinin bakım borcunu yerine getirmediği iddiasına dayalı tapu iptal ve tescili davası olduğunu unutmamak gerekir. 184 Hüseyin KOVAN Eğer koşullan mevcut ise mirasçılardan her birisinin üçüncü kişiye karşı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescili davası açmalarına hukuki bir engel yoktur. Bu durumda mahkeme, murisin gerçek amacının ne olduğu, temlik işlemini mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mi yaptığını, devir edilen taşınmazların murisin toplam malvarlığının ne kadarını teşkil ettiği gibi hususlar değerlendirilerek muvazaa hukuksal nedeni ile tapu iptal ve tescil davasına ilişkin tüm deliller toplanarak dava sonuçlandırılacaktır. SORU – 29 MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİ İLE YAPMIŞ OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TAŞINMAZLARDAN BİR TANESİNİ VEYA BİR KISMINI VEYA TAMAMINI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİNE TEMLİK ETMESİ HALİNDE, MİRASÇILAR ÜÇÜNCÜ KİŞİYE KARŞI YADA TEMLİK YAPILAN MİRASÇIYA KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ? TBK 611 maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi taraflara karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir sözleşmedir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme, bakım borçlusu da, bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme borcu altına girere TBK 614 md (BK514) Bu soruya, somut olayın özelliğine göre, evet yada hayır yanıtını vermek mümkün olacaktır. Öncelikle belirtmek gerekir ki her şeyden önce murisin gerçek iradesinin açıklığa kavuşturulması gerekir. Bunun yanı sıra, murisin temlik ettiği taşınmazın değeri ve murisin toplam malvarlığının ne kadarını teşkil ettiği, murisin bakım ihtiyacı olup olmadığı gibi hususlar birlikte değerlendirilip buna göre karar verilmelidir. Çok sayıda taşınmazı olan bir kişinin taşınmazlardan bir tanesini gerçekten kendisine ölünceye kadar bakma akdi ile üçüncü kişiye temlik etmesi halinde, temlik edilen taşınmaz yönünden muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açılması mümkün değil iken, murisin çok sayıda taşınmazının tamamını mirasçılarından mal kaçırmak amacı ile bir mirasçıya veya üçüncü kişiye ölünceye kadar bakma akdi ile temlik etmesi halinde ise muris muvazaası nedeni ile tapu iptali ve tescili davası açmak mümkün olacaktır. Taşınmazın temlik şekli tapuda satış olarak görünse dahi murisin gerçek amaç ve iradesi ve temlik sebebi kendisine ölünceye kadar bakım akdi karşılığı olarak taşınmazı devir etmiş ise bu durumda diğer koşulların da varlığı halinde muvazaa iddiasına dayanılamayacaktır. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar dava- 186 Hüseyin KOVAN lı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi. Tetkik Hakimi Selime S. T.’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan babaları Nurettin K/un 11963 parsel sayılı taşınmazını davalı oğlu Muharrem K.’a ölünceye kadar bakım akti ile temlik ettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, iddiaların haksız ve yersiz olduğunu, son 8 yılını yatalak geçiren mirasbırakanın tüm bakımı ve ihtiyaçları ile ölümüne kadar kendisinin ilgilendiğini, mirasbırakanın mal kaçırma amacı bulunmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1933 doğumlu mirasbırakan Nurittin K/un 13.12.2014 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak davacı kızları Dudu,Gülzade,Nazmiye ile davalı oğlu Muharrem, dava dışı çocukları Fatime, Hüsnü,Zülfi ve oğlu Lütfi’den olma torunları Cevdet ve Süreyya’nın kaldığı, mirasbırakanın çekişme konusu 11963 parsel sayılı taşınmazını 01.03.1990 tarihinde davalı oğlu Muharrem’e ölünceye kadar bakma akdi ile devrettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesinde düzenlendiği üzere ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514). Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 187 Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anlatımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki gerçek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şayet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur. Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi için de, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir. Somut olaya gelince; ölünceye kadar bakma akdi 01.03.1990 tarihinde yapılmış olup, mirasbırakan 13.12.2014 tarihinde ölmüştür.Bu süre zarfında mirasbırakan tarafından bakılmadığı iddiasıyla herhangi bir dava açılmamıştır.Bu durumda davalının bakım borcunu yerine getirdiğinin kabulü zorunludur. Öte yandan, dinlenen davacı tanıkları, davalının küçük yaştan itibaren böbrek hastası olduğunu, mirasbırakanın davalının hastalığı nedeni ile temliki yaptığını ifade etmişlerdir. Temlikin muvazaalı olduğundan söz edilebilmesi ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için murisin temliki mirasçıdan mal kaçırma amacıyla yaptığının kanıtlanması zorunludur. Ne var ki, dava konusu olayda mal kaçırma amacı ile temlikin yapıldığı iddiası kanıtlanmış değildir. Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.17.02.2020 tarih 2016/16064 Esas 2020/985 Karar” 188 Hüseyin KOVAN Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptal tescil istemine ilişkindir. Davacılar ve asli müdahil, mirasbırakanları Muzaffer K.’in 747, 1100, 1036, 1930 ve 2371 parsel sayılı taşınmazlarını dava dışı Nurettin A.’a devrettiğini, Nurettin A.’ın bu taşınmazları davalıya temlik ettiğini; mirasbırakanın 505, 748, 751, 765, 1772, 4462, 4477 ve 1800 parsel sayılı taşınmazlarını da ölünceye kadar bakma akdi ile davalıya devrettiğini, temliklerin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek dava konusu taşınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının miras payları oranında iptali ile adlarına tesciline karar verilmesini istemişler, aşamada 06.04.2015 tarihli dilekçe ile 1930 parsel sayılı taşınmaz yönünden taleplerini bedele hasretmişlerdir. Davalı, işlem tarihinde ekonomik durumunun iyi olduğunu, dava konusu bir kısım taşınmazı dava dışı Nurettin A.’dan bedelini ödeyerek satın aldığını, mirasbırakan ile kendisinin ilgilendiğini, ölünceye kadar bakma akdinin muvazaalı olmadığını, davacıların haksız olduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur Davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Dairece, ”…Hal böyle olunca, hem asli müdahale talebinin hem de davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş, bozmaya karşı davacılar ile asli müdahil vekili karar düzeltme istemiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakanın 20.06.1990 tarihinde öldüğü, geride davalı oğlu Muzaffer; 2005 yılında ölen kızı Hürmüz’den olma torunlan davacılar Aynur, Erkan, Arzu, Çiğdem ve asli müdahil Nigar; 2007 yılında ölen kızı Zennure’den olma torunları davacılar Şengül, Zeynep, Emine, Mükerrem ve Birtan ile dava dışı Hüseyin, Ali, Fatma, Erdem, Tacettin, Nezaket, Saadettin, Ayşe ve Enver’in mirasçı olarak kaldığı, mirasbırakanın 1930, 2371, 1036, 1100 ve 747 parsel sayılı taşınmazlarını 30.09.1986 tarihinde dava dışı Nurettin Aslan’a sattığı, Nurettin As- lan’ın da aynı taşınmazları 27.10.1987 tarihinde davalı Muzaffer’e temlik ettiği, mirasbırakanın 505, 765, 751, 748,1772, 4462,4477 ve 1800 parsel sayılı taşınmazları ile dava dışı 2 parça taşınmazını 14.08.1989 tarihinde davalı Muzaffer’e ölünceye kadar bakma akdi ile devrettiği anlaşılmaktadır. Somut olayda, özellikle davacı tanıklarının beyanlarından mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının olmadığı, satış suretiyle dava dışı Nurettin’e devredilen taşınmazların hiç kullanılmadan davalıya dev- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 189 redildiği, mirasbırakanın bu işlemleri yaptıktan çok kısa bir süre sonra da hastalandığı ve öleceği düşüncesiyle kendisi ile aynı ismi taşıyan, beraber yaşadığı tek erkek evladı davalı Muzaffer’e 10 adet taşınmazını kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla ölünceye kadar bakma akdiyle temlik ettiği sabittir. Mirasbırakanın ölünceye kadar bakma akdini daha az miktarda taşınmaz devrederek sağlama imkanı varken, mamelekinin büyük bir kısmını temlik ederek makul karşılanabilecek sınırı aştığı da görülmektedir. Mahkemenin, satış ve ölünceye kadar bakma akdi ile yapılan tüm temliklerin muvazaalı olduğu yönündeki tespiti doğrudur. Ayrıca, mirasçı olan bir davacının açtığı dava dosyasına, diğer bir mirasçının harcını yatırmak suretiyle dilekçe vererek (dava konusunun dışında davacının talebi ile aynı nitelikteki) talebini davalıya karşı ileri sürmesi 6100 sayılı HMK’da açıkça düzenlenmemişse de, bu talebi engelleyen yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Değinilen hususlar karar düzeltme isteği üzerine bu defa yapılan inceleme sonucu anlaşıldığından, davacılar ile asli müdahil vekilinin yerinde görülen karar düzeltme isteğinin kabulü ile Dairenin 26.09.2019 gün ve 2016/6140 Esas, 2019/4845 Karar sayılı bozma kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, dosya içeriğine, toplanan delillere hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, yerel mahkemenin 30.12.2015 gün ve 2013/226 Esas, 2015/598 Karar sayılı kararının ONANMASINA, aşağıda yazılı 25.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılar ve asli müdahilden alınmasına, oy çokluğuyla karar verildi. “l.HD.22.01.2020 tarih 2019/4759 Esas 2020/315 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil,tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Selime S. T.’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan babası Hilmi K.Tn 1107, 1323, 1109, 1108, 1487, 2556, 1462, 1924, 2497 parsel sayılı taşınmazlarını ölünceye kadar bakma akdi ile davalı eşi ve çocuklarına temlik ettiğini, yapılan işlemlerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu ka- 190 Hüseyin KOVAN yıtlarının iptali ile payı oranında adına tesciline, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalılar, mirasbırakanın diyaliz hastası olup 2007 yılından itibaren kendileri tarafından bakıldığını, temlik edilen taşınmazlardan bir kısmının satılarak mirasbırakanın borçlarının ödendiğini, mirasbırakanın başka taşınmazlarının da bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, iddiaların ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1936 doğumlu mirasbırakan Hilmi Koşar’ın 03.12.2012 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak davacı oğlu Celâli ile davalı oğulları Hayali, Fehmi ve davalı eşi Arife’nin kaldığı mirasbırakanın 24.01.2008 tarih ve 571 yevmiye no’lu ölünceye kadar bakma akdi ile 3, 53, 307, 1462, 2556 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını davalı oğlu Hayali’ye, 54, 55, 1487, 1924, 1746, 1109, 1108, 1107 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını davalı oğlu Fehmi’ye, 1323,2497 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını davalı eşi Arife’ye temlik ettiği, temlik edilen taşınmazlardan 3, 53, 54, 55, 1746 sayılı parsellerin dava tarihinden önce üçüncü şahıslara satıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesinde düzenlendiği üzere ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514). Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anlatımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki gerçek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şa- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 191 yet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur. Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi için de, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir. Somut olaya gelince; mirasbırakan ile davacı oğlu Celali arasında husumet bulunduğu, mirasbırakan Hilmi K/ın mal varlığının büyük bir kısmını oluşturan dava konusu taşınmazlan aynı akitle davalı oğulları ve eşine temlikinde bakıp gözetilme koşulunu değil de davacıdan mal kaçırma düşüncesini ön planda tuttuğu ve bu iradeyle işlemleri gerçekleştirdiği, mirasbırakanın temlik dışı kalan taşınmazlarının değeri dikkate alındığında davalılara yapılan temlikler bakımından makul sınırın aşıldığı, bakım ve gözetim amacını taşınmazlarının bir kısmını vermek suretiyle de gerçekleştirebileceği sonuç ve kanaatine varılmaktadır. Hâl böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile reddedilmesi isabetsizdir. Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, “l.HD.20.01.2020 tarih 2016/14598 Esas 2020/253 Karar” Dava muris muvazaası hukuksal nenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 192 Hüseyin KOVAN Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. ………….. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün bulunup bulunmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki Beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmadan söz edilemeyeceğinden olayda 01/04/1974 gün 72 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve haklar araştırmalı, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgeler getirtilmeli, her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınmalı, böylece yukarıda değinilen anlamda bir kastının bulunup bulunmadığı açığa kavuşturmalıdır. ………….. Somut olaya gelince, dava konusu 111 parsel sayılı miktarlı taşınmazın miras bırakan tarafından davalıya …………………………………………………. tarihinde. ölün ceye kadar bakma sözleşmesi ile temlik edildiği, murisin 1932 doğumlu olup 2000 tarihinde murisin eşinin de muris ten önce … tarihinde öldükleri, murise davalı oğlunun baktığı, muris üzerinde 15 parsel taşınmaz ile 322 parsel taşınmazların bulunduğu, murisin sağlığında davalı aleyhine akde aykırılıktan bir dava da açmadığı anlaşılmaktadır. Belirlenen olgular ve toplanan deliller yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde miras bırakanın mal kaçırmak amacı ile değil ölünceye kadar oğlu tarafından bakılmak amacıyla temlikte bulunduğu neticesine varılmaktadır. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabul edilmiş olması doğru değildir diye yerel mahkeme kararı BOZULMUŞ olup, mahkeme önceki kararda direnmiştir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 193 Genel Kurulunca da benimsenen yeril mahkeme bozma kararına uyulması gerekirken direnilmesi doğru değildir. “HGK.25.12.2012 tarih 201211-1057 Esas 2002/1110 Karar” Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, muvazaa iddiasının ispat edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; kayden miras bırakan H.ye ait çekişme konusu 1929 ada 14 parsel 6 numaralı bağımsız bölüm muris tarafından intifa hakkı üzerinde bırakılmak suretiyle mirasçısı olan yeğeni davalı F.a 05.05.1983 tarihinde satış suretiyle devredildiği, davacının anılan devrin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açtığı, murisin 10.09.2009 tarihinde öldüğü ve geride mirasçı olarak kardeşi H.Tn çocukları (yeğenleri) olan davacı S., davalı F.ve dava dışı A., A. F., R. ve M.’ın kaldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. 194 Hüseyin KOVAN Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince, davanın kabulü halinde mirasçı sıfatı ile hak sahibi olacak A.ve A.in beyanlarından davalının devir tarihinde 17-18 yaşlarında olsa dahi belirlenen satış bedelini murise ödediği, diğer tanık anlatımlarına göre murisin SSK’dan emekli olabilmesi için prim borcu kadar para ödendiği, miras bırakanın satım bedelini düşük göstermesinin sebebinin davalı F.ın murise bakmasından kaynaklanan minnet duyguları olduğu, her ne kadar miras bırakanın mal satma ihtiyacı olmadığı belirtilmiş olsa dahi murisin başka bir taşınmazını da 1994 yılında davacıya devretmiş olduğu davacı eşinin beyanından anlaşıldığına göre, temlikin mal kaçırma ve muvazaalı olarak yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.22.5.2013 tarih 2012/17140 Esas 2013/8240 Karar” Dava; tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, miras bırakanın 2011 yılının Haziran ayında felç geçirdiği, işlerini göremez hale geldiği, davalının miras bırakanın evine ara sıra gelip bazı ihtiyaçlarını gidermesinin ölünceye kadar bakma akdinin karşılığı olarak değerlendirilemeyeceği, miras bırakanın felç geçirdikten sonraki bakım ve ihtiyaçlarının dava dışı kişiler tarafından yerine geti- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 195 rildiği, bu haliyle asıl amacın mirasçılardan mal kaçırmak olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı N. G’ün hiç evlenmediği, çocuğunun bulunmadığı, şeker hastalığı sebebiyle gözlerinin iyi görmediği, 2011 yılının Haziran ayında felç geçirdiği, 15.03.1948 doğumlu olup bekar ve çocuksuz olarak 22.12.2011 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacılar ve dava dışı akrabalarının kaldığı, Nail’in, 869 ada 374 parsel sayılı tek taşınmazını, komşusu olan üçüncü kişi davalı D.. Z./a 21.09.2011 tarihinde ölünceye kadar bakma akdiy- le temlik ettiği, davacılar vekilinin; dava dilekçesinin dava başlıklı bölümünde muvazaa sebebiyle tapu iptali tescil ibaresini kullandığı dava dilekçesinin içeriğinde, 30.03.2012 ve 19.06.2012 tarihli oturumlarda ise davalının ölünceye kadar bakma akdinin gereklerini yerine getirmediğini ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunduğu anlaşılmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. (818 s. Borçlar Kanununun (BK) m. 511). Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514)). Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anlatımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki gerçek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şayet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün 1% Hüseyin KOVAN tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur. Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir. Somut uyuşmazlıkta, miras bırakanın eşi ve çocuklarının bulunmadığı, bekar olarak tek başına yaşadığı, şeker hastalığı sebebiyle gözlerinin iyi görmediği ve 2011 yılının Haziran ayında felç geçirdiği, kendisine bakılması amacıyla komşusu olan davalıya çekişmeli tek taşınmazını ölünceye kadar bakma akdi ile temlik ettiği, davalının da bakım edimini yerine getirdiği, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı yapılmadığı görülmektedir.. Kaldı ki miras bırakanın sağlığında bakım borçlusunun kendisine bakmadığı yönünde beyanda bulunmadığı gibi bu yönde akdin iptali isteğiyle dava da açmadığına göre mirasçıların bakım akdinin gereklerinin yerine getirilmediği iddiasıyla dava açma yetkileri de bulunmamak- tadır.(HGK’nun 05.02.2003 gün 2003/14-50E-2003/76K vb). Bu durumda davacılar tarafından açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.10.02.2014 tarih 2013/16704 Esas 2014/1894 Karar” SORU – 30 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI SONUNDA, DAVANIN KABULÜ YÖNÜNDE VERİLEN KARAR KESİNLEŞMEDEN ÖNCE DAVACI, DAVADAN FERAGAT EDER İSE, MAHKEMECE NASIL BİR KARAR VERİLMELİDİR? 6100 Sayılı HMK/nun 31O.maddesi, “Feragat ve kabul, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilir.” Hükmünü içermektedir. 6100 sayılı yasada 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile bazı Kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun ile 6100 sayılı yasanın 31O.maddesine “Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir. Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.” şeklinde fıkralar eklenmiş olup değişiklik isabetli olup usul ekonomisine de uygundur. Anılan değişiklik yukarıda da belirtildiği üzere kitabın yazımı tamamlandıktan sonra yapıldığından bu değişiklik dikkate alınmadan aşağıdaki hususlar yazılmıştır. İlk derece mahkemesi karar verip dosyadan el çektikten sonra davacı davadan feragat eder ise; Feragat kesin hükmün sonuçlarını doğurduğundan ve karşı tarafın kabulüne bağlı olmadığından, böyle bir durumda mahkeme, ek bir karar ile, davanın feragat nedeni ile reddine karar verecektir diye düşünüyorum. Çünkü hiç kimse kendine ait bir hakkı talep etmeye zorlanamayaca- ğı gibi, hiç kimsenin de kendine ait bir haktan feragat etmesinin engellenmesi de düşünülemez. Şu anda ilk derece mahkemesi karar verdikten sonra dosya istinaf mahkemesinde iken davacı feragat eder ise istinaf mahkemesi ilk derece mahkemesinin yerine geçerek ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak davanın feragat nededi ile reddine karar vermektedir. Yargıtay ilk derece mahkemesi tarafından karar verildikten sonra davacının davadan feragat etmesi halinde, dava dosyası istinaf incele- 198 Hüseyin KOVAN meşinden geçmiş olsa dahi feragat konusunda bir karar verilmek üzere ilk derece mahkemesi kararını bozmakta Bölge Adliye Mahkemesi karanda kaldırılarak feragat konusunda karar verilmek üzere dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine bozma kararının bir suretininde Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar vermektedir. Asıl dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye alacağın tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptâli ve icra inkâr tazminatına hükme- dilmesi; karşı dava ise davacıdan 256.928,07 TL SGK prim borcu ve diğer vergi borçlarının sözleşme gereği tahsili istemine ilişkindir. Davacı ve karşı davalı F. Yapı Tur. San. Tic. Ltd. Şti. vekili UYAP üzerinden 01.02.2019 tarihinde gönderilen dilekçesinde davadan ve temyizden feragat ettiklerini bildirmiştir. Dosya kapsamında bulunan Antalya 13. Noterliği’nce düzenlenen 02.07.2015 tarihli 21943 yevmiye nolu vekâletnamede davacı-karşı davalı vekili Avukat Salih K.’ün davadan ve temyizden feragate yetkili olduğu anlaşılmıştır. Davalı ve karşı davacı L. înş. Taahhüt Proje Tic. ve Tur. Ltd. Şti. vekili UYAP üzerinden 01.02.2019 tarihinde gönderilen dilekçesinde davadan ve temyizden feragat ettiklerini bildirmiştir. Dosya kapsamında bulunan Antalya 15. Noterliği’nce düzenlenen 08.07.2015 tarihli 19741 yevmiye nolu vekâletnamede davalı-karşı davacı vekili Avukat Mehmet M. Ç.’nun davadan ve temyizden feragate yetkili olduğu anlaşılmıştır. 6100 sayılı HMK’nın 311. maddesindeki düzenlemede feragatin kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı 310. maddesinde ise hüküm kesinleşinceye kadar her zaman davadan feragat edilebileceği düzenlenmiştir. Hâl böyle olunca öncelikle hükümden sonra temyiz aşamasında davacı vekilince yapılan feragat beyanının değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi için hükmün bozulması gerekmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalı vekili ve davalı- karşı davacı şirket vekilleri davalarından feragat ettiğinden feragat yönünden mahkemesince karar verilmek üzere bölge adliye mahkemesi kararının kaldırılarak yerel mahkeme hükmünün BOZULMASINA, bozma sebebine göre tarafların temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, istinaf başvurusu nedeniyle alınan peşin harçların istek halinde temyiz eden davacı-karşı davalıya geri verilmesine, ödediği temyiz peşin ve Yargıtay başvurma harçlarının istek halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya geri verilmesine, 6100 sayılı HMK 373. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 199 madde hükümleri gözetilerek dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğin ise Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. “15.HD.22.02.2019 tarih 20181523 Esas 2019/750 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, ortak mirasbırakan Ahmet H.’nun kayden malik bulunduğu 288 ada 1 parsel sayılı taşınmazını kız çocuklarını mirastan mahrum bırakmak amacı ile bedelsiz olarak davalı erkek çocuklarına devrettiğini, yapılan işlemin muvazaalı ve diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ileri sürerek tapu iptali ve miras payları oranında adlarına tescili istemişlerdir. Davalılar, satışın gerçek olup bedelini ödediklerini, muvazaa içermediğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, yapılan temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar, Dairece; ” Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalıların temyiz itirazlan yerinde değildir. Reddine. Ne var ki, davacılardan Sevim karardan sonra 07/03/2014 tarihli dilekçesi ile davadan feragat ettiğini bildirmiştir. Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 311. maddesinde, feragatin kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı; 310. maddesinde ise, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman davadan feragat edilebileceği hükümleri düzenlenmiştir. O halde, feragat yönünden bir karar verilmesi bakımından hüküm bozulmalıdır. ” gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde davacı Sevim Yardımcı yönünden feragat nedeniyle davanın reddine, diğer davacılar yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hakimi Ramazan İ.Tn raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapılarak karar verilmiştir. Davalıların temyiz itirazı yerinde değildir. Reddi ile usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 135.232.94 .-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalılardan alınmasına oy çokluğuyla karar verildi. “l.HD.19.09.2017 tarih 2017/3220 Esas 2017/4402 Karar “ SORU-31 TAPUDA KAYITLI OLMAYAN BİR TAŞINMAZ HAKKINDA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir davadan söz edilebilmesi için her şeyden önce muris adına tapulu bir taşınmaz olması ve murisin bu taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile diğer bir mirasçı veya üçüncü kişiye temlik etmiş olması gerekir. Bu açıklamalardan sonra yukarıdaki soruya dönecek olur isek Tapusuz taşınmazlar hakkında muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası açılamaz.Koşulların varlığ halinde ancak tenkis talep edilebilir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan Ariz O.Tn maliki olduğu 227 ada 543, 612, 670, 507, 244 ada 19, 194 ada 61, 184 ada 11, 225 ada 725 parsel sayılı taşınmazların kadastro çalışmaları sırasında mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı adına tespit ve tescil edildiğini ileri Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 201 sürerek, tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında 3. kişiye devredilen 227 ada 543 parsel sayılı taşınmaz yönünden isteklerini tazminata dönüştürmüşlerdir. Davalı, süresinde davaya cevap vermemiş, aşamada taşınmazların bir kısmını kendi kazanımları ile elde ettiğini, bir kısmının ise düğün hediyesi olarak temlik edildiğini, iddiaların yersiz olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1934 doğumlu mirasbırakan Arif Oraz’ın 08.04.2005 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak ilk eşi Hikmet’ten olma çocukları davacılar Hacı Mehmet, Hamm ve davalı İsmail ile dava dışı ikinci eşi Zarifin kaldıkları, dava dışı üçüncü kişilerin zilyetliğinde bulunan 227 ada 612 ve 225 ada 725 parsel sayılı tapusuz taşınmazların haricen satım nedeni ile kadastro çalışmaları sırasında davalı adına tespit ve tescil edildiği, mirasbırakanm zilyetliğinde bulunan 227 ada 543, 227 ada 670, 227 ada 570, 244 ada 19,184 ada 11 parsel sayılı tapusuz taşınmazları davalıya bağışladığını, 194 ada 61 sayılı tapusuz taşınmazı ise sattığını açıklamak ve tespite muvafakat ettiğini belirtmek suretiyle taşınmazların davalı adına tespit ve tescil edildiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazları bakımından uygulanabilir nitelikte olup, tapusuz taşınmazlar menkul hükmünde olduğundan ve teslimle mülkiyet geçeceğinden, bu tür taşınmazlar bakımından 1974 tarihli İBK’nin uygulama alanı yoktur. Bu nedenle, bu tür temlikler bakımından da muvazaa iddiası dinlenmez. Açıklanan nedenlerden ötürü davalının gerek dava dışı üçüncü kişilerden gerekse mirasbırakandan zilyetliği devir yoluyla teslim aldığı tapusuz taşınmaz bakımından muris muvazaası iddiasının dinlenebilme olanağı bulunmadığından tapu iptali ve tescil isteğinin reddedilmesi gerekirken davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru değildir. Tenkis isteğine gelince; Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 315/1. maddesinde, sulhun kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı; 314. maddesinde ise, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman sulh yapılabileceği hükümleri düzenlenmiştir. 202 Hüseyin KOVAN Somut olayda; 29.09.2015 tarihli keşifte taraflar sulh olmuşlar ancak bilahare bir irade fesadından söz etmeksizin sulhten vazgeçmişlerdir. Hal böyle olunca, 6100 sayılı HMK’nun 313 v.d. maddeleri uyarınca sulh konusunda gerekli irdeleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Kabule göre de; 6100 sayılı HMK.nun 26 ve 297/2. maddelerine aykırı olacak şekilde, dava konusu edilen 244 ada 19 parsel sayılı taşınmaz bakımından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerekirken dava konusu edilmeyen 224 ada 19 parsel sayılı taşınmaz bakımından hüküm tesis edilmesi de hatalıdır. Tarafların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz edenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.23.0E2020 tarih 2016/11488 Esas 2020/40 Karar ” Tapusuz taşınmazlar menkul mal hükmünde olup, hakkın devri hiçbir şekil şartına bağlı değildir. Muvazaa nedeni ile tapu iptal ve tescil davalarının dayanağı 1-4- 1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere, görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir. Dava, Borçlar Yasının 18.maddesinden kaynaklanan muvazaa hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil isteğine ilişkindir. Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 203 Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince: çekişmeli taşınmazların kadastroca senetsizden davalılar adına yazıldığı kay den sabittir. Bilindiği üzere tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlar taşınır mal niteliğindedir ve tapusuz taşınmazlardaki zilyetlikten ibaret olan hakkın devri hiçbir şekil şartına bağlı değildir ve bu tür taşınmazların temlikine ilişkin muvazaa iddiası dinlenemez ancak tenkisi istenebilir. Bir başka anlatımla, tapusuz taşınmazlar için 1.4.1974 gün ye sayılı İnançları Birleştirme Kararının uygulama yeri yoktur. Davalılar Abdullah ve Servet’in davayı kabulleri nedeniyle bunların payı yönünden iptal tescil kararı verilmesi doğrudur. Ancak davalı İrfan hakkındaki davanın reddedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile kabul edilmesi doğru değildir. Davalı İrfan’ın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K’nın 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA “l.HD.18.03.2002 tarih 2002/2568 Esas 2002/3407 Karar” SORU – 32 A) TAPUDA SATIŞ İŞLEMİ OLARAK GÖRÜLEN BİR GAYRİMENKULÜN ALICISI VEYA SATICISI BU İŞLEMİN GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI VE MUVAZAALI OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR Mİ? Kural olarak hiç kimsenin kendi muvazaasına dayanamayacağı hukukun genel ilkelerindendir. Bu nedenle taraflar tapuda yaptıkları işlemin gerçekte satış olmadığını ve muvazaa iddiasını birbirine karşı ileri süremezler. Ancak tarafların kendi aralarında yaptıkları yazılı bir sözleşme ile tapuda yapmış oldukları satış işleminin gerçekte satış olmadığını, bir başka işlemin veya borcun teminatı amacıyla böyle bir işlem yapıldığını veya tapuda gösterilen bedelin daha düşük veya daha yüksek olduğunu kendi aralarında kararlaştırabilirler ve böyle bir durumda tarafların ortak imzasıyla böyle bir sözleşme düzenlemeleri halinde bu geçerli olur. Yargıtay bu tür işlemlere “İNANÇLI İŞLEMLER” demektedir. Tarafların yapmış olduğu sözleşmenin resmi şekilde yapılması şart olmadığı gibi sözleşme tarihinin de işlemden önce veya sonra olmasının işlemin geçerliliği açısından bir önemi yoktur. Bir başka deyişle gayrimenkul satım işlemi ancak resmi şekilde yapılmakla geçerli olacak iken ve taraflar tapu memuru önünde iradelerini beyan ederek satış akdi yapmış iseler de gerçekte bu işlemin satış işlemi olmadığına ve bu işlemin muvazaalı bir işlem olduğuna ilişkin ve işleminde resmi şekilde yapılması zorunlu değildir. Esasen muvazaa’ya ilişkin sözleşmenin yazılı olması koşulu bir sıh- hat(geçerlilik) şartı olmayıp bir kanıtlama aracıdır. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.01.2020 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Atalay A. ile temyiz edilen davacı vekili Avukat Rüstem G. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gülçin T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 205 Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, adına kayıtlı 185 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümü, dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek sözleşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, icra takibi ile karşı karşıya kalmasından dolayı bu zor durumundan faydalanan davalı ve şirketin, borcun taraflarından ödenerek taşınmazın satışını durdurabilecekleri telkini üzerine ve borcun yapılandırılması, tasfiye ve kredilendirilmesi amacıyla taşınmazı devrettiğini, yapılan işlemin muvazaalı olduğunu, gerçek bir satış iradesi bulunmadığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir. Davalı, emlak alım-satım işi ile iştigal etmesinden dolayı, dava konusu taşınmazı ve dava dışı başka bir taşınmazı ileride satarak kar elde etmek amacıyla bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, davacmın bahsettiği sözleşmelerde imzasının olmadığını, bu nedenle sözleşmelerin kendisini bağlamadığını, taşınmazın satışından elde ettiği para ile davacının borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın sübut bulduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, çekişme konusu 185 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki dubleks mesken nitelikli 5 nolu bağımsız bölümün tamamı davacı Aylin G. adına kayıtlı iken, davacıya vekaleten dava dışı Enis Yüksel tarafından 01.06.2012 tarihli satış işlemi ile davalı Yener’e temlik edildiği, davacının dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek sözleşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere taşınmazmın devredildiğini, gerçek iradesinin satış olmadığını ileri sürerek eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır. İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. 206 Hüseyin KOVAN Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Bilindiği üzere, Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştır ılamaz. Somut olaya gelince; davacının yazılı delil olarak dayandığı 31.05.2012 tarihli Taşınmaz Satış Sözleşmesi ve yine 31.05.2012 tarihli “Taşınmaz Satış Sözleşmesi Ek” başlıklı belgelerin davacı Aylin G. ile dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti arasında imzalandığı, söz konusu belgelerde davalının imzasının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; inançlı işleme dayalı iddianın anılan İçtihadı Birleştirme kararı kapsamında belirtilen şekilde yazılı delille ispatlanama- dığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.23.01.2020 tarih 2016/16778 Esas 2020/409 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 207 Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalı davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davada dayanılan 9.12.1993 günlü sözleşme tapuda devir tarihi olan 13.4.1992 tarihinden sonraki bir tarihi taşıdığından bahisle kanıtlanmayan davanın reddine karar vermiştir. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir. İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır. İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır. İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18. maddesi ile 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından alır. Sözü edilen bu karar uyarınca inanç ilişkisinin ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Kısaca, inanç ilişkisinin varlığını kabul edebilmek için yazılı bir sözleşmenin açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan 208 Hüseyin KOVAN bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin varlığı aranır. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde belge varsa HUMK’nun 292. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; İmza ve içeriği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmayan 9.2.1993 tarihli belge inanç sözleşmesinin varlığını kabul etmeye yeterlidir. Bu belgenin aktin yapıldığı 13.4.1992 tarihinden sonra düzenlenmesinin bir önemi yoktur. Çünkü 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının yorum yolu ile genişletilerek bir taraf aleyhine durum yaratılması da İçtihadı Birleştirme Kararı ile amaçlanan sonuca uygun düşmez. Mahkemece mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esası incelenerek bir hüküm kurulması gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir … gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin 1090 parsel no.lu taşınmazda 700 m2’lik kısmını kendi üzerinde bırakıp kalan bölümünü davalıya satmak için anlaştığını, tapuda ifraz işlemi o anda yapılamadığı için tarafların kendi aralarında yazılı bir inanç sözleşmesi yaparak, taşınmazın tamamının davalıya tapudan devrinin yapılacağını, fakat 700 m2’lik kısmın satışa konu olmayıp davacıya ait olduğunu, ileride ifraz işlemi mümkün olduğunda 700 m2’lik taşınmazın tapusunun satıcı davacıya iade edeceğinin kararlaştırıldığını belirterek, 1090 parsel no.lu taşınmazdaki davalı adına kayıtlı tapu hissesinin 700 m2’lik arzi bölümüne isabet eden 700/4730 m2’lik hissesinin iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece; taraflar arasında yapılan inanç sözleşmesinin en geç resmi senedin yapıldığı tarihe kadar yapılması gerektiği, olayda ise bu tarihten sonra taraflar arasında yazılı sözleşme yapıldığı, söz konusu belgenin inançlı belge olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 209 Özel Dairece; hüküm yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; yerel mahkemece ilk kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki satış işleminin tapuda 13.04.1992 tarihinde gerçekleşmesi, inançlı işleme konu belgenin satış işleminden sonra 09.02.1993 tarihinde düzenlenmesi karşısında, bu belgenin inanç sözleşmesi olarak kabul edilip edilemeyeceği, görülmekte olan davada ispat vasıtası olarak değer verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır. İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. 210 Hüseyin KOVAN Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda bir borcu kalmıştır. Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir(Borçlar Kanunu mad.81). Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır. Bilindiği üzere, İnanç Sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararından almakta, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 211 Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefi yet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefi yeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18.maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur. İnançları Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir. Anılan İnançları Birleştirme kararının sonuç ölümünde ifade olunduğu üzere, inanç sözleşmesi olarak anılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi yeterli görülmüş olup, hiçbir yerinde inançlı işlemin dayandığı yazılı belgenin, en geç işlem tarihinde veya daha önceki bir tarihte düzenlenmiş olması gerektiği hususu tartışılmadığı gibi değinilen bu konuda en ufak bir açıklamada dahi bulunulmamıştır. Bunun dışındaki bir kabul, İçtihadı Birleştirme 212 Hüseyin KOVAN kararının kapsamının genişletilmesi anlamını taşıyacağından, bu durum hukuk düzeni tarafından kabul edilemez. Öteki deyişle, İnanç Sözleşmesine dayalı iddiaların şekle bağlı olmayan, tarafların imzasını taşıyan yazılı belge ile kanıtlanabileceği, inançlı işleme konu belgenin, akit tarihinden önce ya da sonra düzenlenmesinin sonuca etkili olmadığı İnançları Birleştirme Kararının doğal bir sonucudur. Sözü edilen kararın gerekçesinde yazılı belgenin akitten önce veya sonra düzenlenmesi gerektiğine; diğer bir deyişle akitten sonraki tarihi taşıyan belgenin geçerli olamayacağına dair bir ifade ya da hüküm yer almadığı gibi sonuç bölümünde de yalnızca “nam-ı müstear davalarının mesmu ve yazılı delil ile ispatının caiz olduğuna” hükmedilmiştir. İnançları Birleştirme Kararının içeriğinde yer almayan belgenin akit tarihinden önce düzenlenmesi gerektiği yönündeki ek koşulun yorum yolu ile de olsa İnançları Birleştirme Kararı kapsamına alınması mümkün değildir. (Ergun Özsunay, s.121; Gülay Öztürk, s.56) Kaldı ki, haricen düzenlenen ve herhangi bir resmi makamın onayını taşımasına gerek bulunmayan bir belgeye akit tarihinden sonra düzenlenmesine rağmen, akit tarihinden önceki tarih atılmak suretiyle geçerlik kazandırılması ve böylece aranan şekli niteliğin verildiğinin kabul edilmesine karşılık işlem tarihinden sonraki bir tarih atılması durumunda belgenin geçerli kabul edilmemesi hali çelişki doğurmaktadır. Diğer yandan olayın çözümünde esas olan yanların iradesidir. İnançlı İşlemlerde inanan belirli bir amaç için taşınmazı satış biçiminde temlik etmekte, fakat taraflar amaç gerçekleştiğinde, taşınmazın iade edilmesinde sözleşmektedirler. Yanlar satış (temlik) işleminin yapıldığı sırada koşulların oluşması durumunda taşınmazın, iade edildiğini kararlaştırmaktadırlar. Olaya bu açıdan bakıldığında, iradelerin yazılı biçime bağlanması zamanının diğer bir deyişle resmi sözleşmenin yapılmasından önce veya sonra olmasının sonuca bir etkisi olmamalıdır. Zira, temliki işlemin yapıldığı tarihte var olan irade akitten önce; akit tarihinde ya da akit tarihinden sonra yazılı belge ile teyit edilmiş olmaktadır. İnanç sözleşmelerinin hukuki dayanağını anlattıktan sonra uyuşmazlığın çözümünde faydalı olacağı düşünüldüğünden ispat hukuku açısından da konuya bakılması gerekmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 213 İnançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen taraf 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun ö.maddesi uyarınca iddiasını ispat etmek zorundadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin yazılı olması koşulu geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve uygulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir. (Eraslan Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa davaları, 2. Baskı, sayfa 34; Güray Öztürk, İnançlı İşlemler, Yetkin Yayınları 1998, s.58, 89, 160, 167; Doç. Dr. Ergün Özsunay, Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta İnançlı Muameleler, Cezaevi Matbaası, 1968 basım, s.98, 99) Kazandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir. Nitekim bu husus yukarıda etraflıca açıklandığı üzere 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında da açıkça belirtilmiştir. Öteki deyişle, tapulu taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılması gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6sayılı İnançları Birleştirme Kararının bir gereğidir. İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmadığından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış değildir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem (hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin ispatında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir. Konusu menkul ve tapusuz olan inançlı devirler, Medeni Kanunun 763/1 (687/1), 977/1 (890/1), 979/2 (892/2) maddelerine göre hiçbir şekle bağlı olmaksızın zilyetliğin devri suretiyle gerçekleştirildiğinden, dava değeri (inançlı işlemin konusu) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 288.maddesinde öngörülen miktarı geçmediği sürece, inançlı işlem, tanık dahil her türlü delil ile ispat edilebilir. Ne var ki, inanca dayanan temliki işlem, uygulamada en çok rastlanan şekliyle, resmi veya yazılı bir sözleşme ile gerçekleştirilmiş ve açılan davada da o sözleşmenin aksi iddia edilmekte veya açılan dava o yazılı veya resmi sözleşmenin niteliği, tarafları gibi bazı unsurlarını değiştirmekte ise, davanın Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 290. maddesine göre yazılı delil ile ispatı gerekmektedir. 05.02.1947 214 Hüseyin KOVAN tarih 1945/20 Esas, 1947/6 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Karan ile de anılan madde hükmüne uygun kural getirilmiş, ancak resmi sözleşmenin aksinin yazılı sözleşme ile ispatını yeterli görmüştür. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, s.45,46). Esasen, yazılı şeklin, kanıtlama aracı olduğu ilkesinden hareketle uygulamada, yine ispat vasıtası olarak yemin (HUMK. m.337), ikrar ve kabul, tarafı bağlayıcı kabul edilmiş davanın (iddianın) kanıtlanabileceği sonucuna varılmıştır. Uygulama bununla da yetinmemiş, yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belge ve vakıaların tamamlayıcı kanıtlarla (HUMK. m.292), inanç sözleşmesinin varlığını kanıtlayabileceğini kabul etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 23.05.1990 gün ve 1990/1-2002- 315; 17.10.1990 gün ve 1990/14-325-492; 29.06.2005 gün ve 2005/14-395- 421; 1.7.2009 gün ve 2009/13-222 E., 2009/299 K.; 28.12.2005 gün ve 2005/ 14-677-774; 13.5.1992 gün ve 1992/14-249 E., 1992/323 K. sayılı kararlarında da bu ilkeler benimsenmiştir. Tüm bu ve benzeri kararlar, iyi niyetin hukukumuzun çatısı olduğu kadar, hakkaniyete ilişkin kuralların da hukukun temeli olmasının bir sonucudur. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur. Somut olaya gelince; dava konusu payın ilişkin bulunduğu 1090 parsel nolu taşınmazın tamamının, davacı adına kayıtlı iken, 13.04.1992 tarihinde satış gösterilerek davalıya devir edildiği, daha sonra taraflar arasında davada dayanılan inançlı işleme konu olan 09.02.1993 tanzim tarihli adi yazılı belgenin düzenlendiği, belgedeki imzaların taraflara ait olduğunun, 18.06.2008 tanzim tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile anlaşıldığı, belge içeriğinde aynen; “…Güvercinlik mevkiinde bulunan 3000 m2 miktarındaki tarlanın tamamını tapudan Mehmet A.’e devir ettim. Tapuda bölme işlemi olmadığından dolayı bu işlem yapılmış olup, Mehmet A. iş bu senet gereğince 700 m2 miktarındaki taşınmazın tapusunu ilerde Mehmet Ç/ya devir edecektir. Bunun dışında Mehmet Ç. ile Mehmet A, arasında herhangi bir alacak ve verecek mevzusu yoktur. Tapunun 700 m2 miktarının devir Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 215 edilmemesi halinde ise işbu senet ve anlaşma gerekince Mehmet Çulcu o tarihteki tarlanın rayiç bedeli üzerinden bedelini almayı hak kazanmıştır ” yazdığı hususlarında ihtilaf bulunmamaktadır. Her ne kadar söz konusu belge, işlem tarihinden sonraki bir tarihte düzenlenmiş olsa da, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında belgenin yazılı olmasından başkaca bir şart aranmadığı do- layısı ile inanç sözleşmesinin düzenleme tarihinin işlem tarihinden önce veya sonra olmasının sonuca etkili olmayacağı ve hakkın elde edilmesini kısıtlamayacağı hususu yukarıda etraflıca açıklanmıştır. İnançları Birleştirme Kararının başkaca kısıtlamalar veya şekil şartları öngördüğü sonucuna yorum yolu ile de ulaşılamayacağından söz konusu belgenin sözü edilen İnançları Birleştirme Kararına uygun bir ispat vasıtası olduğunun kabulü gerekmektedir. Bununla birlikte yemin, ikrah, kabul ve yazılı delil başlangıcı gibi delillerin de işlem tarihinden sonraki bir tarihte ortaya çıkan deliller olmalarına rağmen ispat vasıtası olarak kullanılabilecekleri, istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları ile de sabit hale geldiğine göre olayımızda olduğu gibi tarafların imzasını içeren adi yazılı belgenin de düzenleme tarihine bakılmaksızın ispat vasıtası olarak ileri sürülmesinde bir engel bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Ayrıca, söz konusu belge içeriğinin tarafların gerçek iradesini yansıttığı açıkça anlaşılmaktadır. Hukukun amacının adaleti gerçekleştirmek olduğu hususu göz önünde tutulduğunda, tarafların gerçek iradesini yansıtan ve hiçbir hukuk normu veya hukuk normu yerine geçebilecek bir düzenleme ile açıkça yasaklanmayan bir konuda adalet ve hakkı, şekle kurban etmemek gerekmektedir. Bununla birlikte, günlük hayatın bir parçası haline gelen ve hayatın her alanında toplumun her kesimi tarafından kullanılan inanç sözleşmesinin de önünü daraltıcı yorumlarla kapatmamak, tam tersine genişletici yorumlarla önünü açmak gerektiği de her kesin kabulündedir. Hal böyle olunca; Yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak, taraflar arasında düzenlenmiş 09.02.1993 tanzim tarihli belgenin inanç sözleşmesi olduğu, tarihinin tapu devrinden sonraya ilişkin bulunmasının sonuca etkili olmadığı, dolayısı ile ispat vasıtası olarak ileri sürülmesinde bir engel bulunmadığı kabul edilerek, dosyada mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esasının incelenerek 216 Hüseyin KOVAN bir hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı gerekçeyle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.14.07.2010 tarih 2010/14-394 Esas 2010/395 Karar” B) TARAFLAR ARASINDAKİ SATIŞ İŞLEMİNİN GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI, MUVAZAALI OLDUĞUNU ÜÇÜNCÜ KİŞİLER İLERİ SÜREBİLİR Mİ? Tapuda satış görünen işlemin gerçek satış olmadığını iddia edilmesinde hukuki menfaati bulunan üçüncü kişiler bu işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürebilecekleri gibi bu iddialarını da yazılı delil şartı olmaksızın her türlü delil ile ispat edebileceklerdir. Yargıtay muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil -Tazminat davalarında mirasçıları üçüncü kişi olarak kabul etmekte- dir.Bu nedenle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil-tazminat davalarında davacılar davasının her türlü delil ile ispat edebileceklerdir. SORU – 33 MURİSİN, İŞLEM TARİHİNDE TEK MİRASÇISI OLAN KİŞİ İLE YAPTIĞI ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TEMLİK ETTİĞİ TAŞINMAZLAR NEDENİ İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Açılabilir, işlem tarihinde murisin tek mirasçısı olan kişinin, muris ile böyle bir sözleşme yapması, hayatın olağan akışına uygun değildir. Zira, o tarihte başka mirasçı yoktur, ve murisin tüm mal varlığı esasen bu mirasçının olacaktır. Dolayısıyla işlem tarihinden sonra murise mirasçı olan kişilerin, kendilerinden mal kaçırmak amacı ile muvazaalı olarak bu işlemin yapıldığı iddiası ile tapu iptal davası açabilecektir. Bu durumda mahkeme, murisin gerçek iradesinin ne olduğunu ve muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığını araştıracaktır. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi TBK.nun 611. maddesinde düzenlenmiş olup “Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusunun, bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir mal varlığını yada bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Bakım borçlusu bakım alacaklısı tarafından mirasçı atanmışsa ölünceye kadar bakma sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanır.” Demektedir. Aynı düzenleme TBK.nundan önce yürürlükte bulunan 818 sayılı BK.nun 511 maddesinde de mevcut idi. Dava, ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir Karşı dava da ise, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin muvazaaya dayalı olduğu ileri sürülerek sözleşmeni iptali, olmadığı takdirde tenkis talebinde bulunulmuştur. Mahkemece, dava konusu………….. parsel sayılı taşınmazlarda davalılardan A ..adına olan payların tapu kaydının iptali ile iptal edilen payların karşı davacı Unzile adına tesciline, muris Safiye ile davacı arasındaki … günlü ölünceye kadar bakma sözleşmesinin muvazaa nedeni ile geçersizliğine karar vermiştir. Hükmü asıl davanın davacısı temyiz etmiştir. Ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen iki ta- 218 Hüseyin KOVAN raflı sözleşme türündendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı sözleşme konusu eşya mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme bakım borçlusu da alacaklısına yasanın öngördüğünü anlamda bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. Bakıp gözetme koşulu ile yapılan temlik işleminin geçerli olması için sözleşmenin yapıldığı tarihte, bakım alacaklısının özel bakım ihtiyacı içinde bulunması zorunlu değildir. Bakım ihtiyacının sözleşmeden sonra olması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş olsa da sözleşmenin geçerliliğini etkilemez. Miras bırakanın ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, murisin elinde bulunan malvarlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların gözünde tutulması gerekir. ………… Somut olayda 1901 doğumlu olan Muris Safiye sözleşmenin yapıldığı 1994 tarihinde 93 yaşındadır. 1996 yılında da ölmüştür. Sözleşmenin yapıldığı tarihte tek mirasçısı davacı Mehmet’tir. O tarihte murisin tek mirasçısı olan davacı ile esasen ölümünden sonra terekesi Mehmet’e geçeceğinden ölünceye kadar bakma sözleşmesini yapmasını gerektiren bir neden yoktur. Zira Mehmet dışındaki diğer mirasçısı karşı davacı Unzile mevcut veraset ilamının iptalini sağlayarak mirasçı olmuştur. Diğer taraftan muris safiye’nin tüm mal varlığı … günlü bakma sözleşmesine konu edilmiştir. Görülüyor ki muris Safiye’nin tüm malvarlığını bakma sözleşmesini bedeli olarak kabul etmek suretiyle bakım sözleşmesi yapmasını gerektiren neden de bulunmamaktadır. Bu sözleşmenin aslında bakıp gözetilme koşulu ağırlıklı değil sonradan ortaya çıkan mirasçıdan mal kaçırma düşüncesi ile yapıldığı, muvazaa ile illetli olduğu açıktır. Mahkemece bu saptamalar yapılarak karşı davacının muvazaa iddiasıyla açtığı sözleşmenin iptali istemini içeren davasının kabulünde bir yanılgı yoktur. Öte yandan, aynı konuda açılan ve davacı lehine kesinleşen davada muvazaa savunması olmadığından, önceki dava ekleri dava için hukuki nitelikte emsalde teşkil etmez. Her ne kadar mahkemece HUMK’un 74. Maddesinde hükme bağlanan taleple bağlılık kuralı hilafına dava konusu taşınmazlardaki davalılardan Adil adına olan payların diğer davalı Ünzile adına tesciline karar Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 219 verilmiş olması yasaya uygun değil ise de temyiz edenin sıfatına göre bu hususta bozma nedeni yapılmamıştır. Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre davacı Mehmet’in tüm temyiz iddialarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA. “l.HD.26.10.2007 tarih 2007/9669 Esas 2007/12828 karar” Dava, Borçlar Yasasının 18.maddesinden kaynaklanan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil isteğine ilişkindir. Davalı, davanın reddini savunmuş, mahkemece temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Miras bırakan M… A…’nın 6.8.2006 tarihinde vefat ettiği, mirasçıları olarak davanın tarafları ile dava dışı M… A../nin kaldıkları, murisin 709 nolu parseldeki 192/384 arsa paylı l.kat 1 nolu meskenin 1/4 payını uhdesinde bırakıp 3/4 payını 4.7.2006 tarihinde davalıya ölünceye kadar bakma akti ile temlik ettiği kayden sabittir. Bireylerin yaşlanma ve yaşlılıkta yalnız kalma korkuları ölünceye kadar bakma sözleşmesinin doğumuna yol açmıştır. Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri ivazlı sözleşme türlerinden olup nitelik itibarıyla güvence sağlayan akitlerdendir. Bu tür akitlerin hedefi maddi bir destek elde etmek değil bakım alacaklısının sosyal durumuna uygun bir bakım elde etmektedir. Borçlar Yasasının 511.maddesi bakımından alacaklıları yönünden gerçek kişi olması dışında özel bir nitelik öngörmemiştir. Bakım alacaklılarının akit sırasında özel bakıma muhtaç olmasını aramak yasada yer almayan bir unsuru ilave etmek olur. Bu ihtiyacın akitten sonra doğması yada alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş olması da aktin geçerliliğine etkili olmaz. Öte yandan her ne kadar evladın gücünün elverdiğince ebeveynine yardımcı olması özel bazı koşulların gerçekleşmesi durumunda yasal bir görev olabileceği düşünülebilirse de, bu yardım ve bakım genelde yasal zorunluluk olmaksızın daha çok insancıl yönü ağır basan, belki de evrensel bir ahlak kuralıdır. Tüm bu açıklamalara karşın kural olarak bu tür sözleşmeye dayalı temliklerin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi mümkündür. 220 Hüseyin KOVAN Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca baktığımızda; ölünceye kadar bakma aktinin yapıldığı 4.7.2006 tarihinde murisin 80 yaşında olduğu, uzun yıllardır davalı ile birlikte oturdukları ve bakımının davalı tarafından yapıldığı, kanser hastalığına yakalandığı ve bu hastalıktan öldüğü, diğer çocuklarının murisle ilgilenmedikleri, murisin müstakil malik olduğu başka taşınmazlarının da bulunduğu mal kaçırmayı amaçlasaydı o taşınmazlarını da temlike konu edebileceği, çekişmeli 3/4 payın davalıya temlikinin makul sınırlar içinde kaldığı anlaşılmaktadır. Tüm bu nedenlerle ölünceye kadar bakma sözleşmesinin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı dolayısı ile muvazaalı olmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK/nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.11.02.2009 tarih 2009/1006 Esas 2009/1688 Karar” SORU – 34 MUVAZAALI İŞLEMLERDE TAPUYA GÜVEN İLKESİ KORUNUR MU? BİR BAŞKA DEYİŞLE MUVAZAALI ŞEKİLDE BİR GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİDEN, BU GAYRİMENKULÜ SATIN ALAN İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN İKTİSABI KORUNUR MU? “KÖTÜ”NİYET İDDİASI BİR DEF İ MİDİR YOKSA İTİRAZ MI? MAHKEME NİN BU DURUMU RE SEN DİKKATE ALMASI GEREKİR Mİ? Türk Medeni Kanunu nun 1023. maddesi, “Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin kazanımı korunur.” Hükmünü içermektedir Taşınmazı satın alan kişi, malik’in muvazaalı bir işlem ile taşınmaza sahip olduğunu bilmiyor ve bilmesi bu kişiden beklenmiyor ise yani iyi niyetli ise bu kişinin iktisabı korunur. “Kötü” niyet iddiası bir defi olmayıp, itirazdır. Davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkeme de kendiliğinden satın alan kişinin iyi niyetli olup olmadığını araştırmakla yükümlüdür. Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 27.02.2018 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı Turan Ö. vekili Avukat Serkan D. geldi, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz eden birleştirilen dosya davalısı Nusret E. vekili Avukat, temyiz edilen davacılar Naciye D. vd. vekili Avukat gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Merve A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Asıl ve birleştirilen dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. 222 Hüseyin KOVAN Asıl ve birleştirilen dosya davacıları, mirasbırakan anneleri Hatice E.’in maliki olduğu 2161 ve 2176 parsel sayılı taşınmazlarını dava dışı oğlu Basri’nin manevi baskısıyla bilerek ya da bilmeyerek uzaktan akrabası olan davalı Turan O.’e satış suretiyle temlik ettiğini, onun da diğer davalı Nusret’e devrettiğini, işlem tarihinde mirasbırakanın temyiz kudretini haiz olmadığını, davalıların ve dava dışı Basri’nin mirasçıları miras payından mahrum bırakmak amacıyla el ve işbirliği içinde hareket ettiklerini ileri sürerek, tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescile karar verilmesini istemişlerdir. Asıl dosya davalısı Turan, çekişme konusu taşınmazları dava tarihinden önce temlik ettiğinden kendisine husumet yöneltilemeyeceğini belirterek davanın esastan da reddini savunmuştur. Birleştirilen dosya davalısı, Nusret ise tapu kaydma güvenerek taşınmazları iyiniyetle iktisap ettiğini bildirip, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın ispatlandığı gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Hatice E.’e vekaleten dava dışı Zehra E.’in mirasbırakanın maliki olduğu 2161 ve 2176 parsel sayılı taşınmazlarını 28.11.2008 tarihinde davalı Turan Ö.’e satış suretiyle devrettiği, Turan’ın da dava konusu taşınmazları 08.03.2012 tarihinde davalı Nusret E/a temlik ettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki; tapu iptal ve tescil davaları kayıt maliki ya da malikleri aleyhine karşı açılır. Bu şekilde açılan dava sonucu verilecek hüküm infaz kabiliyeti taşır. Kayıt malikinin taraf olmadığı bir dava sonunda verilecek hüküm malikin taşınmaz mülkiyetini yitirmesi sonucunu doğurur ki bu da hem Anayasanın 35. maddesinin teminatı altında bulunan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 683. ve devamı maddelerinde düzenlenen mülkiyet hakkına aykırı düşer, hem de gerek 1086 sayılı HUMK’nun gerekse 6100 sayılı HMK’nun temel ilkesi olan, davada karar altına alınacak hakkın ilgilisinin, davacı ve davalı sıfatı ile yer alması ilkesi zedelenmiş olur. Somut olayda, davanın 16.03.2012 tarihinde açıldığı, davalı Turan O.’ün çekişme konusu taşınmazları 08.03.2012 tarihinde birleşen dosya davalısı Nusret’e temlik ettiği, dava tarihi itibariyle davalı Turan’ın malik sıfatı taşımadığı gözetilerek davalı Nusret açısından davanın pasif husumet yokluğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 223 Diğer taraftan, son kayıt maliki davalı Nusret’in 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 1023. maddesi uyarınca ediniminde iyi niyetli olduğu taktirde yasal koruma altında olacağı kuşkusuzdur. Ancak, mahkemece bu yönde yapılan araştırmanın hüküm kurmaya yeterli olduğunu söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır. Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ileride kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise, bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1. fıkrasına göre ”Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür. Tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse, diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi 224 Hüseyin KOVAN niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle, ”kötü niyet iddiasının defi değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir. Hâl böyle olunca, asıl dosya davalısı Turan’ın tapu kayıt maliki olmadığı gözetilerek pasif husumet (sıfat) yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi, birleşen davada ise davalı Nusref in iyiniyetli olup olmadığının belirlenmesi için tüm delillerin yukarıda değinilen ilkeler ile birlikte değerlendirilmesi, gerekirse tanıkların tekrar dinlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi, gerekirken eksik araştırma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Asıl ve birleştirilen dosya davalılarının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 1.630.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davacılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.27.02.2018 tarih 2015/8733 Esas 2018/1216 Karar ” Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla;Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan H./in 19.04.2002 tarihinde öldüğü, geriye davacı kız çocukları ile dava dışı oğlu i.bıraktığı, dava konusu taşınmazların geldisini oluşturan 431 ada 6 parseldeki % payının tamamını, 27.03.1995 tarihinde dava dışı oğlu i.’e sattığı, İ/in de imar uygulamasıyla 3966 ada 3, 5, 6 ve 8 ile 431 ada 6 parsel (artık parsel) olan bu taşınmazlardaki payını 13.08.1999 tarihinde eşinin kardeşinin eşi olan davalı a.satış suretiyle devrettiği, 431 ada 6 parse- lin(artık parsel) 2007 yılında imar uygulaması gördüğü 3608 ada 5, 7, ve Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 225 8 parsellerin oluştuğu, bu suretle dava konusu taşınmazlarda ¥2 pay sahibi olan davalının rızai taksim sözleşmesi ile 3966 ada 6 parsel dışındaki tüm taşınmazlarda tam malik olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 237 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; dava dışı İ/in miras bırakanın tek erkek çocuğu olduğu, eşi ve çocuklarıyla birlikte babası miras bırakanın yanında kaldığı, alım gücünün bulunmadığı, miras bırakanın satım ihtiyacının olmadığı dosya kapsamı ve tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. O halde, ilk satış işleminin muvazaalı olduğu hususu kuşkusuzdur. 226 Hüseyin KOVAN Kayıt maliki davalı A..in durumuna gelince; davalı A.in, miras bırakanın oğlu i/in eşinin kardeşinin eşi olması nedeniyle ilk temlik işleminin muvazaalı olduğunu bildiği veya bilecek durumda olduğundan iyi niyetli olduğunun söylenemeyeceği ve TMK’nın 1023.maddesinin koruyuculuğundan da yaralanamayacağı açıktır. Hal böyle olunca, davalı adına kayıtlı olup, miras bırakandan dava dışı I. aracılığı ile edinilen paylar bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK/nm 428.maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.28.5.2013 tarih 2 013/5 3 79 Esas 2013/8683 Karar” SORU – 35 MUVAZAA İDDİASI NASIL İSPAT EDİLEBİLİR? Burada muvazaa iddiasını ileri süren kişinin konumuna göre ikili bir ayrım yapmak gerekir. 1- Üçüncü kişilerin muvazaa iddiasını ileri sürmesi Üçüncü kişiler yönünden muvazaa iddiası, tanık dahil her türlü delil ile ispat edilebilir. 2- İşlemin taraflarından birisin muvazaa iddiasını ileri sürmesi Muvazaa iddiasını işlemin taraflarından birisi ileri sürüyor ise, bu durumda, muvazaa iddiasını ileri süren taraf, bu iddiasını yazılı delil ile ispat etmek zorundadır. Yargıtay, bu tür işlemleri “İNANÇLI İŞLEMLER” diye adlandırmakta olup, dayanağını da 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı olarak belirtmektedir. Yargıtay çok önceki yıllardaki içtihatlarında ” İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir” şeklinde iken daha yeni içtihatlarında inanç sözleşmesinin sözleşme konusu işlemden sonra yapılmış olmasını da kabul etmektedir. Yazılı delil’in işlem tarihinden önce veya sonraki tarihli olmasının bir önemi olmadığı gibi inançlı olduğu iddia edilen işlem resmi şekilde yapılmış olsa bile tarafların kendi aralarında bu işlemin inançlı olduğuna ilişkin adi yazılı bir sözleşme yapmaları yeterli olup, inanç sözleşmenin de resmi şekilde yapılması zorunluluğu yoktur. Ancak bu durum sadece işlemin tarafları yönünden geçerli olup, bu kişiler yönünden hüküm ifade eder. Bir başka deyişle tarafların tapuda resmi şekilde yaptıkları bir gayrimenkul satış sözleşmesinin gerçekte inançlı olduğunu, kendi aralarında yapmış oldukları bir adi yazılı sözleşme ile belirtmiş olsalar dahi, işlemin tarafları bunu tapudan iyi niyetli olarak taşınmaz iktisap eden üçüncü kişilere karşı ileri sürmeleri mümkün değildir. Yargıtay inanç sözleşmesinin geçerli olması için işlemin taraflarının ikisinin de imzası olmasının şart olmadığını kay den tapu maliki görünen kişinin, tek taraflı olarak bir başka dava dosyasında beyanda bulunmasının, veya herhangi bir resmi kurum veya kuruluşa veya bir başka kişiye yazdığı bir yazı ile 228 Hüseyin KOVAN tapudaki işlemin inançlı bir işlem olduğunu belirtmesi halinde dahi inanç sözleşmesinin varlığını kabul ediyor, ayrıca yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge sunulması halinde, bu işlemin inanç sözleşmesi olduğuna dair tanık dinlenmesini de kabul etmektedir Taraflar arasında görülen davada; Davacı, borçlarını ödeyebilmek için dava konusu 1743 parseldeki fabrika binasını satmaya karar verdiğini, bu süreçte davalının kendisine yardımcı olmak amacıyla taşınmazın belli bir payını alabileceği önerisi üzerine teklifi kabul ettiğini ve davalı ile taşınmazın 1/3 payının 633.000,00.-TL karşılığında devri hususunda anlaştıklarını ancak tapuda paylı devir yapılamayacağının bildirilmesi üzerine davalının, kalan 2/3 pay için devirden sonra yeni bir şirket kurularak bu şirkette hisse oranlarının ayarlanabileceği ve sorun kalmayacağı telkiniyle kendisini kandırdığını, iradesinin fesata uğratıldığını, hile ile sözleşme yapmaya sevk edildiğini ve 1743 parsel sayılı taşınmazını davalıya devrettiğini ileri sürerek 1743 parsel sayılı taşınma- zm davalı adına olan 2/3 payının iptali ile adına tesciline, mümkün olmaması halinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,OO.-TLnin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, 10/01/2017 tarihli ıslah dilekçesi ile davalı tarafından ödenen bedelin mahkeme veznesine depo ettirilerek davalı adına olan tapu kaydının inançlı işlem nedenine dayalı olarak iptali ile adına tesciline, verilen sürede bedelin depo edilememesi halinde taşınmazın 2/3 payının inançlı işlem nedeniyle iptali ile adına tesciline, mümkün olmaması halinde 2/3 payın hata, hile nedeniyle tapu kaydının iptali ile adına tesciline, bunun da mümkün olmaması halinde 2/3 paym değeri olan 2.003.428,58 TL’nm davalıdan yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini, kira sözleşmesine göre 01/08/2009 tarihinden itibaren kira bedellerinin ödeneceği kararlaştırılmış olmasına rağmen davacının kira bedeli ödemediğini, taşınmazı resmi memur önünde yapılan satış akdi ile devraldığını, aksinin aynı kuvvette belge ile kanıtlanabilceğini, davacının ıslah dilekçesi vermesi üzerine başlangıçta dava konusu edilmeyen hususların ıslahla dava konusu haline getirilemeyeceğini, karar aşamasında yapılan ıslaha muvafakat etmediğini, ıslahın kötüniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine dair verilen karar İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi tarafından kredi ödemelerinin yazılı delil başlangıcı niteliğinde olduğu, ta- şmmazın 2/3 payı için bu ödemlerin araştırılması ve sonucuna göre bir Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 229 karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile yerel mahkeme kararı kaldırılmış, mahkemece inançlı işlem iddiasının sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş, anılan kararın davalı tarafından istinaf edilmesi üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince 6100 sayılı HMK’nin 353/l.b.l maddesi gereğince istinaf başvurusu reddedilmiştir. Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hande B.’nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; davalının yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 102.640.65 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.03.02.2020 tarih 2019/3560 Esas 2020/512 Karar ” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.01.2020 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Atalay A. ile temyiz edilen davacı vekili Avukat Rüstem G. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gülçin T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, adına kayıtlı 185 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümü, dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek sözleşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, icra takibi ile karşı karşıya kalmasından dolayı bu zor durumundan faydalanan davalı ve şirketin, borcun taraflarından ödenerek taşınmazın satışını durdurabilecekleri telkini üzerine ve borcun yapılandırılması, tasfiye ve kredilendirilmesi amacıyla taşınmazı devrettiğini, 230 Hüseyin KOVAN yapılan işlemin muvazaalı olduğunu, gerçek bir satış iradesi bulunmadığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir. Davalı, emlak alım-satım işi ile iştigal etmesinden dolayı, dava konusu taşınmazı ve dava dışı başka bir taşınmazı ileride satarak kar elde etmek amacıyla bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, davacının bahsettiği sözleşmelerde imzasının olmadığını, bu nedenle sözleşmelerin kendisini bağlamadığını, taşınmazın satışından elde ettiği para ile davacının borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın sübut bulduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, çekişme konusu 185 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki dubleks mesken nitelikli 5 nolu bağımsız bölümün tamamı davacı Aylin G. adına kayıtlı iken, davacıya vekaleten dava dışı Enis Yüksel tarafından 01.06.2012 tarihli satış işlemi ile davalı Yener’e temlik edildiği, davacının dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek sözleşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere taşınmazının devredildiğini, gerçek iradesinin satış olmadığını ileri sürerek eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır. İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Bilindiği üzere, Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 231 İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştır ılamaz. Somut olaya gelince; davacının yazılı delil olarak dayandığı 31.05.2012 tarihli Taşınmaz Satış Sözleşmesi ve yine 31.05.2012 tarihli ‘”Taşınmaz Satış Sözleşmesi Ek” başlıklı belgelerin davacı Aylin G. ile dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti arasında imzalandığı, söz konusu belgelerde davalının imzasının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; inançlı işleme dayalı iddianın anılan İçtihadı Birleştirme kararı kapsamında belirtilen şekilde yazılı delille ispatlanama- dığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi. “l.HD.23.01.2020 tarih 2016/16778 Esas 2020/409 Karar” Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların kabulüne ilişkin olarak verilen karar asıl ve birleştirilen davada davalı Tayfun vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli, asıl davada davacı Ali Rahmi vekili tarafından katılma yoluyla süresinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 14.01.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat gelmedi, diğer temyiz eden davacılar vekili Avukat Nazlı D. geldi, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi 232 Hüseyin KOVAN Mümine B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Asıl ve birleştirilen davalar tapu iptali ve tescil isteklerine ilişkindir. Asıl davada davacı, davalı kardeşi ile birlikte yarı yarıya parasını ödeyip jest olarak dava dışı anneleri Ayşe A. adına tescil ettirdikleri 4 numaralı bağımsız bölümü, ortağı oldukları şirketin mevcut kredi borcunu ödemek için konut kredisi temin edebilmek amacıyla göstermelik olarak önce dava dışı Rıfat G.’e satış yoluyla devrettiklerini, daha sonra davalının taşınmazı devralmasıyla konut kredisi temin ettiklerini, söz konusu satışlar gerçek olmamasına rağmen davalının zamanla bu durumu inkar ettiğini ileri sürerek taşınmazın tespit edilecek değerinin yarısının tahsilini istemiş, 31.12.2014 tarihli ıslah dilekçesi ile taşınmazın mirasbırakanı Ayşe A. tarafından muvazaalı olarak temlik edildiğini, davalının bedel ödemediğini ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescile karar verilmesini talep etmiştir. Birleştirilen davada davacı, mirasbırakan annesi Ayşe A.’nın maliki olduğu 4 numaralı bağımsız bölümün davalının kredi temin edebilmesi amacıyla önce dava dışı Rıfat’a, onun tarafından da davalıya muvazaalı olarak satış suretiyle devredildiğini ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescil istemiştir. Asıl ve birleştirilen davada davalı, davacının herhangi bir alacağının söz konusu olmadığını, gerçekte satın aldığı taşınmazı emaneten annesi Ayşe adına tescil ettirdiğini, ihtiyaç duyunca da geri aldığını belirtip asıl ve birleştirilen davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının taşınmaz bedelini ödediği iddiasını kanıtlayamadığı, davalıya yapılan temlikin bedelsiz ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların kabulüyle tapu kaydının iptaline miras payları oranında davacılar adına tesciline karar verilmiştir. Dosya içeriğinden toplanan delillerden, mirasbırakan Ayşe A.’nın maliki olduğu 4347 ada 1 parseldeki 500/36218 payının tamamını 18.11.2005 tarihinde dava dışı Rifat G.’e satış suretiyle temlik ettiği, Rifat’ın da kat irtifaklı 4 nolu meskeni (500/36218 arsa paylı) 14.12.2005 tarihinde asıl ve birleştirilen davada davalı Tayfun’a devrettiği, 1928 doğumlu mirasbırakanın 12.03.2013 tarihinde öldüğü, geriye mirasçıları olarak tarafların kaldığı anlaşılmaktadır. Asıl dava 31.12.2014 tarihli ıslah dilekçesi üzerine muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davası olarak nitelendirilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 233 Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237., (Borçlar Kanununun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda mirasbırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığım ispat külfeti 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile Türk Medeni Kanunun (TMK) 6. maddesi gereği davacı tarafa aittir. Ne var ki mahkemece asıl dava yönünden yukarıda belirtilen ilke çerçevesinde herhangi bir araştırma yapılmamıştır. 234 Hüseyin KOVAN Hal böyle olunca, asıl davada yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Birleştirilen davaya gelince; davacı Gülgün davada inançlı işlem hukuki sebebine dayanmış ancak iddiasını ispata elverişli yazılı delil veya delil başlangıcı niteliğinde belge ibraz edemeyip davalıya yemin teklifinde bulunmuştur. Davalı tarafından usulünce yemin edilmesi nedeniyle birleştirilen davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile kabulüne karar verilmesi de doğru değildir. Kabule göre, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda dava değeri, dava konusu edilen taşınmazın ya da taşınmazların toplam değeri üzerinden davayı açan mirasçı ya da mirasçıların payına isabet eden değer olup, somut olayda davacının miras payına isabet eden ve harcı tamamlanan 200.000,00 TL değer üzerinden asıl dava davacısı lehine vekalet ücreti tayini gerekirken eksik vekalet ücretine hükmedilmesi de isabetsizdir. Asıl davada davacı Ali R. vekili ile asıl ve birleştirilen davada davalı Tayfun vekilinin değinilen yönler itibariyle yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince temyiz eden taraflardan gelen davacı Ali Rahmi A. vekili için 2.540.00.- TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz eden davalı-birleştirilen davalı Tayfun Atilla’dan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.14.01.2020 tarih 2016/17745 Esas 2020/164 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tereke temsilcisi tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 09.01.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden asil davacı Süleyman Meral geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Metin Yılmaz vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildik- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 235 ten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selime S. T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, ehliyetsizlik ve inançlı işlem hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil, bedel isteğine ilişkindir. Davacı Tereke Temsilcisi, mirasbırakan Ahmet Y/ın paydaşı olduğu 1668 (yeni 149 ada 1 ve 8) parsel sayılı taşınmazda, 1500 m2’lik yer satma konusunda davalı kardeşiyle anlaştığını, ancak bu miktar, devir için gerekli 5000 m2’nin altında kaldığından payının tamamını vekili aracılığıyla 30.09.1998 tarihinde satış suretiyle davalıya temlik ettiğini ve aynı gün devredilen paya isabet eden miktar içinde kalan 2250 m2 lik bölümün Ahmet’e ait olup, istenildiğinde iade edileceğine ilişkin harici sözleşme düzenlendiğini, ancak davalının iadeden kaçındığını, taşınmazın bir kısmının kamulaştırıldığını, temlik tarihinde Ahmet YılmazTn fiil ehliyetini haiz olmadığını ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile Ahmet Yılmaz mirasçıları adına payları oranında tesciline, kamulaştırılan kısım için bedelin tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, davacı tarafından kendisine karşı daha önce aynı konuda açılan davanın reddine ilişkin olarak verilen kararın davacı tarafından temyizi üzerine dairece bozulduğunu, bozmadan sonra mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verildiğini, Ahmet YılmazTn temlik tarihinde fiil ehliyetini haiz olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, temlikin 30.09.1998 tarihinde yapıldığı, 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Ahmet Y.’ın, çekişme konusu 1668 parsel sayılı taşınmazdaki 714/1344 payını 30.09.1998 tarihinde satış suretiyle davalı kardeşi Metin’e temlik ettiği, Ahmet Y. vasisi tarafından davalı aleyhine temlik edilen paydan 2.250 m2 miktarın inançlı işlem hukuksal nedenine dayanılarak iptali istemiyle Suşehri Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan 2008/79 esas sayılı davanın reddine karar verildiği, anılan kararın Dairece bozulması üzerine Suşehri Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/338 E. 2012/194 K. sayılı kararı ile davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği, kararın derecattan geçerek 08.09.2014 tarihinde kesinleştiği, mirasbırakanın 16.08.2007 tarihinde ölümüyle geriye mirasçı olarak eşi Sabiha ile çocukları Bahar Sevtap, 236 Hüseyin KOVAN Ender, Rezzan, Yurdanur,Mehmet Kemal ve Aziz A.Tnkaldıkları, Su şehri Sulh Hukuk Mahkemesinin 2013/61E. 2014/152K. sayılı kararı ile murisin terekesine temsilci olarak davacı Süleyman Merakin atandığı, çekişme konusu taşınmazda davalının da 42/1344 payının bulunduğu, Ahmet Yılmaz’dan temlik aldığı 714/1344 pay ile birlikte davalının taşınmazda 756/1344 paya sahip olduğu, dava konusu parselin ifraz görerek 3167, 3168 ve 3169 sayılı parsellerin oluştuğu, bu parsellerde yapılan kadastro yenileme çalışmaları sonucunda 149 ada 1 ve 149 ada 8 parsel sayılı taşınmazlarda 756/1344 payın, 7 parsel sayılı taşınmazda 42/1344 payın davalı Metin adına tecsil edildiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki; bir davada, (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, 11/04/1990 günlü, ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere) dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usûl ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Önem derecesine göre bu nedenlerin sırayla araştırılması gerekir. Dava dilekçesi içeriğinden, ehliyetsizlik ve inançlı işlem hukuksal nedenlerine dayanıldığı anlaşılmaktadır. Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması hâlinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur. Bilindiği üzere; ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davalarının zamanaşımı ya da hak düşürücü süreye tabi olmadığı, davanın niteliğine göre bu tür iddiaların süreye tabi kılınmaksızın her zaman ileri sürülmesinin olanaklı bulunduğu tartışmasızdır. Somut olayda, Adli Tıp 4. İhtisas Kurulu’nun 26.12.2008 tarih ve 4441 sayılı raporu ile mirasbırakanın 05.01.1998 tarihi itibari ile fiil ehliyetini haiz olmadığı sabittir. Eldeki davada çekişme konusu 1668 (yenileme ile 149 ada 1, 7 ve 8)parsel sayılı taşınmazdaki 714/1344 pay 30.09.1998 tarihinde, bir başka anlatımla, mirasbırakan Ahmet YılmazTn fiil ehliyetini haiz olmadığı bir dönemde temlik edilmiştir. Hâl böyle olunca, ana taşınmazda (eski 1668 parsel) davalı Metin’in 42/1344 pay sahibi olduğu gözetilerek, çekişme konusu 1668 (yenileme ile 149 ada 1, 7 ve 8) parsel sayılı taşınmazlarda Ahmet YılmazTn temlik ettiği 714/1344 dikkate alınmak suretiyle davanın kabulüne karar veril- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 237 mesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Davacı tereke temsilcisinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.09.01.2020 tarih 2016113870 Esas 2020/113 Karar” Taraflar arasındaki davadan dolayı İstanbul Anadolu 7.Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 07.07.2015 gün ve 2011/811 Esas – 2015/240 Karar sayılı hükmün onanmasına ilişkin olan 14.01.2019 gün ve 2016/3360 Esas – 2019/64 Karar sayılı kararın düzeltilmesi süresinde davacı vekili tarafından istenilmiş olmakla, dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, davalıdan aldığı 213.000-USD borcun teminatı olarak, 1539 parsel sayılı taşınmazdaki % payını davalıya temlik ettiğini, borç ödendiğinde taşınmazın iade edileceği ödenmediği takdirde taşınmazdaki 72 payın satılarak borcun ödeneceğinin kararlaştırılmış olmasına rağmen davalının taşınmazın devrine ve satışına yanaşmadığını, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ettiğini ileri sürerek tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddini savunmuş, yargılama sırasında ölümü üzerine mirasçıları davaya dahil edilmişlerdir. Mahkemece, davalı Yusuf Y.Tn mirasçıları olan ve davaya dahil edilen davalıların mirası reddettikleri ve kararın kesinleştiği, akitten doğan borcun yerine getirilmesinden artık davalıların sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin olarak verilen kararın, Dairece; değişik gerekçe ile onanmasına karar verilmiş, ilama karşı davacı vekili tarafından süresinde karar düzeltme isteğinde bulunulmuştur. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; dava konusu 1539 parsel sayılı taşınmazın geldisi olan 1455 parsel sayılı taşınmazın 2116800/6773760 payı davacıya ait iken davacının payının tamamını 29.09.2000 tarih ve 4303 yevmiyeli resmi akitle davalı Yusuf Yıldız’a satış 238 Hüseyin KOVAN suretiyle devrettiği, anılan taşınmazın 21.05.2001 tarih ve 2455 yevmiyeli işlem ile 1538 ve 1539 parsel sayılı taşınmazlara ifraz edildiği, çekişmeli 1539 parsel sayılı taşınmazın diğer paydaşı dava dışı Haşan Ç/in payının tamamını 09.10.2001 tarrihinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği, davacı ile davalı arasında 17.10.2001 tarihli inanç sözleşmesinin düzenlendiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır. Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizleme- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 239 ler” dışında,belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hük- molunmuştur. İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü,gerek işleyişi açısından,genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir. İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağ- daştırılamaz. 240 Hüseyin KOVAN Hükmün karar düzeltme aşamasında incelenmesi sırasında, davacının, çekişmeli 1539 parsel sayılı taşınmazın geldisi olan 1455 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını inançlı işlem ile temlik ettiği anlaşıldığına göre, davacının dava açma hakkının(sıfatının) bulunduğu ortadadır. Öte yandan, davalı Yusuf’un yargılama devam ederken 13.02.2015 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak eşi Pakize ile çocukları Murat, Meral ve Seval’in kaldıkları, İstanbul Anadolu 7.Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/195 Esas ve 2015/229 Karar sayılı ilamı ile tüm mirasçılarının mirası reddettiği kayden sabittir. Bilindiği üzere; yasal ve atanmış mirasçılar mirasbırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren 3 ay içinde mirası reddedebilirler. (Türk Medeni Kanunu 605/1-606. madde). Türk Medeni Kanunu’nun 611. maddesi hükmü gereğince de, yasal mirasçılardan biri mirası reddederse onun payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi hak sahiplerine geçer. Hal böyle olunca, öncelikle davalı Yusuf’un mirasını reddeden mirasçıların mirasçısının bulunup bulunmadığının araştırılması, varsa bu kimselerin davacı tarafından davalı gösterilmesi sağlanarak yargılamaya devam olunması, mirasçı bulunmadığı takdirde ise, TMK’nın 640. maddesi uyarınca davalı Yusuf’un terekesine temsilci atandırıl- ması için davacıya süre verilmesi ve atanacak temsilci aracılığı ile yargılamanın sürdürülmesi gerekirken, bu usûli eksiklikler giderilmeden yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması hatalı olduğundan yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir. Anılan bu husus karar düzeltme isteği üzerine, yeniden yapılan inceleme sonucu anlaşıldığından, davacının bu yöne değinen ve yerinde görülen karar düzeltme isteğinin (6100 sayılı HMK’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince KABULÜNE, Dairenin 14.01.2019 gün ve 2016/3360 Esas 2019/64 Karar sayılı onama kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, yerel mahkemenin 07.07.2015 tarih, 2011/811 Esas, 2015/240 Karar sayılı kararının yukarıda açıklanan nedenle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.08.01.2020 tarih 2019/3002 Esas 2020/36 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 241 Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, ipoteğin terkini davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabul kısmen reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili ve davalı Bekir tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.12.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılardan Öznur T. ve vekilleri Avukat Mürsel Ç. ile diğer temyiz eden davalı Bekir S. vekili Avukat Gül C.T. davalı T.C. Ziraat Bankası A.Ş. vekili Avukat Hülya I.G. geldiler, davetiye tebliğine rağmen davalı T. Yapı Taah. Tic. San. Ve Ziraai Ürün. Paz. Ltd. Şti. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Hande B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil ile ipoteğin terkini olmadığı takdirde bedel isteklerine ilişkindir. Davacılar, 4083 ada 3 parseldeki 2 ve 3 nolu bağımsız bölümleri kredi temini amacıyla davalı Bekir Samut’a devrettiklerini, kredi borcu ödendikten sonra taşınmazların tekrar kendilerine temlik edileceği hususunda davalı Bekir ile inanç sözleşmesi akdettiklerini, dava konusu taşınmazlar üzerinde dava dışı bankalar lehine ipotekler bulunduğunu, bunun karşılığı olarak 100.000,00-TL bedelli bononun Bekir S.a verildiğini ancak davalı Bekir’in kredi çekmemesine rağmen bağımsız bölümleri inanç sözleşmesine aykırı ve muvazalı olarak davalılardan T. Yapı Ltd Şti’ne temlik ettiğini, diğer davalı Ziraat Bankası lehine ipotek tesis edildiğini, Ziraat Bankası lehine koyulan ipoteğin dava konusu taşınmazların rayiç değerinin üzerinde olduğunu, davalı T. Ltd Şti’nin Afyonkarahisar’da faaliyet gösterdiğini, davalıların iyi niyetli olmadıklarını ileri sürerek 4083 ada 3 parseldeki 2 ve 3 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına olan tapu kaydının tüm takyidatları ile birlikte iptaline ve adlarına tesciline olmadığı taktirde bedelinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Bekir Samut’tan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalı T. Yapı şirketi, davaya konusu taşınmazların ticari amaçla kullanılan dükkanlar olup ticaret mahkemesi’nin görevli olduğunu, taşınmazları emlakçı ile irtibata geçerek satın aldığını, davalılardan Bekir Samut ile davacılar arasındaki inanç sözleşmesinden haberdar olmadığını, davalı Bekir Samut; davacıların taşınmazları 274.000-TL satış bedeli 242 Hüseyin KOVAN karşılığında devrettiklerini, davalı Ziraat Bankası; tapu siciline güvenilerek işlem yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, tapu kayıtlarında inanç sözleşmesine ilişkin herhangi bir kayıt ve belge bulunmadığından davalılar T. Yapı Ltd. Şti. ile Ziraat Bankası yönünden açılan davanın reddine, dava konusu taşınmazların kredi temini için davalı Bekir’e devredildiği anlaşıldığından davalı Bekir’in yaptığı bir takım ödemeler mahsup edilmek suretiyle bedel isteminin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu 4083 ada 3 parseldeki 2 ve 3 nolu dükkan vasıflı bağımsız bölümlerin davacılar tarafından 25.09.2009 tarihinde davalı Bekir Samut’a satış suretiyle devredildiği, dava konusu taşınmazlara 27.07.2007 04.12.2007, 12.03.2009, 03.05.2011, 27.04.2011 tarihlerinde dava dışı bankalar lehine ipotek tesis edildiği, tüm ipoteklerin 19.01.2011 tarihinde tapu kayıtlarından terkin edildiği ve davalı Bekir’in her iki taşınmazı 24.11.2011 tarihinde davalı şirkete 200000-TL bedelle temlik ettiği, aynı tarihte davalı Ziraat Bankası lehine davalı şirketin aldığı kredi nedeniyle 1. dereceden 3.000.000-TL bedelli ipotek tesis edildiği, davacılar tarafından dosyaya sunulan ve davacılar ile davalı Bekir arasında düzenlenmiş “inanç sözleşmesidir” başlıklı belgede dava konusu taşınmazların davalı Bekir’e devredileceği, davalı Bekir’in HSBC bankasından temin edeceği kredinin borcu davacı Yahya tarafından ödendikten sonra taşınmazların bedelsiz olarak davacı Öznur’a temlik edileceğinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, davalı Ziraat Bankasının 24.11.2011 tarihinde lehine kurulan ipotek yönünden kötüniyetli olduğundan söz edilemeyeceğinden ipoteğin terkini isteminin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Diğer taraftan 25.09.2009 tarihli temlikin inançlı işleme dayandığı sabit olup davacıların yukarıda değinilen yön itibariyle, davalı Bekir’in ise tüm temyiz itirazlarının reddine. Davacıların diğer temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere, inançlı işleme dayalı davalarda iddianın 5/2/1947 tarih 20/6 İBK uyarınca yazılı delille ispatı gerekmektedir. Somut olayda, davacıların ilk istemi tapu iptal ve tescil olup ilk el konumunda olan davalı Bekir tarafından imzası inkar edilmeyen “inanç sözleşmesidir” başlıklı belge ile davalı Bekir’e yapılan temlikin inançlı işleme dayandığı kuşkusuzdur. Bu durumda, ikinci el olan davalı şirketin iyiniyetli olması halinde ediminin korunacağı tartışmasızdır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 243 Ne var ki, tarafların ortak tanığı Recep T.’un, emlakçı olduğunu, davalı şirketin yetkilisi ile birlikte satıştan önce taşınmazlara bakmak için gittiklerini, davacı Yahya’nın kendilerine taşınmazları emaneten davalı Bekir’e devrettiğini bildirdiğini, yanında bulunan belgeyi göstermeye çalıştığını, davacı tanığı olarak dinlenen ve dava konusu taşınmazlarda işletilen pastanede çalıştığını ifade eden Cengiz A.’un, davalı şirket yetkilisi ile emlakçı taşınmazları incelemek için geldiklerinde davacı Yahya’nın taşınmazların kendisine ait olduğunu belirterek ve elinde bulunan belgeyi gösterek taşınmazların satışına itiraz ettiğini ifade etmişlerdir. Bu durumda davalı şirketin, davacılar ile davalı Bekir arasındaki durumdan haberdar olduğu, bir başka ifade ile taşınmazların davacılara ait olduğunu ve akdedilen inanç sözleşmesi ile taşınmazların davalı Bekir’e devredildiğini bildiği anlaşılmakta olup TMK’nın 1023. maddesi koruyuculuğundan yararlanamayacağı açıktır. Hal böyle olunca, tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davacıların değinilen yön itibariyle yerinde görülen temyiz itirazının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince temyiz eden taraflardan gelen davacılar vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz eden davalı Bekir Samut’dan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz eden davacılara geri verilmesine, aşağıda yazılı 11.988.34. TL bakiye onama harcının da diğer temyiz eden davalı Bekir S.’dan alınmasına, oybirliğiyle karar verildi. “l.HD.16.12.2019 tarih 2016/13311 Esas 2019/6560 Karar ” Taraflar arasında görülen davada; Davacı, sigorta şirketinden aldığı para ve kendisine ait 10 adet altın bilezik ile Ergün İnşaat’tan 415 ada 1 parseldeki 10 nolu bağımsız bölümü eşi mirasbırakan Yavuz Bardakçı ile birlikte satın aldıklarını, işlemleri okuma yazma bilmemesi nedeniyle mirasbırakanın yaptığını, taşınmazın eşi ile kendi adına müştereken tapuya tescilinin yapıldığının söylendiğini, çekişmeli taşınmazda mirasbırakan ölünceye kadar birlikte ikamet ettiklerini, ancak mirasbırakanın kızı davalı tarafından kendisine gönderilen ihtarname ile taşınmazın davalı adına vekaleten mirasbırakan tarafından 244 Hüseyin KOVAN tapuya tescilinin sağlandığını öğrendiğini, davalının o tarihte taşınmazı satın almaya yeter malvarlığının olmadığını, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile mirasbırakan adına tescilini istemiş, yargılama sırasında ıslah ile çekişmeli taşınmazın tapu kaydının miras payı oranında iptali ile adına tesciline, olmadığı takdirde taşınmazın alımında kullanılan 28.000 Euro’nun 13.09.2006 tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın zamanaşımına uğradığını, dava konusu taşınmazı 45.000 Euro karşılığında satın aldığını, taşınmazı satın alması için mirasbırakan babasını vekil tayin ettiğini, çekişmeli taşınmazın tarafından satın alındığını davacının da bildiğini, mirasbırakan babasının ricası üzerine taşınmazda oturmasına rıza gösterdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davalı vekili tarafından katılma yoluyla ve davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; duruşma günü olarak saptanan 12.12.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Furkan K. ile temyiz edilen davalı vekili Avukat Turgut Aknur geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Mehmet T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle iddianın ileri sürülüş biçiminden, davanın muris muvazaası hukuksal nedenine değil inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı, bu tür iddiaların 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil ile, olmadığı takdirde yemin delili ile kanıtlanabileceği, somut olayda, iddiayı kanıtlayacak şekilde taraflar arasında düzenlenmiş bir yazılı belge ibraz edilmediği gibi, davacının yemin deliline de dayanmadığı, öte yandan dosya içeriğinden yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin de bulunmadığı anlaşıldığından tanık delili ile sonuca gidilemeyeceği gözetilerek davanın reddine karar verilmesi bu Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 245 gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre; tarafların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekilleri için 2.037.00.’şer TL. duruşma vekâlet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine ve aşağıda yazılı 15.20.’şer TL bakiye onama harçlarının temyiz eden davacıdan ve davalıdan ayrı ayrı alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.12.12.2019 tarih 2016/14233 Esas 2019/6486 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.01.2015 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı Halil İbrahim Koç ve vekili Avukat Ersoy Kılıç ile temyiz edilen vekili Avukat Sinan Barut geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gülçin Türkay tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, eşi Ayla K. ile aralarında görülen boşanma davası neticesinde, adına kayıtlı taşınmazların bir kısmını mahkemenin eşine vereceği, bu nedenle taşınmazların tapu kaydını başkasının üzerine yapması gerektiği yönünde davalının telkinde bulunduğunu, yaşlı olması ve taşınmazların elinden çıkacağı korkusuna kapılması nedeni ile 1095, 1096, 1038, 954, 716, 103, 104, 280, 944, 172 ada 468 parsel sayılı taşınmazlarını satış göstermek suretiyle, bedelsiz olarak boşanma davası sonuçlandıktan sonra iade edilmek koşuluyla davalıya devrettiğini, bu hususu kendi aralarında haricen tanzim ettikleri ve Kamil Gül ile Mesut Dursun isimli şahısların da tanık sıfatıyla imzaladıkları yazılı protokol ile de belgelediklerini, yine davalının bu protokol dışında kendi el yazısı ile yazıp imzaladığı 05/02/2009 tarihli belge ile kendisinden aldığı tapuların tamamını herhangi bir maddi talepte bulunmaksızın iade edeceğini, boşanma davası sonuna kadar başkasına devir yapmayacağını taahhüt ettiğini, 246 Hüseyin KOVAN davalının buna rağmen edindiği bir kısım taşınmazları üçüncü kişilere satış hazırlığı içinde olduğunu öğrendiğini ileri sürerek, dava konusu 10 adet taşınmazın tapu kayıtlarının iptali ile adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı, yapılan satış işlemlerinin geçerli olup, muvazaalı bir satışın söz konusu olmadığını, Düzce’de kuyumculuk yaptığını, ekonomik durumunun çok iyi olduğunu, davacının bütün mal varlığını satarak çevreden uzaklaşmak istediğini beyan etmesi üzerine gerçek anlamda satış işleminin gerçekleştiğini, ancak davacının çevresinin satılan malların ucuza gittiği şeklinde kışkırtmaları karşısında, davacının ek para talebinde bulunduğunu, bu talebi geri çevrildiğinde söz konusu davayı açtığını, davada delil olarak kullanılan protokol ve sözleşmelerdeki imzayı kabul etmediğini, imzaların kendisine ait olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davacının dava konusu 716 – 954 – 1095 – 1096 – 1038 – 103 – 104 – 944 – 280 ve 172 ada 468 parsel sayılı taşınmazlarını 05.02.2009 tarihli satış işlemi ile davalıya devrettiği, davalı Ekrem’in imzasını taşıyan 05.02.2009 tarihli belgede dava konusu taşınmazların aile mahkemesinde görülen dava bittiğinde tekrar davacıya devredileceği, başkasına devredilmeyeceği hususlarının yazılı olduğu,yine 20.02.2009 tarihli “Protokoldür” başlıklı, davacı, davalı ve dava dışı Kamil G. ve Mesut D. isimli şahısların imzalarını taşıyan belgede ise,dava konusu parsellerin davalı Ekrem A.’e inançlı bir biçimde devredildiği, devir sebebinin davacının eşi olan Ayla aleyhine açtığı boşanma davası olduğu, boşanma davası sonuçlandığında davalı Ekrem’in tapudan devraldığı yerleri tekrar davacıya devredeceği hususlarının belirtildiği, söz konusu belgelerdeki imzaların davalı tarafından inkar edildiği, Düzce 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 2012/321 Esas – 2015/413 Karar sayılı dosyasında katılanın Halil İbrahim K. sanıkların Ekrem A. ve Eda D. olduğu, özel belgede sahtecilik ve güveni köyüte kullanma suçlarından yapılan yargılama neticesinde Ekrem A.’ün mahkumiyetine karar verildiği, söz konusu kararın Yargıtay 15.Ceza Dairesi tarafından Özel Belgede Sahtecilik yönünden onandığı ve 23.11.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 247 Bilindiği üzere; inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı davalardaki iddiaların, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı uyarınca ancak yazılı delille, yazılı delil yoksa yemin delili ya da Hukuk Muhakemeleri Kanunu 202 ve devamı maddelerinde düzenlenen delil başlangıcı var ise tanık dinlenilerek kanıtlanması gerekmektedir. Eldeki davada yazılı delil ibraz edilmemiştir. Ne var ki, Düzce 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 2012/321 Esas – 2015/453 Karar sayılı kararı ile eldeki somut olay nedeniyle sahte olarak düzenlenen belgeler yüzünden davalı mahkum edilmiş ve mahkumiyet kararı kesinleşmiştir. Bu durumda inançlı işlemin varlığı ceza mahkemesi kararı ile sabit olmuştur. Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davacının değinilen yönlerden yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 31.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.100.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.04.12.2019 tarih 2019/3000 Esas 2019/6277 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacı, davalıdan 150.000,00 TL borç para aldığını, 02.05.2008 tarihli protokolü imzaladıklarını, protokol gereğince maliki olduğu 702 ada 4 parsel sayılı taşınmazının 72 payını teminat olarak davalıya devrettiğini, müzayaka halinden istifade eden davalının protokol gereğince taahhüt ettiği ek 130.000,00 TL yi vermediği gibi, 317.000,00 TL borçlu olduğuna dair bir belge imzalattığını, davalı hakkında tefecilik suçlaması ile dava açıldığını, öte yandan davalının devir aldığı 2 daire ve 1 dükkanı (paya isabet eden) kiraya vererek haksız menfaat elde ettiğini ileri sürerek, 150.000,00 TL borcundan davalı tarafından haksız elde edilen 100.000,00 TL kira gelirinin mahsubu ile kalan bedelin depo edilmesi karşılığında çekişmeli taşınmazda davalı adına kayıtlı payın iptaline ve adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı, davacının pey der pey kendisinden toplam 317.000,00 TL borç para aldığını, çekişmeli taşınmazı bu borca karşılık teminat olarak 248 Hüseyin KOVAN devir ettiğini, ayrıca davacı ile 02.05.2008 tarihli sözleşmeyi imzaladıklarını, ancak davacının borcunu ödemediğini bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, taraflar arasındaki inançlı işlemin 02.05.2008 tarihli protokol ile kanıtlandığı, 150.000,00 TL’den fazla borç para verildiği hususunun ise davalı tarafından ispatlanamadığı, öte yandan herkesin aldığını iade etmesi gerektiğinden davanın kısmen kabulü ile çekişmeli taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, fazlaya ilişkin talebin reddine, mahkeme veznesine yatırılan 150.000,00 TL’nin karar kesinleştiğinde nemasıyla birlikte davalıya ödenmesine ilişkin verilen karar Dairece; “…01.07.2008 tarihli imzası inkar edilmeyen adi yazılı belge ve yukarıda yer verilen davacı beyanları birlikte değerlendirildiğinde, davalı tarafından davacıya toplam 317.000,00 TL ödendiği, bunun karşılığında çekişmeli taşınmazm 1/2 payının davalıya teminat amacıyla devredildiği anlaşılmıştır. Hal böyle olunca, 6098 sayılı TBK’nun 97.maddesi gereğince davacı tarafa 317.000,00 TL’yi mahkeme veznesine depo etmesi için usulüne uygun süre verilmesi, anılan bedelin depo edilmesi halinde davanın kabul edilmesi, aksi halde davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır….” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulü ile çekişmeli taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, mahkeme veznesine yatırılan 317.000.TL’nin karar kesinleştiğinde nemasıyla birlikte davalıya ödenmesine karar verilmiştir. Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 03.12.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat gelmedi, temyiz edilen asil davacı İlhan G. geldi, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin ve asilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selime S. T.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapılarak karar verilmiştir. Davalının yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddi ile usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 249 hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 16.196.87. TL bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.03.12.2019 tarih 2019/3121 Esas 2019/6198 Karar” Davacı … tarihli mektup ve … protokolle esas malik bulunan M.F Saraçoğlu tarafından … tarih … sayılı noter senediyle vakfa demir ve temlik edilen 27 ada 27 parsele ait kaydın iptalini vakıf adına tescilini istemiştir. Davalı davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vakıf 27 parsel sayılı taşınmazın maliki olarak tapu siciline her ne kadar davalının ismi yazılmış ise de bu kaydın gerçeğe uymadığını asıl malikin M.F Saraçoğlu olduğunu ileri sürerek sicildeki yanlışlığın düzeltilmesini istemiştir. … olayda 27 parsel sayılı taşınmazın gerçek malikinin tapu sicilinde adı yazılı olan davalı “Namı müstear” davasından başka bir şey değildir. Böylece taraflar arasında kendine özgü bir mülkiyet uyuşmazlığı niteliğini taşıyan ve tapu siciline gerçek malikin adını yazılmasını sağlamak amacıyla açılan o davanın İçtihadı Birleştirme Kararında öngörüldüğü biçimde yazılı delille ispat edilme olanağı vardır. Davalı 27 parsel sayılı taşınmazın … tarihinde Abdurahman tarafından yapılan bağış sonunda sicilde üstüne geçirmiştir. Davalı bu tarihten bir gün sonra … tarihinde F S.’na hitaben verdiği imzalı belgede, Abdurrahman’ın kendisine bağışladığı taşınmazın adı geçene değil F. Saraçoğluna ait olduğunu Faiki’n gösterdiği lüzum üzerine bağışlandığını, bağışa rağmen taşınmazın sahibi kendisi değil Faik olduğunu istenildiği zamana Faik’e veya arzu ettiği kişiye taşınmazın ferağını vermeye hazır bulunduğunu kabul etmiştir. Davalı Hayrullah’ın vekili olan Hüseyin’in imzasını taşıyan …. tarihli bir başka belgede ise 27 parsel sayılı taşınmazın sahibinin Faik olduğu taşınmazı adı geçenin dilediği kimseye devretmeye hazır oldukları, yalnız taşınmazın mülkiyetleri altında bulunan döneme ilişkin masraf ve belgelerinin Faik’e ait olduğunu belirtmek suretiyle yukarıdaki belgenin kapsamı doğrulanmıştır. Davalı taraf …. günlü belgedeki imzayı açıkça inkar etmemiş muhtevasına itiraz etmemiş ancak resmi şekilde düzenlenmediğinden bahisle iddianın ispata elverişli olmadığını ileri sürmüş davaya etkisi olmayan savunmalarda bulunmuştur. 250 Hüseyin KOVAN …….. Günlü yazılı belgenin biçim ve kapsam yönlerinden muvazaa iddiasının ispatına yeterli sayılacak güç ve nitelik taşıdığı kuşkusuzdur. Bu belgeye göre taşınmazın gerçek maliki Hayrullah değil Faik’tir . Bu açıklamalara dayanarak muvazaa iddiasının sübuta erdiğini, taşınmazın asıl malikinin Hayrullah değil Faik olduğunu ve sicilde malikin kişiliğini gösteren kaydın gerçeğe uymadığını kabul etmektedir. Bu suretle taşınmazın asıl maliki olduğu saptanan Faik noterde düzenlediği .. günlü belge ile bu konudaki dava hakkını davacı vakfa devrettiğine vakfın kuruluşunu sağlayan tüzüğün 5. maddesinde vakfın bu gibi devirlerin kabulüne yetkili olduğunu, yazılı bulunduğuna göre davanın aktif husumet ehliyeti yönünden incelenmesine engel olabilecek bir durum yoktur. Bu nedenlerle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddedilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan hükmün BOZULMASINA… “1.HD30.01.1976 tarih 1975/11769 Esas 1976/6904 Karar” Muvazaa iddiasının tarafların ileri sürmesi halinde bunun ancak yazılı belge ile kanıtlanabileceği Yargıtay içtihatları ile sabit olup bu yazılı belgenin tapuda kayden malik görünen kişi tarafından işlemin diğer tarafına hitaben yazılması da gerekli olmayıp kayden malik görünen kişinin başka kurum veya kuruluşlara vermiş olduğu imzasını taşıyan bir dilekçe ile de bunu belirtmesinin yeterli olacağı yukarıdaki 1. HD’sinin içtihadından da anlaşılmıştır. Taraflar arasında görülen davada; Davacılardan Sami Arslan, davalı şirketle yaptıkları ticaret nedeni ile güvene dayalı olarak kendisine ait 3232 ada 7 parsel sayılı taşınmazı bedel almadan davalıya 100 milyar bedelle devir ettiğini, temlikin inanca dayandığını, bu işlemlerin diğer davacı yararına yapıldığını, yapılan ticaret sonunda tüm borçların ödendiğini, davalıdan tapu istendiği halde davalının sözleşmeye uymadığını, tapuyu vermediğini, bu arada el atmanın önlenilmesin i de bu davadan sonra açtığını ileri sürerek, davalı adına olan tapunun iptali ile adına tesciline, karşı açılan el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmesini istemiştir. Diğer davacı da aynı talepte bulunmuştur. Davalı-K.Davacı ise satışın gerçek olduğunu, davacının borcunu ödemediğini, edimlerini yerine getirmediğini, taşınmazı kendisine sattığı halde boşaltmadığını bu nedenle açılan davanın reddi ile davacıların el Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 251 atmasının önlenilmesi ve 20.950.000.OOO.TL. ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, davalı-K.davacının edimlerini yerine getirmediği, davacının yükümlülüğünü yerine getirdiği, davalının tapuyu iade etmesi gerektiği gerekçesi ile Tapu iptali tescil davasının kabulüne, karşı açılan el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmiştir. Dava, inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, birleştirilen dava ise el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir. Mahkemece, açılan tapu iptali ve tescil davasının kabulüne, birleştirilen el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının ise reddine karar verilmiştir. Dava dilekçesinin içeriğinden, iddianın ileri sürülüş biçiminden inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona ermesi sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, tarafların hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için baş vururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşmmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır. 252 Hüseyin KOVAN Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (Borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan M.K. nun 873 (eski 788.) maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel Kurulunun 23.5.1990 gün ve 1990/1-202- 315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir. Gerçekten, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (Borçlar Kanunu mad.81) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur. İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturamayacağıdır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 253 Uygulamada ise mesele 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Söz konusu kararda eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının. Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenmeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında belirtilen olasılıklara göre açılacak davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyet düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar yasasının 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur. İçtihadı Birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi acısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirile gelmektedir. Belirtilen İçtihadı Birleştirme kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından 254 Hüseyin KOVAN tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinden barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir. İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırı- lamaz. Somut olayda, kayden davacı Sami A/a ait bulunan çekişmeli 2 parsel nolu taşınmazın 31.9.1999 tarihinde davalı şirkete 35.000.000.000.TL. bedelle ve satış yolu ile temlik edildiği aynı tarihi taşıyan hesap cetveli nitelikli belgenin yukarıda açıklandığı anlamda inanç sözleşmesinin görülmektedir. Dosyaya sunulan ve 31.5.1999 tarihli Sami Aslan imzalı belge ile yine belgesi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Dosyada bulunan 22.5.2003 ve 7.7.2003 tarihlerini taşıyan bilirkişi raporlarında çekişmeli taşınmazın teminat amacı ile değil, davacının ortağı bulunduğu şirketin davalıya olan borcuna mahsuben verildiği, bunun karşılığında davacıya bir bedel ödenmediği, bu amaçla yapılan işlemler sonucunun davalı şirket defter kayıtları üzerinden muhasebeleşti- rildiği, bu muhasebe sonucu bakiye borçlarının da zaman içerisinde davacı tarafından ödendiği anlaşılmaktadır. Belirlenen bu olgular yukarda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, taşınmaz temlikinin inançlı işleme dayalı olduğunun benimsenmesi suretiyle davanın kabulünde isabet yoktur. Hal böyle olunca, İnanç sözleşmesine dayalı açılan tapu iptali tescil davasının reddine, karşı açılan ve birleştirilen el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının şartları var ise kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ve değerlendirmelerle yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Kararın açıklanan nedenlerle BOZULMASINA “l.HD.21.09.2004 tarih 2004/5513 Esas 2004/9546 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 255 Taraflar arasında görülen davada; Davacı, kayden malik olduğu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu dükkân vasfındaki bağımsız bölümü davalı Mehmet’ten aldığı 78 milyar lira borca karşılık teminat olarak verildiği halde satış gibi gösterildiğini, borcunu Ödeyebilmek için dava konusu taşınmazı satılığa çıkarıp alıcılarla bedel konusunda anlaştıklarını, ancak alıcının taşınmazın davalı Mehmet adına kayıtlı olduğunu öğrenip, kendisinin devreden çıkarılarak gerçek değerinin çok altında bir bedelle temlik edildiğini ileri sürerek tapunun iptali ile adına tescilini, olmadığı takdirde rayiç değerin tespiti ile borcu olan 78 milyar liranın mahsubundan sonra bakiyesinin reeskont faizi ile tahsilini istemiş, haklarını yargılama sırasında Nazife’ye temlik etmiştir. Davalı Mehmet, davacı ile aralarında düzenledikleri adi sözleşmede tarafların iradesinin rehin sözleşmesi düzenlemek olduğunu, bunun da şekil şartları bulunmadığını, davacının 2000/1158 esas sayılı dosyada taşınmazın tarafına satıldığını açıkça belirttiğini beyan ederek davanın reddinisavunmuştur. Diğer davalı, iyi niyetli 3. kişi olduğunu, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının davalı Mehmet’e olan borcunun yasal faizi bedelinin depo ettirilerek davacı iddiası sabit görülüp tapunun iptali ile temlik alan adına tesciline karar verilmiştir. Karar, davalılar tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal – tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, sözleşme uyarınca alınan borç para miktarının belirtilen ödeme tarihinden yasal faizi ile birlikte davalı Mehmet’e ödenmek suretiyle çekişmeli taşınmazın tapusunun iptali ile temlik alan Nazif e adına tesciline karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden dava konusu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu dubleks dükkânın davacı Serkan ile davalı Mehmet arasında düzenlenen “sözleşme” başlıklı tarihsiz belge uyarınca davalı Mehmet’e 12.12.2000 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği, bilahare anılan yerin 21.03.2002 tarihli akitle dava dışı taşınmazlarla birlikte vekili Nihat aracılığıyla Yüksel’e satış yoluyla intikal ettirildiği görülmektedir. Öte yandan davacının Borçlar Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca eldeki davadaki hakkını Nazife’ye temlik ettiği de anlaşılmaktadır. Davacı, söz konusu ilişki içerisinde temlik ettiği taşınmaza ilişkin isteğini 256 Hüseyin KOVAN inanç sözleşmesine dayandırmıştır. Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırın bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı aynî bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır. Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı) gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan MK’nun 873. maddesinin inançsözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel Kurulu’nun 23.05.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir. Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir (Borçlar Kanunu m. 81). Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna daiır akit hükümleri de Borçlar Kanunu’nun 19 ve 20. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince ala- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 257 cağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkânsız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur. İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır. Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdü-leb ileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekâlet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanunu’nun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün 258 Hüseyin KOVAN bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmî senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasası’nin 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur. İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altlında nitelendirilmekte Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılmaz. Somut olaya gelince; taraflar arasındaki “sözleşme” başlıklı belgenin yukarıda açıklanan 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında belirtilen anlamda inanç sözleşmesi niteliğini taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Yine yukarıda ifade edildiği üzere, inanç sözleşmesi ile taşınmazı temellük eden kişinin taşınmazı 3. kişiye temlikine bir engel yoktur. Nitekim davalı Mehmet, taşınmazı Yüksel’e satış suretiyle devretmiştir. Bu temlikin taraflar arasında mevcut olan sözleşmeyi hükümsüz kılmaya yönelik olduğu iddiası da kanıtlanmış değildir. Bütün bu olgular karşısında mahkemece yapılacak işin; davacı Ser- kan’ın davalı Mehmet’ten aldığı borcun sözleşmede belirlenen ödeme tarihinden itibaren dava tarihine kadar ulaştığı faizli bakiyesi ile o tarih Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 259 itibariyle temlik konusu taşınmazın değerinin belirlenmesi, borcun taşınmazın değerinden mahsubu ile bakiyesinin inanç sözleşmesinin tarafı olan davalı Mehmet’ten tahsili ile temlik alan davacı Nazife’ye ödenmesinden ibaret olacağı kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan hususlar gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA “l.HD.8.5.2006 tarih 200613653 Esas 2006/5292 Karar” Yukarıdaki içtihatlardan da anlaşılacağı üzere 1.Hukuk Dairesi, inanç sözleşmesinin, muvazaalı işlem tarihinden önce veya sonra yapılmasının bir önemi olmadığını belirtirken, 2004 yılında ve 2006 yılındaki vermiş olduğu kararları ile inanç sözleşmesinin, “Tarafların imzasını içermesi ve en geç muvazaalı işlem tarihinde” düzenlenmiş olması şartını aramış, ve bunun aksinin içtihadı Birleştirme Kararının genişletilmesi olacağını belirtmiş ise de daha sonraki içtihatları ile önceki içtihadına geri dönmüş olup inançlı işlemin işlem tarihinden önce veya sonra yapılmasının bir önemi olmadığını belirtmiş ve bu içtihadını kararlılıkla uygulamış olup anılan 2007 ve 2010 tarihli Hukuk Genel Kurulu kararları aşağıda sunulmuştur. …Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, babasını dava ederek 374 ada 50 parsel sayılı taşınmazda bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümün kendi parası ile satın alındığını ileri sürerek davalı adına olan tapusunun iptali ile adına tescilini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hükmü, davacı temyiz etmiştir. 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, inanç sözleşmesi inanç gösterilene bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla, inanç gösterilen kişi inanç gösteren namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmazın mülkiyetini ona geçirme borcu altına girer. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, bunun dava yoluyla yerine getirilmesi istenebilir. Sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca inanç sözleşmesinin yazılı delille kanıtlanma olanağı vardır. 260 Hüseyin KOVAN Somut olayda; Davalı daha önce aleyhine açılan boşanma davasının (Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/314 Esas 2004/75 Karar sayılı) yargılamaları sırasında 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “… Üzerime kayıtlı ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerime olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunmuş ve dava konusu evin çocukları tarafından alındığını ifade etmiştir. H.U.M.K. nun 236/4 maddesinde “Mahkeme dışındaki ikrarı teyit edecek delalil ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir.” hükmü öngörülmüştür. Davalının boşanma davasının yargılamaları sırasında vermiş olduğu imzalı cevap dilekçesindeki beyanı H.U.M.K.nun 236/4 maddesinde düzenlenen mahkeme dışı ikrar niteliğinde olup, davacı yararına kesin delil teşkil eder. Davacı, az yukarıda yazılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delil ile kanıtlamıştır. Bunun aksi ancak aynı şekilde düzenlenmiş yazılı delille kanıtlanabileceğinden davalının yukarıdaki beyanını boşanma davasındaki nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak için yaptığı yönündeki belgeye dayanmayan savunmasına itibar edilemez. Bu durumda, mahkemece dava konusu evin davalının çocukları tarafından alındığı K…. edilerek, davacı çocuğunun payı oranında istemin hüküm altına alınması gerekirken davanın tümü ile reddi doğru olmadığından hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı Sadettin K…. vekili; davalının oğlu olan müvekkilinin, annesi ve babasının geçimsizliği dolayısıyla ve babasının da isteğiyle tüm birikimlerini sarf ederek 374 ada 50 parselde bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümü kendi parası ile satın aldığını ve tapusunun da davalı babası üzerine yapıldığını; ancak, eşini bırakıp giden davalının, kendi evinde oturan davacı oğluna da ihtarname keşide ederek fuzuli işgal nedeniyle evi boşaltmasını istediğini; oysa dava konusu dairenin, müvekkilinin parasıyla satın alındığını ve daha önce davacının annesi tarafından açılan boşanma davası sırasında davalının ibraz ettiği cevap dilekçesinde, “dava konusu evin çocukları tarafından alınarak, emekli muafiyetin- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 261 den faydalanmak üzere tapusunun kendi üzerine yapıldığını” açıkça ikrar ettiğini ileri sürerek, 374 ada 50 parselde 28/424 arsa payı ile davalı adına kayıtlı bulunan 3 nolu meskenin tapusunun iptali ile, müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; müvekkilinin başka bir taşınmazının satışından elde ettiği parayla dava konusu bağımsız bölümü satın almış olup, davacının alım gücü bulunmadığını; boşanma davası sırasında müvekkili tarafından verilen cevap dilekçesinde yer alan beyanların, davalının eşinin nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak amacına yönelik olduğunu; 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda ön görülen şekilde, davacının iddiasını ispata yarar yazılı delil de bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini cevaben bildirmiştir. Mahkemenin, “davacının iddiasını yazılı belge ile kanıtlayamadığı gibi, olayın tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte vukuuna delalet edebilecek bir yazılı delil başlangıç niteliğinde belge de bulunmadığı; dava dilekçesinde dayanılan, davalının başka bir mahkemeye vermiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanlarının ise bu bağlamda yazılı bir belge olmayıp mahkeme dışı ikrar niteliğinde K…. edilemeyeceği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunmasına karşın inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil davalarında HUMK 293. maddesi uyarınca tanık dinlenmesinin mümkün bulunmadığı ve davacının, yemin deliline de dayanmadığının anlaşıldığı” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Dava konusu, 374 ada 50 parsel sayılı arsa üzerindeki binanın 28/424 arsa paylı A Blok 2. kat 3 nolu mesken, davalı Tayyur K…. adına kayıtlı olup, 15.5.2003 tarihinde alım suretiyle iktisap etmiştir. Eldeki davanın açılmasından önce; davacının annesi tarafından davalı baba aleyhine Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin E: 2003/314 K: Esas 2004/75 sayılı dosyasında açılan boşanma davasının yargılaması sırasında, davalı baba Tayyur K…. tarafından imza ve ibraz edilen 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “…Üzerime kayıtlı görünen ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerimde olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunulmuş ve o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesini tekrar ettiklerini bildirmiştir. 262 Hüseyin KOVAN Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; inanç sözleşmesinden kaynaklanan görülmekte olan davada, davalının boşanma davasının yargılaması sırasında ibraz etmiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanının, kesin delil mahiyetinde mahkeme içi ikrar olup olmadığı; buna bağlı olarak, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı delil niteliğinde bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, “ikrarın” hukuki niteliği ve konusu ile ispat kuvveti açısından türleri üzerinde durulmasında yarar vardır. Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir (YHGK 9.11.1955 gün E:4-79 K:78; YHGK 25.6.1975 gün E:4/681 K:879). İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayırıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme içinde veya mahkeme dışında yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır. Kavram olarak da mahkeme dışı ikrar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delail ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar aynı maddenin birinci fıkrasında “Dava evrakında veya hakim huzurunda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kullanılmıştır. Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf, ya da başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebilir (HUMK m.236/4). Mahkeme içi ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılması gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabileceği gibi; bir dilekçe veya layiha (dava evrakı) ile de vakıa ikrar edilebi- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 263 lir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 236/1. maddesinde “dava evrakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hakim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir. Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder (Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı baskı, İstanbul 2001, C:2, s:2045). Bu genel açıklamalardan sonra, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil istemiyle açılan davalarda iddianın ispat şeklinin açıklanması gerekmektedir. Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözümlenmiştir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebi- leceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak K…. edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunmayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarım ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde. meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur. 264 Hüseyin KOVAN O halde, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup din- lenirliği K…. edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. Somut olayda; davalı, daha önce aleyhine açılan boşanma davasının yargılamaları sırasında verdiği cevap dilekçesinde, üzerine kayıtlı bulunan evin müşterek çocukları tarafından alındığını, asıl olarak çocuklarına ait olduğunu, tapu kaydının üzerinde bulunma sebebinin ise emekli olması nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmasına yönelik bulunduğunu beyan etmiş, o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesi içeriğini benimseyerek, dilekçeyi tekrar ettiklerini bildirmiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder. Açıklanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davalının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı cevap dilekçesindeki beyanının, HUMK nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme içi ikrar niteliğinde olup, görülmekte olan davada davalı aleyhine kesin delil teşkil ettiği ve 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır. Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.5.1992 gün ve E:1992/14-249 K:1992/323 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir. Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece davacının iddiasını yazılı delille kanıtladığı göz önünde tutularak, dava konusu 3 numaralı bağımsız bölümün, davalının çocukları tarafından satın alındığının Kabülü ile, davacı çocuğun payı oranında talebin hüküm altına alınması gerekirken; yanılgılı gerekçeyle davanın reddine dair verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA “HGK.23.05.2007 tarih 2007/14-289 Esas 2007/291 Karar” … Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalı davanın reddini savunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 265 Mahkemece davada dayanılan 9.12.1993 günlü sözleşme tapuda devir tarihi olan 13.4.1992 tarihinden sonraki bir tarihi taşıdığından bahisle kanıtlanmayan davanın reddine karar vermiştir. Hükmü davacı temyiz etmiştir. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir. İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır. İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır. İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından alır. Sözü edilen bu karar uyarınca inanç ilişkisinin ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Kısaca, inanç ilişkisinin varlığını kabul edebilmek için yazılı bir sözleşmenin açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlik- 266 Hüseyin KOVAN te inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin varlığı aranır. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde belge varsa HUMK’nun 292.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delil ile ispat edilebilir. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; İmza ve içeriği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmayan 9.2.1993 tarihli belge inanç sözleşmesinin varlığını kabul etmeye yeterlidir. Bu belgenin akdin yapıldığı 13.4.1992 tarihinden sonra düzenlenmesinin bir önemi yoktur. Çünkü 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının yorum yolu ile genişletilerek bir taraf aleyhine durum yaratılması da İçtihadı Birleştirme Kararı ile amaçlanan sonuca uygun düşmez. Mahkemece mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esası incelenerek bir hüküm kurulması gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir … gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin 1090 parsel no.lu taşınmazda 700 m2’lik kısmını kendi üzerinde bırakıp kalan bölümünü davalıya satmak için anlaştığını, tapuda ifraz işlemi o anda yapılamadığı için tarafların kendi aralarında yazılı bir inanç sözleşmesi yaparak, taşınmazın tamamının davalıya tapudan devrinin yapılacağını, fakat 700 m2’lik kısmın satışa konu olmayıp davacıya ait olduğunu, ileride ifraz işlemi mümkün olduğunda 700 m2’lik taşınmazın tapusunun satıcı davacıya iade edeceğinin kararlaştırıldığını belirterek, 1090 parsel no.lu taşınmazdaki davalı adına kayıtlı tapu hissesinin 700 m2’lik arzi bölümüne isabet eden 700/4730 m2’lik hissesinin iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece; taraflar arasında yapılan inanç sözleşmesinin en geç resmi senedin yapıldığı tarihe kadar yapılması gerektiği, olayda ise bu tarihten sonra taraflar arasında yazılı sözleşme yapıldığı, söz konusu belgenin inançlı belge olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 267 Özel Dairece; hüküm yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; yerel mahkemece ilk kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki satış işleminin tapuda 13.04.1992 tarihinde gerçekleşmesi, inançlı işleme konu belgenin satış işleminden sonra 09.02.1993 tarihinde düzenlenmesi karşısında, bu belgenin inanç sözleşmesi olarak kabul edilip edilemeyeceği, görülmekte olan davada ispat vasıtası olarak değer verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde fayda bulunmaktadır. Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır. İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. 268 Hüseyin KOVAN Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda bir borcu kalmıştır. Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir(Borçlar Kanunu mad.81). Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır. Bilindiği üzere, İnanç Sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararından almakta, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 269 Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18.maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur. İnançları Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir. Anılan İnançları Birleştirme kararının sonuç ölümünde ifade olunduğu üzere, inanç sözleşmesi olarak anılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi yeterli görülmüş olup, hiçbir yerinde inançlı işlemin dayandığı yazılı belgenin, en geç işlem tarihinde veya daha önceki bir tarihte düzenlenmiş olması gerektiği hususu tartışılmadığı gibi değinilen bu konuda en ufak bir açıklamada dahi bulunulmamıştır. Bunun dışındaki bir kabul, İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi anlamını taşıyacağından, bu durum hukuk düzeni tarafından kabul edilemez. 270 Hüseyin KOVAN Öteki deyişle, İnanç Sözleşmesine dayalı iddiaların şekle bağlı olmayan, tarafların imzasını taşıyan yazılı belge ile kanıtlanabileceği, inançlı işleme konu belgenin, akit tarihinden önce ya da sonra düzenlenmesinin sonuca etkili olmadığı İnançları Birleştirme Kararınm doğal bir sonucudur. Sözü edilen kararın gerekçesinde yazılı belgenin akitten önce veya sonra düzenlenmesi gerektiğine; diğer bir deyişle akitten sonraki tarihi taşıyan belgenin geçerli olamayacağına dair bir ifade ya da hüküm yer almadığı gibi sonuç bölümünde de yalnızca “nam-ı müstear davalarının mesmu ve yazılı delil ile ispatının caiz olduğuna” hükmedilmiştir. İnançları Birleştirme Kararının içeriğinde yer almayan belgenin akit tarihinden önce düzenlenmesi gerektiği yönündeki ek koşulun yorum yolu ile de olsa İnançları Birleştirme Kararı kapsamına alınması mümkün değildir. (Ergun Özsunay, s.121; Gülay Öztürk, s.56) Kaldı ki, haricen düzenlenen ve herhangi bir resmi makamın onayını taşımasına gerek bulunmayan bir belgeye akit tarihinden sonra düzenlenmesine rağmen, akit tarihinden önceki tarih atılmak suretiyle geçerlik kazandırılması ve böylece aranan şekli niteliğin verildiğinin kabul edilmesine karşılık işlem tarihinden sonraki bir tarih atılması durumunda belgenin geçerli kabul edilmemesi hali çelişki doğurmaktadır. Diğer yandan olayın çözümünde esas olan yanların iradesidir. İnançlı İşlemlerde inanan belirli bir amaç için taşınmazı satış biçiminde temlik etmekte, fakat taraflar amaç gerçekleştiğinde, taşınmazın iade edilmesinde sözleşmektedirler. Yanlar satış (temlik) işleminin yapıldığı sırada koşulların oluşması durumunda taşınmazın, iade edildiğini kararlaştırmaktadırlar. Olaya bu açıdan bakıldığında, iradelerin yazılı biçime bağlanması zamanının diğer bir deyişle resmi sözleşmenin yapılmasından önce veya sonra olmasının sonuca bir etkisi olmamalıdır. Zira, temliki işlemin yapıldığı tarihte var olan irade akitten önce; akit tarihinde ya da akit tarihinden sonra yazılı belge ile teyit edilmiş olmaktadır. İnanç sözleşmelerinin hukuki dayanağını anlattıktan sonra uyuşmazlığın çözümünde faydalı olacağı düşünüldüğünden ispat hukuku açısından da konuya bakılması gerekmektedir. İnançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen taraf 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 6.maddesi uyarınca iddiasını ispat etmek zorundadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin yazılı olması koşulu geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve uy- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 271 gulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir. (Eraslan Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa davaları, 2. Baskı, sayfa 34; Güray Öztürk, İnançlı İşlemler, Yetkin Yayınları 1998, s.58, 89, 160, 167; Doç. Dr. Ergün Özsunay, Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta İnançlı Muameleler, Cezaevi Matbaası, 1968 basım, s.98, 99) Kazandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeter- lidir. Nitekim bu husus yukarıda etraflıca açıklandığı üzere 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında da açıkça belirtilmiştir. Öteki deyişle, tapulu taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılması gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararının bir gereğidir. İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmadığından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış değildir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem (hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin ispatında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir. Konusu menkul ve tapusuz olan inançlı devirler, Medeni Kanunun 763/1 (687/1), 977/1 (890/1), 979/2 (892/2) maddelerine göre hiçbir şekle bağlı olmaksızın zilyetliğin devri suretiyle gerçekleştirildiğinden, dava değeri (inançlı işlemin konusu) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 288.maddesinde öngörülen miktarı geçmediği sürece, inançlı işlem, tanık dahil her türlü delil ile ispat edilebilir. Ne var ki, inanca dayanan temliki işlem, uygulamada en çok rastlanan şekliyle, resmi veya yazılı bir sözleşme ile gerçekleştirilmiş ve açılan davada da o sözleşmenin aksi iddia edilmekte veya açılan dava o yazılı veya resmi sözleşmenin niteliği, tarafları gibi bazı unsurlarını değiştirmekte ise, davanın Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 290. maddesine göre yazılı delil ile ispatı gerekmektedir. 05.02.1947 tarih 1945/20 Esas, 1947/6 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile de anılan madde hükmüne uygun kural getirilmiş, ancak resmi sözleşmenin aksinin yazılı sözleşme ile ispatını yeterli görmüştür. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, s.45, 46). Esasen, yazılı şeklin, kanıtlama aracı olduğu ilkesinden hareketle uygulamada, yine ispat vasıtası olarak yemin (HUMK.m.337), ikrar ve 272 Hüseyin KOVAN kabul, tarafı bağlayıcı kabul edilmiş davanın (iddianın) kanıtlanabileceği sonucuna varılmıştır. Uygulama bununla da yetinmemiş, yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belge ve vakıaların tamamlayıcı kanıtlarla (HUMK.m.292), inanç sözleşmesinin varlığını kanıtlayabileceğini kabul etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 23.05.1990 gün ve 1990/1-2002- 315; 17.10.1990 gün ve 1990/14-325-492; 29.06.2005 gün ve 2005/14-395- 421; 1.7.2009 gün ve 2009/13-222 E., 2009/299 K.; 28.12.2005 gün ve 2005/ 14-677-774; 13.5.1992 gün ve 1992/14-249 E., 1992/323 K. sayılı kararlarında da bu ilkeler benimsenmiştir. Tüm bu ve benzeri kararlar, iyi niyetin hukukumuzun çatısı olduğu kadar, hakkaniyete ilişkin kuralların da hukukun temeli olmasının bir sonucudur. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur. Somut olaya gelince; dava konusu payın ilişkin bulunduğu 1090 parsel nolu taşınmazın tamamının, davacı adına kayıtlı iken, 13.04.1992 tarihinde satış gösterilerek davalıya devir edildiği, daha sonra taraflar arasında davada dayanılan inançlı işleme konu olan 09.02.1993 tanzim tarihli âdi yazılı belgenin düzenlendiği, belgedeki imzaların taraflara ait olduğunun, 18.06.2008 tanzim tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile anlaşıldığı, belge içeriğinde aynen; “…Güvercinlik mevkiinde bulunan 3000 m2 miktarındaki tarlanın tamamını tapudan Mehmet Akgedik’e devir ettim. Tapuda bölme işlemi olmadığından dolayı bu işlem yapılmış olup, Mehmet Akgedik iş bu senet gereğince 700 m2 miktarındaki taşınmazın tapusunu ilerde Mehmet Çulcu’ya devir edecektir. Bunun dışında Mehmet Çulcu ile Mehmet Akgedik arasında herhangi bir alacak ve verecek mevzusu yoktur. Tapunun 700 m2 miktarının devir edilmemesi halinde ise işbu senet ve anlaşma gerekince Mehmet Çulcu o tarihteki tarlanın rayiç bedeli üzerinden bedelini almayı hak kazanmıştır………………………………………………………… ” yazdığı hususlarında ihtilaf bulunmamaktadır. Her ne kadar söz konusu belge, işlem tarihinden sonraki bir tarihte düzenlenmiş olsa da, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Ka- rarmda belgenin yazılı olmasından başkaca bir şart aranmadığı dolayısı Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 273 ile inanç sözleşmesinin düzenleme tarihinin işlem tarihinden önce veya sonra olmasının sonuca etkili olmayacağı ve hakkın elde edilmesini kısıtlamayacağı hususu yukarıda etraflıca açıklanmıştır. İnançları Birleştirme Kararının başkaca kısıtlamalar veya şekil şartları öngördüğü sonucuna yorum yolu ile de ulaşılamayacağından söz konusu belgenin sözü edilen İnançları Birleştirme Kararına uygun bir ispat vasıtası olduğunun kabulü gerekmektedir. Bununla birlikte yemin, ikrah, kabul ve yazılı delil başlangıcı gibi delillerin de işlem tarihinden sonraki bir tarihte ortaya çıkan deliller olmalarına rağmen ispat vasıtası olarak kullanılabilecekleri, istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları ile de sabit hale geldiğine göre olayımızda olduğu gibi tarafların imzasını içeren adi yazılı belgenin de düzenleme tarihine bakılmaksızın ispat vasıtası olarak ileri sürülmesinde bir engel bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Ayrıca, söz konusu belge içeriğinin tarafların gerçek iradesini yansıttığı açıkça anlaşılmaktadır. Hukukun amacının adaleti gerçekleştirmek olduğu hususu göz önünde tutulduğunda, tarafların gerçek iradesini yansıtan ve hiçbir hukuk normu veya hukuk normu yerine geçebilecek bir düzenleme ile açıkça yasaklanmayan bir konuda adalet ve hakkı, şekle kurban etmemek gerekmektedir. Bununla birlikte, günlük hayatın bir parçası haline gelen ve hayatın her alanında toplumun her kesimi tarafından kullanılan inanç sözleşmesinin de önünü daraltıcı yorumlarla kapatmamak, tam tersine genişletici yorumlarla önünü açmak gerektiği de her kesin kabulündedir. Hal böyle olunca; Yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak, taraflar arasında düzenlenmiş 09.02.1993 tanzim tarihli belgenin inanç sözleşmesi olduğu, tarihinin tapu devrinden sonraya ilişkin bulunmasının sonuca etkili olmadığı, dolayısı ile ispat vasıtası olarak ileri sürülmesinde bir engel bulunmadığı kabul edilerek, dosyada mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esasının incelenerek bir hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı gerekçeyle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır, direnme kararının yukarıda belirtilen nedenlerle BOZULMASINA “HGK.14.07.2010 tarih 2010/14-394 Esas 2010/395 Karar” 274 Hüseyin KOVAN Davacı, davalının eşinden aldığı borç para karşılığında icra borcunun ödendiğini, davalıya teminat olarak Varsak Beldesi 142 ada, 20 parsel sayılı tapulu taşınmazın devredildiğini, ancak ileride iade olunmak üzere devredilen tapunun tekrar davacıya devri talep edildiğinde devirden imtina olunduğunu ileri sürerek davalı adına tapuda kayıtlı bulunan bağımsız bölümlerin davacı adına tescilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevabında; davacının zor durumda kalması nedeniyle kendisine ve alacaklılarına bugünkü değeri itibariyle 104 milyar TL ödeme yapıldığını, bu bedelin yanında davacılara 6 adet bağımsız bölüm tapusunun da devredildiğini, bedelin ödenmesi halinde tapuların tamamını devretmeye hazır olduklarını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, devrin inanç sözleşmesine dayanılarak gerçekleştirildiği, sözleşmenin yazılı delille ispatının gerektiği, resmi satışlarda sözleşmenin tarafı olan davacının muvazaa iddiasında bulunamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş olup karar davacı vekilince temyiz edilmiştir. Yukarıda da özetlendiği gibi, taraflar arasındaki uyuşmazlık inanç sözleşmesinden kaynaklanmıştır. Davacı tarafından davalıya yazılan mektupta, tapu devrinin davacının içerisinde bulunduğu mali sıkıntıdan kurtarılması amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. İnanç sözleşmesinden kaynaklanan dava 05.02.1947 gün ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil ile ispatlanmahdır. Ancak yazılı delil başlangıç niteliğinde delil bulunması halinde bunların toplanması gerektiği, inançlı işlemin varlığının kabulü yönünde davalının beyanının mevcudiyetinin kendisini bağlayacağı 13.05.1992 gün ve 1992/14-249 E., 1992/323 Karar sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararıyla kabul edilmiştir. Dava konusu olayda davalı, tapudaki devrin borçların ödenmesi karşılığında yapıldığını ve ödemenin bugünkü değerinin iadesi halinde tapuyu devredeceğini kabul etmiştir. Artık bu durumda inanç sözleşmesinin varlığının ispat edildiği kabul edilmelidir. O halde mahkemece yapılacak iş, davalı tarafından davacı için yapılan ödemelerin ve inşaat harcamalarının cevap tarihi itibariyle ulaştığı değer; enflasyon, tüketici fiyat endeksi, altın ve döviz kurları ile işçi ve memur maaşlarındaki artışların ortalamaları itibariyle bilirkişi kuruluna hesap ettirilmek, bulunacak bedel mahkemece davacıya Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 275 depo ettirilmek bedelin davalıya ödenmesi şartıyla -birlikte ifa suretiyle- davalı adına mevcut tapulu bağımsız bölümlerin kayıtlarının iptaliyle davacı adına tesciline karar vermekten ibaret olmalı, (HGK.nun 07.02.2001 gün ve 2000/13-1729 E., 2001/32 K.sayılı kararı) davalı taraf dava açılmasına sebebiyet vermediğinden mahkeme masrafı ve vekâlet ücretiyle sorumlu tutulmamalıdır. Bu hususlar üzerinde durulmadan davanın reddi doğru bulunmadığından karar bozulmalıdır. Yukarıda açıklanan sebeplerle hükmün temyiz eden davacı yararma BOZULMASINA “15.HD.19.12.2006 tarih 2005/5856 Esas 2006/745 7 Karar” İçtihat dan da anlaşılacağı üzere tapu iptal davası açan inançlı işlemin tarafı, öncelikle kendi edimlerini yerine getirmesi gerekir. Kendi edimlerini yerine getirmeden dava açılması halinde mahkemece bu eksiklik tamamlanacak olup bu durumda davalı dava açılmasına sebebiyet vermediğinden yargılama gideri ve avukatlık ücreti ile sorumlu tutulamayacaktır. Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 30.10.2003 gününde verilen dilekçe ile inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın kabulüne dair verilen ! 27.12.2006 günlü hükmün Yargıtay’ca duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle; Davacı, davalının boşandığı eşi olduğunu, babası olan dava dışı H. Rasim’in yine dava dışı yüklenici ile arsa payı devri karşılığı inşaat yapım sözleşmesi düzenlediklerini, 2775 ada 578 parsel üzerine yapılan binada sözleşme uyarınca arsa sahibi babasına bırakılması kararlaştırılan zemin B giriş 1 nolu dükkanın babası tarafından kendisine verildiğini, ancak taşınmazın tapusunu üzerine alamadığını, talimatı ile dükkanın tapusunun davalı eşi adına ı tescilinin yapıldığını, davalı ile boşandıklarını belirterek davalı üzerindeki kaydın iptali ve adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı, taşınmazın kendisi tarafından satın alındığını, açılan davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dava dışı H.Rasim ile yüklenici arasındaki sözleşmede dava konusu bağımsız bölümün arsa sahibine bırakılan yerlerden olması 276 Hüseyin KOVAN sebebiyle sağlığında mirasçılarına bağışlama iradesiyle tapuda satış gösterildiği, yapılan bu işlemin 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararından söz edilerek tapu sicil memuru önünde irade, satış doğrultusunda açıklandığından, bu işlem muvazaalı olduğundan, davalıya yapılan gizli bağış sözleşmesi de şekil koşuluna uygun düşmediğinden dava kabul edilmiştir. Hükmü, davalı temyiz etmiştir. Mahkemenin kabul ettiğinin aksine 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının konusu, bir kimsenin mirasçılarını miras hakkından mahrum bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapuda adma kayıtlı taşınmaz malı hakkında Tapu Sicil Memuru önündeki iradesini satış doğrultusunda açıklaması halinde satış işlemi muvazaalı olduğundan, gizli bağış sözleşmesi de şekil şartından yoksun bulunduğundan açılan davalara ilişkindir. Bu tür davalara uygulamada “muris muvazaasından kaynaklanan davalar denilmektedir. Olayımızda davacının babası olan ve muvazaalı işlemin tarafı durumundaki H.Rasim tarafından açılmış bir dava bulunmamaktadır. O yüzden, eldeki davanın 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması suretiyle çözümüne olanak yoktur. 04.06.1958 tarih ve 15/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinde açıklandığı gibi hakim, bir davada sadece tarafların ileri sürdükleri maddi vakıalar ve neticei talepleri ile bağlıdır. Dayandıkları Kanun hükümleri ile ve onların tavsifleri ile bağlı olmayan hakim, önüne getirilen uyuşmazlığı Kanunları re’sen uygulayarak çözmek zorundadır. Davadaki iddiaya, savunmaya ve dosyada toplanan delillere göre dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı işlemin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın inanılan tarafından kullanılma, yönetilme ve inanana iade şartlarını içeren borçlandırıcı bir işlemdir. 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği i gibi; inanç sözleşmesi, inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışlarını, inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla; inanan, inanılan namma yapılacak bir işlemden sonra, taşınmazın mülkiyetini ona (inanana) geçirme yükümlülüğü altına girmiştir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 277 İnanç sözleşmesi, anılan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, ancak yazılı delil ile kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile i yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, makine ile yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış, parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa, HUMK’nın 292. maddesi uyarınca inanç sözleşmesizztanık” dahil her türlü delil ile ispat edilebilir. Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HUMK m. 236), yemin (HUMK m. 344) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Eldeki uyuşmazlıkta, yazılı delile, yazılı delil başlangıcı niteliğindeki bir delile veya yemin deliline dayanılarak iddia kanıtlanmadığından davanın reddi yerine istemin hüküm altına alınması doğru olmamıştır. Karar açıklanan nedenle bozulmalıdır. Yukarıda açıklanan nedenle temyiz olunan hükmün BOZULMASINA “14.HD.17.8.2008 tarih 2008/2555 Esas 2008/7947 Karar” SORU – 36 TAPUDA RESMİ ALİM SATIM İŞLEMİ YAPAN TARAFLARDAN BİR TANESİNİN DAHA SONRA ÖLMESİ HALİNDE, ÖLEN KİŞİNİN MİRASÇILARININ, TAPUDAKİ RESMİ İŞLEMİN MUVAZAALI (İNANÇLI) OLDUĞU HUSUSUNU, İŞLEMİN DİĞER TARAFINA KARŞI, İLERİ SÜRMELERİ MÜMKÜN MÜDÜR? MÜMKÜN İSE İSPAT ŞEKLİ NASIL OLMALIDIR? Yukarıda muvazaa iddiasının işlemin taraflarından birisi tarafından diğer tarafa karşı ileri sürülebilmesi halinde, muvazaa iddiasında bulunan tarafın bu iddiasını yazılı belge ile ispat etmesi gerektiğini, bu tür işlemlere inançlı işlemler dendiğini, muvazaa iddiasını ileri süren kişinin, işlemin tarafı olmayıp üçüncü kişi olması halinde ise bu iddiasını tanık dahil her türlü delil ile ispat edebileceğini belirtmiştik. Tapuda resmi satış yapan, gerçekte ise bu satışın inançlı olduğu bir durumda, satış yapan kişinin ölmesi halinde, mirasçılarının, murise halefiyet yolu ile açacakları muvazaa iddiasına dayalı tapu iptal davasında, ispat hukuku yönünden muris ile aynı kurallara tabidirler. Bir başka deyişle, muvazaalı bir işlemin taraflarından birisi ölmesi halinde, bu kişinin mirasçılarının, diğer taraf aleyhine açacakları, muvazaa nedeni ile tapu iptali ve tescili davasında, iddialarını, tıpkı murislerindeki gibi olup, iddialarını yazılı delil ile ispat etmek zorundadırlar. Muvazaa iddiasında bulunan kişi işlemin taraflarından birisi, veya işlemin taraflarından birisinin mirasçısı değil ise yani üçüncü kişi ise, muvazaa iddiasını her türlü delil ile ispat edebileceği kuşkusuzdur. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Selime S. T/un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan annesi Nezaket’in maliki olduğu 1, 253, 1131 parsel sayılı taşınmazları dava dışı Recep T.’e Tarım Kredi Kooperatifinden kredi alması için sonradan iade edilmek üzere bedelsiz olarak satış suretiyle temlik ettiğini, annesinin bu temlikten bir yıl sonra ölmesi nedeniyle taşınmazların Recep T. üzerinde kaldığını, Recep T.’in de bu ta- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 279 şınmazları muvazaalı olarak üvey kardeşi olan davalı Haşan Ö.e satış suretiyle temlik ettiğini, bu taşınmazlardan 1 nolu parselin ifraz görerek 1204 ve 1205 nolu parseller olduğunu, davalının bu parselleri dava dışı Halil O.’a sattığını, yapılan temliklerin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapunun iptaliyle miras payı oranında adına tescilini, 1 nolu parsel yönünden taşınmazın rayiç değerinden miras payına düşen bedelin davalıdan tahsilini istemiştir. Davalı, ölümünden önce mirasbırakan annesi ile birlikte yaşadığını, ailece maddi sıkıntı yaşamaları nedeniyle annesinin maliki olduğu taşınmazları Recep T.’e sattığını, kendisinin de bu taşınmazların bedelini ödemek suretiyle Recep T.’den satın aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddiaların ispat olunamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, mirasbırakan Nezaket Ö.’ün 11.12.1997 tarihinde öldüğü, geride mirasçıları olarak dava dışı çocukları Şükriye ve Hüseyin ile torunları Gülcan, Halit, Aylin, Ayla, Sevcan ile davacı oğlu Mehmet ve davalı oğlu Haşan’ın kaldıkları,mirasbırakanın 1, 253, 1131 parsel sayılı taşınmazlarını 28.02.1996 tarihinde dava dışı Recep T.’e satış suretiyle devredildiği, Recep T. tarafından da 22.09.2006 tarihinde davalı Haşan O.’e satış suretiyle temlik edildiği, 1 parsel sayılı taşınmazın ifrazı ile yeni 1204 ve 1205 parsel sayılı taşınmazların oluştuğu, bu taşınmazlardan 1204 parsel sayılı taşınmazın 22.01.2007 tarihinde, 1205 parsel sayılı taşınmazın ise 01.02.2011 tarihinde davalı tarafından dava dışı Halil Ö.’a satış suretiyle temlik edildiği sabittir. Davacının öncelikli iddiası, mirasbırakan annesinin taşınmazlarını Tarım Kredi Kooperatifinden kredi alabilmesi için dava dışı Recep Te- mel’e bedelsiz olarak devrettiği, daha sonra Recep Temel tarafından bu taşınmazların davalıya muvazaalı olarak devredildiğine ilişkindir. Bu durumda; dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden, davanın inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi; inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 18. maddesi; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 97. maddesi) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçla- 280 Hüseyin KOVAN rı belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de TBK’nin 26 ve 27. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın, inanç sözleşmelerinin yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur. Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağ- daştırılamaz. Somut olaya gelince; iptal ve tescil davalarının taşınmazın kayıt maliki aleyhine açılması zorunludur. Nitekim, eldeki dava kayıt maliki davalı Haşan aleyhine açılmıştır. Ancak, somut olayın özelliği itibariyle taşınmazın son maliki bakımından iddianın incelenebilmesi için mirasbırakan ile ilk el durumundaki dava dışı Recep T. arasındaki hukuki ilişkinin inançlı işleme dayalı olup olmadığının açıklığa kavuşturulması gerektiğinde kuşku yoktur. Ne var ki, mirasbırakanın çekişme konusu taşınmazı devrettiği ilk el durumundaki Recep davada yer almamıştır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 281 Öncelikle belirtilmelidir ki, bir davanın birden fazla kişi tarafından veya birden fazla kişi aleyhine açılabilmesi için aynı tarafta yer alanlar arasında hukuksal bir bağlantının bulunması gerekir. Hukukumuzda bu bağlantı karşılığını dava arkadaşlığı kurumunda bulmakta; zorunlu ve ihtiyari dava arkadaşlığı olmak üzere iki ana başlık altında; zorunlu dava arkadaşlığı da yine kendi içinde maddi ve şekli olmak üzere ikili ayrımla düzenlenmektedir. Dava konusu olan hak, birden fazla kişi arasında ortak olup da bu hukuki ilişki hakkında mahkemece bütün ilgililer için aynı şekilde ve tek bir karar verilmesi gereken hallerde dava arkadaşlığının maddi bakımdan mecburi olduğunun kabulü gerekir. Diğer bir ifadeyle, bir hakkın birden fazla kişi tarafından birlikte veya birden fazla kişiye karşı kullanılmasınm, zorunlu olduğu hallerde, bu hak dava konusu edildiği zaman o hakla ilgili birden fazla kişi zorunlu dava arkadaşı durumundadır. Dava arkadaşlığının hangi hallerde mecburi olduğu maddi hukuka göre belirlenir. Zorunlu dava arkadaşlığında; dava arkadaşları arasındaki ilişki çok sıkı olduğundan, davada birlikte hareket etmek durumundadırlar. Mahkeme ise, dava sonunda zorunlu dava arkadaşlarının hepsi hakkında aynı ve tek bir karar verecektir. Zorunlu dava arkadaşlığında dava konusu olan hak tektir ve dava arkadaşı sayısı kadar müddeabih bulunmamaktadır. Bazı hallerde ise, birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılmasında maddi bir zorunluluk olmadığı halde, kanun; gerçeğin daha iyi ortaya çıkmasını, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin doğru sonuca bağlanmasını sağlamak için, birden fazla kişiye karşı dava açılmasını usulen zorunlu kılmıştır ki, bu durumda şekli bakımdan mecburi dava arkadaşlığı söz konusudur. Böyle bir davada, dava arkadaşları hakkında tek bir karar verilmesi veya dava arkadaşlarının hep birlikte ve aynı şekilde hareket etme zorunluluğunun varlığından söz edilemez. Açıklanan bu mecburi dava arkadaşlığı halleri dışında ise dava arkadaşlığı ihtiyaridir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun “Mecburi Dava Arkadaşlığı” başlıklı 59.maddesine göre; “(1) Maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hallerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır.” hükmü bulunmaktadır. Şu durumda; maddede açıkça sayılan, dava konusu hak ve borcun ortak olması, birden fazla kişinin ortak bir işlem (örneğin sözleşme) ile borç altına girmiş olması, davanın birden fazla kişi hakkında aynı (veya benzer) sebepten doğmuş olması, hallerinde birden çok kimsenin birlikte dava açması olanaklı olduğu gibi, birlikte aleyhlerine de dava açılabilir. 282 Hüseyin KOVAN Hal böyle olunca; mirasbırakandan sonra ilk el durumundaki Recep T.’in davada yer almasının sağlanması, ondan sonra yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca mirasbırakan ile Recep arasındaki temlikin inançlı işlem olup olmadığının açıklığa kavuşturulması, toplanan ve toplanacak deliller birlikte değerlendirilip hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken,eksik inceleme ile yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi. “l.HD.05.03.2018 tarih 2015/7885 Esas 2 018/1717 Karar” Davacı, miras bırakanı Mustafa’nın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla dava konusu, 25 ve 26 nolu parsellerdeki payını satış suretiyle muvazaalı olarak oğlu olan davalıya satış suretiyle devrettiğini ileri sürerek, iptal ve miras payı oranında tescil isteğinde bulunmuştur. Davalı satışın gerçek olduğunu belirtip, davarım reddini savunmuştur. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dava Borçlar yasasının 18. maddesinden kaynaklanan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. ………….. Toplanan delillerden ve tüm dosya içeriğinden, miras bırakan Fatma’nın… tarihinde vefat ettiği mirasçı olarak eşi Mustafa ile Mustafa dan olma çocukları Y ve M ile ilk eşi Z’den olma oğlu M.O’nun kaldıkları eşi Mustafa nın da…. Tarihinde ölümü üzerine, müşterek çocukları Y ve Mehmet’i bıraktığı çekişmeli 25 ve 26 parsellerin % şer payı muris Mustafa ya ait iken….tarihinde eşi Fatma’ya temlik ettiği, Fatma’nın, dava dışı 23 nolu parseldeki payını devrederek karşılığında 26 nolu parsele müstakilen malik olduğu, Fatma’nında … tarihinde 25 nolu parseldeki 1/2 payı ile 26 parseli Mustafa dan olma oğlu M ye aktardığı M inde 26 nolu parseli, gelinin ağabeyi olan dava dışı H ye devir ettiği…. Mustafa’nın eşi Fatma nın hasta olduğunu, taşınmazlarını satarak eşinin tedavisini yaptırdığını bu adada borçlandığını, alacaklılar tarafından yapılacak hacizlerden kurtulmak için, taşınmazları eşi Fatma ya devir ettiğini bildirdiği görülmüştür.. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 283 Uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaa da miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 14 sayılı İnançları Birleştirme kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni kanunun 706 Borçlar kanunu’nun 213 (T.B.K 237.) ve Tapu kanunu’nun 26.maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, sözleşme geçersizdir. ……………….. Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca bakıldığında muris Mustafa’nın amacının terekeden değil alacaklılardan mal kaçırmak olduğu açıktır. Bu tür davalar sözleşmenin tarafları arasında ise muvazaa iddiasının yazılı delil ile ispatı gerekir. Taşınmazı intikal ettiren kişinin ölümü halinde mirasçılar, halefiyet yolu ile dava açmışlarsa, başka bir anlatımla, mirasçılar, miras bırakanın hakkına dayanarak tapu iptal tescil istemişlerse ispat hukuku yönden aynı kural uygulanır Eldeki davada muris Mustafa’nın Fatma ‘ya yaptığı temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olmadığı gözetildiğinde bu tür bir iddianın 1.4.1974 tarih 14 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında olmadığı, Mustafa’nın alacaklılardan mal kaçırmak amacı ile temlik yaptığı iddiasının da 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil ile kanıtlanamadığı ancak toplanan deliller, tüm dosya içeriği özellikle daha önce davalı aleyhine açılıp kabul ile sonuçlanan……………. sayılı dosya içeriğinden Fatma nın davalıya yaptıkları temliklerin muvazaalı olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca davanın, miras bırakan Fatma’nın mirasçılık belgesindeki davacının payı oranında kabulü gerekirken, Baba Mustafa nın temlikleri de muvazaalı kabul edilmek suretiyle bir kısım taşınmazlar yönünden % oranında iptal ve tescile karar verilmesi doğru değildir. Açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA “l.HD .19.4.2005 tarih 2005/1948 Esas 2005/4756 Karar” SORU – 37 VERMİŞ OLDUĞU BİR PARA BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI OLARAK TAPUDAN GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİ, GAYRİMENKULÜ, ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE A) GAYRİMENKULÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI OLARAK TEMLİK EDEN GERÇEK MALİK, SON TAPU MALİKİNE KARŞI TAPU İPTAL DAVASI AÇABİLİR Mİ? İnanç sözleşmesinin geçerli olması için tarafların imzasının olmasının yeterli olduğunu, resmi işlem tarihinden önce veya sonra yapılmasının bir önemi olmadığını, bazı durumlarda, sadece kayden malik görünen kişinin her hangi bir kurum veya kuruluşa vermiş olduğu bir dilekçe veya bir mektup ile de işlemin inançlı olduğunu bildirmesinin, işlemin inançlı olduğunun kabulü için yeterli olduğunu belirtmiştik. İnançlı işlem sadece taraflar açısından bağlayıcı olup, anılan gayri- menkulü iyi niyetli olarak temlik alan kişi yönünden tarafların kendi arasında yaptıkları inanç sözleşmesinin bir bağlayıcılığı yoktur. Dolayısıyla iyi niyetli üçüncü kişinin iktisabı korunur. Borç alan inançlı işlemin tarafı, üçüncü kişiye karşı bir tapu iptal davası açması halinde bu dava red ile sonuçlanacaktır. Çünkü davacının iyi niyetli üçüncü kişi ile bir sözleşmesi olmadığı gibi, tarafların kendi aralarında yaptıkları inanç sözleşmesinin de iyi niyetli üçüncü kişiye karşı ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir. Üçüncü kişinin iyi niyetli olmaması halinde, yani temlik aldığı gay- rimenkulün sahibinin bu gayrimenkulün gerçek maliki olmadığını, alacağını teminat amacı ile bu gayrimenkulü inançlı olarak temlik aldığını biliyor veya hayatın olağan akışı gereğince bilmesi gerekiyor ise yani kötü niyetli ise, davanın kabul edileceğinde kuşku yoktur. B) GAYRİMENKULÜNÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI OLARAK TEMLİK EDEN MALİK, İNANÇLI İŞLEMİN DİĞER TARAFINA KARŞI TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR Mİ? AÇABİLİR İSE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR? İnançlı olarak gayrimenkulü temlik alan kişinin bu gayrimenkulü iyi niyetli üçüncü kişiye temlik etmesi halinde, inançlı olarak gayrimenkulü temlik eden kişi, inançlı işlemin diğer tarafına karşı tazminat davası açabi- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 285 lecektir. Bu durumda mahkemece borç tarihinden dava tarihine kadar işlemiş faizini hesap edip .. .borç’un dava tarihi itibariyle ulaştığı miktar bulunup, gayrimenkulün dava tarihindeki değerini de tespit edip buna göre bir tazminat belirleyecektir. Burada taraflar arasında yapılan inanç sözleşmesinin içeriği son derece önemlidir. Bu nedenle taraflar arasında yapılan inanç sözleşmesi içeriğine ve hükümlerini iyi incelemek gerekir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı Ali B.ve davalı Cabil B. vekilleri tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Zeynep A.E/ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa tazminat isteğine ilişkindir. Davacı, 1688 ada, 2 nolu parseldeki 10 nolu bağımsız bölümünü bankadan alınacak krediye karşı teminat olmak üzere tapuda satış göstermek suretiyle davalı Ali B.’a temlik ettiğini, taşınmazı bedelsiz temellük eden davalı Ali B.’un, Garanti Bankasından 40.000,00 TL tutarında temin ettiği, krediye karşılık dava dışı Fadıl Poyraz ve İbrahim A.’ı kefil göstermekle birlikte taşınmaza ipotek konulduğunu, kredi borcunun tarafından ödendiğini, borcun kapatılması halinde taşınmazm iade edileceği kararlaştırıldığı halde davalının iadeye yanaşmadığı gibi taşınmazı diğer davalı kefil Fadıl P.’ın kardeşi Cabil P.’a temlik ettiğini ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiş, aşamada 24.05.2011 tarihli ıslah dilekçesiyle banka dekontlarının delil başlangıcı kabul edilmesi gerektiğini belirterek iptal tescil olmazsa taşınmazm rayiç bedeli üzerinden şimdilik 30.000,00 TL bedelin davalılardan tahsilini istemiştir. Davalı Ali, iddianın yazılı delille kanıtlanması gerektiğini; diğer davalı Cabil ise, taşınmazı bedeli karşılığında satın aldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, iddianın yazılı delille kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine ilişkin olarak verilen karar Dairece onanmış, onama kararına karşı davacı vekili tarafından karar düzeltme yoluna başvurulmuş, Dairece; “…Davacının maliki olduğu 1688 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 10 nolu bağımsız bölümü davalılardan Ali B/t’a satış yoluyla devrettiği, 18.12.2007 tarihinde Garanti Bankası tarafından Ali Buluta 40.000TL konut kredisi kullandırıldığı, krediye karşılık dava dışı Fadıl P. ve İbrahim A.’ın kefil gösterildiği, 286 Hüseyin KOVAN kullandırıldığı krediye karşılık dava dışı Fadıl P. ve İbrahim A.’ın kefil gösterildiği çekişmeli taşınmaza anılan banka lehine 24.12.2007 tarihinde ipotek konulduğu, Ali B.’un taşınmazı ipotekle yükümlü olarak 24.09.2008 tarihinde kefil Fadıl Poyraz’ın kardeşi Cabil P.’a sattığı, Garanti Bankasının ilgili krediye ilişkin olarak Gaziantep 2.İcra Müdürlüğünün 2009/8589 esas sayılı dosyası ile ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla 29.09.2009 tarihinde icra takibi başlattığı, icra dosyası borcunun 28.04.2010 tarihinde davacının eşi olan Ayşe A. tarafından ödendiği, Ayşe A.’ın anılan bankaya hitaben yazdığı 28.04.2010 tarihli dilekçede “…Ali B.’un konut kredisi borcuna karşılık 35.000TL’yi 27.04.2010 tarihinde yatırdığının…” belirtildiği anlaşılmaktadır…Taşınmazı temlik eden davacı ile temellük eden davalı Ali B. arasında yukarıda değinilen İnançları Birleştirme Kararının öngördüğü anlamda yazılı bir belge bulunmamaktadır. Ancak davalı Ali B.’a kullandırılan kredi borcunun davacının eşi olan Ayşe Akar tarafından 28.04.2010 tarihinde ödendiğine dair Garanti Bankasından gelen 19.08.2013 tarihli yazı cevabı ve ekinde gönderilen Ayşe A.’ın anılan bankaya hitaben yazdığı 28.04.2010 tarihli dilekçe içeriğinin yazılı delil başlangıcı sayılıp sayılmayacağı konusunda mahkemece bir inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. Bu durumda, yukarıda değinilen hususlar gözetilerek araştırma ve incelemenin yapılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturmayla yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir…” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucu iddianın ispat edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu taşınmazın davalı Ali’nin kredi temin etmesi için adı geçen davalıya devredildiği ve kredi ödemelerinin davacının eşi Ayşe A. tarafından yapıldığı hususları, delil başlangıcı niteliğindeki banka dekontu ve dinlenen davacı tanıklarının beyanları ile sabit olup, bu durumda taşınmazın davalı Ali’ye inançlı işleme dayalı olarak temlik edildiği kanıtlanmıştır. Ancak, dava konusu taşınmazı davalı Ali’den temellük eden diğer davalı Cabil’in iyi niyetli olup olmadığı hususunda mahkemece bir araştırma yapılmış değildir. Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyeti- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 287 nin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle, ”kötü niyet iddiasının def’i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir. 288 Hüseyin KOVAN Hal böyle olunca, daha önce dinlenen davacı tanıklarının yukarıdaki ilkeler göz önünde bulundurularak yeniden dinlenmesi, son kayıt maliki davalı Cabil’in iktisabının iyiniyetli olup olmadığı ve TMK’nın 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanıp yararlanmayacağı hususunun açıklığa kavuşturulması, iyiniyetli olduğu saptanır ise iptal-tescil isteğinin reddedilmesi ve davalı Ali yönünden bedel isteğinin değerlendirilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.23.09.2019 tarih 2016/11690 Esas 2019/4792 Karar” Davacı, bağımsız bölümü, davalı Mehmet’ten aldığı 78 milyar lira borca karşılık teminat olarak verildiği halde satış gibi gösterildiğini, borcunu Ödeyebilmek için dava konusu taşınmazı satılığa çıkarıp alıcılarla bedel konusunda anlaştıklarını, ancak alıcının taşınmazın davalı Mehmet adına kayıtlı olduğunu öğrenip, kendisinin devreden çıkarılarak gerçek değerinin çok altında bir bedelle temlik edildiğini ileri sürerek tapunun iptali ile adına tescilini, olmadığı takdirde rayiç değerin tespiti ile borcu olan 78 milyar liranın mahsubundan sonra bakiyesinin reeskont faizi ile tahsilini istemiş, haklarını yargılama sırasında Nazife’ye temlik etmiştir. Davalı Mehmet, davacı ile aralarmda düzenledikleri adi sözleşmede tarafların iradesinin rehin sözleşmesi düzenlemek olduğunu, bunun da şekil şartları bulunmadığını, davacının 2000/1158 esas sayılı dosyada taşınmazın tarafına satıldığını açıkça belirttiğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur. Diğer davalı, iyi niyetli 3. kişi olduğunu, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının davalı Mehmet’e olan borcunun yasal faizi bedelinin depo ettirilerek davacı iddiası sabit görülüp tapunun iptali ile temlik alan adına tesciline karar verilmiştir. Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal-tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, sözleşme uyarınca alınan borç para miktarının belirtilen ödeme tarihinden yasal faizi ile birlikte davalı Mehmet’e ödenmek Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 289 suretiyle çekişmeli taşınmazın tapusunun iptali ile temlik alan Nazife adına tesciline karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden dava konusu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu dubleks dükkânın davacı Serkan ile davalı Mehmet arasında düzenlenen “sözleşme” başlıklı tarihsiz belge uyarınca davalı Mehmet’e 12.12.2000 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği, bilahare anılan yerin 21.03.2002 tarihli akitle dava dışı taşınmazlarla birlikte vekili Nihat aracılığıyla Yüksel’e satış yoluyla intikal ettirildiği görülmektedir. Öte yandan davacının Borçlar Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca eldeki davadaki hakkını Nazife’ye temlik ettiği de anlaşılmaktadır. Davacı, söz konusu ilişki içerisinde temlik ettiği taşınmaza ilişkin isteğini inanç sözleşmesine dayandırmıştır. Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırın bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı aynî bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır. Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı) gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. 290 Hüseyin KOVAN Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan MK’nııi 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel Kurulu’nun 23.05.1990 gün ve 1990/1-202- 315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir. Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir (Borçlar Kanunu m. 81). Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunu’nun 19 ve 20. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkânsız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur. İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır. Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 291 Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdü-leb ileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekâlet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanunu’nun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmî senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasası’nın 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur. İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altlında nitelendirilmektedir. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir. 292 Hüseyin KOVAN İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılmaz. Somut olaya gelince; taraflar arasındaki “sözleşme” başlıklı belgenin yukarıda açıklanan 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında belirtilen anlamda inanç sözleşmesi niteliğini taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Yine yukarıda ifade edildiği üzere, inanç sözleşmesi ile taşınmazı temellük eden kişinin taşınmazı 3. kişiye temlikine bir engel yoktur. Nitekim davalı Mehmet, taşınmazı Yüksel’e satış suretiyle devretmiştir. Bu temlikin taraflar arasında mevcut olan sözleşmeyi hükümsüz kılmaya yönelik olduğu iddiası da kanıtlanmış değildir. Bütün bu olgular karşısında mahkemece yapılacak işin; davacı Ser- kan’ın davalı Mehmet’ten aldığı borcun sözleşmede belirlenen ödeme tarihinden itibaren dava tarihine kadar ulaştığı faizli bakiyesi ile o tarih itibariyle temlik konusu taşınmazın değerinin belirlenmesi, borcun taşınmazın değerinden mahsubu ile bakiyesinin inanç sözleşmesinin tarafı olan davalı Mehmet’ten tahsili ile temlik alan davacı Nazife’ye ödenmesinden ibaret olacağı kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan hususlar gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA “l.HD.8.5.2006 tarih 2006/3653 Esas 2006/5292 Karar” Yukarıdaki içtihat da geçen ” İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir” yönündeki Yargıtay görüş’ü değişmiş olup inanç sözleşmesi sözleşme konusu işlem tarihinden sonra düzenlense de geçerlidir.(bakz 35. Soru altındaki açıklamalar.) SORU – 38 MURİS MUVAZAASI NEDENİYLE AÇILACAK TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVALARINDA DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLMÜŞ HERHANGİ BİR ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR? Muris muvazaası nedeniyle açılacak tapu iptali ve tescil davalarında herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre söz konusu değildir. Ancak;Muris kadastro tespitinden önce ölmüş, kadastro tespiti ile gayrimenkul davalı adına kayıt edilmiş ise, davanın kadastro tespitinden itibaren on yıllık hak düşürücü sürede açılıp açılmadığını mahkeme hakimi re’sen dikkate almalıdır Kadastro kanununun 12/3 maddesi uyarınca dava tarihi itibariyle, kadastro tespit tutanaklarının kesinleşmesi tarihinden itibaren de 10 yıldan fazla süre geçmiş olması halinde, kadastro öncesi sebeplere dayanılarak dava açılamayacağından davanın reddine karar verecektir. Bunun dışında muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davalarında herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değildir. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, mirasbırakan babası Edhem K.Tn 1292 parsel sayılı taşınmazdaki 1000/2400 payının intifa hakkını uhdesinde bırakıp, çıplak mülkiyetini oğlu Mehmet Kartal’a (davalıların mirasbırakanı) satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek taşınmazın kısmen kamulaştırılması ve ifrazı neticesinde oluşan parsellerden 5625 parsel sayılı taşınmazda davalılar adına kayıtlı payların herbirinden 304,14m2 olmak üzere toplam 2129m2’ye isabet eden payların tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir. Bir kısım davalılar, paylaştırma savunmasında bulunmuşlar, taşınmazın bedeli karşılığında satın alındığını, davacının açılan ortaklığın giderilmesi davasını sürüncemede bırakmak amacıyla kötüniyetli olarak 294 Hüseyin KOVAN hareket ettiğini belirtip davanın reddini savunmuşlar,diğer davalılar, savunma getirmemişlerdir. Mahkemece, davacının temliki bilip taşınmazın bir kısmını uzun yıllardır kullandığı, temlik tarihi, rızai taksim sözleşmesi ve mirasbırakanın ölüm tarihinden itibaren çok uzun süre geçtikten sonra dava açılmasının TMK.’nın 2. maddesine aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 14.11.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Nuri K. ile temyiz edilen davalı Ethem K.vekili Avukat Cumhur D. E. davalı Murat K. vekili Avukat M.Cumhur K. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Yılmaz K. vekili Avukat ve diğerleri gelmedi, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Mümine B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle davanın dayanağı olan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile hak düşürücü ve zamanaşımı süresi öngörülmediğinden mahkemece 4721 sayılı TMK.’nın 2. maddesinin gerekçe yapılması doğru değil ise de mirasbırakan, davacı ve Mehmet Kartal arasında imzalanan Hatay 2. Noterliğinin 21.09.1973 tarihli 9382 yevmiye numaralı sözleşmesi ile tüm dosya kapsamından mirasbırakanın mal kaçırma kastının ispatlanamadığı gözetilerek bu gerekçe ve sonuç itibariyle davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazının red- diyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince temyiz edilenlerden gelen davalı Ethem K. vekili ve davalı Murat K. vekili için 2.037.00.’şer-TL. duruşma vekâlet ücretinin ve aşağıda yazılı 15.20 TL bakiye onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.14.11.2019 tarih 2016/10531 Esas 2019/5845 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 295 Dava, muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı terekeye iade talepli miras payı oranında bedel isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak mirasbırakanları Halil ve Ayşe’nin 100 ada 12 parsel, 90 ada 6 parsel, 115 ada 3 parsel, 199 ada 5 parsel, 112 ada 9 ve 57 parsel, 218 ada 20 ve 21 parsel sayılı taşınmazlarını davalı çocuklarına temlik ettiklerini, daha sonra çekişme konusu 100 ada 12 parsel, 90 ada 6 parsel, 115 ada 3 parsel ve 199 ada 5 parsel sayılı taşınmazların kamulaştırtarak bedellerinin davalılara ödendiğini, diğer 4 parça taşınmazın ise davalılar tarafından dava dışı üçüncü kişilere satıldığını, kök murisler tarafından yapılan devir işlemlerinin mirastan mal kaçıma amacıyla ve muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek, öncelikle dava konusu taşınmazların değerlerinin tespiti ile bedelin terekeye iadesine, aksi halde miras paylarına mahsuben tespit edilecek bedelin tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, zamanaşımı itirazında bulunarak davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, zamanaşımı süresinin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; kök mirasbırakan Halil’in kayden maliki olduğu 218 ada 20 ve 21 parsel sayılı taşınmazlardaki, 112 ada 9 ve 57 parsel sayılı taşınmazlarda diğer kök muris Ayşe ile birlikte pay sahibi olduğu paylarını intifa haklarını üzerlerinde bırakmak şartıyla 1/2’şer paylı olarak davalı çocukları Adnan ve Halil İbrahim’e devrettikleri, daha sonra davalılar tarafından bu taşınmazlardaki payların dava dışı üçüncü kişilere devredildiği, yine 199 ada 5 parsel sayılı taşınmazda kök muris Halil’in kayden maliki olduğu payını davalı çocukları Adnan ve Halil İbrahim’e devrettiği, 115 ada 3 parsel sayılı, 90 ada 6 parsel sayılı, 100 ada 12 parsel sayılı taşınmazlarda ki kök murisler Halil ve Ayşe’ye ait olan payların da aynı şekilde 1/2’şer paylı olarak davalı çocukları Adnan ve Halil İbrahim’e devredildiği, daha sonra bu taşınmazların 17.03.1988 de kamulaştırtarak bedellerinin davalılara ödendiği, mirasbırakan Halil’in 06.04.1971 de öldüğü, diğer mirasbırakan Ayşe’nin ise 12.12.1987’de öldüğü, geride mirasçı olarak çocukları Hicriye, Halil İbrahim ve Adnan’ın kaldığı, mirasçılardan Hicriye’nin 18.12.1998 de ölümü üzerine geride davacı çocukları; Ünal, Vural, Birol ve Şenol’un kaldığı, mirasçılardan Adnan’ın ise 08.04.2009 da ölümü üzerine geride 296 Hüseyin KOVAN davalı eşi Kadriye ile birlikte davalı çocukları Fikret ve Hikmet’in kaldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda talebin tapu iptali tescil ya da tazminat olduğuna bakılmaksızın 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile hak düşürücü ve zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu tür davaların açılması hiçbir süreye bağlı değildir. Bir başka ifade ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda zamanaşımı ve hak düşürücü süre yoktur. Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir. Davacıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.07.11.2019 tarih 2016110148 Esas 201915740 Karar “ SORU – 39 MURİS MUVAZAASI NEDENİ İLE TAŞINMAZLARI TEMLİK ALAN KİŞİNİN TAŞINMAZLARI İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE SATMASI HALİNDE AÇILACAK TAZMİNAT DAVALARINDA VEYA HİÇ SATIŞ OLMAKSIZIN İLGİLİLER TARAFINDAN AÇILACAK TAZMİNAT DAVALARINDA, DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLEN HERHANGİ BİR ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR? Muris muvazaası nedenine dayalı olarak açılacak tapu iptali ve tescili davalarında, dava açmak için öngörülmüş her hangi bir hak düşücü süre veya zamanaşımı süresi olmadığını, ancak ilgili kişinin işlemden haberdar olmasına rağmen olaydan çok uzun bir süre sonra dava açması halinde, dava açılmasının hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilebileceğini yukarıda belirtmiştik. Muvazaalı bir şekilde taşınmazı temlik alan kimsenin, bu taşınmazı iyi niyetli üçüncü kişilere satması halinde iyi niyetli üçüncü kişinin iktisabının korunacağı da çağdaş hukukun bir gereğidir. Böyle bir durumda miras hakkından yoksun bırakılan mirasçılar muvazaalı bir şekilde taşınmazı temlik alan ve iyi niyetli üçüncü kişi ye satan kişi aleyhine muvazaa konusu taşınmazdaki miras paylarına ilişkin tazminat davası açabilecekleri gibi, muvazaalı olarak taşınmazı temlik alan kişi bu taşınmazı satmasa dahi, miras hakkından yoksun bırakılan mirasçılar, miras payları oranında tapu iptal ve tescil davası açmaksızın muvazaalı taşınmazdaki miras paylarının değerine ilişkin tazminat davası da açabilirler. Her iki durumda da açılacak tazminat davaları yönünden, dava açma süresi için öngörülmüş bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değildir. Miras hakkından yoksun bırakılan kişi tapu iptali ve tescil davası açma hakkı olduğu sürece tazminat davası da açabilecektir. muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemekte, ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir, sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, 298 Hüseyin KOVAN saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil istenebileceği gibi tazminat da istenebilir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Nazif’in maliki olduğu 246 parsel sayılı taşınmazı, mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak davalı oğluna satış suretiyle temlik ettiğini, davalının da daha sonra taşınmazı dava dışı kişiye devrettiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 246 parsel sayılı taşınmazın muvazaalı temliki nedeniyle tazminata karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, zamanaşımı süresinin dolduğunu, temlikin muvazaalı olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Dava, miras bırakanın yapmış olduğu temlikten kaynaklanan pay oranında tazminat isteğine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan Nazif’in maliki olduğu 246 parsel sayılı taşınmazını 15.01.1987 tarihinde oğlu olan davalı Vehbi’ye satış suretiyle temlik ettiği, onun tarafından da dava dışı kişilere devrinden sonra, müteaddit kez el değiştirdiği anlaşılmaktadır. Davacılar, miras bırakanlarının davalı Vehbi’ye yaptığı temlikin, mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. Dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre, taraflar arasındaki çekişmenin mirasta istihkaka ilişkin olmayıp, muris muvazaası hukuksal nedeninden kaynaklandığı tartışmasızdır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 299 Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanun’un 706, Borçlar Kanunu’nun 213 ve Tapu Kanu- nu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil istenebileceği gibi, tazminat istenebileceğinde de kuşku yoktur. Davacılar, somut olayda tazminat isteğini tercih etmişlerdir. Öyleyse mahkemece yapılacak iş, miras bırakanın davalı Vehbi’ye yapmış olduğu temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığının araştırılması, bir başka ifadeyle miras bırakanın 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı çerçevesinde iradesinin tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulması ve muvazaa ile illetli olduğunun anlaşılması halinde zamanaşımı hükümlerine tabi olmayacağı da gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazının kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasa’nın geçici 3. maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA “l.HD.08.03.2012 tarih 2012/580 Esas 2012/2568 Karar” 300 Hüseyin KOVAN Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada; Davacılar, miras bırakan H… A./in mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla 1087 ada 12, 13, 14 ve 15 parsel sayılı taşınmazları vekili kızı Memnune aracılığıyla diğer kızı davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, murisin satış ihtiyacının bulunmadığını, devirden sonra taşınmazların komşu parsellerle tevhit edilerek oluşan 1087 ada 16 parsel sayılı taşınmazda kat karşılığı binalar yapıldığını, davalı adına 22 adet bağımsız bölümün tescil edildiğini, kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre ise davalıya (A) Blokta 4, 22 ve 23 nolu, (B) Blokta ise 18, 28, 37 nolu bağımsız bölümler ile 27 nolu bağımsız bölümün 5/14 payının isabet ettiğini, taşınmazların dava dışı üçüncü kişilere devredilmiş olduğunu, 27 nolu bağımsız bölümü ise dahili davalı Nusret’in ‘davalıdır’ şerhini görerek iktisap ettiğini ileri sürerek 27 nolu bağımsız bölümün 5/14 payının tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, diğer 6 adet bağımsız bölümün ise bedellerinin miras payları oranında yasal faizi ile davalıdan tahsiline, uğradıkları zarar karşılığı 5.000, 00 TL munzam zararın da faizi ile tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, dava konusu taşınmazları gerçek satışla edindiğini, mal kaçırmak için bir nedeni olmayan murisin taşınmazlarını satarak geçimini idâme ettirdiğini, muvazaa iddialarının asılsız olduğunu, zamanaşımı dolduktan sonra dava açıldığını, zarar iddiası ve tazminat isteğinin yerinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, çekişme konusu taşınmazların davalıya temlikinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, davalının edindiği taşınmazların komşu parsellerle tevhit edilerek oluşan parselde yapılan kat karşılığı binalarda yükleniciye düşen bağımsız bölümler bakımından davacı taleplerinin reddi gerektiği, davalıya isabet eden bağımsız bölümlerden 27 nolu bağımsız bölüm hariç diğerlerinin dava tarihinden önce üçüncü kişilere devredildiği, 27 nolu bağımsız bölümün ise yargılama sırasında ‘davalıdır’ şerhi ile yükümlü olarak dahili davalı Nusret’e temlik edildiği, zamanaşımı ve derdestlik itirazlarının yerinde olmadığı, asıl davada satış, birleşen davada dava tarihi değerlerine göre davacıların miras paylarına isabet eden bedellere ıslah doğrultusunda hükmetmek gerektiği, davacıların munzam zarara yönelik isteklerinin yerinde olmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 301 Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde bedel ve munzam zararın tahsili isteklerine, birleşen dava ise, bedel isteğine ilişkin olup, miras bırakanın çekişme konusu taşınmazları kızı davalıya temlikinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, 27 nolu bağımsız bölümdeki davalı payı hariç diğer bağımsız bölümleri dava tarihinden önce davalının dava dışı kişilere temlik ettiği belirlenmek suretiyle yazılı olduğu şekilde karar verilmesinden bir isabetsizlik yoktur. Öte yandan, bilindiği gibi taşınmaz malların haksız eylem sonucu malikin elinden çıkmış olduğu hallerde zararın gerçekleştiği tarih, ayni hakkın sona erdiği tarih olacağı açıktır. Taşınmazın üçüncü kişiye temlik edilmesi durumunda tapu iptali davası açma hakkı olduğu müddetçe, dava konusu taşmmazın bedeline yönelik açılacak davada zaman aşımı süresi işlemeyecektir. Somut olayda, davacıların tapu iptali ve tescil davası açma hakları devam etmekte iken eldeki davada bedel istediklerine göre zamanaşımı söz konusu olmayacağı kuşkusuzdur. Diğer taraftan, asıl davada davacılar tapu iptali ve tescil davalarını kayıt malikine yöneltmediklerinden, isteklerini ıslah ile bedele de dönüş- türemeyeceklerinden birleşen davada bedel isteğinde bulunmuş olmaları da derdestlik itirazına konu olamaz. Davalının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA “l.HD.11.02.2014 tarih 2013/4638 Esas 2014/2187 Karar” SORU – 40 MUVAZAALI İŞLEMİN ÜZERİNDEN UZUN YILLAR GEÇTİKTEN SONRA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILMASI HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI OLARAK DEĞERLENDİRİLEBİLİR Mİ? 4721 sayılı T.M.K’nun 2. maddesi ”Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken, dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” hükümlerini içermektedir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılacak tapu iptali ve tescili davaları yönünden herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre yok ise de, muvazaalı işlemin üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra açılan tapu iptal ve tescili davası açılması hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirebilecektir. Bunun için her somut olayın ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir. Yoksa murisin ölümünden şu kadar yıl geçtikten sonra dava açılması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde sayılmalıdır gibi bir şey söylenmesi mümkün değildir. İki farklı davada murisin ölüm tarihinden itibaren 15 yıl geçtikten sonra dava açılmasına rağmen, davaların birisinde hakkın kötüye kullanılması var demek mümkün iken diğer davada ise hakkın kötüye kullanılmasından bahsedilmesi mümkün olmayabilir. Taraflar arasındaki “İade-i Muhakeme” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 1. Asliye Hukuk mahkemesince davanın reddine dair verilen … Gün ve sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk dairesinin .. tarih … sayılı kararıyla davanın tarafları yargılamanın yönlenmesini isteyebilirler. Dava açıp boşanmaya ilişkin Bakırköy 2. asliye hukuk mahkemesinin … sayılı dosyasının tarafıdır. Mahkemece yapılacak iş tarafların delillerini toplamak Bakırköy 2. Asliye hukuk mahkemesindeki … Sayılı tapu iptali ve tescil davasının sonucunu beklemek, HMUK 445/8 çerçevesinde değerlendirme yapmak ve hasıl olacak sonuca göre karar vermekten ibarettir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır diyerek yerel mahkeme kararını bozmuş olup yerel mahkeme önceki kararında direnilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 303 Davacı Şaziye 18/08/1993 tarihli dava dilekçesi ile eşi Ali ile 25/08/1968 tarihinde evlendiklerini bu evlilikten müşterek çocuklarının bulunmadığını, eşinin kendisini devamlı dövdüğünü ileri sürerek boşanmalarını istemiş ve yargılama aşamasında taraflar evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ve nafaka talep etmediklerinden mahkemece 22/11/1993 tarihinde tarafların boşanmalarına karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin 07/01/1994 tarihinde kesinleşmiştir. Dava dosyasına getirtilen Bakırköy 2. Asliye hukuk mahkemesinin kesinleşen 96/7 Esas 2001/39 Sayılı ilamına göre Ali’nin ilk eşinden olma çocukları Munise ve İsmail’e açtıkları dava ile Babalarının kendilerinden mal kaçırmak amacıyla tapuda adına kayıtlı taşınmazları üvey anneleri Şaziye ile Şaziye’nin ilk eşinden olma çocuğu Şengül adına muvazaa yoluyla devrettiğini esasen satış tarihi bulunan 24/08/1993 tarihinde Ali’nin hukuk ehliyeti bulunmadığını ileri sürerek tapu kaydının iptalini talep etmişler Adli tıp kurumunun 28/08/2000 tarihli raporu münderecatına göre de muris Ali’nin tapuda işlem yaptığı tarihte hukuki ehliyeti bulunmadığından tapu kaydının iptaline karar verilmiş bu karar Yargıtay tarafından onanarak 13/09/2001 tarihinde kesinleşmiştir. Temyize konu bu davada ise davacı 09/05/2000 tarihli dava dilekçesinde boşandığı Ali’nin serbest iradesi ile tapuda kayıtlı taşınmazını bedeli karşılığında kendisine sattığını ancak tapu iptal davasında satış tarihi bulunan 24/08/1993 tarihi itibariyle Ali’nin Hukuki ehliyetinin bulunmadığının saptanması nedeniyle üzerine kayıtlı taşınmazın tapu kaydının iptal edildiğini, Ali ile bu tarihten sonra boşandıklarını o halde önceki boşanma tarihi itibariyle Alinin hukuki ehliyetinin bulunmaması gerektiğini ileri sürerek boşanma kararının Yargılamanın iadesi yoluyla iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Bilindiği gibi bir davanın dinlenebilmesi için gerekli şartlardan birisi ise davacının o davayı açmakta hukuki yararı bulunmasıdır. Çünkü hukuki yarar dava şartıdır. Davacı aleyhine açılan tapu iptal davasında boşandığı eşi Ali’nin hukuki ehliyeti bulunduğunu taşınmazı eşinden bedeli karşılığında aldığını ileri sürmüş daha da önemlisi bizzat açtığı boşanma davasında boşanmanın özel nedeni olan akıl hastalığına dayanmamış eşinin içki içtiğini eve bakmadığını ve kendisini dövdüğünü ileri sürerek genel boşanma nedenine dayanmıştır. Ali’nin hukuki ehliyetsizliği boşanma davasında ileri sürülüp tartışılması gerekirken tapu iptal davasını kaybettikten sonra bu savunmanın yargılamanın iadesinde ileri sürülmesi ve bunun ayrı bir dava konusu yapılmasında davacının hukuki yararı bulunmadığı sonucuna varılmıştır. 304 Hüseyin KOVAN … Davacı ile eşi arasındaki boşanma davası 07/01/1994 tarihinde kesinleşmiş tapu iptal davası boşanma davasından sonra 04/01/1996 tarihinde açılmıştır. Şaziye vekili o davada davaya konu Fatih Davut paşada ki dairenin % payının bedeli ödenmek suretiyle Aliden satın alındığını, Alinin bu satış sırasında hukuki ehliyetinin bulunduğunu ileri sürmüş tapu iptal davası aleyhlerine sonuçlanınca 9/05/2000 tarihinde açtıkları bu dava ile alinin boşanma davası sırasında öncelikle hukuki ehliyetinin olamayacağını boşanma davasında vasi tarafından temsil edilmediği için boşanma ilamının ortadan kaldırılmasını talep etmiştir. İsviçre federal mahkemesi ve Yargıtay bir kimsenin hukuki işlemin butlanını eskiden beri bilmesine rağmen buna menfaati icabı ses çıkarmayıp ancak hesaplayamadığı sonuçlarını gördükten sonra butlanı ileri sürmenin hakkın kötüye kullanılması olarak nitelemiş ve bu tür davaların reddi gerekeceği sonucuna varmıştır. … Bilindiği gibi hukukun her alanında uygulama niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının, butlanı ileri sürme hakkı içinde bir sınır teşkil ettiği buyurucu niteliği itibariyle kendiliğinden gözetilmesi gerektiği Türk İsviçre öğretisi ve uygulamasında kabul edilmektedir. … yukarıda açıklandığı gibi bir kimsenin hukuki işlemin butlanını eskiden beri bilmesine rağmen buna uzun yıllar ses çıkarmamış, şu veya bu nedenle durum aleyhine dönünce butlana dayanmanın iyi niyet kuralına aykırı olduğu anlaşıldığından yukarıda yazılı gerekçelerle usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının ONANMASINA “HGK.29.05.2002 tarih 2002/2-401 Esas 2002/451 karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve miras payı oranında tescil, mümkün olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişmeye konu taşınmazlardan 546 parsel sayılı taşınmazın senetsizden H.. K.. adına tespit edildiği ve kadastro tutanağının 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, 419 parsel sayılı taşınmazın ise Şubat 1954 tarihli 60 nolu tapu kaydı ile miras bırakan adına kayıtlı iken 1969 yılında oğlu H.K.l’a bedeli mukabi- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 305 ünde devrettiği belirtilmek suretiyle kadastroda Hamdi adına tespitinin yapıldığı ve kadastro tutanağının 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, diğer çekişmeye konu 59 ve 159 nolu parsellerin ise kadastro tespiti sırasında yarı payının Mart 1335 tarihli 71 ve 72 sıra nolu tapu kayıtları ile A.oğlu Y., yarı payının da Mayıs 1950 tarihli 68 ve 69 sıra nolu tapu kayıtları ile 24 hisse itibariyle 6 hissesinin Ö. karısı Z. ve 3’erden 18 payının Ö. evlatları Pe.z F., Z., M.z N. ve E. adlarına kayıtlı olup, adı geçenlerin aralarında yapmış oldukları harici ve rızai taksimde 59 ve 159 nolu parsellerin Z. ile onun çocukları olan Penbe, F., Z., M., N.ve E/ye isabet ettiği, Z. 1959 yılında dul olarak ölümü ile anılan çocuklarının mirasçı olarak kaldıkları, paydaşlardan miras bırakan F.nın kendi adına asaleten N., P., Z. ve M. vekaleten hareket ederek paylarını Silivri Noterliği’nin 22.01.1979 tarihli 2008 yevmiye numaralı satış vaadi sözleşmesi ile bedeli mukabilinde H.. K./a sattığı belirtilerek % payının H. K.adına, Vi payının ise Ö.kızı E.adına tespitinin yapıldığı ve miras bırakan F.’nın bu yerleri sattığına ve tespite muvafakat ettiğine dair imzasının alındığı, kadastro tutanaklarının ise itiraz edilmeden 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, paydaş H. K.l’ın bu taşınmalardaki E.ye ait olan 14 payları da 31.12.2001 tarihinde satın alarak parsellerin tamamına malik olduğu, 1911 doğumlu olan kök miras bırakan F. K.ın 06.04.1991 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacı çocukları E. M. N. 26.03.2005 tarihinde ölen oğlu H.’in eşi olan davacı gelini C. torunları H. ve C. ile 07.04.2003 tarihinde ölen oğlu H/nin eşi davalı N. ile torunları olan diğer davalıların kaldığı görülmektedir. Davacılar, miras bırakanları F.K. tarafından davalıların murisi olan H. K.a yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. Mahkemece; miras bırakanın diğer çocuklarından mal kaçırmak amacıyla çekişme konusu taşınmazlarını davalıların murisi olan oğlu H.’ye muvazaalı olarak devrettiği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Ne var ki; yargılama sırasında davacı taraf 16.05.2011 havale tarihli dilekçesi ile çekişme konusu taşınmazlardan 546 parsel yönünden davalarını atiye terk ettiklerini bildirdiği ve davalı vekilinin hazır olduğu 22.06.2011 tarihli oturumda bu dilekçe okunmasına rağmen 546 parselle ilgili davanın atiye terk edilmesine davalı tarafça karşı çıkılmadığına göre anılan parselle ilgili olarak atiye terk nedeniyle hüküm tesisine yer olmadığına karar verilmesi gerekirken anılan taşınmazın kabul kapsamına alınmış olması doğru değildir. 306 Hüseyin KOVAN Çekişmeye konu yapılan diğer taşınmazlar yönünden ise; 419 nolu parselin tamamı ile 59 ve 159 nolu parsellerin % payının kadastro tespiti sırasında davalılarında murisi olan H.. K..adına tespit edildiği ve kadastro tespitlerinin 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, kök miras bırakan F. K. ise öldüğü 06.04.1991 tarihinden dava tarihi olan 10.02.2010 tarihine kadar dava açılmadığı, her ne kadar muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açılan davalarda zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değil ise de; aradan bunca zaman geçtikten sonra dava açılmasının Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi hükmü ile bağdaşmadığı açıktır. Hal böyle olunca; 546 parsel yönünden atiye terk nedeniyle hüküm tesisine yer olmadığına, diğer taşınmazlar yönünden ise davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Davalılar vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK/nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA (oyçokluğu ile) “l.HD.30.01.2014 tarih 2013/21600 Esas 2014/1631 karar” SORU-41 TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİ VELAYETEN YAPAN KİŞİNİN O İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNA DAYANARAK HAK İDDİA EDEBİLİR Mİ? Hukukun genel kuralı gereğince hiç kimse kendi yaptığı muvazaa iddiasına dayanarak hak iddia edemez, kendisi lehine çıkarımlarda bulunamaz. İşlemin tarafları tapuda yaptıkları işlemin muvazaalı olduğuna dair kendi aralarında ayrı bir sözleşme yapmaları veya tapuda kayıtlı gayrimenkul üzerinde bulunan kişinin bu işlemin muvazaalı olduğuna dair gerek davacıya hitaben gerekse davacıya olmaksızın herhangi bir kurum veya kuruluşa vermiş olduğu dilekçe ile bu hususu belirtmesi halinde işlemin muvazaalı (inançlı) olduğunun kabulü gerekir. Bunun dışında işlemin taraflarından birisi bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia ederek hak talep etmesi mümkün değildir. Taraflar arasında görülen tapu iptal ve pay oranında tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 25.06.2013 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Serkan M. ile temyiz edilenler vekili Avukat Ali S. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gamze Ü. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, çekişmeye konu taşınmazın davalıya temlikinin muvazaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; mirasbırakan Leyla M. K.’ın maliki olduğu kat mülkiyeti kurulu 831 ada 19 parseldeki davaya konu 2 nolu meskeninin, İzmir 27. noterliğince düzenlenen 05.08.2003 tarihli vekalete istinaden dava dışı vekili Ayşe E. E. tarafından 22.08.2003 tarihinde satış suretiyle miras bırakanın kızkardeşi olan davalıya devredildiği, murisin 29.03.2009 tarihinde öldüğü geride mirasçı olarak 308 Hüseyin KOVAN 24.03.2001 tarihinde ölen oğlu Galip’ten olma torunları olan davacıların kaldıkları anlaşılmaktadır. Davacılar, vekil tarafından gerçekleştirilen sözkonusu temlik sebebi ile gerçekte hiçbir bedel ödenmediğini, vekilin davalının talimatı ile hareket ederek vekalet görevini kötüye kullanarak davalı ile el ve işbirliği içinde işlemi gerçekleştirdiğini ileri sürerek tapu iptal ve pay oranında tescil istekli eldeki davayı açmışlardır. Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu- nu’nun 33. (1086 sayılı HUMK 76.) maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak mahkemeye aittir. Dava dilekçesi içeriğinden, iddianın ileri sürülüş biçiminden, özellikle de davacılar vekilinin evrak arasına sunduğu 01.08.2011 tarihli dilekçesindeki beyanlarından davada muvazaa hukuksal nedenine değil, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekâlet bağılını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2. (6098 sayılı Türk Borçlar Yasasının 506/2) maddesinde ”vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, mâkûl sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 309 Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Türk Medeni Kanunu (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçer- lidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca bakıldığında; davalının, çekişme konusu taşınmazın temliki karşılığında bir miktar nakit para verdiğini, ayrıca davacılar ile murisin emektarına daire devrettiğini, yine murisin oturduğu evin kira bedellerini ödediğini savunduğu, toplanan delillerden çekişmeye konu taşınmazın miras bırakan ile davalıya babalarından kaldığı, pay temlikleri sonucu tamamının muris adına tescil edildiği, evrak arasına sunulan tapu kayıtlarından miras bırakan ile davalının çok sayıda taşınmazlarının bulunduğu ve varlıklı kişiler oldukları, davalının vekil ile işbirliği içerisinde hareket ederek bedelsiz olarak taşınmazın devrini sağlamaya, ekonomik yönden ihtiyacının olmadığı, öte yandan, işlemi gerçekleştiren vekil Ayşe E. E.’un tanık sıfatıyla alınan beyanında; miras bırakanın, babadan kalan bu yerin ölümü halinde kardeşine kalmasını istediğini belirterek kendisini vekil tayin ettiğini, devirden sonra davalının, yanında lastikle bağlanmış yüklü bir parayı murise verdiğini ifade ettiği, eksiğin tamamlanması yoluyla getirtilen kayıtlardan da; davalının 07.11.2012 tarihinde, Antalya, 4527 ada 1 parselde bulunan kat irtifakı kurulu 17 nolu meskenini davacı Harun’a, 18 nolu meskeni de davalı Handeye aktardığının ve yaşı küçük olan davacı Hande adına işleme velayeten annesi Melek Y.’nun katıldığının görüldüğü, diğer taraftan aylık 2.250 – 2750.-TL olan miras bırakanın kira bedellerinin 09.01.2008 – 06.04.2009 tarihleri arasında davalının hesabından 310 Hüseyin KOVAN ödendiğinin banka kayıtları ile sabit olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde; temlikin iradi olduğu, vekalet görevinin kötüye kullanılmadığı sonucuna varılmaktadır. Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken hukuki nitelemede yanılgıya düşülerek ve muris muvazaası yönünden inceleme yapılarak yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir Davalı vekilinin belirtilen nedenlerle temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.27.02.2014 tarih 2013/19485 Esas 2014/4490 Karar ” “Tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Tekirdağ 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 25.12.2008 gün ve 2008/67 E.-370 K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay l.Hukuk Dairesinin 26.02.2009 gün ve 2009/1721 E.-2493 K. sayılı ilamı ile; (…Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemli olarak açılmış, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya kapsamına, toplanan delillere göre murisin terekeden mal kaçırma amaçlı olarak nizalı taşınmazı davalıya tapuda satış göstermek suretiyle devrettiği anlaşıldığından aşağıda belirtilen husus dışında kalan davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; işlemin danışıklı olduğu amacın terekeden mal kaçırma için muris tarafından yapıldığı belirlenmiş olduğundan kural olarak tüm davacılar yönünden davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Ancak davacılardan S……….. davalı M……… ‘un babasıdır. Tapuda devir işleminin yapıldığı 1997 tarihinde davacının velayeti altındadır. Bu nedenle tapuda davalı adına satış gösterilerek yapılan intikalde davalının velisi olarak (davalının dava dışı olan annesi ile birlikte) işleme taraf olmuş ve davalı adına tapuda devir işlemini gerçekleştirmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 311 Dosya arasında bulunan resmi senette muris taşınmazı bedeli karşılığı sattığını belirtmiş, davacı baba da bedelini vererek taşınmazı davalı adına aldığını açıklamıştır. Diğer davacıların bu devrin danışıklı olduğuna dair kendi miras haklarına dayanarak açtıkları bu davanın her türlü delil ile ispatı mümkün ise de, davacı S…. işlemde velayeten taraf olduğundan kendisinin bizzat yaptığı bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Burada bir hususu açıklamakta yarar vardır. Bir işlem ya muvazaalıdır ve bu nedenle davada taraf olanların tümü için geçersizdir veya değildir. İşlemin bazı davacılar için geçerli, bazıları için geçersiz olduğunu söyleme olanağı yoktur. Bu nedenle davacı S…. yönünden de geçersiz olduğu söylenebilir. Ancak burada bir ayrım söz konusudur. Davacı her ne kadar tapudaki muvazaalı işlemde velayeten bulunmuş ise de işlemin tarafıdır, taşınmazı bedel ödeyerek davalı adına aldığını resmi memur huzurunda beyan etmiştir. O halde kendisinin de bir muvazaası söz konusudur ve kural olarak hiç kimse kendi muvazaasma dayanarak bir hak talep edemez. Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten T.M.Y. ikinci maddesine de aykırıdır. Bu durumda davacı S…………. ün kendi muvazaasının sonuçlarından yararlanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan bu kişi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır…. gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Taraflann karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; tapuda devir işleminin vekil aracılığı ile değil, ergin olmayan davalının velisi aracılığı ile ve herhangi bir yerden talimat almadan bizzat velinin inisiyatifi ile yapılmış olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararma uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK/un 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.27.01.2010 tarih 2010/1-1 Esas 2010/32 Karar” SORU – 42 TAPUDA MUVAZAALI İŞLEM YAPAN MURİS, BU İŞLEMİ GİZLEMEK İÇİN TEMLİK TARİHİNDEN SONRA ADİ YAZILI BELGE İLE TAPUDAKİ İŞLEMİN AMACINI AÇIKLAYAN BİR YAZILI BİLDİRİMDE BULUNMASI TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİN NİTELİĞİNİ DEĞİŞTİRİR Mİ? Yüksek Yargıtay bu soruya olumsuz yanıt vermektedir Yargıtay, tapudaki satış şeklindeki temlikin gerçekte satış olmadığı ve bu işlemin muvazaalı olduğuna ilişkin, tapuda malik görünen kişinin veya satış gösteren kişinin yani tarafların temlik tarihinden önce, temlik tarihinde veya temlik tarihinden sonra adi yazılı bir belge ile bu durumu belgelemeleri halinde bu işlemin muvazaalı olduğunu taraflar yönünden kabul ederken; tapuda yapılmış olan satış şeklindeki bir temlikin muvazaalı olması halinde daha sonra temlik yapan kişinin bu işlemin amacını açıklayan bir belge ile muvazaa işlemini gizlemeye çalışması halinde bunun sonuca etkili olmayacağını belirtmektedir. Davacı kök miras bırakanlarını 27 parsel sayılı taşınmazdaki 6 nolu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalıya temlik ettiklerini ileri sürüp tapunun iptali ile miras bırakanlar adına tescilini olmadığı takdirde tenkis isteğinde bulunmuştur. Davalı, miras bırakanların iradelerinin mal kaçırma amaçlı olmadığını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece murislerin yapmış olduğu temlikin muvazaalı ve miras bırakanların gerçek iradelerinin bağış olduğu gerekçesiyle tenkisten hüküm kurulmuştur. Karar taraflarca temyiz edilmiştir. … Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece muvazaa olgusu benimsenerek tenkisten hüküm kurulmuştur. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, İsmet ve Orhan’ın maliki oldukları toplam 4/60 arsa paylı 27 parseldeki 2. kat 6 nolu bağımsız bölümdeki 2/60 ar oranındaki paylarını 21/02/1979 tarihli akitle intifa haklarını üzerlerine bırakarak çıplak mülkiyetini davalıya satış suretiyle temlik ettiklerini ve İsmetin 15/08/1999 Orhanın da 11/06/2006 tarihinde, davacının babası Nurinin ise 13/06/2001 tarihinde öldükleri anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 313 Davacı yapılan temlikin terekeden mal kaçırma amaçlı gerçekleştirdiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. … Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı adil ve doğru bir çözüme ulaştırılması davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bunun için ülkenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark taraflar arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. …….. Somut olaya gelince davacının kök miras bırakanlarının davalıya yaptıkları temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı bedelsiz ve muvazaa lı olduğu mahkemenin kabulündedir. Esasen yargılama aşamasındaki beyanlarıyla davalıda temlikin bedelsiz olduğunu benimsemiş fakat davacının murisi Nuri’nin öğrenciliği döneminde ona da bir bağımsız bölüm almdığını ve miras bırakanların denkleştirme yapma amacıyla hareket ettiklerini ileri sürerek 20/03/1997 tarihli vasiyetname başlığını taşıyan Orhan imzalı belgeyi dosyaya sunmuştur. Anılan belgenin temlikten sonra düzenlendiği ve içeriğiyle miras bırakan Orhan’ın davalıya yaptığı temlikin hangi amaçla gerçekleştirildiğini açıklar nitelik taşıdığı, oysa taşınmazın mülkiyeti daha önceden devredildiği için sonradan düzenlenen bu belgenin bir malın mülkiyetinin naklini sağlayacak hukuki yapıya haiz olmadığı sabittir. Öyleyse anılan belge ve muhteviyatının, muvazaalı işlemin kamuflesi gayesiyle kaleme alındığı düşünülmelidir, çekişmeli taşınmazın gerçek değeri ile davacının murisine edindirilen taşınmazın değeri mukayese edildiğinde, fahiş farkın bulunduğu ve temlikin denkleştirme iradesi taşımadığı hususları gözetildiğinde mahkemenin muvazaa’nın varlığına dair düşüncesinin son derece isabetli olduğu tartışmasızdır. Ne var ki mahkemece yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde ve özellikle 01/04/1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, davacının miras payı oranında tapunun iptaliyle tescile karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile şeklen ve usulen geçerli işlemlerde gözetilmesi gereken tenkis hükümleri uyarınca karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle hükmün BOZULMASINA “l.HD.01.06.2009 tarih 2009/4985 Esas 2009/6226 Karar” SORU – 43 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN BİR TAPU İPTAL DAVASINDA YAPILAN YARGILAMA SONUCUNDA MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN DEĞİL DE ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAA OLGUSUNUN SAPTANMASI HALİNDE GENEL MUVAZAA HÜKÜMLERİNE GÖRE KARAR VERİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR? Maddi vakıaları anlatmak taraflara ait olup olayın hukuki vasıflan- dırılmasını yapmanın mahkeme hakimine ait olduğu HMUK ve HMK hükümlerinin gereğidir. Davacı, dilekçesinde genel olarak olayları anlatıp muvazaa iddiasına dayanması halinde davacının olayları anlatış biçiminden ve dava dilekçesinin içeriğinden davacının talebinin alacaklılardan mal kaçırma amacıyla açılmış olan bir dava olması halinde mahkeme bunu resen dikkate alacak ve hukuki vasıflandırmayı buna göre yapacaktır. Dava dilekçesinin içeriğinden talebin tam olarak anlaşılamaması halinde de mahkeme Hakimi HMK 31 (HMUK 75.) Maddesi gereğince davacıya gerekli açıklamalar yaptırılıp buna göre mahkeme hakimi tarafından davanın hukuki vasıflandırılmasının yapılması gerekir. Davacı dava dilekçesinde açık ve net olarak muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davası açmış ise, mahkeme tarafların iddia ve savunmalarıyla davacının talebiyle bağlı olduğundan davacının muris muvazaası hukuksal nedenine dayanarak açtığı davada, yargılama sonunda alacaklardan mal kaçırma amacıyla muvazaa olgusunun tespit edilmesi halinde, mahkemenin talebi aşarak buna göre hüküm kurması mümkün değildir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil- tenkis davası sonunda, yerel mahkemece mirasbırakanın taşınmazı alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla davalıya devrettiği, temlikin bedelsiz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ilişkin verilen karara karşı davalı vekilinin yaptığı istinaf başvurusu Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince esastan reddine ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Merve A.’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 315 Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tenkis istemine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan Rahibe Serin’in 3366 parsel (yeni 379 ada 11 parsel) sayılı taşınmazını kızı olan davalı Serpil K.’ya satış suretiyle temlik ettiğini, mirasbırakanın devir tarihinde T. Tarım Kredi Kooperatifi’ne zirai kredi borcu ve daha başka borçlarının bulunduğundan haciz baskısı altında olduğunu, bu nedenle taşınmazı alacaklılardan mal kaçırma amacıyla devrettiğini, ayrıca davalı kızını diğer mirasçılardan üstün tuttuğundan mirasçıdan da mal kaçırdığını, işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile mirasbırakan adına tesciline olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama aşamasında dava dışı miraçılar davaya muvafakat etmişlerdir. Davalı, satışın gerçek olduğunu, mirasbırakanın taşınmazı borcu nedeniyle sattığını, satış parası ile borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, mirasbırakanın taşınmazı alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla davalıya devrettiği, temlikin bedelsiz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ilişkin verilen karara karşı davalı vekilinin yaptığı istinaf başvurusu Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesine esastan reddedilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1938 doğumlu mirasbırakan Rahibe S/in 09.05.2005 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak çocukları olan davacılar Gökhan, Gül, Meryem, davalı Serpil ile dava dışı Sabahat ile Zeynep’i bıraktığı, mirasbırakanın 3366 parsel (yeni 379 ada 11 parsel) sayılı taşınmazını 12.10.1999 tarihinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazmı devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararmda açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmeside 316 Hüseyin KOVAN Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmeside büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olayda, dinlenen davacı tanıkları, temlikin mirastan mal kaçırma amacı ile yapıldığına ilişkin beyanda bulunmamışlar, aksine mirasbırakanın çekişme konusu taşınmazı borçları sebebiyle alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla devrettiğini beyan etmişlerdir. Esasen bu husus ilk derece mahkemesinin de kabulündedir. O halde, yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde mirasbırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırma olmadığı kabul edilmelidir. Hal böyle olunca; muris muvazaasına dayalı davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi doğru değildir. Kabule göre de; TMK’nun 28. maddesinde düzenlendiği üzere kişilik ölümle sona ereceğinden mirasbırakan Rahibe Serin adına tescil kararı verilmesi de isabetsizdir Davalı vekilinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1.Hukuk Dairesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 371/1-a maddesi uyarınca BO- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 317 ZULMASINA, dosyanın kararı veren Mersin 5. Asliye Hukuk Mahkemesine, kararın bir örneğinin Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.10.04.2019 tarih 2018/2353 Esas 2019/2538 Karar” Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tarafların miras bırakanı Hüs- nü’nün 474 ada 1 parselde kayıtlı kargir apartmanın 1/6 paylı zemin kat 2 nolu ve bodrum niteliğindeki 1 nolu bağımsız bölümlerin mülkiyetini ölünceye kadar bakma akdi ile davalıların miras bırakanı Mahir’e temlik ettiği, önce bakım alacaklısı Hüsnü’nün sonra da Mahir’in öldüğü, Mahir’in sağlığında alkol tedavisi gördüğünün hastane kayıtları ile saptandığı, alkol bağımlısı olması sebebiyle eşinin sık sık evi terk ettiği, miras bırakan Hüsnü’nün diğer mirasçılardan mal kaçırma kastıyla değil de; aile bütünlüğünü sağlamak ve devam ettirmek, eşin eve dönmesini temin ederek yuvanın bozulmasını önlemek amacıyla bağış iradesinin sicile ölünceye kadar bakma şeklinde yansıtıldığı gerekçesi mahkemece benimsenerek davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır. Uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 72 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö- 318 Hüseyin KOVAN nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Buna göre, yukarıda değinilen ilkeler ışığında somut olay, özellikle mahkemenin davanın kabulünde gerekçe yaptığı bulgu ve olgular birlikte değerlendirildiğinde, murisin diğer mirasçılardan mal kaçırma iradesi ile temliki gerçekleştirmediği gözetildiğinde 1.4.1974 tarih ve 1-2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının olayda uygulama olanağının bulunmayacağı kuşkusuzdur. Bilindiği üzere, içtihadı birleştirme kararları konuları ile sınırlı, gerekçeleriyle açıklayıcı, sonuçlarıyla bağlayıcıdır. Buna göre, “muris muvazaası” ile sınır olan tevhidi içtihadın yorum yoluyla içeriğinin genişletilerek genel mahiyetteki Borçlar Kanunun 18. maddesinden kaynaklanan genel muvazaayı kapsama dahil etmek mümkün bulunmamaktadır. Bu sebeple, resmi aktin miras bırakanın gerçek iradesini yansıtmadığı ve Borçlar Kanununun genel mahiyetteki “muvazaayı” öngören 18. maddesi hükmü çerçevesinde kaldığı göz ardı edilerek somut olayın hadisede uygulanması gerekmeyen ¥2 sayılı İnançları Birleştirme kararı kapsamında kaldığı mütalaa edilmek suretiyle davanın kabul edilmesinin de doğru ve isabetli olduğu söylenemez. Kaldı ki, dava dilekçesi ve iddianın ileri sürülüş biçimi itibariyle davadaki istek muris muvazaası nedenine dayanmakta olup, Borçlar Kanununun 18. maddesinden kaynaklanan genel muvazaaya dayalı açılmış bir dava ve istek bulunmamaktadır. Hal böyle olunca, iddia ve istek dışına çıkılarak yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru değildir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 319 Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.02.06.2004 tarih 2004/1-311 Esas 2004/331 karar” SORU – 44 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVASININ YEMİN İLE ÇÖZÜME KAVUŞTURULMASI MÜMKÜN MÜDÜR? Yüksek Yargıtay bu soruya da olumsuz cevap vermektedir. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, ortak mirasbırakan olan babaları Leşker Y.’ın maliki olduğu 479 ada 45 parselde bulunan 2 nolu bağımsız bölümü kendisinden mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak kızı davalıya 06.04.2005 tarihli satış aküyle temlik ettiğini ileri sürerek tapu iptali ile miras payı oranında tesciline olmazsa tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalı,murisin parasını ödeyerek davacıya Üsküdar ilçesinde iki daire ve Marmaris ilçesinde bir yazlık satın aldığını, iş kurarken sermaye olarak para verdiği gibi Marmariste bulunan yazlığını satmak ve kredi çekmek suretiyle davacının borçlarını ödediğini,hastanede kaldığı 2005 yılında muris ile ilgilendiğini ve malvarlığını paylaştırmak amacıyla taşınmazın devredildiğini,mirastan mal kaçırmak amacının olmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, mirasbırakanın davalıya yaptığı temlikte paylaştırma amacı taşıdığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekilince süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik hakimi Barış B.’ün raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi, Gereği görüşülüp, düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle, muris muvazaası iddiasının kanıtlanamadığı, diğer taraftan yemin delili ile çekişmenin çözüme kavuşturulma olanağı bulunmadığı gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru olduğuna göre; davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 0.90.-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD,01.102014 tarih 2014/349 Esas 2014/15242 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 321 Taraflar arasında görülen davada; Davacı, miras bırakanı Süleyman D/ın maliki bulunduğu 100 ve 92 parsel sayılı taşınmazların mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla hileli yollardan önce ara malik Besat D.’a murisin ölümünden sonra davalıya satış suretiyle muvazaalı devredildiğini ileri sürerek tapu iptali ve muris adına tescil isteğinde bulunmuştur. Davalı, miras bırakanın hastalığı nedeniyle, ihtiyaçları için taşınmazları Besat D/a sattığını, BesatTn şehir dışına tayini çıkması nedeniyle kendisinin bedeli karşılığı bu yerleri satın aldığını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dava konusu taşınmazlarm satışında murisin iradesini fesada uğratacak bir unsur bulunmadığı, temlike konu satış işlemlerinin muvazaalı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden çekişme konusu 100 ve 92 parsel sayılı taşınmazların miras bırakan tarafından 26.7.2000 tarih 33 yevmiye nolu ve 18.01.2001 tarih 3 yev. nolu akitler ile tapuda satış gösterilmek suretiyle önce dava dışı Besat D.’a ondanda 3.9.2003 tarih 178 yev. nolu akit ile davalıya temlik edildiği görülmektedir. Davacı bu temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduklarını ileri sürmüştür. Bilindiği üzere; Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. 322 Hüseyin KOVAN Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de, büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olayda, yukarda açıklanan ilkeleri kapsar biçimde bir araştırma yapıldığı söylenemez. Miras bırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunup, bulunmadığı, davalının alım gücünün olup, olmadığı yeterince araştırılmamıştır. Ayrıca murisin temlik dışı başkaca taşınmazlarının bulunup, bulunmadığı belirlenmemiş, davalı ile ara malik arasındaki ilişki saptanmamıştır. Diğer taraftan davada ileri sürülen muvazaa iddiası yönünden taraf yada tamamlayıcı yemin ile çekişmenin çözüme kavuşturulma olanağı yoktur. Hal böyle olunca belirtilen eksiklikler tamamlanmak suretiyle ve açıklanan ilkeler gözetilerek soruşturmanın tamamlanması, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturma ile karar verilmesi doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA “l.HD.30.12.2004 tarih 2004/14342 Esas 2004/14771 Karar” SORU-45 MUVAZAALI OLARAK BOŞANDIĞI GEREKÇESİ İLE ÖLÜM AYLIĞININ SGK TARAFINDAN KESİLMESİ ÜZERİNE, KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ VE KESİLEN ÖLÜM AYLIKLARININ FAİZİ İLE İSTENMESİ HALİNDE DAVACI NEYİ NASIL İSPAT ETMELİDİR? Yargıtay, kurum memurlarının tutmuş oldukları tutanakların aksinin eşdeğer bir yazılı belge ile ispat edilmediği gerekçesi ile davayı red eden yerel mahkeme kararını, “Davacının beyan ve imzasını içermeyen kurum yoklama memurlarının tutanaklarının, davacı yönünden aksi ancak eşdeğer yazılı belge ile kanıtlanabilecek nitelikte kabul edilmesi mümkün değildir.” Diyerek daha ayrıntılı bir inceleme ve araştırma yapılmalıdır gerekçesi ile bozmuştur. Taraflar arasındaki “kurum işleminin iptali ve tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bartın 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce (İş Mahkemesi Sıfatıyla) davanın reddine dair verilen 01.02.2011 gün ve 2009/1339 E.-2011/66 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay lO.Hukuk Dairesi’nin 15.12.2011 gün ve 2011/4350 E.-2011/18230 K. sayılı ilamı ile; …Hakkında verilen boşanma kararı 2002 yılında kesinleşen davacıya, 1997 yılında yaşamını yitiren sigortalı babası üzerinden 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu hükümlerine göre hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca 2009 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen işlemle 01.10.2008 tarihi itibarıyla kesilerek, 24.10.2008- 23.11.2009 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar yönünden borç tahakkuku işlemi tesis edildiği anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56’ncı maddesinin ikinci fıkrası olup, uyuşmazlığın çözümünde, sosyal güvenlik, sosyal güvenliğin amaç ve yöntemleri, sosyal sigortalar, sosyal güvenlik sistemi gibi kavram ve olguların değerlendirilmesine gereksinim bulunmaktadır. Sosyal güvenlik …, toplumda yaşayan her kesimi hiçbir ayırım gözetmeksizin hayatın çeşitli sosyal risklerine karşı ekonomik güvence altına alarak yarın endişesinden kurtarmaya, toplumda yoksul ve muhtaç 324 Hüseyin KOVAN insanlara yardım ederek onlara insan onuruna yaraşır en az yaşam düzeyi sağlamaya çalışır. Böylelikle bir ülkede, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet eder. … Sosyal edimler (yardımlar) sağlayan tüm alanlarda olduğu gibi, sosyal sigortalar da sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi amacına hizmet etmeye ve insana, insan onuruna layık bir yaşam düzeyi sağlamaya yöneliktir. … Sosyal güvenlik, sadece insanların geleceğini güvence altına almaya yönelik bir kurallar bütünü olmayıp, her şeyden önce bir sosyal program ya da politikadır. Bu politikada asıl hedef, insanların belirli sosyal risklere karşı ekonomik güvenliklerinin ve sosyal adaletin sağlanması ise de, bunun içinde durmadan değişen kural ve ilkeler, türlü yöntemler ve önlemler yer almaktadır. Bu niteliği itibarıyla sosyal güvenlik bir hukuk dalı olmaktan çok, bir sistemdir (Prof. Dr.A.Can Tuncay/Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mevzuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2’nci Bası, İstanbul 2009, s. 3, 5,115). Bununla birlikte, sosyal güvenliği oluşturan birtakım hukuk kuralları bulunmaktadır ve söz konusu kurallar yönünden incelendiğinde sosyal güvenliğin bir hukuk dalı olduğu kuşkusuzdur. Yalnızca sosyal yardım ve hizmetler ile sosyal sigortaları içeren, üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerinde ders olarak öğrenimi sürdürülen dar anlamda Sosyal Hukuk söz konusu olduğu gibi, Sosyal Güvenlik Hukuku ile beraber konut hakkı, eğitim hakkı, işsizleri koruma ve kendilerine iş bulma, sağlığın, çocukların, tüketicinin, analığın korunması ve benzeri sosyal konuları barındıran geniş anlamda Sosyal Hukuk’tan da söz edilmekte, ülkemizde ise yerleşik olmayan anılan kavramlar yerine Sosyal Güvenlik Hukuku terimi kullanılmaktadır. Tüm ülkelerin pozitif hukuklarında yer alan ve gelişen sosyal güvenlik kavramı, genel ilkeler düzeyinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kabul edilen birçok anayasada yerine aldıktan sonra, uluslararası düzeyde ilk defa 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirge- si’nde temel bir hak olarak düzenlenmiştir (Prof. Dr. Ali Güzel/Prof. Dr. Ali Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 9’uncu Bası, İstanbul 2003, s. 37). Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Bildirge’nin 22’nci maddesinde, herkesin, toplumun bir bireyi olarak sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, sosyal güvenliğin, bireyin onuru, kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel hakların doyurulması temeline dayandığı belirtilmiştir. Ulusal normlar yönünden bakıldığında, anılan belgeden esinlenilerek ülkemizde de 1961 tarihli Anayasa’da sosyal güvenlik, herkes için anayasal hak olarak dü- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 325 zenlenmiştir. 1982 Anayasası’nın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriye- ti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 5’inci maddesinde, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamanın, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmanın devletin temel amaç ve görevleri arasında bulunduğu bildirilmiş, “Sosyal güvenlik hakkı” başlığını taşıyan 60Tncı maddesinde, herkesin, sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, devletin bu güvenliği sağlayacak gerekli önlemleri alıp teşkilatı kuracağı, “Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler” başlıklı 61’inci maddesinde, devletin, savaş ve görev şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri koruyacağı ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı, sakatların korunmalarını ve toplum yaşamına intibaklarını sağlayıcı önlemleri alacağı, yaşlıların devletçe korunacağı ve kendilerine yapılacak yardım ile sağlanacak diğer hak ve kolaylıklara ilişkin düzenlemeler yapılacağı, devletin, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü önlemi alacağı, bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kuracağı veya kurduracağı, “Devletin İktisadî ve sosyal ödevlerinin sınırları” başlığını taşıyan 65’inci maddesinde, devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği açıklanmıştır. Tüm ulusal hukuklar için temel model oluşturan Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) tarafından 28 Haziran 1952 günü benimsenen Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 Sayılı Sözleşme’de ise dokuz adet temel sosyal sigorta kolu; hastalık durumunda gelir kaybını karşılayan ödenekler, hastalık halinde sağlık yardımları, iş kazası ve meslek hastalığı, sakatlık, analık, yaşlılık, ölüm, aile yardımları (ödenekleri) ve işsizlik olarak sıralanmış olup, anılan Sözleşme’ye taraf olan ülkemizde de bu sigorta türlerinden aile yardımları (ödenekleri) dışında kalanların tümü, tarihsel süreç içerisinde aşamalı olarak kabul edilerek ilgili sosyal güvenlik kanunlarında düzenlenmiştir. Sosyal sigorta sistemlerinde sigortalılar veya hak sahipleri belli şartların yerine getirilmesi halinde sosyal edime (yardıma) hak kazanırlar. Sosyal edim ya da sosyal yardım hakkı kişilerin belli bir yardım ya da edim üzerinde yargısal yönden icrası mümkün kamusal talep hakkını ifade eder (Prof. Dr.A.Can Tuncay/Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mev- 326 Hüseyin KOVAN zuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2’nci Bası, İstanbul 2009, s. 128). Sosyal sigortalar; sosyal koruma, dayanışma, sosyal denkleştirme, zorunluluk ilkelerine dayanmakta olup, özellikle inceleme konusu 5510 sayılı Kanunun 56’ncı maddesi yönünden önem arz eden sosyal koruma ilkesiyle, toplumun ekonomik ve sosyal yönden en fazla gereksinimi olan bireylerini/gruplarını koruma, güvenceye kavuşturma ve onlara hizmet amaçlanmakta, yaşamlarını sürdürebilmeleri için bu kişilerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması hedefi öne çıkmaktadır. Devletler tarafından amaç olarak benimsenen sosyal güvenlik genellikle, sosyal sigortalar ile sosyal yardım ve hizmetler olarak adlandırılan iki temel yöntem uygulanmak suretiyle sağlanmaya çalışılmaktadır. İki ana rejimden meydana gelen Türk Sosyal Güvenlik Sistemi’nde, yardımların genellikle devlet bütçesinden veya gönüllü özel yapılanmalardan karşılandığı, katılmasız veya primsiz rejim olarak adlandırılan sosyal yardım ve hizmetlerin yanı sıra, sistemin temel dayanağını oluşturan ve ilgililerin herhangi bir maddi katkısının söz konusu olmadığı katılmalı veya primli rejim de bulunmaktadır. Devletin Anayasa’da güvence altına alınan sosyal güvenlik haklarının yaşama geçirilmesi için gerekli teşkilatı kurması ve diğer önlemleri alması, sosyal güvenlik politikalarmı bilimsel verilere göre belirlemesi ve bunun için gerekli yasal düzenlemeleri yapması doğaldır. Sosyal sigorta programlarının sigortacılık ilkeleri ve çağdaş standartlarla uyumu ve malî açıdan sürdürülebilirliği, sosyal sigorta kuruluşlarının İdarî ve malî etkinliklerinin artırılması için gerekli rejimin oluşturulmasını zorunlu kılar. Nesnel ve sürekli kurallarla sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmayan bir sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilir olması düşünülemez. Bu düzenin korunması Anayasa’nın 60Tncı maddesinde yer alan sosyal güvenlik hakkının güvenceye alınması için de zorunludur (Anayasa Mahkemesi’nin 26.01.2011 gün ve 2008/109 Esas, 2011/25 Karar sayılı kararı). Ülkemizde, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu olmak üzere beş ana sosyal güvenlik yasası bulunmakta olup, bu mevzuatlarda düzenlenen sosyal güvenlik hakkı, Sosyal Sigortalar Kurumu, kısaca Bağ- Kur olarak adlandırılan Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından yerine getirilmekte iken, öncelikle 20.05.2006 tarihinde Resmi Ga- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 327 zete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, örgütlenme yasası niteliğindeki 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile kamu tüzel kişiliğine sahip, idari ve mali açıdan özerk Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kurularak, anılan üç kurum tek çatı altında bu Kurum’da birleştirilmiş, sonrasında mevzuat birliğini sağlamaya yönelik olarak, istisnaları dışında 01.10.2008 günü yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Tüm modern sosyal güvenlik sistemlerinde yer alan ölüm sigortası, sigortalının yaşamını yitirmesi durumunda geride kalan ve hak sahibi olarak nitelendirilen (tanımlanan) kişilerin geleceklerini güvence altına almayı amaçlamaktadır. Söz konusu kanunlarda iş kazalarıyla meslek hastalıkları sigortası veya ölüm sigortası kollarından hak sahiplerine ölüm geliri, ölüm aylığı, dul ve yetim aylığı bağlanabilmesi için bazı koşullar öngörülmüş, bunlar arasında anne/baba üzerinden hayattaki kız çocuğuna veya eş üzerinden sağ kalan diğer eşe tahsis yapılabilmesi, evli olmama şartına bağlanmıştır. 506 sayılı Kanunun 99’uncu ve 1479 sayılı Kanunun 43’üncü maddelerinde “hakkı doğuran olay tarihi” ibarelerine yer verilmiş, 5510 sayılı Kanunun 35’inci maddesinde “hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih”, 97’nci maddesinde “hakkın kazanıldığı tarih” ve “hakkın doğduğu tarih” sözcükleri kullanılmıştır. Kız çocuğuna anne/baba üzerinden ölüm geliri/aylığı veya yetim aylığı bağlanabilmesi için yalnızca ölümün gerçekleşmesi veya evli olunmaması yeterli bulunmayıp, tahsis için her iki olgunun bir arada varlığı gerekmektedir. Evli kız çocuğu kimi zaman boşanmayla, bazen de ölümle hak sahibi sıfatını kazanmakta, başka bir anlatımla, sigortalı anne/baba yaşamını yitirmesine karşın kız çocuğu evli ise hak sahibi olamamakta, evli olmayan kız çocukları ise sigortalı anne/baba hayatta olduğu sürece bu sıfatla anılmamakta ve her iki durumda da gelire/aylığa hak kazanılamamaktadır. Şu durumda, evli kız çocuğu bazen boşanmayla, kimi zaman da ölümle ve hangisi daha sonra ise o tarihte hak sahibi olmaktadır. Dolayısıyla, hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih (=Hakkın kazanıldığı tarih=Hakkın doğduğu tarih=Hakkı doğuran olay tarihi) değişkenlik arz etmektedir. Anılan beş temel kanunda yer almayan inceleme konusu norm, ilk kez 5510 sayılı Kanunun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” başlığını taşıyan 56’ncı maddesinin ikinci (son) fıkrasında düzenlenerek 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Fıkrada “Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96’ncı madde hükümlerine göre geri alınır.” düzenlemesine yer ve- 328 Hüseyin KOVAN rilmiştir. Öncelikle belirtilmelidir ki, inceleme konusu hükmün Anaya- sa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 2009/86 Esas numaralı başvurunun, 28.04.2011 tarihinde verilen karar ile reddedildiği, dolayısıyla iptal edilmeyen fıkranın yürürlükte olduğu belirgindir. Kamuoyunda uzun yıllardır varlığı konuşulan, yaşamını yitirmiş sigortalı/iştirakçi annesi/babası üzerinden ölüm aylık veya gelirine/yetim aylığına hak kazanabilmek için evlilik bağına son verip boşandığı eşiyle birlikte yaşamayı sürdüren kız çocuklarının veya hayatta bulunmayan sigortalı/iştirakçi eski eşi üzerinden ölüm aylık veya geli- ri/dul aylığı tahsisi için mevcut evlilik birliğini sonlandırmasına karşın sonraki eşiyle beraberliğini devam ettiren kişilerin durumu etik değerler, ahlaki algı ve kurallar yönünden ele alınabilir, uzun bir sürece yayılmış bu türden birlikteliklerin toplum nezdinde oluşturduğu rahatsızlıklar, varsa tarafların ortak çocuklarının ruhsal dünyasında meydana getirdiği olumsuz etkiler dile getirilebilir ise de, kuşkusuz, bu yönde yapılacak herhangi bir irdeleme, yargının görev, hak ve yetki alanı içerisinde bulunmadığı gibi, yargısal metinlerde bu tür değerlendirmelere yer verilmesinin sakıncaları da ortadadır. İlgili hak sahibinin seçimini, her ne sebeple olursa olsun boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşama yönünde kullanması, mutlak surette bireysel özgürlük çerçevesinde ele alınmalı, bununla beraber, Anayasa’nın 65’inci maddesinde de ifade edildiği üzere, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile saptanan görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri göz önünde bulundurarak mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirme görevi olan devletin, sosyal güvenliğin yaşama geçirilip ülkede yaşayan diğer fertlere de bu hakkın dağıtılmasında sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gözden uzak tutulmamalı, daha açık anlatımla, boşanılan eşle fiilen beraber yaşama durum ve olgusuna müdahale edemeyecek olan devletin, yöntemince kabul edeceği yasal düzenlemeyle bu tür ilişkiyi sürdürenleri sosyal sigorta yardımından yararlandırmama (yoksun bırakma) yetkisi olduğu benimsenmeli, özellikle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal başvurusunun reddedilmesi karşısında, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organlarınca görev sınırları içerisinde, sosyal güvenlik hukuku ve onun ilkeleri kapsamında madde hükmü ele alınmalıdır. Anlaşılacağı üzere, söz konusu madde yönünden kanun koyucu tarafından; hak sahibi konumundaki eş veya çocuğun, boşandığı eşiyle eylemli olarak birlikte yaşaması yasaklanmamakta, bu tür ve nitelikte yaşam sürdüren kişinin bir anlamda hak sahipliği sıfatının ortadan kalktığı kabul edilip, gelir ve/veya aylıktan yararlandırılmaması benimsenmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 329 Konuyla ilgisi bakımından aşağıya alınan kararın. Anayasa Mahke- mesi’nin sosyal güvenliğe bakış açısını anlamamız açısından faydalı olduğu düşünülmektedir. 5434 sayılı Kanunun 71’inci maddesinin birinci cümlesinde yer alan “… eşinden 30 yaş veya daha büyük ise ölümünde eşine yarı nispetinde aylık bağlanır.” ibaresinin, Anayasa’nın 2., 5. ve lO.maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemini görüşen Mahkeme, 28.04.2011 gün ve 2009/93 Esas, 2011/73 Karar sayılı kararında “… Devletin sosyal olması, aktüeryal denge ile sosyal devlet ilkesi arasında uyum olmasını, sosyal güvenlikten kaynaklanan yüklerin gerektiğinde Devlet tarafından karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. … Ancak sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı olarak çalışması için aktüeryal dengelerin korunması zorunludur. İtiraz konusu kuralda …, Türkiye’nin sosyal gerekleri de dikkate alınarak iştirakçinin dul eşine sosyal güvenlik hakkından yoksun kalmaması için yarı nispetinde aylık bağlanmıştır. Kamu yararı amacıyla kabul edilen bu düzenlemede iştirakçinin dul eşine ekonomik bir güvence sağlanarak sosyal devlet ilkesine de bağlı kalınmıştır. … Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer verilen “yasa önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anaya- sa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Yasa koyucunun aktüeryal dengeleri gözeterek takdir yetkisini kullanmak suretiyle kuralda tespit etmiş olduğu yaş farkı, eşitlik karşılaştırılmasında esas alınamaz.” görüşünü belirtip, söz konusu ibareyi Anayasa’ya aykırı bulmayarak iptal başvurusunu oyçokluğuyla reddetmiştir. 5510 sayılı Kanunun 56’ncı maddesinin ikinci fıkrası, oldukça sade biçimde kaleme alınmış, madde başlığında “bağlanmayacak” sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde “bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir” ibareleri kullanılmış, böylelikle, daha önceki sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, ey- 330 Hüseyin KOVAN lemli olarak birlikte yaşama, aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak da benimsenmiştir. Burada, eylemli olarak birlikte yaşama olgu- sunun/durumunun tanımlanması, hukuki sınır ve çerçevesinin çizilip ortaya konulması önem arz etmektedir. Taraflar arasında hangi hukuki sebep ve maddi vakıaya dayanmış olursa olsun sona ermiş evlilik birliğinin hak ve yükümlülüklerinin sürdürüldüğü beraberlikler veya kesinleşmiş yargı kararına bağlı olarak gerçekleşmiş boşanmanın var olan/olası sonuçlarını ortadan kaldırıcı/giderici nitelikteki birliktelikler madde kapsamında değerlendirilmeli, ortak çocuk/çocuklar yönünden, boşanma kararına bağlanan veya bağlanmayan kişisel ilişkilerin yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak, eşlerin belirli aralıklarda ve günlerde zorunlu şekilde bir araya gelmeleri durumunda ise kanun koyucunun bu türden ilişkinin varlığının gelir/aylık bağlanmaması veya kesilmesi nedeni olarak öngörmediği kabul edilmeli, boşanılan eşle kuru- lan/yürütülen ilişkinin, eylemli olarak birlikte yaşama kavramı kapsamında yer alıp almadığı dikkatlice irdelenerek saptama yapılmalıdır. Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce 3976/05 numaralı davada verilen 02.11.2010 tarihli karar konuya bir nebze olsun ışık tutabilecek niteliktedir. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın nedeni, Şerife Yiğit (başvuran) adlı Türk vatandaşının, 06.12.2004 tarihinde yaptığı başvurudur. Türk Medeni Kanunu hükümleri kapsamında geçerli evlilik (resmi nikah) ilişkisi kurulmaksızın yıllardır birlikte yaşadığı kişinin yaşamını yitirmesi üzerine sosyal güvenlik kurumuna başvurarak ölen kişi üzerinden kendisine sosyal sigorta yardımı yapılmasını isteyen başvuranın bu talebinin Kurum ve mahkemelerce reddedilmesi üzerine gerçekleştirilen başvuruda Mahkeme; “…AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, ayrımcılık, tarafsız ve makul bir gerekçe olmaksızın nispeten benzer koşullardaki kişilere farklı davranmak anlamına gelir… Farklı muamelenin, meşru bir amaç güdülmüyorsa veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir ilgi yoksa, tarafsız ve makul bir gerekçesi yoktur. … 14’üncü madde, farklı olgusal koşulların tarafsız olarak değerlendirmesine dayanan, kamu çıkarına dayalı olarak toplumun çıkarlarını koruyan ve Sözleşme’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi arasında adil denge sağlayan muamele farklılıklarının önüne geçmez. … Yüksek Sözleşmeci Devletler, kanunda benzer durumlardaki farklılıkların farklı bir muameleyi haklı gösterip göstermeyeceği veya ne dereceye kadar haklı göstereceğinin belirlenmesinde belirli bir takdir payını kullanmaktadırlar. … Bu pay devletin, mali kaynaklarıyla yakından ilintili olan genel mali, ekonomik ve sosyal ted- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 331 birlerinin uygulanmasında daha geniştir. … 8’inci madde, aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının güvencesini vererek, ailenin varlığını gerektirir. Aile hayatının var olup olmadığı aslında, yakın kişisel bağların uygulamada da gerçekten var olmasına bağlı olan bir bilinmezdir. … 8’inci madde meşru ailenin olduğu gibi, gayrimeşru ailenin, aile hayatı için de geçerlidir. … Aile kavramı, yalnızca evliliğe dayalı ilişkilerle sınırlı olmayıp, tarafların evlilik dışı biçimde beraber yaşadığı aile bağlarını da kapsayabilir Aile hayatı, örneğin çocukların eğitimi çerçevesinde, yalnızca sosyal, ahlaki ya da kültürel ilişkileri kapsamaz;… maddi türden menfaatleri de kapsar. … Ek olarak, bir ilişkinin aile hayatı olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine karar verirken, çiftin beraber yaşaması, ilişkilerinin süresi ve çocukları olup olmadığı gibi birkaç etken önemlidir. … Her iki bağlamda da, bireyin ve bütün olarak toplumun rekabet halindeki çıkarlarıyla arasındaki adil denge dikkate alınmalıdır, ayrıca her iki bağlamda da Devletin belirli bir takdir yetkisi olduğu kabul edilir. … Ayrıca, Devletin planladığı ve demokratik bir toplumda görüşlerin makul biçimde büyük ölçüde farklılaşabildiği ekonomik, mali ve sosyal politikalar çerçevesinde, bu takdir yetkisi ister istemez daha geniştir. …” yönündeki görüş ve yaklaşımıyla Sözleşme’ye Ek 1 NoTu Protokol’ün l’inci maddesiyle birlikte alındığında AİHS’nin 14’üncü maddesinin ve ayrıca 8’inci maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Anılan 56’ncı maddede, oldukça yalın olarak “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” ibareleri yer almakta olup, kanun koyucu tarafından örneğin; “sosyal güvenlik kanunları kapsamında ölüm aylığına hak kazanmak amacıyla eşinden boşanan”, “hak sahibi sıfatını haksız yere elde etme amacıyla eşinden boşanan”, “gerçek boşanma iradesi söz konusu olmaksızın (muvazaalı olarak) eşinden boşanan” veya bunlara benzer ifadelere yer verilmemiş, sade olarak kaleme alınan metinle uygulama alanı genişletilmiştir. Maddede boşanma amacına/saikine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, gerek Kurumca, gerekse yargı organlarınca uygulama yapılırken; eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin/samimiliğinin araştırılıp ortaya konulması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvazaalı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma/irdeleme ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapılmamalı, özellikle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan “boşanma” hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayanmadığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda 332 Hüseyin KOVAN “anlaşmalı boşanma” adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır. Şu durumda sonuç olarak vurgulanmalıdır ki, boşanma tarihi itibarıyla gerçek/samimi boşanma iradelerine sahip olan (evlilik birliği temelinden sarsılan) veya olmayan tüm eşlerin, maddenin yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihinden itibaren her ne sebeple olursa olsun eylemli olarak birlikte yaşadıklarının saptanması durumunda geli- rin/aylığın kesilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Maddede “belirlenen” sözcüğü dikkati çekmekte olup, belirlemenin nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiği, belirleme yapılırken hangi yöntemin izleneceği, yargı makamları önünde ispat hak ve yükünün kime ait olduğu, boşanılan eşle eylemli birlikte yaşama/yaşamama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiği önem taşımaktadır. Anayasa’nın “Özel hayatın gizliliği” başlığını taşıyan 20’nci maddesinde, herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; 5510 sayılı Kanunun “Kurumun denetleme ve kontrol yetkisi” başlıklı 59’uncu maddesinde, bu Kanunun uygulanmasına ilişkin işlemlerin denetiminin, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları eliyle yürütüleceği, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında belirledikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin, yemin dışında her türlü kanıta da- yandırılabileceği, bunlar tarafından düzenlenen tutanakların aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğu, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları görevlerini yaparken, tüm kamu görevlilerinin gerekli kolaylığı göstereceği ve yardımcı olacakları, bu Kanunun uygulanması bakımından, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının, 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen denetim, teftiş ve kontrol yetkisine de sahip oldukları, bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esasların, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği, “Bilgi ve belge isteme hakkı, bilgi ve belgelerin Kuruma verilme usûlü” başlığını taşıyan 100’üncü maddesinde, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki kuruluşların, döner sermayeli kuruluşlar ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin doğrudan, münferit olarak bilgi ve belge istenmesi hariç olmak üzere kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşların ise Kurumla yapılacak protokoller çerçevesinde, Devletin güvenliği ve temel dış yararlarına karşı ağır sonuçlar doğuracak durumlar ile özel hayat ve aile hayatının gizliliği ve savunma hakkına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla özel kanunlardaki yasaklayıcı ve sınırlayıcı hükümler dikkate alınmaksızın gizli dahi olsa Kurum tarafından Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 333 kişilerin sosyal güvenliğinin sağlanması, 6183 sayılı Kanuna göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ile bu Kanun kapsamında verilen diğer görevler ile sınırlı olmak üzere istenecek her türlü bilgi ve belgeyi sürekli ve/veya belli aralıklarla vermeye, bilgilerin elektronik ortamda görüntülenmesini sağlamaya, görüntülenen bu bilgilerin güvenliğini sağlamaya, korumak zorunda oldukları her türlü belge ile vermek zorunda oldukları bilgilere ilişkin mikrofiş, mikrofilm, manyetik teyp, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm sistem ve şifreleri incelemek için sunmak zorunda oldukları, bu madde kapsamında ilgili kişi, kurum ve kuruluşların Kurumun belirleyeceği süre içerisinde söz konusu isteme cevap vermek ve gereken kolaylığı göstermekle yükümlü oldukları, elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgelerin adli ve idari makamlar nezdin- de resmi belge olarak geçerli olduğu açıklanmıştır. Ayrıca, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 28’inci maddesinde, bu Yasaya göre seçmen olan vatandaşları tek olarak tanımlayan ve seçmenin oturduğu yeri belirleyen bilgileri kapsayan bilgisayar ortamına “Seçmen Kütüğü” denildiği, seçmenin devamlı oturduğu konutun bulunduğu ilçe, muhtarlık, sokak isimleri ile binanın kapı ve varsa daire numarasının “Seçmenin Adresi” olduğu, 45’inci maddesinde, seçmen kütüğünde yazılı seçmenlere ait bilgilerin, her yıl seçmenlerin oturdukları il ve ilçeye göre ayrılmış listeler halinde, il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderileceği bildirilmiştir. Türk vatandaşları ile Türkiye’de bulunan yabancıların nüfus hizmetlerinin düzenlenmesine, yürütülmesine ve geliştirilmesine ilişkin esas ve usûl hükümlerini kapsayan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 3’üncü maddesinde, bu Kanunda geçen “adres”in, herhangi bir toprak parçası veya binanın coğrafî konumu ve işlevi açısından tanımlanmasını, “Adres Paylaşımı Sistemi”nin, ulusal adres veri tabanında tutulan bilgilerin kurumlar ile diğer kişilerce paylaşılması işlemini, “diğer adres”in, yerleşim yeri adresi dışında kalan yerleri, “yerleşim yeri adresi”nin, sürekli kalma niyetiyle oturulan yeri ifade ettiği belirtilmiş, özellikle, 45 ila 53. maddelerinde konu açısından yararlanılabilecek hükümlere yer verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanununun 32’nci maddesinde de, çalıştırılan işçilerin ücret, prim ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına yatırılmak suretiyle ödeneceği yönünde düzenleme yapılmıştır. 334 Hüseyin KOVAN Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “İspat yükü” başlıklı 6’ncı maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu, 19’uncu maddesinde, yerleşim yerinin bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olduğu, bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yerinin olamayacağı, 20’nci maddesinde, bir yerleşim yerinin değiştirilmesinin, yenisinin edinilmesine bağlı olduğu, önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı halde Türkiye’de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin halen oturduğu yerin yerleşim yeri sayılacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte; 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 6’ncı maddesinde, yerleşim yerinin 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre belirleneceği belirtildikten sonra 24- 33.maddelerinde yargılamaya hakim olan ilkeler açıklanmış olup, Ana- yasa’nın 36’ncı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının ön önemli unsuru niteliğindeki hukuki dinlenilme hakkının düzenlendiği 27’nci maddede, davanın taraflarının, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları, bu hakkın, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiği bildirilmiştir. Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğünü içeren 29’uncu maddede, 4721 sayılı Kanunun 2’nci maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı yinelenerek, tarafların dürüstlük kuralına uygun davranmak zorunda oldukları, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlü olduklarına ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir. Hakimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin 31’inci maddede, hakimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Ayrıca; ispatın, taraflar bakımından yalnızca bir yük olmasının ötesinde aynı zamanda yasal bir hak olarak düzenlendiği 189’uncu maddede, tarafların kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahip oldukları, hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı, 4721 sayılı Kanunun 6’ncı maddesine koşut niteliğindeki 190Tncı maddede, ispat yükünün, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tara- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 335 fin, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği, 191’inci maddede, diğer tarafın, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabileceği, karşı ispat faaliyeti için kanıt sunan tarafın, ispat yükünü üzerine almış sayılmayacağı hüküm altına alınmıştır. Önemle vurgulanmalıdır ki, 818 sayılı Borçlar Kanununun 53’üncü maddesinde, hukuk mahkemesi hakiminin kusur belirlemesi yaparken ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ve ceza mahkemesinden verilen beraat kararı ile bağlı olmadığı, ceza mahkemesi kararının, kusurun takdiri ve zararın miktarının belirlenmesi konusunda dahi hukuk hakimini bağlamayacağı yönünde düzenleme yapılmış olup, anılan maddede hukuk hakiminin ceza kararında kesinleşen maddi olgularla bağlı olduğuna ilişkin herhangi bir açıklık bulunmamasına karşın, öğreti tarafından ve uygulayıcı konumundaki yargı makamlarınca “maddi olgularla bağlılık” ilkesi benimsenmiştir. Bunun temelinde hiç kuşkusuz mahkemelere güven duygusu bulunmaktadır. Bu bakımdan, ceza mahkemesince görülüp kesinleşen dava dosyasındaki boşanan eşlerin eylemli birlikteliklerine ilişkin saptamalar da, anılan ilke gereğince değerlendirmeye alınmalıdır. Gelirin/aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım (istirdat) hakkının kapsamına ilişkin olarak; eylemli birlikte yaşama olgusunun gerçek- leşme/başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibarıyla gelir/aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun/yersiz kabul edilmeli, ancak, söz konusu madde 01.10.2008 günü yürürlüğe girdiğinden, eylemli birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidilmemeli, başka bir anlatımla 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı, böylelikle açıklığa kavuşturulacak yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanunun 96’ncı maddesine göre uygulama yapılmalıdır. İnceleme konusu 56’ncı maddede, “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle” ibareleri yer aldığından, birden fazla evlilik ve doğal olarak birden fazla boşanmanın gerçekleşmiş olması durumunda, boşanılan herhangi bir eşle eylemli olarak birlikte yaşama durumunda madde hükmünün uygulanacağı gözetilmelidir. 5510 sayılı Kanun, önceki sosyal güvenlik yasalarını birleştiren temel yasa niteliğinde olduğundan, gerek değiştirilen veya yürürlükten kaldırılan, gerekse geçici ve geçiş hükümlerinin yer aldığı maddelerle 336 Hüseyin KOVAN birlikte ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu yönden bakıldığında Kanunun “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlığını taşıyan geçici kinci ve “5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş hükümleri” başlıklı geçici 4’üncü maddesinin irdelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Geçici l’inci maddenin ikinci fıkrasında, 506, 1479, 2925 ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanılan aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 5454 sayılı Kanunun l’inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edileceği, bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş, geçici 4’üncü maddede, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 5454 sayılı Kanunun l’inci maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan koşullara sahip oldukları sürece bunların ödenmesine devam olunacağı, bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanların, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı, bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı açıklanmıştır. Anılan geçici maddelerle kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğü öncesinde yukarıda belirtilen beş adet sosyal güvenlik kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan geli- rin/aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan kanun hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin/aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56’ncı Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 337 maddenin zaman bakımından uygulanmasında kuşku ve duraksamaya düşülmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu durumda, 4721 sayılı Kanunun “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmünü içeren ve “Dürüst davranma” başlığını taşıyan 2’nci maddesinde yer alan dürüstlük (= objektif iyi niyet) kuralı çerçevesinde çözüme gidilmeli, evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi sosyal güvenlik hukuku alanında da göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim, ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının temyiz denetimini yapan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 506 sayılı Kanuna tâbi sigortalı konumundaki kocasını kasten öldüren eşe, aynı Kanun kapsamında, öldürdüğü eşi üzerinden ölüm aylığı bağlanıp bağlanama- yacağı, bir başka anlatımla eşin, miras bırakan sigortalı kocasını kasten öldürdüğü için mirastan yoksun bırakılmasının, 506 sayılı Kanunda düzenlenen sosyal sigorta hakları kapsamında, ölüm sigortasından eş olarak hak sahipliği sıfatını kazanmasında önleyici nitelik taşıyıp taşımadığı konusunun irdelendiği 15.06.2005 gün ve 2005/10-364 Esas, 2005/390 Karar sayılı kararında; Türk Medeni Kanununun 578’inci maddesinde sayılan mirastan yoksunluk nedenleri ve bu düzenlemeye koşut bulunan 5434 sayılı Kanunun 77’nci maddesinin sosyal güvenlik hukuku alanında da evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesinin gözetilmesini zorunlu kıldığı, sigortalının kasten öldürülmesi durumunda, 506 sayılı Kanunun 68’inci maddesinde öncelikle aranan “ölüm aylığına hak kazanma” olgusunun gerçekleşmediği sonucunu ortaya koyduğu, aksine düşüncenin, yasa koyucunun temel kavramlar yönünden sosyal güvenlik kurumlan arasında farklılık yaratmak istediği sonucunu ortaya koyacağı ve bu durumda buna ilişkin düzenlemeye yasa metninde açıkça yer verilmiş olması gerektiği belirtilmiş, sonuç olarak, sigortalı eşini kasten öldüren kadının, öldürdüğü kocası üzerinden ölüm aylığına hak kazanamayacağı görüş ve yaklaşımı benimsenerek ilk derece mahkemesinin direnme kararı oyçokluğuyla onanmıştır. Bu bakımdan, 56’ncı madde açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, söz konusu yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne şekilde/amaçla/saikle boşanmış olurlarsa olsunlar, başka bir anlatımla eşlerin boşanma iradeleri ger- çek/samimi olsun veya olmasın, eylemli birlikteliklerini 5510 sayılı Kanunla getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz 338 Hüseyin KOVAN konusu düzenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe başladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2’nci madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir/aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelirin/aylığın da kesilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz, hak sahibine, eylemli birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir/aylık bağlanabileceği kabul edilmelidir. Sonuç olarak; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56’ncı maddesinin ikinci fıkrasına dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve özellikle taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu aşamada; ayrıntıları yukarıda açıklandığı üzere, Anayasa’nın 20’nci maddesi ile 5510 sayılı Kanun, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 4857 sayılı İş Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve diğer ilgili mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacı ile boşandığı eşinin yerleşim yerlerinin saptanmasına ilişkin olarak; muhtarlıktan ikametgah senetleri elde edilmeli, ilgili Nüfus Müdürlüklerinden sağlanan nüfus kayıt örnekleri ile yerleşim yeri ve diğer adres belgelerinden yararlanılmalı, adres değişiklik ve nakillerine ilişkin bilgilere ulaşılmalı, özellikle ilgili Nüfus Müdürlüğü’nden adres hareketleri, tarihleriyle birlikte iste- nilmeli, ilgililerin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtları getirtilmeli, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, boşanan eşler 4857 sayılı Kanun hükümleri kapsamında yer almakta iseler adlarına ödeme yapılabilecek özel olarak açılan banka hesabı bulunup bulunmadığı belirlenmeli, özellikle inceleme konusu davaya ilişkin olarak, Bartm/Kır tepe Mahallesi ile Bar- tın/Güzelce hisar Köyü yönünden kapsamlı ve aydınlatıcı Emniyet Mü- dürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahalle ve köyde 2004 yılından itibaren görev yapan tüm muhtar ve azaların tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle “boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama” olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 339 Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın reddine karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararında direnilmiştir. Dava, ölüm aylığının kesilmesine ilişkin Kurum işleminin iptali ile kesilen aylıkların iadesi istemine ilişkindir. Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, boşanma kararının ardından davacıya babasından dolayı 506 sayılı Kanun uyarınca ölüm aylığı bağlandığını ancak Kurum yoklama memurlarının raporu uyarınca boşandığı kocası ile birlikte yaşadığı gerekçesiyle aylığının kesildiğini, ne var ki, boşandığı eşi ile birlikte yaşamadığını beyanla, Kurumun aylığının kesilmesine yönelik işleminin iptali ile kesilen aylıkların iadesini talep ve dava etmiştir. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) vekili cevap dilekçesinde özetle, 506 sayılı Kanun uyarınca sigortalı olan babasından dolayı kızı olan davacıya boşanması nedeniyle yetim aylığı bağlandığını, kontrol memurlarının raporu ile davacının boşandığı kocası ile birlikte yaşadığının tespiti üzerine 5510 sayılı Kanunun 56. maddesi uyarınca yetim aylığının kesilerek yersiz ödenen tutarların borç çıkarıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece, davacının Kurum memurlarınca düzenlenen tutanak ve raporun aksinin yazılı belge ile ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle davanın reddine dair ilk hükümde direnilmiştir. Direnme hükmü, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlık, davacının ölüm aylığının 5510 sayılı Kanununun 56/son maddesi uyarınca kesilmesine ilişkin Kurum işleminin usul ve yasaya uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Davanın yasal dayanağı, 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin ikinci fıkrasıdır. 340 Hüseyin KOVAN 5510 sayılı Kanunun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” başlıklı 56. maddesinde: “(Değişik birinci fıkra: 17/4/2008-5754/36 md.) Ölen sigortalının hak sahiplerinden; a) Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıyı veya gelir ya da aylık bağlanmış olan sigortalıyı kasten öldürdüğü veya öldürmeye teşebbüs ettiği veya bu Kanun gereğince sürekli iş göremez hale veya malûl duruma getirdiği, b) Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıya veya gelir ya da aylık bağlanmamış olan sigortalıya veya hak sahibine karşı ağır bir suç işlediği veya bunlara karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi nedeniyle ölüme bağlı bir tasarrufla mirasçı- lıktan çıkarıldıkları, hususunda kesinleşmiş yargı kararı bulunan kişilere gelir veya aylık ödenmez. Ödenmiş bulunan gelir ve aylıklar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır. Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır…” Düzenlemesi yer almaktadır. 01.10.2008 tarihinden önce yürürlükte bulunan ve sosyal güvenlik mevzuatının temelini teşkil eden, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu; 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu; 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu; 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ile 5434 sayılı T.C.Emekli Sandığı Kanunu’nda yer almayan dava konusu düzenleme ilk kez 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda yer almıştır. Düzenleme ile ölen sigortalının kız çocuğu veya dul eşi yönünden, boşanılan eşle boşanma sonrasında fiilen birlikte olma durumunda, ölüm aylığının kesilmesi ve ödenmiş aylıkların geri alınması öngörülmektedir. Buna göre, daha önce sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusu, gelir veya aylık kesme nedeni ve bağlama engeli olarak benimsenmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 341 Anılan maddenin gerekçesinde de açıklandığı üzere düzenleme ile hakkın kötüye kullanımının olası uygulamaları engellenmek istenmiş ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için kötüye kullanımın varlığı belirlendiği takdirde ilgiliyi haktan yararlandırmama; hakkın kötüye kullanılması durumunda hak sahipliğinin ortadan kalkması ve dolayısıyla gelir veya aylıktan yararlandırılmama yöntemi benimsenmiştir. Gerçekten, ölüm aylığı almak üzere boşanılıp, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşamaya kişiyi sürükleyen etkenin niteliği ve türü, hukuk düzeni açısından önem taşımamaktadır. Çünkü, hakkın kötüye kullanılması hangi dürtüyle (saikle) ortaya çıkarsa çıksın, sonuçta hukuk bakımından sadece ve sadece “kötüye kullanma” olup, hukuk düzeni tarafından korunmamaktadır (Centel Tankut, Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayanın Aylığının Kesilmesi, MESS Sicil Dergisi, Mart 2012, Sy:195). Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, hak sahibinin boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşaması her ne saikle olursa olsun, Anayasal bireysel özgürlük kapsamında kalmakta ise de Devlet, sosyal görevlerini mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirmesine ilişkin Anayasa’nin 65. maddesi uyarınca sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gibi, Devletin boşanan eşlerin birlikte yaşamasına yasak getirmesi mümkün değil ise de bu durumda olan kişileri sosyal sigorta yardımları kapsamı dışında bırakması mümkündür. Maddede boşanmanın amacına yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, uygulama yapılırken, eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin araştırılması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvazaalı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapılmamalı, özellikle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan boşanmanın hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayanmadığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda anlaşmalı boşanma adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır. Bilindiği üzere, 5510 sayılı Kanun’un 56/2. maddesinin T.C. Anayasası’nin 2, 5,10,11,12, 17, 20, 35, 60 ve 138. maddelerine aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne maddenin iptali talebi ile başvurular yapılmıştır. 342 Hüseyin KOVAN Anayasa Mahkemesi yapılan başvurular üzerine yaptığı değerlendirme sonucunda, 28.04.2011 gün ve 2009/86 E. 2011/70 K. sayılı kararında, “…ölüm aylığını alabilmek için evli olmamak koşulunu aşmak amacıyla iyi niyete dayanmayan ve dürüst olmayan boşanma isteği ve çabası ile boşanma kararı elde edilip buna bağlı olarak ölüm aylığı alınması, açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Hakkın kötüye kullanılması hukuk devletinin koruması altında değerlendirilemez. Bu nedenle hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan itiraz konusu kural hukuk devletine aykırı bir düzenleme olarak görülemez… Resmi evliliği olmadan birlikte yaşayanlar ile ölüm aylığı alabilmek için hakkını kötüye kullanarak resmi evliliğini boşanma ile sonlandırıp boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam edenler söz konusu hakkı kullanmak bakımından eşit kabul edilemeyeceklerinden, bunlar arasında eşitlik karşılaştırması yapılamaz… Ölüm ay lığı… yasa koyucunun sosyal güvenlik konusuna geniş bir yaklaşımının sonucu sigortalının ölümü ile aranan koşulların sağlanması halinde sigortalının geride kalan hak sahipleri açısından getirdiği bir ödemedir. İtiraz konusu kural, hak edilmediği halde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel olma amacını taşıdığından ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nun mali kaynakları çerçevesinde Anayasa’nın 60. maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir. Ölüm aylığı alabilmek için öngörülen koşulun hakkın kötüye kullanılarak sağlanmak istenmesi sosyal güvenlik hakkıyla bağdaştırılamaz.” Gerekçesiyle, hükmün Anayasa’nın 2, 10, 60 ve 65. maddelerine aykırı olmadığı; 5, 11, 12, 17, 20, 35 ve 138.maddeleri ile ilgisinin olmadığı belirtilerek oy çokluğuyla başvuruların reddine karar verilmiştir. Sonuç olarak davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 sayılı Ka- nun’un 56.maddenin ikinci fıkrasının, ölüm aylığından yararlanma hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla düzenleme getirmiş olması ve düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığının tespitine ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı karşısında, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organlarınca uygulanmasının zorunlu olması nedeniyle, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı tespit edilen hak sahiplerine gelir veya aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesine ilişkin Kurum işlemi usul ve yasaya uygundur. Bu kabul doğrultusunda, gelirin veya aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım hakkının kapsamına ilişkin olarak; fiilen birlikte Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 343 yaşama olgusunun başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibariyle gelir veya aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun ve yersiz kabul edilmeli ancak söz konusu madde 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girdiğinden, fiili birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidilmemeli; 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı ve bu şekilde belirlenecek yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanunun 96. maddesine göre uygulama yapılmalıdır. Yeri gelmişken maddenin zaman bakımından uygulanması yönünden 5510 sayılı Kanunun Geçici 1.maddesinin değerlendirilmesinde de zorunluluk bulunmaktadır. 5510 sayılı Kanun’un “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlıklı Geçici 1. maddesi: “Geçici Madde l-(Değişik: 17/4/2008-5754/68 md.) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 2925 sayılı Tarım işçileri Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ve bu Kanunla mülga 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında kabul edilir. 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanan; aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 08/02/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun l’inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edilir. Bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümleri uygulanır… Bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre sigortalı sayılanlara ve bunların hak sahiplerine bağlanmış olan aylık ve gelirler, 55’inci maddenin ikinci fıkrasına göre artırılır…” Şeklinde düzenleme içermektedir. 344 Hüseyin KOVAN Anılan geçici madde ile kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğü öncesinde sosyal güvenlik kanunları uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan gelir veya aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle fiili olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin veya aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56.maddenin zaman bakımından uygulanması hususu da çözüme kavuşturulmalıdır. Bu kapsamda, yine 4721 sayılı Kanunun “Dürüst davranma” başlıklı 2.maddesinde yer alan ve maddenin düzenleniş amacı olan dürüstlük kuralı çerçevesinde çözüme gidilmelidir. 4721 sayılı TMK’nun anılan 2.maddesi uyarınca: “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Anılan madde uyarınca bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumayacağı gibi, hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı ilkesi de birlikte gözetilmek suretiyle, 5510 sayılı Kanunun 56.maddesi açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, anılan yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne amaçla boşanmış olursa olsun, fiili birlikteliklerini 5510 sayılı Kanunla getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz konusu düzenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe başladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla fiili olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2.madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir veya aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz hak sahibine, fiili birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir veya aylık bağlanabileceği kabul edilmelidir. 5510 sayılı Kanunun 56.maddesinin uygulanmasında üzerinde durulması gereken bir diğer husus da maddede yer alan “boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” unsurunun, diğer bir ifade ile boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiğidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 345 Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “İspat yükü” başlıklı ö.maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş olup, ispat yükünün kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin tarafını oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği kabul edilmektedir. Uyuşmazlığın çözümü açısından özellikle belirtilmelidir ki, 5510 sayılı Kanunun 59 ve lOO.maddeleri uyarınca Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi kanıt- lanıncaya kadar geçerlidir, diğer bir anlatımla; yetkili kişilerce düzenlenen ve tarafların ihtirazi kayıt koymaksızın imzaladığı tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olup, aksi ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Ne var ki, aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olan tutanaklar ile ifade edilen tutanaklar: Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından belgelere dayalı olarak düzenlenmiş olanlar ile belgeye dayalı olmamakla birlikte düzenlenmesinde hazır bulunan işveren, işçi veya üçüncü kişi beyanları uyarınca düzenlenerek doğruluğu ilgili kişilerin imzaları ile tasdik edilen ve imza inkarına konu olmayan tutanaklardır. Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından yapılan incelemelere dayalı tutanakların değerlendirildiği ve varılan sonucun yazıya geçirildiği raporların, sadece memur veya müfettiş tarafından düzenlenmiş olmaları, anılan raporların 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 59 ve lOO.maddeleri kapsamında aksinin yazılı delille kanıtlanması gereken belgeler olarak kabulleri için yeterli değildir. Buna göre, özellikle, rapor veya ekli tutanaklarda imzası bulunmayanlar yönünden, söz konusu tutanakların aksinin yazılı delille kanıtlanması yükümünden söz etmek mümkün değildir. Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları ve iş müfettişi raporlarının, rapora dayanak alınan tutanaklar ile birlikte değerlendirilmesi ve ancak belirtilen nitelikteki ekli tutanakların anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesinin açık hükmü karşısında zorunludur. 346 Hüseyin KOVAN Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1979 gün ve 1014 E., 1364 K. ile 04.02.2009 gün 2009/9-2 E. 2009/48 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır. Öte yandan hukuk mahkemesi hakimi kusur belirlemesi yaparken ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ve ceza mahkemesinden verilen beraat kararları ile bağlı değilse de, ceza mahkemesinde görülüp kesinleşen dava dosyasındaki boşanan eşlerin eylemli birlikteliklerine ilişkin saptamalar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53.) maddesi ile öğreti ve Yargıtay uygulamalarında yerleşik olan “maddi olgularla bağlılık” ilkesi gereğince değerlendirilmelidir. Bu kapsamda fiilen birlikte yaşama olgusunun kanıtlanması yönünden de anılan genel kurallar çerçevesinde tarafların delilleri toplanarak, araştırma ve değerlendirme yapılmak suretiyle boşanılan eşle kurulan ilişkinin fiili olarak birlikte yaşama kapsamında yer alıp almadığı saptanmalıdır. Uyuşmazlık konusu 5510 sayılı Kanunun 56/2.maddesine dayalı olarak Kurumca açılan ve yersiz ödenen aylıkların geri alınmasına ilişkin davalar ile hak sahibi tarafından açılan Kurum işleminin iptali ve aylık bağlanması talebine ilişkin davalarda özellikle, boşanılan eşle kurulan ilişkinin “fiili olarak birlikte yaşama olgusu” kapsamında yer alıp almadığı, ilişkinin niteliği ve başlangıç tarihi açıkça ortaya konulmalıdır. Bu doğrultuda, öncelikle T.C. Anayasası’nin 2O.maddesi, 5510 sayılı Kanunun 59 ve lOO.maddeleri, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 3, 45 ve 53. maddeleri, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 28 ve 45. maddeleri, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32. maddesi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 6, 24 ila 33. maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2 ve 6.maddeleri ve ilgili diğer mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı; hak sahibi ile boşandığı eşinin yerleşim yerleri, adres değişikliği ve nakilleri tarihleriyle saptanmalı, muhtarlık ve Nüfus Müdürlüğü gibi özel ve kamu kurumlarındaki bilgi ve belgelerden yararlanılmalı, ilgililerin elektrik, su, telefon aboneliklerinin hangi adres ve tarihte kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtlarındaki adresler ile mevcut ise 4857 sayılı Kanun gereği ücret ödemelerinin yapılabileceği banka kayıtları sorgulanmalı ve böylelikle boşanılan eşle fiili olarak birlikte yaşama olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda varılacak sonuca göre karar verilmelidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 347 Somut uyuşmazlığın incelenmesinde, davacıya boşanması sonrasında talebi üzerine 01.08.2002 tarihinden itibaren 506 sayılı Kanun uyarınca babasından dolayı ölüm aylığı bağlandığı, Kurum yoklama memurlarının 12.10.2009 tarihli raporları doğrultusunda boşandığı eşi ile birlikte yaşadığı gerekçesiyle ölüm aylığının kesildiği ve 24.10.2008- 23.11.2009 döneminde ödenen aylıkların yersiz ödeme olduğundan bahisle faizi ile iadesinin talep edildiği anlaşılmaktadır. Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında, davacının beyan ve imzasını içermeyen Kurum yoklama memurlarının tutanaklarının, davacı yönünden aksi ancak eşdeğer yazılı belge ile kanıtlanabilecek nitelikte kabul edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, Mahkemece yukarıda belirtilen araştırmalar eksiksiz olarak yapılarak, özellikle Bartın/Kır tepe Mahallesi ile Bartın/Güzelce hisar Köyü yönünden kapsamlı ve aydınlatıcı Emniyet Müdürlü- ğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahalle ve köyde 2004 yılından itibaren görev yapan muhtar ve azaların tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle “boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama” olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır. O halde, yerel mahkemece aynı yönlere işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır S Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK27.02.2013 tarih 2012/10-1152 Esas 2013/284 Karar” “HGK.11.09.2013 tarih 2013/10-175 Esas 2013/1075 Karar” SORU-46 MUVAZAA HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI SIRA CETVELİNE İTİRAZ DAVASI AÇILABİLMESİ İÇİN DAVA AÇAN KİŞİNİN ALACAĞININ NE ZAMAN DOĞMUŞ OLMASI GEREKİR? Muvazaa hukuksal nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davası açılabilmesi için davacının alacağının, muvazaalı olduğu iddia edilen alacağın doğum tarihinden önce doğmuş olması gerekir. Bir başka deyişle, eğer davacının alacağın doğum tarihi davalının alacağının doğum tarihinden sonra ise böyle bir davanın dinlenme olanağı yoktur. Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Davacı vekili, müvekkili ile dava dışı borçlu CKM Toplu Yemek.. Ltd. Şti. arasında aktedilen Faktoring Sözleşmesi uyarınca borçlunun 06.10.2008 tarihli iki adet faturaya dayalı olarak dava dışı Birleşik Teknik… Ltd. Şti.’nin keşidecisi olduğu, 30.01.2009 tarihli, 25.975,00 TL bedelli çeki müvekkiline ciro ettiğini, müvekkili tarafından alacağın tahsili amacıyla başlatılan icra takibinin çek keşidecisinin imzaya vaki itirazı üzerine bu borçlu yönünden durduğunu, davalı tarafça dava dışı borçlu aleyhine başlatılan bonoya dayalı icra takibinde üçüncü şahıs Sarten Ambalaj adına çıkarılan 21.02.2009 tarihli 89/1 haciz ihbarnamesine paranın İstanbul 1. İcra Müdürlüğü’nün 2009/4505 E. sayılı dosyasına aktarıldığı cevabı verildiğinden anili icra dosyasına başvuru yaparak garameten paylaştırılma talebinde bulunduğunu, talebin reddi kararına vaki şikayetinin İcra Hukuk Hakimliği’nce kabulü sonrası haczedilen paranın 17.746,44 TL’sinin davalının alacaklı takip dosyasına ödenmesine dair 23.02.2010 tarihli derece kararının hatalı olduğunu, davalının takibine dayanak teşkil eden bononun muvazaalı bir alacağa dayandığını, alacağın gerçek alacak olmadığını, anili bonoda keşidecinin dava dışı Arda Celayir, kefilin ise CKM Yemek…Ltd.Şti olarak yer aldığını, gerçekte ise borçlu CKM Yemek… Ltd.Şti.’nin aleyhindeki icra takiplerinden kurtulmak ve tahsilini imkânsız kılmak için üçüncü şahıslardaki hak ve alacaklarından bir kısmını davalıya temlik ettiğini, davalıya toplam 1.610.000,00 TLTik temlik yapıldığını ve bir o kadar da ödeme gerçekleştiğini, mobilya dekorasyon işi yapan davalının yemek işi yapan davacı- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 349 dan bu kadar büyük meblağda alacaklı olmasının, hatta takip tarihinden önce yapılan temliklere rağmen, takip konusu bonodan dolayı borçlu olmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığını, davalı ile senet borçlusunun aynı yerde faaliyet gösterdiğini, ayrıca davalı yanın alacaklı olduğu dosyada ödeme emrinin usulüne uygun tebliğ edilmediğini, bu sebeple takibin kesinleşmediğini ve garame hesabı yapılamayacağını, davalının son işlem tarihinin 26.02.2009 olup bonoda bir yıl içinde işlem yapılmazsa icra dosyasının işlemden kaldırılacağını, davalının takip alacaklısı olduğu dosyadaki alacakların mahsup edilmediğini, bu nedenle de garame hesabının doğru olmadığını ileri sürerek, davalının alacağının muvazaalı olduğunu ve alacağın gerçekte mevcut olmadığına ilişkin esasa ilişkin itirazlarının kabulü ile sıra cetvelinde davalıya ödenen bedelin müvekkili dosyasına ödenmesine, bu talebin reddi halinde davalı takip dosyasında ödeme emri tebligatı usulsüz olduğundan, takip kesinleşmediğinden ve icra dosyası işlemden kaldırıldığından dolayı davalı alacağının garame hesabına alınamayacağı da nazara alınarak sıra cetvelinin iptaline ve tüm paranın dosyalarına ödenmesine, davalı takip dosyasında alacak tutarı garame hesabında yer alan alacak kadar olmadığından yapılan tahsilatların garame hesabında dikkate alınmasına ve buna göre sıra cetveli düzenlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, kambiyo hukukuna özgü mücerretlik ilkesi nedeniyle davacı iddiasının hukuki mesnetten yoksun olduğunu, dava dilekçesinde bahsi geçen Arda Celayir’in müvekkilinin CKM firmasından olan alacak- larını bir nevi teminat altına almak için senede kefil olduğunu, müvekkilinin alacağını tahsil edebilmek için icra takibinde CKM firması ile ticari ilişkileri olan firmalara haciz ihbarnameleri tebliğ ettiğini, senedin Arda Celayir tarafından verilmesinin tamamen alacağın tahsilini garanti altına alma amaçlı olduğunu, hiçbir kabulü tazammum etmemek kaydı ile müvekkili ile CKM firması arasında tanzim olunan alacak dayanağı senedin sadece borcun bir bölümüne ilişkin olduğunu, müvekkilinin halen CKM firmasından alacaklı olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, dosya kapsamı ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davalı tarafın ticari defterlerine göre dava dışı CKM Toplu Yemek firmasından 595.000,00 TL alacaklı olduğu ve davalı kayıtlarının davalı aleyhine delil teşkil ettiği, davalının dava dışı CKM firmasına toplam 620.000,00 TL bedelinde gayrimenkul devri yaptığı, ayrıca davalı firmanın dava dışı CKM firmasından toplam 1.600.000,00 TL alacağı ile iki adet bono ve 800.000,00 TL bedelli icra takibini temlik aldığı, davalı 350 Hüseyin KOVAN firmanın temlike istinaden dava dışı Ceva Lojistik firmasından 300.000,00 TL tahsilat gerçekleştirdiği, davalı firmanm takibine konu senet, teminat senedi mahiyetinde olup temlik aldığı alacakların hukuken takip edilmeleri neticesinde tahsilin imkânsız hale gelmesi ve acziyet belgesine bağlanması halinde teminat fonksiyonunun devreye gireceği, davalı firmanın dava dışı CKM Toplu Yemek… Ltd. Şti’ye ait işletmenin devir bedelini kanıtlayamadığı gibi bu bedeli ödediğini de kanıtlayamadığı, defterlerinde yer alan 595.000,00 TL’lik alacak kaydının aleyhine delil teşkil ettiği, davalı yanın takibe konu ettiği bono teminat bonosu olduğundan ve davalı taraf alacaklı olduğunu kanıtlayamadığından, bono ve takip nedeniyle davalı alacağının sabit olmadığı gerekçesiyle, davanın kabulü ile davalının takibe konu edilen bono nedeniyle CKM Toplu Yemek ve Servis Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti ve kefil Arda Celayir’den alacaklı olmadığının tespiti ile sıra cetvelinin bu alacak yönünden iptaline karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. 1-Dava, muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraza ve sıra cetveline şikayete ilişkindir. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 5. maddesinin yürürlükte bulunduğu dönemde Asliye Hukuk Mahkemeleri ile Ticaret Mahkemeleri arasındaki ilişki iş bölümü ilişkisi iken, 6335 sayılı Kanunun 2. maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 5. maddesinde yapılan değişiklikle Asliye Ticaret Mahkemesi ile Asliye Hukuk Mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasında ilişki görev ilişkisi olarak değiştirilmiş ve bu durumda göreve ilişkin usul hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Ancak, 6335 sayılı Yasa’mn 38. maddesi uyarınca 6102 sayılı TTK’na eklenen geçici 9. madde ile bu kanunun göreve ilişkin hükümlerinin, bu kanunun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce açılan davalarda uygulanmayacağı, bu davaların açıldıkları tarihte yürürlükte bulunan kanun hükümlerine tabi olduğu belirtilmiştir. Dava tarihi 01.03.2010 tarihi itibariyle yürürlükte olan 6762 sayılı TTK’nın 4. maddesinde, bu hükümde sayılan mutlak ticari davaların yanısıra ”Her iki tarafın da ticari işletmesi ile ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır.” hükmü ile de nispi ticari davaya ilişkin de düzenleme yapılmış olup, buna göre tarafların her ikisinin de tacir olması ve uyuşmazlık konusu işin tarafların ticari işletmesi ile ilgili olması gerekir. Mezkur Yasa’mn 5/1. maddesi uyarınca aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi tüm ticari davalara bakmakla görevlidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 351 İİK’nın 142/1. maddesinde “Cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklı takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel mündericatına itiraz edebilir.” hükmü düzenlenmiştir. Bu hükümde belirtilen mahal mahkemesinin hangi mahkeme olduğu konusunda bir açıklık bulunmamakla birlikte İİK’nın 235/1. maddesindeki gibi kayıt kabul ve 154/3. maddesindeki gibi iflas davaları için Ticaret Mahkemelerinin görevli olduğu yolundaki açık bir düzenleme bulunmadığından, dava tarihi itibariyle Asliye Hukuk Mahkemeleri ile Ticaret Mahkemeleri arasındaki ilişki iş bölümü niteliğinde ve münhasıran iki tarafın arzularına tabi olmayan işlerden değil ise, davalı tarafça bu yönde ve süresinde bir itiraz olmadığı sürece bu husus re’sen dikkate alınamaz ve asliye hukuk mahkemeleri 01.10.2011 tarihinden önce açılan davalarda miktar yönünden görevli ise, bu tarihten sonra açılan davalarda ise davanın niteliğine göre görevli ise davaya bakmalıdır. Ne var ki, somut olayda dava, 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce 01.03.2010 tarihinde açılmış olup, davalılar tacir olsalar dahi davacı ile davalı arasında doğrudan bir ticari ilişki de bulunmamaktadır. Bu durumda, dava, mutlak ve nispi ticari dava niteliğinde değildir. Dava tarihi itibariyle asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasında, işbölümü ilişkisi bulunmaktadır. Davalı işbölümü itirazında bulunmadığından, Asliye Ticaret Mahkemesi’nce davalıya ayrılan payın miktarına göre davaya bakılması doğru olmuştur. Sıra cetveline itiraz, alacağın sadece esas ve miktarına ya da hem esas ve miktarına, hem de sıraya yönelik ise dava yoluyla genel mahkemede (İİK’nın mad.142/1), itiraz sadece sıraya yönelikse şikayet yoluyla icra mahkemesinde (İİK’nın mad. 142/son) ileri sürülmelidir. Hem sıraya ve hem de alacağın esas ve miktarına yönelik itirazların birlikte ileri sürülmesi halinde kural olarak, önce sıraya yönelik uyuşmazlığın çözülmesi, bu itirazın yerinde olmadığının anlaşılması halinde ise davalı alacağının varlığının ve miktarının incelenmesi gerekir. Genel kural bu olmakla birlikte, somut olayda, davacı tarafça öncelikle davalı alacağının muvazaalı olduğuna ilişkin itirazlarının incelenmesi, bu itirazların reddi halinde davalının alacaklı olduğu icra takibinde gönderilen ödeme emri tebliğinin usulsüz olması sebebiyle takip kesinleşmediğinden garame hesabı yapılamayacağı, davalının borçludan aldığı temlikler mahsup edilmediğinden garame hesabının hatalı oldu- 352 Hüseyin KOVAN ğu, bonoya dayalı takipte bir yıl işlem yapılmadığından icra dosyasının işlemden kaldırılacağına ilişkin sıraya yönelik itirazlarının incelenmesi gerektiği belirtilmiş olup, mahkemece, bu istek doğrultusunda öncelikle muvazaaya dayalı itirazlar incelenerek davalı alacağının muvazaalı olduğu kabul edildiğinden sıraya ilişkin itirazların incelenmesine gerek görülmemiştir. Muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davalarında iddia, kural olarak, borçlu ile davalı alacaklının anlaşmalı (muvazaalı) biçimde borç ilişkisi oluşturarak, diğer alacaklılardan mal kaçırma amacı güttükleri noktasındadır. Bunun için muvazaalı muamelenin borçlandırıcı işleme göre yapıldığı tarih önem taşır. Muvazaadan söz edilebilmesi için, kural olarak, muvazaalı olduğu ileri sürülen alacağın, kendisinden mal kaçırıldığı iddia edilen alacaktan daha sonra doğmuş olması, diğer anlatımla kural olarak muvazaalı tasarrufun, diğer alacaklı lehine yapılan borçlandırıcı işlemden sonraki tarihi taşıması gerekir. Daha önce doğan alacak, daha sonra doğan alacak için muvazaa oluşturamaz. Takip işlemlerinin hızlandırılması, İİK’nm 20. maddesi uyarınca sürelerden feragat ve haczin borçlunun beyanı üzerine konulması, tek başına muvazaayı gösteren vakıalar değildir. Muvazaa iddiasına dayalı sıra cetveline itiraz davalarında ispat yükü, davalı alacaklıdadır. Davalı alacaklı alacağının varlığını ve miktarını, takipten önce düzenlenmiş ve üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilecek nitelikte olan usulüne uygun, birbirini doğrulayan yazılı delillerle kanıtlamalıdır. Her zaman düzenlenmesi mümkün olan çek ve bono, alacağın varlığını ispatlamaya tek başına yeterli değildir. Senetler ve çekler ancak tarafları ve onların cüz’i ve külli halefleri yönünden delil niteliğinde olup, temel ilişkinin ve kambiyo ilişkisinin dışında kalan davacı üçüncü kişi bakımından bu nitelikte bir ispat vasıtası olarak kabul edilemez. Öte yandan, alacağın miktarına göre diğer tarafın açık muvafakati bulunmadığı sürece tanık dinlenemez ve tanık beyanına dayalı olarak hüküm kurulamaz. Davalı alacaklının savunma ve delilleri çerçevesinde alacağın gerçek olup olmadığının tartışılması, davalı ile borçlu arasındaki hukuki ilişkinin ve davalının alacağının doğum tarihinin değerlendirilmesi, sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Somut olayda, davacının alacaklı olduğu İstanbul 1. İcra Müdürlü- ğü’nün 2009/4505 E. sayılı dosyasında davacı tarafça 30.01.2009 tarihli çeke dayalı olarak 12.02.2009 tarihinde ihtiyati haciz kararı alındığı, 16.02.2009 tarihinde kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takibe Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 353 başlandığı, 23.02.2009 tarihinde paylaşıma konu hak ediş alacağına haciz konulduğu; davalının alacaklı olduğu Kadıköy 4. İcra Müdürlüğü’nün 2008/18285 E. sayılı dosyasında alacaklı tarafça 15.08.2008 düzenleme, 15.10.2008 vade tarihli bonoya dayalı olarak 20.11.2008 tarihinde kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla icra takibine başlandığı, üçüncü kişi Sarten Ambalaj San. Tic. A.Ş.’ye 27.02.2009 tarihinde 89/1 haciz ihbarnamesinin tebliğ edildiği, üçüncü kişinin 02.03.2009 tarihinde borçlunun kendisinde alacağı olmadığını bildirdiği, davalı tarafın davacıya husumet yönelterek; aynı para ile ilgili garameten paylaşım yapılması gerekirken, Lider Faktoring Hizmetleri A.Ş.’ye ödeme yapılmasının usulsüz olduğunu, bu taleplerinin İcra Müdürlüğü’nce reddedildiğini ileri sürerek, İstanbul 4. İcra Hukuk Mahkemesi’ne şikayette bulunduğu, mahkemece, 11.11.2009 tarih ve 3136 E., 3238 K. sayılı kararla şikayetin kabulü ile para ödenmeden iştirak koşullarının değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek İcra Müdürlüğü kararının kaldırılmasına karar verildiği, dosyada bu kararın kesinleştiğine dair bilgi ve belge bulunamamasına rağmen davacı vekilince dava dilekçesinde İstanbul 4. İcra Hukuk Mahkemesi kararı gereğince sıra cetvelinin yapıldığının belirtildiği anlaşılmıştır. Bu durumda mahkemece, davalının sıra cetvelinde yer alan takip dosyası alacağının dayanağı olan kambiyo senedinin en geç düzenlenebileceğinin kabulü gereken tarih olan takip tarihinin, davacının alacağının dayanağını teşkil eden çekin en geç düzenlenebileceğinin kabulü gereken tarih olan ihtiyati haciz ve takip tarihinden daha önce olduğu, bu nedenle davalı alacağının önce doğduğunun kabulü gerektiği, buna göre de sonraki tarihte davacı alacağı bakımından muvazaa yaratılamayacağı gerekçesiyle, muvazaa nedenine dayalı itirazın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır. Muvazaa nedenine dayalı itirazın reddine karar verilmesine göre davacının talebi doğrultusunda sıraya ilişkin itirazların incelenmesine geçilmesi gerekmekte olup mahkemece tarafların sıraya itiraza ilişkin delilleri toplanarak itirazların incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır. 2-Bozma nedenine göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir. Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davalı yararına BOZULMASI- 354 Hüseyin KOVAN NA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harçların istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oy birliğiyle karar verildi. “23.HD.30.06.2016 tarih 2016/2186 Esas 2016/4084 Karar ” Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Davacı vekili, müvekkilinin alacaklı olduğu dava dışı H. Petrol Ltd. Şti., Kar Pamuk Çırçır Prese Ltd. Şti., Mesut G. Cemal Güleryüz, Kenan G.Hasip G. ve Nurettin G. hakkında Hatay 1. İcra Müdürlüğünün 2012/6879 E. ve 2012/6878 E. sayılı dosyalarmda icra takibi başlatıldığını, takip borçlularınm malvarlığına haciz konulduğunu, davalı Mehmet Üre’- nin aynı borçlular hakkında Hatay 1. İcra Müdürlüğü’nün 2012/6675 E. sayılı dosyası üzerinden icra takibi yaptığım, bu dosya üzerinden İcra Mü- dürlüğü’nce borçlunun araçlarının satış bedelleri ile ilgili tanzim edilen sıra cetvellerinde davalının alacağına birinci sırada yer verildiğini, davalının alacağının muvazaalı olduğunu ileri sürerek, 23.10.2013 tarihli sıra cetvellerinde birinci sıradaki davalıya düşen bedelin müvekkilinin takip dosyalarında mevcut alacağının ödenmesine tahsisini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davanın mahiyeti itibariyle tanık dinlenemeye- ceğinden buna yönelik davalı itirazlarının reddine karar verildiği, davaya konu olan tüm icra dosyaları ile bağlantılı diğer dosyalarla birlikte celbine karar verilerek dava dışı H. Petrol Ltd. Şti., Kar Pamuk Çırçır Prese Ltd. Şti., Mesut Güleryüz, Cemal G. Kenan G. Hasip G. ve Nurettin G. tarafından davalıya verilen kambiyo senedinin düzenleme sebebini oluşturan alacağın doğum tarihi bu alacağın gerçek alacak olup olmadığı ve adı geçenlerin davalıya olan borçlanmalarının muvazaalı olup olmadıkları konusunda rapor tanzim edildiği, bu rapordaki belirlemeler uyarınca yapılan borçlanmaların davacı alacağını etkisiz bırakmaya yönelik nitelikte ve muvazaalı olduğu, söz konusu rapordaki belirlemelere ve tespitlere itibar edildiği gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 355 1) Dava, muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraza ilişkindir. Haciz yolu ile takiplerde kıyasen uygulanması gereken İİK’nın 235/3. maddesi uyarınca alacağın esas ve miktarına yönelik sıra cetveline itiraz davalarının kabulü halinde ise davanın taraflarının sırasının değiştirilmesine karar verilemeyeceğinden, mahkemece sıra cetvelinin iptaline değil, davalıya ayrılan payın yargılama giderleri dahil olmak üzere öncelikle davacı alacağının karşılanmasının tahsisine, artan kısmın davalıya ödenmesine karar verilmesi gerekir.Birden fazla alacaklının aynı davalıya karşı sıra cetveline itiraz davası açmaları halinde veya bir alacaklı tarafından birden fazla alacaklıya karşı dava açılması halinde davanın sonucundan kimler ne şekilde yararlanacaklardır? Dava birden fazla alacaklı tarafından açılır ve kabul edilirse; davacı alacaklılar sıra cetveline göre davalı alacaklıya isabet eden paydan alacaklarını temin edeceklerdir. Bu tutar davacı alacaklıların sıra cetveline göre istifade edebilecekleri alacak tutarı ile yargılama giderlerinden ibarettir. Artan para olursa davalıya bırakılacaktır. Ancak davalı alacaklıya isabet eden pay tutarı davacı alacaklıların alacaklarını karşılamaya yetmezse burada yine bir paylaştırma sorunu ortaya çıkacaktır. Davalı alacaklının payı; davacı alacaklıların sıra cetvelinde sahip oldukları sıraya göre veya aynı sırada varsayılarak garame yöntemiyle alacakları oranında veya yalın şekilde eşit olarak dağıtılabilir. Ancak hangi yöntem kabul edilirse edilsin paylaştırmada davacı alacaklılar tamamen tatmin edilmedikçe -artan para olmadıkça- davalı alacaklıya verilmeyecektir. Davacı alacaklıların hepsi sıra cetvelinde aynı sırada bulunuyorsa, dava sonucu elde edilen kazanç alacakları oranında davacılar arasında dağıtılır. Davacı alacaklılar değişik sıralarda yer alıyorlarsa, iflasta kayıt terkini davaları yönünden İsviçre Mahkeme İçtihatları ve doktrini, İsv. İİK m. 260, f. 2’yi (İİK m. 245, c. 2) kıyasen uygulayarak dağıtımın davacı alacaklıların alacaklarının sıra cetvelindeki sıralarına göre yapılacağını; bir üst sıradaki davacı alacağını ve dava masraflarını tamamen almadıkça, ondan sonra gelen davacı alacaklılara -dava masrafları da dahil olmak üzere- bir şey verilmeyeceğini belirtmektedir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin uygulaması (10.10.2002 tarih ve 2061 E, 6549 K; 30.12.2004 tarih ve 9812 E, 13399 K; 09.12.2009 tarih ve 11137 E, 11474 K sayılı ilamlar) ve Dairemizin uygulaması (30.09.2013 tarih ve 4289 E., 5859 K. sayılı ilamı) ise, davacı alacaklılar aynı sırada kabul edilip, garame yöntemiyle (alacakları oranında) pay almaları şeklindedir. 356 Hüseyin KOVAN Zira, İİK’nın 235. maddesinin 3. fıkrasında; “Bir alacağın terkini hakkında açılan dava kazanılırsa, bu alacağa tahsis edilen hisse dava masrafları da dahil olduğu halde – sıraya bakılmaksızın alacağı nisbetinde – itiraz edene verilir.” hükmü kabul edilmiştir. Kanunun bu hükmü İİK’nın 142. maddesi uyarınca açılan sıra cetveline itiraz davasında kıyasen uygulanabilir. Madde metnindeki davanın kazanılması halinde elde edilen kazancın ‘sıraya bakılmaksızın alacağı nisbetinde itiraz edene verilir.” şeklinde ifade “dava hâsılatının davacı alacaklılar arasında garameten paylaşılacağı” şeklinde yorumlamaya uygundur. Bu yorum tarzı adil bir sonuca ulaşılması bakımından tercih edilebileceği gibi, davacılar arasında paylaştırmaya konu tutarın elde edilmesi şekliyle de izah olunabilir. Kanun sıra gözetmeksizin bütün alacaklıların sıra cetveline itiraz davası açabileceğini öngördüğüne göre, burada davalının alacak ve miktarına karşı koymak, yani itiraz eden davacı alacaklı olmak dava hasılatından pay almak için gerekli ve yeterlidir. Kanun davacıların sırası konusunda bir ayırım ve yollama yapmadığına göre, davacıların eşit haklara sahip olduğu kabul edilmeli ve bu eşitlik “aynı sırada” oldukları şeklinde anlaşılmalıdır. Aksi halde imtiyazlı alacaklıların da yer aldığı bir sıra cetvelinde, adi alacaklılar kendilerine nasılsa bir yararı olmayacak bir itiraz davası açmaya pek hevesli olmayacaklardır. Bu da borçlunun danışıklı işlemlerinin hedefine ulaşmasındaki yolların açık tutulması anlamına gelir ki, Kanun koyucunun böyle bir amacı izlediği düşünülemez. Öte yandan, aynı sıra cetveli için muhtelif alacaklılar tarafından farklı tarihlerde, aynı alacaklılara husumet yöneltilerek davalar açılmış olması halinde açılan tüm davaların birlikte incelenerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde tek bir kararla sonuçlandırılması, birbiriyle çelişik hükümlerin engellenmesi açısından ve bir davada verilen kararın diğer davanın sonucunu etkileme olasılığından kaynaklanan bir zorunluluktur. Bu durumda davaların birleştirilerek yargılama yapılması, sıra cetveline ilişkin özel usul hükümlerinden kaynaklanmaktadır. Aynı sıra cetveline yönelik farklı davalar hakkında ayrı ayrı hüküm kurulması; kararların infazında da şüphe ve tereddütlere neden olması ve uyuşmazlıkların uzun süre devam etmesi ihtimalini de doğurabilecektir. Dairemize, temyiz incelemesi için gönderilen aynı Mahkeme’nin 2013/591 E. sayılı ve 2013/590 E. sayılı davaların, farklı alacaklılar tarafından, aynı sıra cetvelleri yönünden aynı davalı aleyhine muvazaa iddiasıyla açılmış olduğu anlaşılmıştır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 357 Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 14.02.1992 tarih ve 1991/3 E., 1992/2 K. sayılı kararında, bir yargı çevresinde aynı düzeyde bulunan birden fazla mahkemenin, davaların birleştirilmesi açısından aynı mahkeme sayılacağı belirtilmiştir. Bu durumda mahkemece, aynı sıra cetvellerine karşı, aynı yer sayılan mahkemelerde açılmış başka davalar da olup olmadığı araştırılıp, varsa HMK’nın 166/4. maddesi uyarınca birbiriyle bağlantılı olduğunun kabulü ile önce esas kaydı yapılan dosya üzerinde 166/1. maddesi uyarınca işbu davanın birleştirilmesi, önce açılan davanın bu dava olduğunun tespiti halinde diğer davaların bu dava ile birleşmesinin beklenmesi, mahkemelerince birleştirme kararı verilmemesi halinde davaların sonuçlarının beklenmesi, aynı yer sayılmayan mahkemelerde açılmış başka davalar olması halinde ise, yine o davaların da sonuçlarının beklenmesi gerektiğinin düşünülmemesi doğru olmamıştır. 2) Bozma nedenine göre, davalı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir. Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, hükmün re’sen BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oy birliğiyle karar verildi. “23.HD.30.05.2016 tarih 2015/4654 Esas 2016/3323 Karar” Davanın kabulüne dair verilen 21.12.2010 gün ve 2009/486 E- 2010/492 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 23.Hukuk Dairesi’nin 18.10.2011 gün ve 2011/382 E- 2011/1160 K. sayılı ilamı ile; (…Davacı vekili, dava dışı borçlu A..O./a ait taşınmazın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde davalıya 1.sırada davalının alacağının, diğer alacaklılardan mal kaçırma maksadıyla ve muvazaa ile oluşturulduğunu ileri sürerek, buna ayrılan sıranın iptali ile müvekkiline ait alacağın bu sıraya kaydına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan delillere göre, ispat yükü üzerinde olan davalının takip konusu çeklerden dolayı alacaklı olduğunu kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. 358 Hüseyin KOVAN Muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davalarında iddia kural olarak, borçlu ile davalı alacaklının anlaşmalı (muvazaalı) biçimde borç ilişkisi oluşturarak, diğer alacaklılardan mal kaçırma amacı güttükleri noktasındadır. Bunun için muvazaalı muamelenin borçlandırıcı işleme göre yapıldığı tarih önem taşır. Somut olayda, davalı yanın takibine dayanak olan çeklerin ibraz tarihi (13.07.2007), davacının takip dayanağı kıldığı çekin ibrazından (16.07.2007) önce olduğu dosya kapsamı ile belirlenmiştir. Bu durumda davalı alacağının, davacı alacağından daha önce doğduğu ve sonraki alacak bakımından muvazaa yaratılamayacağı düşünülmeden, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisinde isabet görülmemiştir gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.14.01.2015 tarih 2013/1208 Esas 2015/9 Karar” SORU – 47 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASINDA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK TENKİS TALEBİNE DÖNÜŞTÜRÜR İSE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR? Hemen belirtmek gerekir ki muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescili davaları muvazaalı (Geçersiz) işlemler için açılır, oysa tenkis davası, geçerli olan ancak mirasçının mahfuz hissesini (Saklı payını) ihlal eden miktar yönünden açılan davalardır. Uygulamada genellikle muvazaalı işlemin iptali olmadığı takdirde tenkis hükümlerinin uygulanması şeklinde terditli davalar açılmaktadır Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2011 yılında verdiği bir karar ile “Davacı, açmış olduğu bir tapu iptali ve tescili davası devam ederken davasını tamamen ıslah ederek tenkise dönüştürmesi halinde önce işlemin geçersiz, ivazsız olduğu iddiası ile muvazaa nedenine dayalı tapu iptali ve tescili davası açmış ve işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmiş bir kişinin yargılama devam ederken davasını tamamen ıslah ederek tenkis davasına dönüştürmesi halinde, bu kez işlemin geçerli olduğunu kabul etmiş olacağını, tenkis’in geçerli işlemlerde uygulanacağından, muvazaalı işlemlerde geçersiz işlemler olmakla tenkis hükümlerinin uygulanması mümkün olmadığı gibi, işlem geçerli ise ivazlı olacağından, ivazlı işlemlerde de tenkis hükümlerinin uygulanması söz konusu olamayacağından davanın reddi gerekecektir”şeklinde bir karar vererek muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal tescil davası açan mirasçı veya mirasçıların ıslah ile davalarını tenkis talebine dönüştüremeyecekleri şeklinde anlaşılabilecek bir karar vermiş ise de, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi yerleşmiş uygulamalarının muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal tescil davası açan mirasçı veya mirasçıların davalarını ıslah ederek tenkis davasına dönüştüebilecekleri yönünde olduğunu belirtir, Birinci Hukuk Dairesinin yerleşik uygulamalarına dair içtihatları ile HGK’nun anılan kararını aşağıda sunuyorum Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Ömer Ç.Tn 5 parsel sayılı taşınmazın 210 m2Tik kısmını haricen satın aldığını, yapılan kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile payına üç adet bağımsız bölüm isabet ettiğini ancak bunlardan 15 numaralı bağımsız bölümün muvazaalı olarak ve davalının miras 360 Hüseyin KOVAN bırakan üzerinde kurduğu baskı neticesinde davalı adına tescil edildiğini, tescil işleminin kız çocuklardan mal kaçırma kastı ile yapıldığını ileri sürerek, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile veraset ilamındaki payları oranında adlarına tesciline, olmadığı takdirde bedele karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında davalarını ıslah ederek taleplerinin kabul görmemesi halinde tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, dava konusu bağımsız bölümün miras bırakan ile ilgisinin olmadığını, miras bırakanın dava konusu arsa üzerinde haricen bir kısım yeri arsa sahibinden satın aldığını ve gecekondu yaptırdığını, ancak arsa sahibinin tapuda devre yanaşmadığını, bunun üzerine kendi girişimleri ile miras bırakana ait gecekonduya mukabil iki adet bağımsız bölümün miras bırakan adına, dava konusu bağımsız bölümü de şahsi başarısına karşılık olarak adına tescilini sağladığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dava konusu taşınmazın evveliyatında miras bırakan adına kayıtlı olmadığından muris muvazaası hükümlerinin uygulanamayacağı ve hak düşürücü süre geçtikten sonra tenkis isteminde bulunulması gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar tarafından duruşma istemli, davalı tarafından ise vekalet ücretine hasren süresinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 12.11.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar vekili Avukat Mukaddes T. ile diğer temyiz eden vekili Avukat Cevat C. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi A. Elif A. K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Davacılar, dava dilekçesinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayanmış, yargılama sırasında ıslah dilekçeleri ile davalarını hata ve hile hukuksal nedenlerine dayandırarak tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis istemişlerdir. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle davacıların hata ve hileye yönelik iddialarını ispatlayama- dıkları gerekçesiyle tapu iptali ve tescil taleplerinin reddine karar verilmesi doğru olduğu gibi; her ne kadar tenkis davası TMK 571. maddesi Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 361 uyarınca hak düşürücü süre içerisinde açılmış olsa dahi, miras bırakanın davacıların saklı paylarını zedeleme kastının varlığının ispatlanamadığı gözetilerek tenkis isteminin de reddi ile harcı ikmal edilen değer üzerinden vekalet ücretine karar verilmiş olması, bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre; davacıların ve davalının yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekilleri için 2.037.00.-’şer TL duruşma vekâlet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, aşağıda yazılı 15.20.-TL bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan ve 15.20.-TL bakiye onama harcının da diğer temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.12.11.2019 tarih 2016/8489 Esas 2019/5793 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakan babaları Mustafa A.’ın çekişme konusu 737 parsel sayılı taşınmazın 1/5 payını üzerinde bırakıp 4/5 payını davalı oğluna satış suretiyle devrettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptal ve tescil istekli eldeki davayı açmışlar; 08.01.2007 tarihli ıslah dilekçeleri ile davalarını tamamen ıslah ederek tenkise dönüştürmüşlerdir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Davanın tapu iptali-tescil yönünden reddine ilişkin karar Dairece, tenkis yönünden değerlendirme yapılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gereğine değinilerek bozulmuş; mahkemece, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, davacıların saklı paylarının zedelenmediği gerekçesiyle tenkis isteğinin reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Murat Ataker’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle mirasbırakanın TMK’nın 565/3. maddesi kapsamında saklı payı zedeleme kastıyla temliki işlemi gerçekleştirdiği hususunun kanıt- lanamadığı gözetilerek davanın reddedilmesi doğru olduğuna göre; da- 362 Hüseyin KOVAN vacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “1HD.07.02.2019 tarih 2016/3481 Esas 2019/740 Karar” Dava, tapu iptal ve tescil isteği ile açılmış, yargılama sırasında kamilen ıslah edilerek tenkis isteğine dönüştürülmüştür. Mahkemece, tenkis isteğinin kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tarafların 05.11.2005 tarihinde ölen mirasbırakan Sakine’nin çocukları oldukları, mirasbırakan Sakine’nin maliki olduğu 327 parsel sayılı taşınmazı rücu şartlı hibe suretiyle 11.11.2002 tarihinde davalı oğluna temlik ettiği, davacının 20.10.2006 tarihinde açtığı dava ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil talebinde bulunduğu, bilahare yargılama sırasında 24.04.2008 tarihli dilekçe ile talebini tenkis olarak ıslah ettiği anlaşılmaktadır. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle dava tarihi esas alınarak tenkis talebinin süresinde olduğu gözetilerek tenkise karar verilmesi kural olarak doğrudur. (Hukuk Genel Kurulu 2007/2-99 Esas, 2007/141 Karar sayılı kararı) Bilindiği üzere, Mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 s. Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17) Miras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanır. Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul;miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu malvarlığı kıymetleri ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Mi- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 363 ras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 sayılı Kanun uygulanacaksa bir aylık 4721 sayılı Kanun uygulanacaksa üç aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (TMK m.565) Miras bırakanın TMK’nin 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedelenen kastının varlığından söz edilemez. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gö- zetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak 364 Hüseyin KOVAN ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis ora- nıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir. Ne var ki, tenkis yönünden hükme esas alınan raporun hüküm vermeye elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Şöyle ki, mirasbırakan Sakine’ye kendisinden önce ölen eşi Kemal’den 116 parsel sayılı taşınmazda intikal edecek payın değeri tenkis hesabında nazara alınmadığı gibi çekişme konusu taşınmazın seçimlik hakkın kullanıldığı tarihteki değeri esas alınmış bu hesaplamada da hata yapılmıştır. Hal böyle olunca, yukardaki ilkeler gözetilerek mirasbırakanın kendisinden önce ölen eşinden iktisap edeceği pay nazara alınarak tenkis hesabının yapılması ve hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken anılan hususların göz ardı edilmiş olması doğru değildir. Her ne kadar tercih tarihindeki değil hüküm tarihindeki değer üzerinden hesaplama yapılması gerekir ise de, bu hususta davacı tarafın temyizi olmadığından değinilen yön bozma nedeni yapılmamıştır. Davalının temyiz itirazı değinilen yön itibariyle yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenden ötürü(6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.1.7.2014 tarih 2013/11838 Esas 2014/12681 Karar” Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu Asliye 2. Hukuk Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne dair verilen 06.05.2009 gün ve 2000/102 E-2009/125 K. Sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili ile davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 08.12.2009 gün ve 2009/8379-12697 sayılı ilamı ile; …Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, tenkis isteği yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 365 satış yoluyla davalı N../e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N…’e, onun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle satışlar davalı H…’a, yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H../a, onun da, aynı taşınmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı R…’ya yine satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırmak ve saklı paylarının ihlal etmek amacıyla yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlar ise de, mahkemece muris muvazaası iddiası yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan tenkis isteği bakımından hüküm kurulmuş, ne var ki, muris muvazaasına yönelik istek bakımından davacılar tarafından bir temyiz itirazında da bulunulmamıştır. Dosya kapsamı ile, çekişmeye konu edilen 205 ada 9,122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların davalı H../a ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edildiği kayden sabittir. Hemen belirtilmelidir ki; ölünceye kadar bakıp gözetmek sözleşmesi basitçe taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen, bazı yönleri itibarıyla talih ve tesadüfe, ayrıca şekle bağlı bir sözleşme şeklinde tanımlanabilir. Nitekim, söz konusu sözleşme B.K.nun 511.maddesinde, “kaydı hayat ile bakma mukavelesi, akitlerden birinin diğerine ölünceye kadar bakmak ve onu görüp gözetmek şartıyla bir mamelek yahut bazı malların temlikini iltizam etmesinden ibaret olan bir akit” olarak tarif edilmiştir. Anılan yasanın bu ve devamı maddelerinin açık hükümlerin de belirtildiği gibi ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile, bakım alacaklısı sözleşmeye konu olan mamelek veya bazı mallarının mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme, bakım borçlusu da kural olarak bakım alacaklısını kendi ailesi içerisine alıp, ona özenle ölünceye kadar bakıp gözetmek yükümlülüğü altına girer. Bilindiği üzere; bakım borçlusunun bakıp gözetmek yükümlülüğü, aksi kararlaştırılmadığı sürece bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp, ikametini temin etme yanında, besleme giydirme hastalığında hekime götürüp, gerekli ihtimamı gösterme, manevi yönden her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri de içerisine alır. Kuşkusuz bakım borçlusu yükümlülüklerini yerine getirirken, aldığı malların kıymetine, bakım alacaklısının önceden sahip olduğu içtimai mevkiine ve hakkaniyet kurallarına göre hareket etmek zorundadır. Öte yandan, yükümlülüklerin 366 Hüseyin KOVAN yerine getirilmemesinin sonuçları BK.nun 517.maddesinde açıklanmış sözleşmeden doğan ödevlere aykırılık yüzünden ilişki çekilmez olmuşsa, ya da başka önemli nedenlerle ilişkinin sürdürülmesi aşırı ölçüde güçleşmiş veya olanaksız hale gelmişse taraflardan her birinin tek yanlı olarak sözleşmeyi fesh etme, verdiği şeyi geri alma hatta karşı tarafın kusurlu olması halinde tazminat isteme hakkı tanınmıştır. O halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyen bakım borçlusuna karşı bakım alacaklısı her zaman fesih hakkını kullanabilmekte, fesih geçmişe etkili (makable şamil) olmak üzere sözleşmeyi sona erdirdiğinden verdiği şeyi de geri isteyebilmektedir. Somut olaya gelince; dosya kapsamı, tanık beyanları ile davalılardan H… ile annesi olan davalı N../in tarafların miras bırakanı İbrahim ile yaşadıkları, yaşam süresi içerisinde onun maddi ve manevi her türlü ihtiyacını giderdikleri ve son zamanlarında yatalak olan murise karşı bakım görevinin yerine getirildiği görülmektedir. Kaldı ki, bakım alacaklısı muris İbrahim’in sağlığında akitten kaynaklanan bakım borcunun yerine getirilmediğine dair bir dava açılmadığı gibi böyle bir iddianın da ileri etmediği açıktır. Bu durum karşısında, anılan üç parça taşınmazın temlikinin ivaz karşılığı olduğu gözetildiğinde tenkis hükümlerini tabi olmayacağı da tartışmasızdır. Vurgulamak gerekir ki, miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufları ile (vasiyetname ve miras mukavelesi) sağlar arası (hibe) gibi tasarrufları tenkise tabidir. O halde, 205 ada 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlar bakımından tenkis isteğinin kabul edilmiş olması doğru değildir. Öte yandan; her ne kadar 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazlar davalı N../e satış suretiyle temlik edilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme sonucunda miras bırakanın gerçek iradesinin satış olmayıp mirasçıdan mal kaçırma amacını taşıdığı, bir başka ifadeyle yapılan temlikin bağış amaçlı olduğu saptandığına göre tenkise tabi olacağmda kuşku yoktur. Diğer taraftan, 116, 151, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payının davalı N../e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H../a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır. Ayrıca, dosya kapsamı ile miras bırakanın dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı 03.05.1989 tarihinde davacı N.. T…’a satış suretiyle temlikinin bedelsiz olduğunun kanıtlanamadığı da anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 367 Buna karşın, 95 parsel sayılı taşınmaz bakımından yapılan temlik nedeniyle davacı N../in saklı payını aldığının kabulü doğru değildir. Bu açıklamalar ve ortaya konulan ilke ve somut olgular karşısında tenkis hesabının da değişeceği kuşkusuzdur. Kabul tarzı itibariyle de, davalılar tercih haklarını Türk Medeni Yasasının 564. maddesi hükmü uyarınca ayın olarak verme şeklinde kullandıkları ve, mahkemece sabit tenkis oranına göre davacıların saklı payı oranında iptal ve tescile karar verilmiş olması da doğru değildir. Zira, davalılar tercihlerini ayın yönünde kullandıklarına göre, taşınmazların mülkiyetinin davacılara bırakılması ve davacıların davalılara bedel ödemesi yasal koşul olduğu halde mahkemece bu hususta yanılgıya düşülerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. …………….. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565.maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak almanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup ol- madığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı pa- ymı tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasmda dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca süratle 368 Hüseyin KOVAN dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiyatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak NAKTİN ödetilmesine karar verilmelidir. Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Tarafların temyiz itirazları yerindedir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar vekili miras bırakanlarının maliki olduğu 12, 122, 140, 141(4/5 payı), 290, 292, 297,116, 451 ve 205 ada 9 parsel sayılı taşınmazlarının, bir kısmını satış, bir kısmını ölünceye dek bakma akdi ve hibe ile davalılara mal kaçırmak amacıyla temlik ettiğini, miras bırakanın başkaca malı olmayıp tüm mal varlığını davalılara aktarmasını haklı kılacak hiçbir nedenin bulunmadığını, bakıma muhtaç olmadığını, satış sureti ile devrettiği taşınmazların gerçekte bağışlandığını, temliklerin hepsinin muvazaalı olması nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur. Mahkemece, alınan tenkis raporları doğrultusunda davacı N… yönünden saklı payının ihlal edilmediği gerekçesi ile davanın reddine; diğer davacılar yönünden ise davanın kabulü ile pay olarak tapu iptal tescil kararı verilmiştir. Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmuş; Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hüküm taraflarca temyiz edilmiştir. Dosya içeriğindeki belgelerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle satış yoluyla davalı kızı N../e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N…’e, O’nun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle davalı oğlu H../a satış suretiyle; yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları ise 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H…’a, O’nun da, aynı taşınmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı eşi R…’ya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 369 İlk olarak, bozma ilamında da değinildiği üzere davacılardan N.. T…’a dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan tarafından 3.5.1989 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği ve onun tarafından da dava dışı İbrahim Sucu’ya 27.11.1998 tarihinde satıldığı belirgindir. Her ne kadar alınan bilirkişi raporunda anılan parselin satışı nedeniyle davacı N…’in saklı payına herhangi bir el atma olmadığı tenkis isteyemeyece- ği görüşü üzerine mahkemece davacı N… yönünden davanın reddine karar verilmişse de, davacının taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanmış değildir. Öyleyse Mahkemece anılan davacının talepleri irdelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, davasının reddi doğru değildir. Öte yandan, bir kısım davacılar her ne kadar başlangıçta muris muvazaası hukuksal nedenine de dayanarak tapu iptal ve tescil istemişlerse de, mahkemeye sundukları 13.04.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini tenkise çevirmişlerdir. Bilindiği üzere, saklı paylarının değerini alamayan mirasçıların miras bırakanlarının, mirastan tasarruf edebileceği kısmı aşan yani saklı paylarına yaptığı tecavüzü ortadan kaldırmak ve geri alınmasını sağlamak için açtıkları davalar öğretide tenkis(İndirim) davaları olarak adlandırılmakta olup; tenkis davaları, özünde geçerli olan işlemler için açılabilir. Yani geçerli olmayan işlemlerde tenkis uygulanamaz. Eldeki davada davacılar gerek satış suretiyle temlik edilen 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazların, gerekse ölünceye kadar bakma koşulu ile temlik edilen taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri sürdüklerine göre, muvazaa iddiasının özünde temliklerin geçerli olmadığı iddiası vardır. Öncelikle satış suretiyle gerçekleştirilen temlik işleminin, muvazaalı olduğu, yani geçersizliği iddia edildiğine göre tenkise konu olamayacaktır. Zaten satış işlemin geçerli olması halinde de, ivazlı işlem olacağından yine tenkise tabi olamayacaktır. Ölünceye kadar bakma akdi ile temlike konu edilen 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin yapılan temliklerin de muvazaalı olduğu, geçersiz olduğu ileri sürüldüğünden tenkise konu edilemez. Kaldı ki, dosya içeriği ve toplanan delillere göre bakım koşulu gerçekleştiğinden ve miras bırakan tarafından bakım borcunun yerine getirilmediğine dair sağlığında bir çekişme de yaratılmadığına göre, temlik ivaz karşılığı yapılmış olduğundan, tenkise tabi olmayacaktır. 370 Hüseyin KOVAN Öyleyse geçersiz olmayan ve bir ivaz karşılığı yapıldığı belirlenen ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edilen 9,122, 290 nolu parseller ile satış suretiyle temlik edilen taşınmazlar yönünden bir kısım davacıların taleplerini tenkis olarak ıslah etmeleri nedeniyle muvazaa incelemesine de girilemeyeceğinden ve ivazlı işlemlerde tenkis uygulanamayacağından 12, 292 ve 297 nolu parseller yönünden davanın reddi gerekir. Çekişme konusu edilen 116, 451, 140 ve 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payı yönünden ise, davalı N…’e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H../a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır. O halde, bir kısım davacıların tenkise yönelik talepleri dava konusu edilen hibeye konu taşınmazlar yönünden araştırılmalıdır. Hemen belirtilmelidir ki, dosya içerisindeki veraset ilamından miras bırakanın 04.12.1999 tarihinde vefat ettiği anlaşıldığına göre, eldeki davada ölüm tarihinde yürürlükte olan 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisindeki tenkis hükümlerinin uygulanacağı açıktır. Bunun yanı sıra, davalılar her ne kadar ilk cevap dilekçelerinde tercih haklarını mal olarak değil de, para olarak kullanacaklarını belirtmişlerse de; gerek 26.10.2005 tarihli celsede gerekse 07.11.2007 tarihli celsedeki beyanlarında tercih haklarını mal olarak kullanacaklarını, para ödeyecek durumları olmadığını bildirmişlerdir. Öyleyse Yerel Mahkemece tenkis incelemesi yapılırken davalıların bu istekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda yerel mahkemece yapılacak iş; 1- Davacılardan N.. T…Tn dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanamadığından, talepleri konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi, 2- Davalılardan H../a temlik edilen ölünceye kadar bakma akdine konu 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların temlikinin ivaz karşılığı olduğu anlaşıldığından, çekişmeli parseller yönünden tenkis isteğinin reddine karar verilmesi, 3- Davalı N../e satılan 12, 292 ve 297 parsellere ilişkin tenkis isteğinin de yukarıda açıklanan gerekçelerle reddine karar verilmesi, 4- Davalı N…’e hibe edilen ve O’nun tarafından diğer davalı H../a satış suretiyle temlik edilen 116, 451, 140, 141 parsel (4/5 payı) sayılı ta- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 371 şınmazlar yönünden ise tenkis incelemesi yapılarak olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle. Yerel Mahkemenin direnme kararı usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir. Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle, H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA “HGK.13.04.2011 tarih 2010/1-701 Esas 2011/130 Karar” SORU – 48 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANILARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA HARÇ VE AVUKATLIK ÜCRETİ NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılarak açılan tapu iptali ve tescili davaları nisbi harca tabi olup, nisbi vekalet ücretine hükmedilmeli- dir. Mahkeme tarafından yapılan keşif sonrasında tespit edilen dava konusu taşınmazın dava tarihindeki değeri,davacının miras payı gözetilmek suretiyle davanın kabulü halinde davacıya veya davacılara reddi halinde ise davalı veya davalılar lehine nisbi vekalet ücretine hükmolunur. Mahkeme, taşınmazın niteliğine göre arsa ise inşaat mühendisi (Gayrimenkul değerleme uzmanı) emlakçı ve fen memuru, taşınmaz tarla ise ziraat mühendisi ve fen memuru refakatinde keşif yapılarak taşınmazın dava tarihindeki değeri tespit edilip var ise eksik harç davacıya tamamlatılmak davanın kabulü halinde davacı kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise, davacı lehine, davanın reddi halinde ise kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise davalı lehine nisbi vekalet ücretine hükmolunur. Soruyu bir örnek ile açıklığa kavuşturmak gerekir ise; Muris bir taşınmazını diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mirasçılardan birisine tapudan satış şeklinde temlik etmiş olsun, mirasçılardan bir tanesi de bu taşınmaz için muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası açmış olsun, mahkemece yapılan keşiftedava konusu taşınmazın dava tarihindeki değeri 200,000,00 tl dava açan mirasçının miras payı da 1/5 olsun, bu durumda davanın kabul edilmesi halinde 40,000,00 tl üzerinden davacı lehine nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi ve davalı adına olan tapu kaydının 1/5’inin iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline şeklinde hüküm kurulması ve 40,000,00 tl üzerinden alınacak nisbi harç hesaplanmak sureti ile davacıdan dava açarkan alınan harç ile var ise tamamlama harcı toplamı alınacak harçtan mahsup edilmek sureti ile kalan harcın davalıdan alınarak hâzineye irad kaydına, davacıdan alınan toplam harcında davalıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulmalıdır. Tapu iptali yönünden hüküm kurulurken yapılan hatalardan bir tanesi de davalı tapusunun tamamı iptal edilip davacının miras payı oranında davacı adına tapuya kayıt ve tesciline kalan miktarın ise davalı adına tapuya kayıt ve tesciline şeklinde hüküm kurulmasıdır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 373 Yukarıda verdiğimiz örnekte davalı tapusunun iptali ile 1/5 hissesinin davacı adına kalan 4/5 hissesinin de davalı adına tapuya kayıt ve tesciline şeklinde hüküm kurulması doğru olmayacaktır. Böyle bir durumda davalı da mahkeme hükmü ile taşınmazı kazanmış gibi bir sonuç doğar ki bu doğru değildir. Keşif yapılmaksızın davanın reddine karar verilmesi halinde dava dilekçesinde gösterilen değer üzerinden davalı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği (Nisbi vekalet ücretinin maktu vekalet ücretinden az olamayacağı hususu gözetilerek) karar verilmesi gerektiği hususu gözden kaçırılmamalıdır. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, kök mirasbırakan anneanneleri Safiye T/nın malik olduğu 1347, 2054, 2956 ve 1091 parsel sayılı taşınmazların, mirasbırakanın davalı Türker’e verdiği vekaletname kullanılarak, vekil Türker eliyle diğer davalı Rebii’ye, daha sonra tekrar Türker’e satış suretiyle devrinin sağlandığını, yapılan işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescile, taşınmazların dava dışı 3. şahıslara satılmış olması durumunda, miras paylarına tekabül edecek miktarda tazminata hükmedilmesini istemişler; davacılar vekili, aşamalarda dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmazla ilgili talepten vazgeçtiğini bildirmiştir. Davalı Rebii, 2000-2003 yılları arasında emlakçilik işi ile uğraştığını, davalı Türker’in İstanbul’da yaşaması nedeniyle dava konusu 1091,1347 ve 2054 parsel sayılı taşınmazları müşteri bulması durumunda satması için vekâleten kendisine devrettiğini, ancak müşteri bulamaması ve emlakçiliği bırakacak olması sebebi ile taşınmazları tekrar Türker’e devrettiğini, bu aşamadan sonra taşınmazlarla ilgili bilgisinin olmadığını, Türker’in taşınmazları kendisine devrederken mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı hareket ettiğini bilmediğini, böyle bir niyetten haberdar olsa bu işe aracılık etmeyeceğini, diğer davalı ile birlikte hareket etmediğini; davalı Türker, mirasbırakanın taşınmazların satılıp buradan elde edilecek para ile kendisine bakılmasını istediğini, bu amaçla kendisini vekil tayin ettiğini, satıştan elde edilen gelirle mirasbırakanın sağlık ve bakım ihtiyaçlarının karşılandığını, muvazaa kastı ve mal kaçırma amacı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz yönünden feragat nedeni ile karar verilmesine yer olmadığına, 1091 parselin bölün- 374 Hüseyin KOVAN mesiyle oluşan ve davalı Türker adına kayıtlı bulunan 14 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacıların miras payları oranında tesciline, 2054 ve 1091 parsel sayılı taşınmazların belirlenen değerlerinden davacıların miras paylarına isabet eden değerin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline dair verilen kararın davalı tarafça temyizi üzerine Dairece, dava konusu 1347 parsel sayılı taşınmaz yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulması, 2956 parsel yönünden feragat nedeniyle davanın reddine karar verilip oluşacak duruma göre yargılama giderlerine hükmedilmesi gereğine işaret edilerek bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz yönünden feragat nedeni ile davanın reddine, dava konusu 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan ve davalı Türker adına kayıtlı bulunan 14 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacıların miras payları oranında tesciline, 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan ve 14 parsel sayılı taşınmaz dışında kalan parseller ile 2054 ve 1347 parsel sayılı taşınmazların bölünmesiyle oluşan parsellerin belirlenen değerlerinden davacıların miras paylarına isabet eden değerin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 25.02.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar vekili Avukat Z. Semra Karal geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davacılar Ogün Müezzin vd. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde bedelin tahsili istemine ilişkindir. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmüne uyulan bozma ilamına, temyiz edenin sıfatına göre ve usuli kazanılmış haklar gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalılar vekilinin bu yönlere ilişkin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine. Davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 375 Bilindiği üzere, HMK 297/2. maddesinde “hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir” düzenlemesi yer almaktadır. Kamu düzeninden olan doğru sicil oluşturma ilkesi gereğince de hakimin infazı kabil karar verme yükümlülüğü vardır. Somut olayda, Çorlu Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.06.2013 tarih 2013/654 Esas 2013/562 Karar sayılı veraset ilamına göre, 11.04.2000 tarihinde ölen mirasbırakan Safiye Tuna’nın mirasçılarının davalı oğlu Tür- ker ile 2006 yılında ölen kızı Safiye Müzzin’in çocukları olan davacılar Ergün ve Ogün ile davacıların dava dışı babası Bekir M. olduğu, eldeki davanın davacılar Ergün ve Ogün tarafından miras payları oranında 26.01.2011 tarihinde açıldığı, anılan veraset ilamına göre davacıların her birinin miras payının 3/16 olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, dava konusu 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan ve iptal tesciline karar verilen 14 noTu parselle ilgili olarak davacıların miras payına ya da mirasbırakanın veraset ilamına atıf yapılmak suretiyle hüküm kurulması gerekirken bu husus göz ardı edilerek ve infazda tereddüt oluşturacak şekilde karar verilmesi doğru değildir. Hemen belirtmek gerekir ki; harç kamu düzenine ilişkin olup re’sen gözetilmesi gerektiği gibi, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 323/1-ğ maddesine göre vekille takip edilen davalarda kanun gereğince taktir olunacak vekalet ücretinin yargılama giderleri kapsamında olup, reddedilen kısım üzerinden davalılar yararına vekalet ücretine hükme- dilmesi gerektiği de açıktır. Somut olaya gelince; eldeki dava 10.000 TL değer gösterilmek suretiyle açılmış; feragat edilen ve ret kapsamındaki dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz yönünden davacı tarafça tamamlama harcı yatırılmamış; 20.02.2013 tarihli ıslah dilekçesiyle dava konusu 2054, 1091 ve 1347 parsel sayılı taşınmazlar yönünden toplam 486.715,87 TL üzerinden dava değeri ıslah edilerek harcı ikmal edilmiştir. Mahkemece, bedel isteği yönünden kabulüne karar verilen toplam değer 368.300,98 TL, iptal tescile karar verilen dava konusu 14 noTu parselde davacıların miras payına isabet eden toplam değer 16.943,7 TL olup, toplam 385.244,68 TL kabul değeri üzerinden alınması gereken nispi karar ve ilam harcı 26.316,06 TL olup peşin alınan 148,50 TL ile 7.480 TL ve 832 TL ıslah harcı mahsup edilince bakiye 17.855,56 TL nispi karar ve ilam harcının davalılardan 376 Hüseyin KOVAN müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi gerekirken mahkemece, 1.169,12 TL harcın davacıdan, 25.450,97 TL harcın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline şeklinde karar verilmesi doğru değilir. Öte yandan, davacı tarafça ıslah suretiyle harcı ikmal edilen toplam 486.715,87 TL dava değerinden bedel isteği bakımından kabul kapsamında olan ve harcı tamamlanan toplam 368.300,98 TL düşülünce ret kapsamındaki değerin 118.414,89 TL olduğu ve bu değer üzerinden karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca davalılar yararına 12.223,19 TL nispi vekalet ücretine ve feragat nedeniyle ret kapsamında olup da harcı ikmal edilmeyerek 10.000 TL dava değeri üzerinden görülen dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz bakımından 1.980,00 TL maktu vekalet ücreti olmak üzere davalılar yararına toplam 14.203,19 TL vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken mahkemece 13.831,12 TL vekalet ücretine hükmedilmesi doğru değildir. Ne var ki; değinilen hususlar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden; Hükmün 3. fıkrasında yazılı ” 1091 Sayılı parselin bölünmesiyle oluşan ve davalı Türker Tuna adına kayıtlı bulunan; 14 sayılı parselin tapu kadının, davacıların veraset ilamında belirlenen miras hisseleri oranında iptali ile bu hisseler oranında tesciline,” cümlesinin hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine 3. fıkra olarak ” Dava konusu 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan 1419 ada 14 parsel sayılı taşınmazın davalı Türker Tuna adına olan tapu kaydının Çorlu Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.06.2013 tarih 2013/654 Esas 2013/562 Karar sayılı veraset ilamına göre davacıların miras payları oranında iptali ile iptaline karar verilen payların davacılar adına tesciline, kalan payın davalı Türker Tuna üzerinde bırakılmasına” cümlesinin yazılmasına, Hükmün 6.fıkrasında yazılı “Karar tarihinde yürürlükte bulunan harçlar kanunu gereğince alınması gereken 35.080,60 TL karar ve ilam harcının kabul oranına göre davacı üzerine düşen 9.629,62 TL ’den peşin yatan 8.460,50 TL’nin mahsubu ile kalan 1.169,12 TL’nin davacıdan kabul oranına göre davalının üzerine düşen 25.450,97 TL ’nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile hâzineye irat kaydına,” cümlesinin hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine 6. fıkra olarak ” Harçlar Kanunu uyarınca alınması gereken 26.316,06 TL nispi karar ve ilam harcından peşin alınan 148,50 TL ile 7.480 TL ve 832 TL ıslah harcının mahsubu ile Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 377 bakiye 17.855,56 TL nispi karar ve ilam harcının davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak Hâzineye irat kaydına, davacı tarafça yatırılan 148,50 TL peşin harç ile 7.480 TL ve 832 TL ıslah harcının davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacı tarafa verilmesine” cümlesinin yazılmasına, Hükmün 9. fıkrasında yazılı “Davalılar kendini vekille temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre takdir edilen 13.831,12 TL vekalet ücretinin davacılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davalılara verilmesine,” cümlesinin hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine 9. fıkra olarak ” Karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 12.223,19 TL nispi ve 1.980,00 TL maktu olmak üzere toplam 14.203,19 TL vekalet ücretinin davacılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davalılara verilmesine” cümlesinin yazılmasına, davalıların temyiz itirazlarının değinilen yönlerden kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalılar vekili için 2.540.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davacılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.25.02.2020 tarih 2017/1981 Esas 2020/1291 Karar” Asıl dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil ve tazminat, birleştirilen dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan Filit G.’in 2 parsel sayılı taşınmazı davalı Fuat’a; 5 ve 228 parsel sayılı taşınmazı davalı Hikmet’e; 7 ve 15 parsel sayılı taşınmazı davalı Ömer F.’a; 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı davalı Yasemin’e satış suretiyle temlik ettiğini, Hikmetin devraldığı 228 parsel sayılı taşınmazı davalı Zini’ye, Yaseminin devraldığı 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı 3. kişiye devrettiğini, davalıların mirasbırakanın diğer mirasçıları ve yakınları olduğunu, işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek 2, 5, 7, 15, 228 parsel sayılı taşınmazların miras payları oranında tapu kayıtlarının iptali ile adlarına tesciline, 29 parsel sayılı taşınmazın miras payları oranındaki bedelin davalı Yasemin’den tahsiline karar verilmesini istemişler, birleştirilen davada, davalı Hikmet’in 5 parsel sayılı taşınmazı davalı Remzi’- 378 Hüseyin KOVAN yez Remzi’nin de diğer davalı Celal’e devrettiğini belirterek tapu kaydının miras payları oranında iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir. Davalı Zini davayı kabul etmiş, davalı Fuat davanın reddini savunmuş, diğer davalılar davaya cevap vermemişlerdir. Mahkemece, dava konusu parseller için bir kısım mirasçılar tarafından açılan ve Yargıtay tarafından onanarak kesinleşen mahkemenin 2008/440 Esas sayılı dosyasının, eldeki dava dosyası için kuvvetli delil oluşturduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, karar davacılar vekili tarafından vekâlet ücretine hasren temyiz edilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Filit G.’in 05.02.2003 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak dava dışı çocukları Mehmet, Fatime, Haşan, oğlu Sait’in çocukları olan davacılar Zuhal, Emine, Ömer, Aynur, Leyla, Orhan, Sunay, dava dışı Hülya, Fevzi, Eyüp, İbrahim, oğlu Osman’ın çocukları dava dışı Nevin, Nesrin, Ferhat, Nihat, Murat, Ferit, Zelia, Pervin’i bıraktığı mirasbırakan Filit G.in bizzat 27.06.1995 tarihinde 2 parsel sayılı taşınmazı oğlu Hasan’dan olma torunu olan davalı Fuat’a; 228 parsel sayılı taşınmazı oğlu Hasan’dan olma torunu olan davalı Hikmet’e; 12.03.1998 tarihinde 5 parsel sayılı taşınmazı oğlu Hasan’dan olma torunu olan davalı davalı Hikmet’e; 03.02.2003 tarihinde 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı Fuat’ın eşi olan davalı Yasemin’e; mirasbırakana vekaleten davalı Fuat’ın 23.10.2011 tarihinde 7 ve 15 parsel sayılı taşınmazları kayınbiraderi olan davalı Ömer Faruk’a satış suretiyle temlik ettiği, davalı Yasemin’in 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı 07.08.2008 tarihinde dava dışı İsmet’e, davalı Hikmet’in 228 parsel sayılı taşınmazı 12.3.1998 tarihinde davalı Zini’ye; 5 parsel sayılı taşınmazdaki 928/1760 payını 29.4.2013 tarihinde birleştirilen davalı Remzi’ye, Remzi’nin de 07.05.2013 tarihinde birleştirilen davalı Celal’e devrettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki harç kamu düzeni ile ilgili olduğundan temyiz edenin sıfatına bakılmaksızın re’sen gözetilmesi gereken hususlardandır. Somut olayda, her bir davalı adına kayıtlı taşınmazlar farklı olduğundan, her bir davalıya karşı ayrı ayrı dava açılması mümkün iken birlikte dava açılmış olup 6100 sayılı HMK’nun 326. maddesi uyarınca, davada haksız çıkan ve aralarında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunan davalıların, adlarına kayıtlı taşınmazların ayrı ayrı belirlenen ve davacıların miras payına isabet eden dava değeri üzerinden hesaplanan harç, yargı- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 379 lama giderleri ve yargılama giderlerinden sayılan avukatlık ücretinden ayrı ayrı sorumlu tutulmaları gerekirken, müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmaları doğru olmadığı gibi davalı Zini ön inceleme tutanağının imzalanmasından sonra davayı kabul ettiğine göre Harçlar Kanununun 22.maddesi gözetilerek adına kayıtlı taşınmazın davacıların miras payı oranında belirlenen gerçek değeri üzerinden 2/3 oranında harca hükmedilmesi ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 6. maddesi gözetilerek davacılar yararına vekalet ücretinin tamamına hükmedilmesi gerekirken, davalı Zini’nin harç ve vekalet ücretinden muaf tutulması da isabetsizdir. Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal sebebine dayalı davalarda dava değeri, taşınmazın tümünün değeri üzerinden davayı açan mirasçı ya da mirasçıların miras payına isabet eden değer olup, bu değer üzerinden harç alınması ve yargılama giderlerine hükmedilmesi gerekir. Dava tarihi itibariyle davacıların miras payı (224/1760) oranındaki davalı Fuat adına kayıtlı 2 parsel sayılı taşınmazın değeri 71.638,38 TL; birleştirilen davalı Celal adına kayıtlı 5 parseldeki 29/55 payın değeri; 35.716,02 TL; davalı Zini adına kayıtlı 228 parsel sayılı taşınmazın değeri 40.784,22 TL; davalı Ömer Faruk adına kayıtlı 7 ve 15 parsel sayılı taşınmazların değeri 93.626,39 TL; davalı Yasemin tarafından 3. kişiye devredilen 321 ada 9 parselin değeri 11.476,69 TL olup bu değerler üzerinden harç ve vekalet ücretine hükmedilmesi gerekmektedir (15.10.2015 ve 16.10.2015 tarihli bilirkişi raporlarına göre). Ne var ki, mahkemece 321 ada 9 parsel yönünden hüküm altınan alınan toplam bedel 6.886,012 TL olup anılan bedel temyiz konusu yapılmadığından bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu halde, 321 ada 9 parsel yönünden harç ve vekalet ücretinin hüküm altına alınan bedel üzerinden hesaplanacağı da kuşkusuzdur. Somut olayda asıl dava, 10.000,00 TL, birleştirilen dava 10.000,00 TL değer gösterilmek ve harçlandırılmak suretiyle açılmış, keşif sonrası 293.787,14 TL değer üzerinden harç ikmal edilmiş olup mahkemece kabul kapsamına alınan taşınmazların toplam değeri ise 248.651,02 TL’dir. Bu halde, harç ve vekalet ücreti mahkemece kabul kapsamına alınan taşınmazların değerleri üzerinden hesaplanmalıdır. Anılan bu hususlar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden; 380 Hüseyin KOVAN 1- Hükmün (2.) bendinin tümden çıkarılarak, yerine; 2. bent olarak ” Alınması gereken 16.056,67 TL (davalı Zini yönünden Harçlar Kanunu m.22 hükmü gözetilmek suretiyle) karar ve ilam harcından peşin alınan 341,60TL (170,80×2) ile tamamlama yoluyla alınan 4.675,60 TL TL’nin mahsubu ile 11.039,47 TL harçtan 3.364,51 TL harcın davalı Fuat’dan, 4.397,18 TL harcın davalı Ömer Faruk’tan, 323,40 TL harcın davalı Yase- min’den. Harçlar Kanununun 22.maddesi gözetilmek suretiyle 1.276,95 TL harcın davalı Zini’den, 1.677,41 TL harcın birleştirilen davalı Ce- lal’den alınarak hâzineye irat kaydına,” cümlesinin yazılmasına, 2- Hükmün (3.) bendinin tümden çıkarılarak, yerine; 3. bent olarak “Davacılar tarafından yatırılan 341,60TL (170,80×2) peşin harç ve tamamlama yoluyla alınan 4.675,60 TL TL toplamı olan 5.017,2 TL harçtan, 1.529,1 TL harcın davalı Fuat’dan, 01.998,43 TL harcın davalı Ömer Fa- ruk’dan, 146,98 TL harcın davalı Yasemin’den, Harçlar Kanununun 22.maddesi gözetilmek suretiyle 580,36 TL harem davalı Zini’den, 762,35 TL harcın birleştirilen davalı Celal’den alınarak davacılara verilmesine” cümlesinin yazılmasına, 3- Hükmün (6.) bendinin tümden çıkarılarak, yerine; 6. bent olarak “-Davacılar kendilerini vekille temsil ettirdiklerinden karar tarihindeki avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesap edilen 8.131,07 TL avukatlık ücretinin davalı Faruk’tan, 9.980,11 TL avukatlık ücretinin davalı Ömer Faruk’tan, 2.065,80 TL avukatlık ücretinin davalı Yasemin’den, 4.786,26 TL avukatlık ücretinin davaı Zini’den, 4.228,76 TL avukatlık ücretinin birleştirilen davalı Celal’den alınarak davacılara verilmesine” cümlesinin yazılmasına davacılar vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi uyarınca hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.12.02.2020 tarih 2016/15496 Esas 2020/829 Karar” SORU – 49 MURİSİN KOOPERATİF HİSSESİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı itapu iptal ve tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. İçtihadı Birleştirme kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Yorum yolu ile başka olaylara uygulanamayacağı gibi kıyas yolu ile de benzer olaylara uygulanması söz konusu değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme kararındaki olaylara uygulanabilir. Anılan içtihadı birleştirme kararına göre; “Miras bırakanın mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile kendisi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı, asıl amacı bağışlamak olmasına rağmen,satış veya bir başka şekilde diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye temlik etmesi halinde,miras hakkı zarar gören mirasçılardan her birisi saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın kendi miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açabilecektir. Kooperatifler kanununun 2/2 maddesi; ” Yapı kooperatifleri ile konusuna taşınmaz mal temliki dahil bulunan diğer kooperatiflerin ana sözleşmelerinde ortaklara taşınmaz mal temlik edileceği hakkındaki taahhütler başka bir resmi şekil şartı aranmaksızın muteberdir” demektedir. Gerek öğretide gerekse uygulamada muvazaa,mutlak ve nisbi olarak iki guruba ayrılmaktadır. Mutlak muvazaada taraflar her hangi bir işlem yapmayı istemezler,yalnız görünüşte bir hukuki işlem için irade beyanında bulunurlar,nisbi muvazaa da ise taraflar gerçekten bir hukuki işlem yapmak isterler,ancak onu gizlemek amacıyla bir başka hukuki işlem yaparlar. Uygulamada karşılaşılan muvazaa türü çoğunlukla nisbi muvazaa ’dır ve genellikle taşınmaz mallar yönünden karşımıza çıkmaktadır. Muris bir veya birkaç taşınmazını mirasçılardan birisine veya bir üçüncü kişiye diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile gerçekte bağışlamak istemesine rağmen, tapuda satış şeklinde işlem yaparak temlik etmekte- 382 Hüseyin KOVAN dir. Bu durumda satış işlemi tarafların gerçek iradesini yansıtmadığın- dan,bağış işlemi ise şekil şartı eksikliği nedeni ile geçersiz olmaktadır. Kooperatifler kanununun 2/2 maddesinde belirtildiği ve yüksek yargıtay içtihatları ile sabit olduğu üzere kooperatif üyeliğinin devri ve temliki her hangi bir şekil şartına tabi tutulmadığından,ve menkul hükmünde sayıldığından,kooperatif hissesinin devri halinde muris muvazaasından bahsedilemeyecek olup koşullarının bulunması halinde tenkis hükümleri uygulanabilecektir. İçtihadı Birleştirme Kararı içeriğinden de anlaşılacağı üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmaz bulunmalıdır. Muris kooperatif hissesini devretmekle henüz muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmazdan söz edilemeyeceğinden böyle bir durumda muris muvazaasına dayalı tapu iptal tescil davası açmakta mümkün olmayacaktır. Açılır ise de red ile sonuçlanacaktır. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 10.06.2014 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Yavuz T. ile temyiz edilen vekili Avukat Ebru T.geldiler,duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Süleyman Y.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Yusuf B.nin 17.10.2005 tarihli resmi akitle 19049 ada 7 nolu parseldeki kooperatif hissesini; 16.2.2007 tarihli resmi akitle 15914 ada 2 parseldeki payının tamamını, 15900 ada 1 parseldeki 47,85,86 ve 87 nolu bağımsız bölümlerdeki paylarını davalıya satış suretiyle temlik ettiği, murisin 15.9.2010 tarihinde ölümü ile mirasçı olarak ikinci eşi davalı, dava dışı müşterek iki çocuğu ile önceki eşinden olma çocukları davacılar ve dava dışı iki çocuğunun kaldığı sabittir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 383 Davacılar, miras bırakanın davalıya yaptığı temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payları oranında tapu iptal ve tescil isteği ile eldeki davayı açmışlardır. Çekişme konusu 19049 ada 7 parsel yönünden kooperatif üyeliğinin davalıya devri işlemi bağışlama niteliğindedir. Bir başka ifadeyle kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan kooperatif hissesinin devri işleminde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanaklı değildir. Bu temlikin koşullarının varlığı halinde tenkis hükümlerine tabi olacağı açıktır. Bu nedenle mahkemece, 19049 ada 7 parsele yönelik davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçe ile sonucu itibariyle doğrudur. Davacıların bu hususa değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Davacıların diğer temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük 384 Hüseyin KOVAN önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; mahkemece yapılan araştırma ve uygulama sonucu kooperatif hissesi haricindeki çekişme konusu diğer taşınmazların resmi akitte gösterilen değeri ile o tarihteki gerçek değerleri arasında açık nispetsizlik bulunduğu, murisin varlıklı bir insan olup 2. eşi davalıya taşınmazları temlik etmesinin makul ve zorunlu bir sebebinin bulunduğunun tespiit edilemediği davalının alım gücünün bulunmadığı, miras bırakanın davalı ile ikinci evliliğini yaptıktan sonra ilk eşinden olan çocukları ile ilişkisinin azaldığı, davalıyı kayırdığı dosya kapsamıyla sabittir. Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde dava konusu taşınmazların miras bırakan tarafından davalıya temlikinin bedelsiz, muvazaalı ve mirasçıdan mal kaçırma amaçlı olduğu sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca; 19049 ada 7 nolu parsel haricindeki diğer çekişme konusu taşınmazlar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davacıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 28.12.2013 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.100.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.10.06.2014 tarih 2013/7325 Esas 2014/11433Karar” Taraflar arasında görülen davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi S. A.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı kooperatif hissesinin iptali ve miras payı oranında tescil, olmazsa bedelin tahsili, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 385 Davacı, miras bırakan babası Fehim Y.’in sağlığında kendisine ait SS.36 nolu A. Civarı Kamyoncular Taşıyıcılar Kooperatifi’ndeki üyeliğini mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı oğluna devrettiğini ileri sürerek, kooperatif hissesinin davalıya devir işleminin iptali ile miras payı oranında adına tescilini, olmazsa anılan kooperatif üyeliğinin bedelinin tespiti ile miras payına isabet eden kısmın davalıdan tahsilini, oda olmazsa saklı pay oranında tasarrufun tenkisini istemiştir. Davalı, muris ile aralarındaki 14.12.2004 tarihli devir sözleşmesi ile bedeli karşılığında dava konusu hisseyi devraldığını, murisin başkaca mal varlığına sahip olup mal kaçırma kastı bulunmadığını, miras bırakanın kamyon şoförlüğünü yapabilecek yaşı ve gücü olmaması ve ihtiyacı nedeniyle devir işlemini yaptığını, murisin sağlığında sahip olmadığı bir hakkı mirasçılarının kanuni halefi olarak kullanamayacaklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan Fehim Y.’in 20.03.2007 tarihinde evli olarak ölümü üzerine geriye mirasçı olarak davacı kızı Ümriye, davalı oğlu Reyhan ve dava dışı mirasçıları eşi Şükriye ile çocukları Yaşar ve Kadriye’nin kaldığı, çekişme konusu S.S 36 nolu A. Civarı Kamyoncular Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifindeki ortaklık payını Kocaeli 6.Noterliği’nin 14.12.2004 tarihli Üyelik Hakkı Devir Sözleşmesi ile davalı oğlu Reyhan’a 100.000.000.TL bedel karşılığında kesin olarak devrettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, kaynağını Borçlar Yasasının 18. maddesinden (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 19.maddesi) alan 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, muris muvazaası, aynen;” bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarm görünürdeki satış sözleşmesinin B.K.’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu” olarak tanımlanmaktadır Buna göre, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı temlik yaptığının kabul edilebilmesi için temlik edilen şeyin tapuda muris adına kayıtlı taşınmaz olması gerekmektedir. 386 Hüseyin KOVAN Oysa somut olayda, muris tapuda kayıtlı taşınmazını değil, kooperatif ortaklık payını temlik etmiştir. O hâlde, bu temlikin yukarıda değinilen içtihadı birleştirme kararının kapsamında kalmadığı, ve ip- tal-tescil isteğinin reddine karar verilmesi gerektiği açıktır. Ne var ki, davacı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteği yanında, terditli olarak tenkis isteğinde de bulunmuş, mahkemece, tenkis isteği bakımından ise bir araştırma yapılmış değildir Bilindiği gibi; mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17). Miras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanması gerekir. Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mal varlığı kıymetleri ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 sayılı Kanun uygulanacaksa bir aylık 4721 sayılı Kanun uygulanacaksa üç aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (TMK m.565) Miras bırakanın TMK’nin 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 387 Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya TMK’nin 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken TMK’nin 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı Kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakıl- mayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarmca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında; muris muvazaasıyla ilgili 1/4/1974 günlü ve 1/2 sayılı İçtihadi Birleştirme Kararı, tapulu taşınmazların satışıyla ilgili ve konusuyla sınırlı olması nedeniyle, uyuşmazlık konusu olayda uygulanamaz. Ancak; muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğurmayacağı 6098 sayılı TBK. 19. (818 sayılı BK. 18.) maddesinde genel bir ilke olarak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olaydaki uyuşmazlığın 6098 sayılı TBK’nun 19. maddesi kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi gerekeceği ve incelemenin yapılacağı açıktır. 388 Hüseyin KOVAN Böylesi bir durumda da, miras bırakanın maliki olduğu kooperatif hissesini davalıya temliki işlemini miras bırakanın davalıya yapmış olduğu bağış olarak kabul etmek gerekir. Bir başka ifadeyle kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan kooperatif hissesinin devri işleminde mirasçılar miras bırakanın yerine geçip, miras bırakan olguyu neyle ispatlayabilir ise davacı mirasçı da onunla ispatlayabilir. Hâl böyle olunca, davacının talebinin TBK’nun 19. maddesi kapsamında incelenip değerlendirilmesi, ayrıca tenkise ilişkin değinilen kurallar gözetilerek de bir araştırma ve soruşturma yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirmelerle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması isabetsizdir. Davalının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.02.12.2015 tarih 2014/11329 Esas 2015/14003 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Barış B.’ün raporu okundu,açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ile miras payı oranında tescil olmazsa tenkis istemine ilişkindir. Davacı, babası olan ortak miras bırakan Yusuf A.’un fiil ehliyeti bulunmadığı sırada S.S. Ö. Konut Yapı Kooperatifindeki üyelik hakkını ikinci eşi olan davalıya devrettiğini, ayrıca işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptali ile miras payı oranında adına tesciline olmazsa tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalı, kooperatife murisin değil kendisinin üye olduğunu, ancak ödeme güçlüğü içine düşünce kooperatif taksitlerinin ödenmesi amacıyla murise üyelik hakkını devrettiğini, ödeme sıkıntısı sona erince de üyelik hakkını muristen tekrar devraldığını, murisin ödediği aidatları ise minnet karşılığı ödemesi nedeniyle kendisinden talep etmediğini, halen ödemelerin devam ettiğini belirtip davanın reddini savunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 389 Mahkemece, davaya konu kooperatifin ilk üyeliğinin davalı adına olduğu, davalının kooperatif ödemelerine önemli katkılarda bulunması ve murisin hastalığı süresince kendisine davalının bakmasından duyduğu memnuniyet gibi nedenlerle kooperatif üyeliğini davalıya devrettiği, davacıdan mal kaçırma kastının söz konusu olmadığı, ayrıca murisin söz konusu payı davalının baskısı altında devrettiği iddiası da davacı tarafından kanıtlanamadığı gibi dinlenen tanık anlatımlarından (özellikle davacı tanığı Mustafa M.’in beyanından) murisin sağlığında davacı oğluna da maddi katkısının olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir Dosya içeriği, toplanan deliller ve geri çevirme neticesinde temin edilen belgelerden; 1949 doğumlu miras bırakan Yusuf A.’un 09.03.2011 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak ilk eşi Bilgi’den olma çocuğu davacı Aykut ve 04.12.1983 tarihinde evlendiği ikinci eşi davalı Müşerref ile müşterek çocukları Serhan ve Kaan’ın kaldığı, davalının 18.01.2007 tarihinde S.S. Özsehakent Konut Yapı Kooperatifine üye olduğu ve üyelik hakkını murise 30.10.2008 tarihinde temlik ettiği, murisin ise üyelik hakkını davalıya 27.01.2011 tarihinde devrettiği, yargılama sırasında 16.10.2012 tarihli kat mülkiyeti tesisi ile 2356 ada 1 parsel B blokta bulunan mesken niteliğindeki 11 nolu bağımsız bölümün kooperatif adına kayıtlanıp bilahare üyelik hakkına binaen 02.11.2012 tarihli ferdileşme işlemi ile davalı adına tescil edildiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.04.1990 gün ve 1990/1-152-1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Davada, ehliyetsizlik hukuki sebebi yanında muris muvazaası hukuki sebebine de dayanıldığına göre, hukuki ehliyetin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle inceleme yapılması gerekeceği kuşkusuzdur. Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik yönünden hiçbir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk 390 Hüseyin KOVAN Medeni Kanununun (TMK) z‘fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi, şahsın hak elde edebilmesini, borç (yükümlülük) altına girebilmesini, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, Türk Medeni Kanunu’nun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir. Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mal varlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 391 Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Türk Medeni Kanunu’nun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Hal böyle olunca; hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa murise ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kayıtları, reçeteler vs. istenerek 2659 sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri gereğince Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kuruluna gönderilerek kooperatif üyelik hakkının davalı Müşerref’e yapılan temlik tarihi (27.01.2011) itibariyle murisin hukuki ehliyete sahip olup olmadığının raporla saptanması, ehliyetsizliğin saptanması halinde ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı iptal-tescil isteğinin kabul edilmesi; aksi halde (miras bırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde) miras bırakanın ”S.S. Ö. Konut Yapı Kooperatifindeki’’ üyeliğini davalıya devri işleminin bağışlama niteliğinde olduğu, bir başka ifadeyle kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan kooperatif hissesinin devri işleminde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması olanağı bulunmadığı gözetilerek muris muvazaası hukuksal nedenine yönelik iptal-tescil isteğinin reddedilmesi; koşulların oluşması halinde yapılan işlemin tenkise tabi tutulacağı nazara alınarak tenkis isteği bakımından gerekli araştırma ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile yerel mahkeme kararının açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.06.04.2016 tarih 2014/16316 Esas 2016/4228 Karar” SORU – 50 MURİSİN EŞİ ÖLDÜKTEN SONRA YENİDEN EVLENMEYİ TEMİN AMACI İLE VEYA KENDİSİ ÖLDÜKTEN SONRA EŞİNİ KORUMA ALTINA ALMA AMACI İLE İKİNCİ EŞİNE TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere muris muvazaası nedeni ile tapu iptal ve tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih 16 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. İçtihadı Birleştirme kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Yorum yolu ile başka olaylara uygulanamayacağı gibi kıyas yolu ile de benzer olaylara uygulanması söz konusu değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme kararındaki olaylara uygulanabilir. Anılan içtihadı birleştirme kararına göre “miras bırakanın diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile kendisi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı asıl amacı bağışlamak olmasına rağmen,satış veya bir başka şekilde diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye temlik etmesi halinde,miras hakkı zarar gören mirasçılardan her birisi saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın kendi miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açabilecektir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davalarında en önemli husus,murisin iradesidir. Muris diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mi bu temliki yaptı,yoksa bir başka amaçla mı bu temliki yaptı buna bakmak gerekir. Muris ikinci evliliğini temin edebilmek amacı ile ikinci eşine bir taşınmaz temlik etmesi halinde,murisin iradesi diğer mirasçılardan mal kaçırma değil evlenmeyi temin için bu taşınmazı temlik ettiği anlaşıldığından muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır. Yüksek Yargıtay ikinci eşe taşınmaz verilmesini ülkemizin bir gerçeği olduğunu kabul edip bu halde 1.4.1974 tarih 72 sayılı içtihadı birleştirme kararının uygulama imkanının olmadığını belirtmektedir. Murisin ikinci eşine karşı bir taşınmazı bağışlaması halinde de bağışın resim şekilde yapılması halinde de muris muvazaasından bahsedile- meyecektir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 393 Murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp ikinci evliliğini temin etmek olmakla bu amaçla tapuda usulüne uygun olarak bağış yapması veya amacı bağışlamak olmasına rağmen tapuda satış olarak temlik etmesi hallerinde muris muvazaasından bahsedilemeyecektir. Murisin,kendisi öldükten sonra eşini güvence altına almak,onun zorda kalmasını önlemek amacı ile bir taşınmaz temlik etmesi halinde de yine muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır. Murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp yıllarını paylaştığı hayat arkadaşına bir güvence sağlamak onun daha sonraki yaşantısını kolaylaştırma amacıyla temlik yapılmıştır. Murisin iradesine saygı duymak gerekir, ancak hiç şüphe yok ki her somut olay kendi içinde değerlendirilmeli ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde murisin gerçek iradesinin açıklığa kavuşturulması gerekir. Bir genelleme yaparak muris şu miktardaki ve şu değerdeki taşınmazını eşine temlik etmiş ise muris muvazaası olmaz demek mümkün değildir. Her somut olay kendi içinde değerlendirilmeli, mevcut delillere göre incelenip irdelenmelidir. Yargılamaya hakim olan ilkeler başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 25.maddesi “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Kanunda belirtilen durumlar dışında hakim kendiliğinden delil toplayamaz.” Hükümlerini içermektedir. Hakim yukarıdaki madde metninden de anlaşılacağı üzere davalı beyanlarnı dikkate almak zorunda olup, davalının bu yönde bir beyanı yok ise kendisi re’sen bunu dikkate alamayacaktır. İspat külfetinin davacıda olduğu hususu gözetilerek delil durumuna ve davacının davasını ispat edip edememesine göre bir karar verilecektir. Yine aynı yasanın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26.maddesi de “Hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucunda daha azına karar verebilir.” Hükümlerini içermektedir. Hakim yukarıdaki madde metninden de anlaşılacağı üzere davalı beyanlarını dikkate almak zorunda olup, davalının bu yönde bir beyanı yok ise kendisi re’sen bunu dikkate alamayacaktır. 394 Hüseyin KOVAN Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Şükrü H. B.Tn raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; 1943 doğumlu miras bırakanın 27 ada 357 sayılı parseldeki 8 numaralı bağımsız bölümünü 26.04.2011 tarihinde davalı eşi Yeter’e satış suretiyle temlik ettiği, 30.12.2011 tarihinde öldüğü, yasal mirasçı olarak ilk eşinden olma davacı çocukları ile 1.7.2008 tarihinde evlendiği ikinci eşi olan 1961 doğumlu davalının kaldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 395 lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; miras bırakanın mal satmaya ve paraya ihtiyacının olmadığı, taşınmazın gerçek bedeli ile akit bedeli arasında fark bulunduğu açıktır. Ancak; mahkemenin de kabulünde olduğu üzere, genellikle 2.evliliklerde ve genç bir kadınla evlenilmesi halinde, evlenilen eşe taşınmaz verilmesi, yurdumuzun bir gerçeğidir. Nitekim somut olayda miras bırakanın davalı ile evlenmeyi sağlamak amacı ile taşınmazı temlik ettiği açıktır. 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının miras bırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla esasen bağışlamak isterken, tapu memuru önünde iradesini satış şeklinde açıklaması halinde uygulanabileceği kuşkusuzdur. Bu halde miras bırakanın mal kaçırmayı amaçladığından söz etme olanağı yoktur. Bedeller arasındaki aşırı oransızlıkta tek başına muvazaanın kanıtı değildir. Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir. Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.21.01.2014 tarih 2013/16526 Esas 2014/816 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde davalı tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.06.2017 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Okay S. geldi, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz eden davacılar Ayşe K. v.d. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesi- 3% Hüseyin KOVAN nin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan İ.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak miras bırakanları SadıkTn maliki olduğu 143 ada 13 parsel sayılı taşınmazı mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla davalıya satış yoluyla devrettiğini, yapılan devrin muvazaalı olduğunu, asıl amacın taşınmazı miras bırakanın ikinci eşi dava dışı Meryem’e kazandırmak olduğunu, davalı Ali’nin miras bırakanın komşusu ve yakın arkadaşı olduğunu ileri sürerek, çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptalini ve miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Davalı, miras bırakanı tanıyor olmasının muvazaa iddiasını doğrulamayacağını, taşınmazı dava dışı Meryem’e devretmek üzere almadığını, satış bedelini ödemek suretiyle edindiğini, öte yandan iddianın ileri sürülüş biçiminden inançlı işleme dayanıldığını ve bu iddianın ancak yazılı delil ile ispatlanabileceğim bildirip davanın reddini savunmuştur. Muvazaa olgusunun kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne ilişkin verilen karar, Dairece; “Somut olaya gelince; mahkemece yapılan araştırmanın hüküm vermeye yeterli ve elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Hal böyle olunca, çekişme konusu taşınmazın davalıya miras bırakanın ikinci eşine devredilmek üzere temlik edildiği iddia edildiğine göre, bu iddia üzerinde durulması, yukarıdaki ilkeler doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılarak çekişme konusu taşınmazın temlikinin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik edilip edilmediğinin değerlendirilmesi, ondan sonra hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi” gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, hükmüne uyulan bozma ilamında uyuşmazlığın niteliği de vurgulanmak suretiyle araştırılması gereken husus açıkça belli edilmiştir. Bozmaya uyulmuş olmakla bozma lehine olan taraf yönünden kazanılmış hak oluşacağı kuşkusuzdur. Bozma ilamına uyan mahkeme, bozmada işaret edilen hususları yerine getirmek zorundadır. Mahkemece bozma ilamına uyulduğu halde bu temel usul kuralı ihlal edilerek bozma gerekleri yerine getirilmemiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 397 Şöyle ki; bozma ilamında değinildiği üzere çekişmeli taşınmazın davalıya miras bırakanın ikinci eşine devredilmek üzere temlik edildiği iddia edildiğine göre, bu iddianın aydınlatılmasının gerektiği, ne var ki mahkemece bu iddia aydınlatılmadan sonuca gidilmesi doğru olmadığı gibi 6100 sayılı HMK’nun 25. maddesinde düzenlenen taraflarca getirilme ilkesi ihlal edilerek re’sen mahalli bilirkişilerden uyuşmazlığın esasına yönelik beyan alınarak, bu beyanların hükme esas alınması hatalıdır. Hal böyle olunca, davacı tanıklarının yeniden dinlenilmesi, ikinci eşe kazandırma iddiasının doğru olup olmadığı üzerinde durulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir iken bozma ilamının gerekleri yerine getirilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalı vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 02.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflardan davalı vekili için 1.480.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz edenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.06.2017 tarih 2014/21333 Esas 2017/3658 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Gülçin Türkay’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, miras bırakanları Dursun N.’nun mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak ikinci eşi olan Nazlıya taşınmazın l/2payını satış suretiyle devrettiğini, mirasbırakandan sonra çocuksuz ölen Nazlı’nm tek mirasçısının Hazine olduğunu ileri sürerek mirasbırakan tarafından temlik edilen 1/2 payın tapusunun iptaliyle payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir. Davalı Hazine, dava konusu taşınmazın miras bırakan tarafından eşi Nazif ya satış sureti ile devredildiğini ve bunu eşini güvence altına almak için yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur. 398 Hüseyin KOVAN Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğunun ispatlandığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan Dursun N/nun 21.06.2009 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak ilk eşinden olma davacı çocukları Aynur, Metin, Yavuz Selim ile dava dışı Fatih Çetin ve ikinci eşi Nazlı’nın kaldıkları, miras bırakanın çekişme konusu 169 ada 90 parsel sayılı taşınmazın 16 payını 24.09.1999 tarihinde ikinci eşi Naz- lı’ya satış yolu ile temlik ettiği, Nazlı’nın da 30.03.2011 tarihinde çocuksuz ölümü ile Hâzinenin tek mirasçı olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 399 deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince;mahkemece dinlenen tanıklar; davacıların Nazlı’nın üvey evlatları olması nedeni ile miras bırakan öldükten sonra üvey annelerine bakmayacakları düşüncesi ve bu amaçla miras bırakanın dava konusu temlik işlemini yaptığını bildirmişlerdir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli, 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere,muris muvazaasından söz edilebilmesi için murisin mirasçıdan mal kaçırmayı amaçlaması gerekmektedir. Olayımızda ise murisin amacı mirasçılardan mal kaçırma değil, ikinci eşi Nazlı’yı koruma altına almaktır. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Kabule göre de; mirasçılardan Fatih Ç. dava açmadığı halde tüm mirasçılar adına tescile karar verilmesi de doğru değildir. Davalının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün(6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.14.09.2017 tarih 2015/1007 Esas 2017/4350 Karar” Ancak her davada da ayrı inceleme yapılması gerektiği kuşkusuz- dur,murisin ikinci eşine bir adet taşınmazını evlenmeyi temin etmek ona maddi bir güvence sağlamak amacı ile ona temlik etmesi halinde muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmazken murisin çok sayıda taşınmazını veya taşınmazlarının tamamını ikinci eşe temlik etmesi halinde muris muvazaası olabilir,her somut olaya ve dava dosyası içeriğine göre murisin gerçek iradesini tespit etmek gerekecektir. SORU-51 MURİSİN İKİNCİ EŞİNE TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZI, EŞİNİN SATARAK YERİNE BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı içtihadı birleştirme kararıdır. Bu içtihadı birleştirme kararma göre muris kendisine ait bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,gerçek düşüncesi bağışlama olmasma rağmen tapuda satış şeklinde göstererek temlik işlemini gerçekleştirmekte olup,satış işlemi murisin gerçek düşüncesi olmadığmdan bağışlamada tapuya kayıtlı olan taşınmazlarm bağışlanması resmi olarak yapılması gerektiğinden şekil şartı noksanlığı nedeni ile geçersiz olmaktadır. İçtihadı Birleştirme Kararları, konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır, yorum yolu genişletilmesi benzer olaylara da teşmil edilmesi hukuken mümkün değildir. Burada eş, murisin temlik ettiği taşınmazı elinden çıkarmış onun parası ile kendisine yeni bir taşınmaz almıştır. Bu nedenle muris muvazaası nedeni ile tapu iptal davasından söz etmek mümkün olmayacak ancak murisin eşine temlik ettiği taşınmazın muvazaalı olduğunun anlaşılması halinde koşullarının varlığı halinde ancak tenkis hükümleri uygulanabilir veya mirasçılar, murislerinin temlik ettiği taşınmazı satan eşten,satış bedeli üzerinden miras payları oranında bedel talep edebilirler Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada; Davacılar, miras bırakan babaları M…………….. V…. Ş..’in kendilerinden mal kaçırmak amacıyla ve Muvazaalı olarak 10317 ada 1 parseldeki 14 nolu dubleks meskeni 3. eşi olan davalı adına satın aldığını, 9323 ada 1 parseldeki 5 nolu bağımsız bölüm meskenin çıplak mülkiyetini davalıya satış Yoluyla temlik ettiğini, daha sonra bu dairenin satılarak 25269 ada 1 parseldeki 55 nolu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetinin S……………………………………………………… adına satın alındığını, miras bırakanın bono, hisse senedi ve hesaplarındaki paralara ulaşılamadığını, miras bırakana ait 3. K.. 5. plakalı aracın hukuki ehliyete haiz olmadığı bir sırada satıldığını ileri sürüp, tapu kayıtlarının iptali ile miras bırakan adına tescilini, bankalarda bulunan meblağın terekeye iadesini, olmazsa tenkis istemişlerdir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 401 Davalı, 14 nolu meskeni emekli ikramiyesi ve kendi birikimleri ile satın aldığını, 55 nolu meskene Miras bırakanın katkısının intifa hakkı tesisi suretiyle açığa vurulduğunu, miras bırakanın Davacılara da taşınmaz temlik ettiğini, paylaştırma kastı ile hareket ettiğini bildirip, davanın reddini Savunmuştur. Mahkemece, asıl ve birleşen davanın 25269 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 55 nolu bağımsız bölüm yönünden davanın kabulüne, diğer istekler bakımından davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.03.2012 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat B…. Y………………………………………………………………… ile temyiz edilenler vekili Avukat E… …S… ….. geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi S… ….A… ….. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkin olup mahkemece, sair isteklerin reddine 25269 ada 1 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki 55 no’lu bağımsız bölüm bakımından muris muvazaası ile illetli olduğu gerekçesiyle tapu iptal ve tescil davasının kabulüne karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, birleşen davanın davacısı M………………… G……. ilk eşten olma, diğer davacı A………………… C…………………………………………………….. ise 2. Eşten olma çocuk, davalı ise 3. Eştir. Miras bırakan M…………………………………… V…., maliki olduğu Karşıyaka’ da kain 9323 ada 1 parseldeki 5 no’ lu bağımsız bölümün intifamı üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 3. eşi olan davalı Serpil’e satış suretiyle temlik etmiş, o da, edindiği bu taşınmazı ahara satarak oradan elde ettiği para ile kabul kapsamına alınan 55 no’lu bağımsız bölümü 3. kişiden satın almak suretiyle edinmiştir. Buna göre, çekişmeli taşınmaz miras bırakanın doğrudan davalıya temlik ettiği bir taşınmaz değildir. Öyle ise, bu taşınmaz bakımından muris muvazaasının hukuki dayanağını teşkil eden 1.4.1974 tarih, 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının somut olayda 402 Hüseyin KOVAN uygulama yeri yoktur. Miras bırakanın davalıya devrettiği 5 no’ lu bağımsız bölümün temlikinin muvazaalı olduğunun anlaşılması halinde koşullarının varlığı halinde murisin ölüme bağlı tasarrufları (vasiyet ve miras mukavelesi gibi) veya sağlar arası (hibe gibi) tasarruflarının T.M.K.’nun 560 ilâ 571. maddeleri arasındaki düzenlemelerde yer verilen tenkis davasına tabi olacağı ilke ve kuralı gözetildiğinde somut olayda olduğu gibi gerçekleşen işleme yönelik tenkis isteğinde de bulunulamayacağından ancak, satış bedelinden davacıların miras paylan oranında bedele hak kazanacakları kuşkusuzdur. Ne var ki, bu yönde bir istek de bulunmamaktadır. O halde, bu taşınmaz bakımından iptal tescil isteğinin reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.12.2011 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 900.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.03.2012 tarih 2011/13413 Esas 2012/30108 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil-tenkis davası sonunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi,Tetkik Hâkimi Melek K/un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil, davalıya devredilen minibüsün satışı ile hattın devrine ilişkin işlemlerin iptali ve miras paylan oranında adlarına tescili, olmadığı taktirde tenkis isteklerine ilişkindir. Davacılar, muris babaları Bekir A/un maliki olduğu 2747 parsel sayılı taşınmazı kendilerinden mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak ikinci eşi davalı Esma’ya satış suretiyle temlik ettiğini, murisin maliki olduğu minibüs ve taşıma kooperatifindeki hissesinin de dava- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 403 lıya devrinin muvazaalı olduğunu ileri sürerek davalı adına kayıtlı olan taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini,aracın ve taşıma kooperatifi hissesinin devir işlemlerinin de iptali ile miras paylan oranında adlarına tescilini, olmadığı taktirde tenkisini istemişlerdir. Davalı, muris ile 17.05.2008 tarihinde evlendiğini,kısa bir süre sonra murisin 40.000-TL civannda borcu olduğunu öğrendiğini, Bağkurdan emekli olabilmek için murisin minibüsü ve hattını satılığa çıkardığını, dava dışı kardeşi Feridun ve babası Cengiz K.’ın minibüs ve hattını almaya karar verdiklerini, babası Cengiz KıranTn Halkbankasından kredi aldığını ve aynı gün murisin Bağkur prim borçlarının Halkbankası üzerinden 24.000-TL olarak ödendiğini, yine babası Cengiz’in tarlasını 11.500-TL’ye satarak murisin borçlarını kapattığını, böylece muris eşine toplamda 35.500-TL para vermiş olduğunu, satış tarihi itibariyle minibüs ve hattın toplam değeri nazara alındığında bunlann değerinin murise ödenmiş olduğunu,yapılan devrin bağış olmadığını, dava konusu eski evi alırken de altınlarını bozdurduğunu, bu ziynetlerin toplam 35.000-TL ettiğini ve karşılığında evin verildiğini, muris için Esnaf ve Sanatkarlar Koop.den 3.000-TL, 1.500-TL miktarında kredi temin ettiğini, murisin ölümünden sonra da bu krediyi kendisinin ve kardeşinin ödediğini, davacıların borçların ifasına katılmadıklarını belirterek davanın reddini savunmuş ve savunma yolu ile murise yaptığı 35.500-TL ödemenin tenkis oranında geri verilmesini ve muris öldükten sonra murisin borçları ve cenaze masrafları için ödenen 3.730,14-TL’nin de davacılardan tahsilini istemiştir. Mahkemece; davalının murisin borçlarını ödediği ve buna karşılık murisin evini, minibüsü ve minibüs hattını davalıya devrettiği, murisin mal kaçırma ve davacıları mirastan mahrum etme amacıyla değil borcunu ödeme amacıyla hareket ettiği, davalıya yapılan temlik ve devirlerin gerçek bir satış işlemi olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 2747 parsel sayılı 400 m2 miktarında kargir evli bahçe vasıflı taşınmazın tamamı muris Bekir adına kayıtlı iken 18.10.2010 tarihinde tamamını satış yolu ile davalı eşi Esma’ya temlik ettiği, yine murisin adına kayıtlı 1993 model minibüsü 16.07.2008 tarihinde noterde yapılan satış işlemiyle, S.S. 176 Direcik Köyü Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifindeki hissesini de 17/07/2008 tarihinde davalı eşine devrettiği, murisin 21.982,00-T1 404 Hüseyin KOVAN Bağkur prim borcunun 27/06/2008 tarihinde kapatıldığı ve aynı gün davalının babası Cengiz’in bankadan 18.750-TL miktarında kredi aldığı, muris ile davalının 17/05/2008 tarihinde evlendikleri, murisin 20/06/2012 tarihinde ölümü üzerine davalı eşi ile birlikte ilk evliliğinden olma davacı çocuklarının mirasçı oldukları anlaşılmaktadır. Somut olayda; murise ait minibüs ile taşıyıcılar kooperatifindeki hattın davalıya devir işleminde 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Karrının uygulanamayacağı, TBK 19. maddesi (BK. 18) kapsamında değerlendirme yapılabileceği açıktır. Ne var ki; muris Bekir’in Bağkur prim borçlarının davalının babası tarafından ödendiğinin banka kayıtları ve tanık beyanlarıyla saptanması karşısında minibüs ve hattına yönelik isteğin reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir.Reddine. Davacının çekişme konusu taşınmazla ilgili temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanu- nu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacı- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 405 nın duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olay, yukarıda değinilen olgular ve açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, her ne kadar davalı, altınlarını satarak çekişme konusu taşınmazı satın aldığını savunmuş ise de bu savunmanın kanıtlanamadığı, toplanan delillerden ve tüm dosya içeriğinden çekişme konusu 2747 parsel sayılı taşınmazını murisin, ilk eşinden olma davacı çocuklarından mal kaçırma amacıyla davalıya temlik ettiği sonucuna varılmaktadır. Hâl böyle olunca, 2747 parsel sayılı taşınmaz bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları değinilen yönüyle yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.05.04.2018 tarih 2015/9174 Esas 2018/8751 Karar” SORU – 52 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL DAVASINDA DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMİŞ VE BU KARARIN KESİNLEŞMİŞ OLMASI HALİNDE BİR BAŞKA MİRASÇI TARAFINDAN AYNI PARSEL HAKKINDA YENİ BİR DAVA AÇILIR İSE MAHKEME NASIL BİR YARGILAMA YAPIP, ESAS HAKKINDA NE TÜR BİR KARAR VERECEKTİR? Bilindiği üzere mirasçılardan her birisi kendi miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tesçil davası açabilmektedirler. Bir mirasçının böyle bir dava açması ve kabul ile sonuçlanması ve kararın kesinleşmesi halinde aynı parsel yönünden diğer mirasçı veya mirasçıların daha sonra ayrı bir dava açmaları halinde, mahkemenin muris muvazaası koşullarının oluşup oluşmadığı yönünden bir inceleme ve araştırma yapmasına gerek yoktur. Çünkü aynı parsel hakkında daha önce açılan dava ile anılan parseli murisin diğer mirasçılardan mal kaçırma kastı ile temlik ettiği sübut bulmuş olup bu karar kesinleşmiştir. Kesinleşen bu mahkeme kararı diğer mirasçı veya mirasçılar yönünden de güçlü delil teşkil etmektedir. Kesinleşmiş bu karar ile anılan parsel yönünden murisin iradesi ortaya çıkmış olmakla bu husus açıklığa kavuştuğundan muris muvazaası koşullarının oluşup oluşmadığının araştırılmasına gerek yoktur .Aradan uzun zaman geçmemiş ise keşfe dahi gitmeksizin, daha önce rapor veren bilirkişilerden taşınmazın dava tarihi itibari ile değeri yönünden bir ek rapor alınmak sureti ile davanın kabulü yönünde yeni bir hüküm kurmak mümkün olacaktır. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Hande B.’nun raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptal ve tescil olmadığı takdirde bedel istemine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakanları Ali Ç.’un maliki olduğu 4718 ve 562 parsel sayılı taşınmazları mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı Özcana devrettiğini, davalı ÖzcanTn dava konusu taşınmazı muvazaalı olarak diğer davalı Müşerref’e temlik ettiğini ileri sürerek dava konusu Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 407 taşınmazların tapusunun iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline olmadığı takdirde bedelinin davalı Özcan’dan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, davalı Özcan’ın dava konusu taşınmalardaki 7/8 payını bağış suretiyle diğer davalı Müşerref’e devrettiğini, davalı Müşerref’in iyi niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, muris muvazaası olgusunun kesinleşmiş mahkeme ilamı ile sabit olduğu ve davalı Müşerrefin iyiniyetli olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, diğer mirasçı Lilüfer tarafından açılan Çivril Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/71 Esas, 2010/49 Karar sayılı ilamıyla muvazaa olgusunun saptandığı ve davalı Müşerrefin ise Öz- can’ın kızı olduğu dolayısıyla durumu bilen veya bilmesi gereken konumunda olup iyiniyetli sayılamayacağı, TMK’nun 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı gözetilerek tapu iptal ve tescil isteğinin kabul edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde olmadığından reddine. Davalıların öteki temyiz itirazlarına gelince; Mirasbırakan Ali C.’un 29.08.2002 tarihinde öldüğü, geride eşi Pakize, davacı kızları Zeynep ve Raziye, dava dışı kızı Lilüfer, torunları Tahsin, Müzeyyen, Mehmet Emin, Irza ile davalı oğlu ÖzcanTn mirasçı olarak kaldıkları, davalı Müşerrefin ÖzcanTn kızı olduğu, mirasbırakanın maliki olduğu 4718 ve 562 parsel sayılı taşınmazları 11.08.1998 tarihinde davalı Özcan’a satış suretiyle, davalı ÖzcanTn da taşınmazlardaki 7/8 payını 22.08.2013 tarihinde davalı Müşerrefe bağış suretiyle devrettiği, Çivril Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/71 Esas, 2010/49 Karar sayılı dosyasında dava dışı mirasçı Lilüfer KorkmazTn açtığı muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil istemli aynı taşınmazlara ilişkin davanın kabul edildiği ve kararın derecatten geçerek 01/02/2011 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297/2. maddesi uyarınca, hüküm sonucu kısmında; istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerektiği ve hakimin doğru sicil oluşturma görevi gözetilerek her bir taşınmaz bakımından usul hükümleri uyarınca infazda tereddüt yaratmayacak biçimde hüküm oluşturulması gerekmektedir. 408 Hüseyin KOVAN Ne var ki, dosyaya sunulan 20.04.2015 tarihli bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazların 3402 sayılı Yasa’nın 22/a maddesi uyarınca yapılan yenileme çalışmaları ile parsel numaralarının değiştiği ancak mahkemece eski parsel numaraları üzerinden hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır. Anılan bu husus; doğru sicil oluşturma ilkesinin bir sonucu olup dolu pafta ilkesine aykırı düşmektedir. Öte yandan devletin sicil oluşturmadan kaynaklanan görevi ve kamu düzeniyle ilgili olduğundan re’sen gözetilmesi gerekeceği de kuşkusuzdur. Hal böyle olunca; mahkemece ada ve parsel numaraları değişen yeni parseller üzerinden hüküm kurulması gerekirken infazı mümkün olmayacak şekilde sayfası kapatılan eski parsel numaraları üzerinden karar verilmesi doğru olmadığı gibi, hükümde davacılar adına miras payları oranında iptal ve tescile karar verildiği halde hangi veraset ilamının hükme dayanak gösterildiğinin veya davacıların miras paylarının açıkça yazılmaması ayrıca kalan payın kayıt maliki üzerinde bırakılmasına karar verilmemesi de doğru değildir. Kabule göre ise; dava paya ilişkin açıldığı halde keşfen belirlenen ve harcı ikmal edilen dava değerinin davacıların miras payına isabet eden miktarı üzerinden davada vekille temsil edilen davacılar yararına avukatlık ücreti tayin ve takdir edilmesi gerekirken taşınmazın tamammın değeri üzerinden fazla harç ve vekâlet ücretine hükmedilmesi de isabetsizdir. Davalıların değinilen yönler itibariyle yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.26.09.2018 tarih 2015/16216 Esas 2018/12847 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Saime M.’nin maliki olduğu 188 parsel sayılı taşınmazdaki 13 nolu bağımsız bölümü, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla davalı oğluna satış suretiyle muvazaalı temlik ettiğini ileri sürerek, miras payları oranında tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuşlardır. Davalı, iddiaların yersiz olduğunu bildirip, davanın reddini savunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 409 Mahkemece, iddiaların kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S. A.un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 188 parsel sayılı taşınmazınl3 nolu bağımsız bölümünün tarafların miras bırakanı Saime M.tarafmdan 29.12.1993 tarihli akit ile davalı oğlu Osman’a satış suretiyle devredildiği, davacılarında, temliki işlemin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını ileri sürerek, eldeki davayı açtıkları anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706., Borçlar Kanunun 213. ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top- 410 Hüseyin KOVAN lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, miras bırakan tarafından sağlığında hak dengesini gözeten, kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapılmışsa, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur. Somut olaya gelince; dava dışı mirasçılar tarafından aynı taşınmazla ilgili olarak açılan Kadıköy 6. A.H.M.nin 1998/213 esas 1999/608 karar sayılı dosyasında, temliki işlemin bedelsiz ve muvazaalı olduğu saptanmış, ancak temlikin bağış amacıyla yapıldığı gerekçesiyle iptal tescil yerine tenkis isteği yönünden hüküm kurulmuştur. Bu kararın davacılar tarafından temyiz edilmemesi, sadece davalı tarafından temyiz edilmiş olması nedeniyle hüküm onanarak kesinleşmiştir. O halde, anılan ilamın eldeki dava bakımından, bir başka ifade ile temliki işlemin muvazaalı olduğu yönünden güçlü delil teşkil edeceği gözetilerek, dosyada toplanan deliller ve yukarıda değinilen ilkeler ile anılan dava dosyası birlikte değerlendirildiğinde, temliki işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.31.03.2011 tarih 2011/1973 Esas 2011/3743 Karar” SORU – 53 MURİSE AİT TAPUSUZ TAŞINMAZ, MURİS TARAFINDAN, KADASTRO TESPİTİNDEN ÖNCE OĞLUNA SATIP ZİLYETLİĞİNİ OĞLUNA DEVİR ETSE KADASTRO TESPİTİ SIRASINDA BU TAŞINMAZ MURİS İN OĞLU ADINA TESPİT GÖREREK TAPULU HALE GELMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı içtihadı birleştirme kararıdır. Bu içtihadı birleştirme kararına göre muris tapuda kendisine adına kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,gerçek düşüncesi bağışlama olmasına rağmen tapuda satış şeklinde göstererek temlik işlemini gerçekleştirmekte olup, satış işlemi murisin gerçek düşüncesi olmadığından bağışlamada tapuya kayıtlı olan taşınmazların bağışlanması resmi olarak yapılması gerektiğinden şekil şartı noksanlığı nedeni ile geçersiz olmaktadır. İçtihadı Birleştirme Kararları, konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır,yorum yolu genişletilmesi benzer olaylara da teşmil edilmesi hukuken mümkün değildir. Tapusuz taşınmazlarda bu nedenle muris muvazaasından bahsedilemez, olayımızda muris tapusuz bir taşınmazını oğluna satmış ve zilyetliği devretmiş olmakla,işlem tamamlanmış ve kadastro tespiti sırasında bu yer oğlu adına tespit görerek tapulu hale dönüşmüş olup ilk olarak çap h taşınmaz haline geldiğinden muris muvazaasından bahsedile- meyecektir, koşulların varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması mümkün olabilecektir Davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Fatma H.’nin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, miras bırakan Ali D.’nın kay den maliki olduğu on parça taşınmazı mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak davalı- 412 Hüseyin KOVAN lara temlik ettiğini ileri sürerek, miras payı oranında tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlardır. Emine A. ’da aynı yöndeki iddialarla davaya katılmıştır. Davalılar, iddiaların asılsız, satışların gerçek ve bedelli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davalılara yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği, toplanan tüm deliller, eksiğin tamamlatılması yoluyla getirtilen belgelerden; miras bırakan Ali D.nın 22.05.2011 tarihinde öldüğü, geride çocukları olan davacılar, katılan davacı ve davalılardan Mevlüt ve Osman N.’nin kaldıkları, murisin 390 ada 19, 391 ada 3 parsel sayılı taşınmazlarını 27.04.2006 tarihinde Veysel Ç.’ya (Mevlüt D.’nın dünürü) satış yoluyla temlik ettiği, Veysel’inde 03.05.2007 tarihinde Mevlüt D.’ya sattığı, murisin 414 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazlarını 16.04.2003 tarihinde Mevlüt Karagöl’e satış yoluyla temlik ettiği, onunda 18.04.2003 tarihinde Mevlüt D.’ya sattığı, Mevlüt’ünde 25.04.2011 tarihinde Gülhanım D.’ya(Osman Nuri D.’nın eşi) sattığı, murisin 415 ada 23 parsel sayılı taşınmazını 27.04.2006 tarihinde Veysel Ç.ya satış yoluyla temlik ettiği, 1993 yılında yapılan kadastro sırasında 415 ada 26 parsel sayılı taşınmazın vergi kaydı uygulanarak Ali D.’nın 1973 yılında oğlu Mevlüt’e bağışlayıp zilyetliğini devrettiğinden sözedilerek Mevlüt D. adına tespit ve tescil edildiği, yine 415 ada 38, 391 ada 8 ve 9 parsellerin kadastro sırasında; Aralık 1959 tarih 18 nolu tapu ile 1/8 payın maliki olan muris Ali D.’nın payını 1980 yılında Feyzi, Osman ve Mevlüt’e haricen sattığı ve teslim ettiğinden söz edilerek 391 ada 9 ve 415 ada 38 parsellerin Mevlüt D.,391 ada 8 parselin ise Osman N. D.adına tespit edildikleri, tespitlerin itirazsız kesinleştiği, 415 ada 130 parsel sayılı taşınmazın Hazine adına tapuda kayıtlı iken 02.03.1998 tarihinde satış yoluyla muris Ali D.’ya geçtiği, onunda 04.03.1998 tarihinde Gülhanım D.ya sattığı anlaşılmakta 1- Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle miras bırakan tarafından 390 ada 19, 391 ada 3, 414 ada 1, 2 ve 415 ada 23 parsel sayılı taşınmazların mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik edildiği, davalı Gülhanım Durma’nın murisin oğlu Osman N.D.nın eşi olduğundan 414 ada 1 ve 2 parsellerin Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 413 muris tarafından muvazaalı devredildiğini bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu, 4721 sayılı TMK’nin 1023.maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalılar Veysel Ç. Mevlüt D. ve Gülhanım D.’nın bu yönlere değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Ne var ki; davanın paya ilişkin açıldığı, dava dilekçesinde dava değeri 10.000,00TL olarak gösterildiği, bilirkişi incelemesiyle belirlenen değer üzerinden eksik harç tamamlatılmadığından 10.000,00TL üzerinden davacılar yararına vekalet ücreti takdir edilmesi ve bilirkişi incelemesiyle belirlenen değer üzerinden davacıların payları gözetilerek harç alınması gerekirken mahkemece bu kurala uyulmayarak fazla vekalet ücreti takdir edilmesi ve harç alınması, yine dava paya yönelik açıldığı halde mahkemece 6100 sayılı HMK’nun 26.(HUMK’ nun 74.) maddesi hükmü göz ardı edilerek istek dışına çıkılmak suretiyle taşınmazların tapu kayıtlarının tamamen iptal edilip tüm mirasçılar adlarma tescile karar verilmesi doğru değildir. 2-Davalılar Mevlüt D.ve Osman Nuri D.nın 391 ada 8, 391 ada 9, 415 ada 26, 415 ada 38 parsellere ilişkin temyiz itirazları yönünden; Davacılar dava dilekçesinde; muris tarafından yapılan temlik işlemlerinin mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptal ve tescil isteğiyle eldeki davayı açmışlardır. Hemen belirtilmelidir ki; kaynağını 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 19.maddesinden alan ve muris muvazaasının hukuksal dayanağını teşkil eden 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında “Bir kimsenin, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin danışıklık (muvazaalı) olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri ve bu dava hakkının, geçerli sözleşmeler için söz konusu olan TMK’nun 565 ve 558. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağı” hükme bağlanmıştır. Görüldüğü üzere, butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasarruflarının iptaline imkan tanıyan bu tevhidi içtihat kararının uygulanabilmesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu 414 Hüseyin KOVAN malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda iradesini satış doğrultusunda açıklaması ya da H.G.K’nun 19.06.1996 gün ve 1996/1-336 Esas, 1996/493 Karar; 29.11.2006 gün 2006/1-734 Esas, 2006/761 Karar ve 16.06.2010 gün 2010/1-282 Esas – 2010/323 Karar sayılı kararlarında da açıklandığı gibi eşdeğer sonuç doğuran Kadastro Kanununun 12/B-a maddesi uyarınca kadastro teknisyeni huzurunda bu doğrultuda beyanda bulunması gerekir. Tapusuz taşınmazlardaki zilyetliğin devrinden ibaret olan sözleşmeler hiçbir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir ve bu tür sözleşmeler hakkında 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı yoktur. Somut olayda 1993 yılında yapılan kadastro sırasında 415 ada 26 parsel sayılı taşınmazın vergi kaydı uygulanarak Ali D.’nın 1973 yılında oğlu Mevlüt’e bağışlayıp zilyetliğini devrettiğinden söz edilerek Mevlüt D. adına tespit ve tescil edildiği, yine 415 ada 38, 391 ada 8 ve 9 parsellerin kadastro sırasında; Aralık 1959 tarih 18 nolu tapu ile 1/8 payın maliki olan muris Ali D.’nın payını 1980 yılında Osman, Mevlüt ve dava dışı Fevzi’ye haricen sattığı ve teslim ettiğinden söz edilerek tapu dışı satışa istinaden 391 ada 9 ve 415 ada 38 parsellerin Mevlüt D. 391 ada 8 parselin ise Osman D. adına tespit edildikleri ve tespitlerin itirazsız kesinleşerek çap kayıtları oluştuğuna göre 415 ada 26 parsel muris adına tapuda kayıtlı olmadığından, 415 ada 38, 391 ada 8 ve 9 parseller murisin tapulu malı ise de tapu memuru veya kadastro teknisyeni huzurunda iradesini satış doğrultusunda açıklamayıp haricen satış yaptığından 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmamaktadır. O halde davacılar ve katılan davacının anılan parsellere ilişkin iptal tescil davalarının reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. 3-Davah Gülhanım D. 415 ada 130 parsel sayılı taşınmaza yönelik temyiz itirazlarına gelince; Anılan taşınmaz Hazine adına tapuda kayıtlı iken 02.03.1998 tarihinde muris Ali D. tarafından satın alınmış, 04.03.1998 tarihinde de Gülhanım D.’ya satış yoluyla devredilmiştir. Gülhanım Durma yargılamanın tüm aşamalarında; taşınmazın Hâzineden satın alındığını, satış bedelinin kendisi tarafından ödendiğini, bu sebeple murisin ihaleden sonra kendisine devrettiğini iddia etmiştir. Mahkemeye sunduğu tanık listesinde Yaşar B. Fevzi D.ve İsa A.’ın isimlerini bildirmiş, duruşmada ise Yaşar B. ve Ali D.’in dinlenmesini istemiştir. Davacılarda tanık listesi verdikleri halde mahkemece sadece Ali Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 415 D.ve davacılar tanığı Ahmet B. dinlenmiş, onlarında 415 ada 130 parsel hakkındaki bilgi ve görgüleri alınmamıştır. O halde bozma öncesinde isimleri bildirilen taraf tanıkları dinlenip temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı muvazaalı yapılıp yapılmadığının belirlenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yetinilip yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir. Davalıların temyiz itirazının kabulü ile hükmün açıklanan nedenlere hasren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesine göre) HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesi oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.17.02.2015 tarih 2015/338 Esas 2015/2240 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 09.02.2016 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Aytaç S.geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilenler vekili Avukat gelmedi yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Senem A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil mümkün olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak miras bırakanları İbrahim Ö.nin kızlarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 102 ada 57 parsel ve 108 ada 4 parsel sayılı taşınmazlarını davalı oğluna satış göstererek devrettiğini, 102 ada 12 parsel ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazlarını da kadastro tespiti sırasında yine diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla davalı oğlu Veli adına tespit yaptırdığını ileri sürüp miras payları oranında iptal-tescil olmazsa tenkis istemişlerdir. Davalı, 102 ada 12 parsel ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazların kadastro tespiti ile adına tescil edildiğini, kadastro tespitine itiraz zaman aşımı süresinin geçtiğini, diğer taşınmazlar yönünden de satışların gerçek olduğunu, miras bırakanın iki parça taşınmazı daha bulunduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur. 416 Hüseyin KOVAN Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı İbrahim Ö/nin 06.01.2010 tarihinde dul ve çocuklu olarak öldüğü, geriye mirasçı olarak davacı kızları Sabır ve Güllüzar ile davalı oğlu Veli’yi bıraktığı, başka mirasçısının bulunmadığı, çekişme konusu 108 ada 4 parsel sayılı zeytinlik vasıflı taşınmazın tamamı miras bırakan adına kayıtlı iken 29.06.2000 tarihli akitle davalı oğluna satış yoluyla temlik ettiği, yine 102 ada 57 parsel sayılı zeytinlik vasıflı taşınmazın tamamı miras bırakan adına kayıtlı iken 06.02.2006 tarihinde davalıya satış suretiyle devrettiği, dava konusu 102 ada 12 parsel sayılı taşınmazın ise miras bırakanın zilyet ve tasarrufunda iken 1993’de kayıtsız ve şartsız davalıya hibe ederek zilyetliğini devretmesi nedeni ile 29.01.1997 tarihinde kadastroca davalı adına tespit ve tescil edildiği, yine 110 ada 1 parsel sayılı taşınma- zm senetsizden, 20 seneyi aşkın süredir davalının zilyet ve tasarrufunda olması nedeniyle 29.01.1997 tarihinde kadastroca davalı adına tespit edildiği her iki taşınmazın tespit tutanağında tahdit ve tespite muvafakat ettiğine dair miras bırakanın imzasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, 108 ada 4 ve 102 ada 57 parsel sayılı taşınmazların muris tarafından davalı Veliye yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu benimsenerek satış yoluyla devredilen taşınmazlar bakımından davanın kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; Dava konusu 102 ada 12 parsel sayılı taşınmaz murisin zilyetliğinde iken 1993 yılında koşulsuz bağışlandığından davalı adına senetsizden tespit edildiği, yine 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazın ise 20 seneyi aşkın süredir davalının zilyet ve tasarrufu altında olması nedeniyle senetsizden davalı adına tespit yapıldığı görülmektedir. Hemen belirtilmelidir ki; çekişme konusu 102 ada 12 ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazların öncesinde tapusuz ve miras bırakana ait olduğu, onun tarafından bağışlanması ve davalının zilyetliği sebebiyle kadastro tespitinin davalı adına yapılarak kesinleşmesi ile çap kaydının oluştuğu sabittir. Muris tarafından yapılan tasarruf, mülkiyeti davalıya geçiren işlemlerden ise de böylesi bir durumda 1.4.1974 tarihli ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yerinin bulunmadığı ve muris Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 417 muvazaasına ilişkin iddianın dinlenemeyeceği, koşularının varlığı halinde Türk Medeni Kanunu’nun 560 ila 571. maddelerinde öngörülen tenkis davasına konu edilebileceği açıktır. Hâl böyle olunca; mahkemece, 102 ada 12 ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazlar bakımından davacıların tenkis isteği de bulunduğu gözetilerek tenkis yönünden araştırma ve inceleme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davalının bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 25.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.09.02.2016 tarih 2014/6925 Esas 2016/1400 Karar” SORU – 54 MURİS SAĞLIĞINDA MİRASÇILARDAN BİRİSİ ADINA BANKAYA PARA YATIRSA LEHİNE PARA YATIRILAN MİRASÇI ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bu soruya da olumsuz cevap vermek gerekecektir. Bir başka deyişle böyle bir durumda muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal davası açılamaz. Açılması halinde dava red ile sonuçlanacaktır. Muris muvazaasına dayalı tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4. 1974 tarih 14 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı olup,muris adına kayıtlı olan bir taşınmazın diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile gerçekte amacı bağışlamak iken diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye satış şeklinde temlik edilmesi halinde açılabilecektir. Murisin iradesi ile yaptığı işlem bir birini teyid etmediğinden,satış işlemi tarafların iradesini yansıtmadığından bağışlama işlemi ise tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekilde yapılması gerektiğinden şekil eksikliği nedeni ile geçersiz olmaktadır. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Yorum yolu genişletilmesi,kıyas yolu ile başka veya benzer olaylara uygulanması hukuken mümkün değildir. Sadece İçtihadı Birleştirme Kararında geçen konu ve olaylara uygulanabilir. Anılan içtihadı birleştirme kararının uygulanabilmesi için her şeyden önce muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmaz olması gerekir…………………………………………….. para menkul hükmünde olmakla zilyetliği devir etmekle bağış işlemi de tamamlanacağından,muris muvazaasından bahsetmek mümkün değildir koşulların varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması söz konusu olabilir. Taraflar arasındaki “satışın iptali ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 5. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 18.04.2006 gün ve 2005/327 E- 2006/121 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 26.03.2007 gün ve 2007/1792-3875 sayılı ilamı ile; (…Davacılar, murisleri Yılmaz’ın bankadaki parasının yarısını davalı Yaşar ile müşterek hesaba dönüştürdüğünü, ayrıca otomobilini de diğer davalıya muvazaalı olarak sattığını ileri sürerek muvazaalı yapılan bu işlemin iptali ile devredilen bankadaki paraların tahsilini talep etmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 419 Davalılar, davanın reddini istemişlerdir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Davacılar muris muvazaasına dayanarak istemde bulunmuşlardır. Şu durumda yapılan işlemlerde muvazaa olup olmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar vermek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddedilmiş olması doğru görülmemiş bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris tarafından davalılardan Bahadır A.’a yapılan otomobil satış işleminin iptali ile, diğer davalı Yaşar D.tarafından çekilen paradan davacının miras payına düşen kısmın tahsili istemine ilişkindir. Davacılar vekili; müvekkilleri ile davalılardan Yaşar D.’n ortak miras bırakanı Yılmaz M. D.e ait Finansbank Erenköy ve Yapı Kredi Bankası Erenköy Uydu Şubelerinde bulunan Dolar ve YTL münferit hesaplarının kapatılarak aynı gün davalı eş Yaşar D.Te birlikte müşterek hesaba dönüştürülmek suretiyle muvazaalı işlem yapıldığını; öte yandan, muris Yılmaz M. D.’in …. 678 plaka sayılı 1974 model otomobilini Kadıköy 3. Noterliğinde yapılan 19.8.2004 tarihli sözleşme ile muvazaalı olarak davalı Yaşar D.in önceki eşinden olma oğlu diğer davalı Bahadır A.’a sembolik bir bedelle sattığını; her iki işlemde de gerçek amacın açıkça mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu ileri sürerek, davalı eş Yaşar D. tarafından bankalardan çekilmiş bulunan paraların 72 sinin yasal faizi ile birlikte adı geçen davalıdan tahsiline, 34…………………………………………………………………………….. plaka sayılı otomobilin diğer davalı Bahadır A.t’a satışına dair 19.8.2004 tarih ve 13775 Yevmiye numaralı satış sözleşmesinin iptali ile 72 payının davacılar adına Trafik Siciline tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili; menkul hükmünde bulunan bankadaki mevduat hesabı ile ilgili olarak muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılarak dava açılamayacağını, dava dilekçesinde ileri sürülen bir kısım banka hesaplarının muris tarafından kapatılmış olup müvekkili Yaşar D.le ilgisinin bulunmadığını, dava konusu diğer banka hesaplarının da murisle müvekkilinin müşterek hesabı olduğunu ve murisin kendi payına düşen miktarları müvekkiline bağışladığını, müvekkili Bahadır A. ile muris arasında yapılan otomobil satışının ise gerçek bir satış olduğunu, aracın 420 Hüseyin KOVAN satımına ilişkin sözleşme geçersiz olsa dahi otomobilin bağışlanmasına ilişkin bulunan gizli sözleşme şekil şartına bağlı olmadığından muris muvazaası nedeniyle kaydın iptalinin istenemeyeceğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir. Mahkemenin “davacıların, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak dava açamayacakları, ancak tasarrufun iptali veya tenkis davası açmaları gerektiği” gerekçesiyle ” davanın reddine” dair verdiği karar, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, “murisin bankadaki parasını davalı eşine bağışladığı, 34……………………………………………………………………………………………….. plakalı aracın ise yine muris tarafından davalı Bahadır A.’a satış gibi gösterilmekle beraber bağışlandığı, esasen bu yönün taraflarca da kabul edildiği, menkul niteliğindeki paranın ve aracın bağışlanmasına dair sözleşme resmi şekle tabi olmadığından geçerli bulunduğu, bu itibarla yapılan işlemlerin muvazaalı olup olmadığının araştırılmasının gerekmediği” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle uyuşmazlık; davacıların, murise ait otomobilin ve banka hesaplarında bulunan paranın, muvazaalı bir şekilde bağış yoluyla davalılara devir ve teslim olunduğu iddiasıyla bu işlemlerin iptalini talep edip edemeyecekleri, mahkemece muvazaa iddiasının araştırılmasının gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir. O halde muvazaa; tarafların üçünü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir. Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 421 nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar. Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığmdan, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır. Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşteki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte gerçekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklandığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır. Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir. Nitekim bu ilke, 7.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığın irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararanda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır. Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söyleyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükmen teslim ile bağışlama yapılabileceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim Borçlar Kanununun 237/1. maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir şeyi bağışlanana teslim etmesiyle vücut bulur.” Hükmünü amirdir. 422 Hüseyin KOVAN Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızm elden ba- ğışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, dava konusu otomobil ve para da olduğu gibi hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. Sonuç olarak; temyize konu davada, miras bırakan Yılmaz M.D.’in banka hesaplarındaki münferit hesabı müşterek hesaba çevirerek davalı eş Yaşar D. tarafından çekilmesine muvafakat etmesi karşılıksız kazandırma niteliğinde olup, murisin davalı Bahadır A. ile otomobilin satışına dair yaptığı sözleşmenin gerçekte bağışlama olarak yapıldığı iddia ve kabul edilmiştir. Az yukarıda ifade edildiği gibi, her iki hukuki işlemin konusu olan otomobil ve para üzerindeki zilyetlikten ibaret olan hakkın devri hususuna ilişkin gizli bağış sözleşmesi, hiçbir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir. O halde; davacıların, hukuken taşınır eşya niteliğinde bulunan otomobil ve paranın muvazaalı bir şekilde bağış yoluyla davalı tarafa zilyetliğin devir ve teslim olunduğuna ilişkin işlemlerin iptalini istemesi olanaklı değildir. İptali istenen işlemler geçerli olduğuna ve davacı taraf ancak koşullan gerçekleşirse tenkis isteyebileceğine göre, bu davada muvazaa iddiasının araştırılmasına lüzum bulunmadığı açıktır. Hal böyle olunca; Yerel Mahkemenin, isabetli teşhis ve değerlendirme sonucu dava konusu olan otomobil ve paranın muris tarafından davalılara bağışlanmasına dair gizli işlemin geçerli olduğu ve bu nedenle davacıların muvazaa iddiasına dair araştırılması gereken bir yön bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verdiği direnme kararı usul ve yasaya uygundur. Bu nedenle direnme kararı onanmalıdır. Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına oy çokluğu ile karar verildi. “HGK.28.05.2008 t arih200814-399 Esas 2008/408 Karar” SORU – 55 MURİS TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZ HAKKINDA, DAHA SONRA SAĞLIĞINDA TEMLİK ETTİĞİ KİŞİYE KARŞI O TEMLİKİN HATA VEYA HİLE İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE TAPU İPTAL DAVASI AÇMIŞ İSE, KİŞİ ÖLDÜKTEN SONRA MİRASÇILAR BU TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASI İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ? Yüksek Yargıtay bu soruya da olumsuz cevap vermektedir. Böyle bir durumda muris sağlığında,bu işlemin yani temlikin hile ile yapıldığını ileri sürerek dava açmış ise muris muvazaasından bahsedilemez demektedir. Yargı tay imiz; Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tesçil davalarında,murisin taşınmazı temlik ettiği kişiye karşı temlikten sonra iradesinin fesada uğratıldığı,hile ile temlik işleminin gerçekleştirildiği iddiası ile dava açması halinde, ve murisin böyle bir dava açmasına rağmen yargılama sırasında bu davadan feragat etmesi halinde; ” Murisin açtığı dava ile temlikteki iradesinin bozulduğunu açıkça ortaya koyduğundan yapılan temlikin muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur” demektedir.(4.HD.08.12.2004 tarih 2004/12746 Esas 2004/13483 Karar ” Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarında hiç şüphesiz ki en önemli unsurlardan bir tanesi murisin diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile temliki yapmış olması hususudur. Murisin içsel dünyasına ait olan kastının belirlenmesi kolay bir husus olmayıp, çoğu zaman murisin sağlığında yaptığı işlem ve eylemler değerlendirilmek sureti ile murisin kastı belirlenmeye çalışılmaktadır. Bunun için de murisin mal satmaya ihtiyacı olup olmadığı,muris ile taşınmazın temlik edildiği kişi arısındaki beşeri ilişkiler murisin temlik ettiği taşınmazın satış senedinde gösterilen değeri ile gerçek değeri arasında fahiş fark bulunup bulunmadığı,eğer muris taşınmazı ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereğince temlik etmiş ise temlik edilen taşınmazın murisin toplam mal varlığına oranının makul seviyede kalıp kalmadığı, temlik edilen taşınmazın değeri ile bakım borçlusunun değeri 424 Hüseyin KOVAN arasında aşırı nisbetsizlik bulunup bulunmadığı gibi hususlar değerlendirilmek sureti ile murisin iradesinin ve kastının diğer mirasçılardan mal kaçırma olup olmadığı hususu değerlendirilmektedir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tesçil davalarında,murisin taşınmazı temlik ettiği kişiye karşı temlikten sonra iradesinin fesada uğratıldığı,hile ile temlik işleminin gerçekleştirildiği iddiası ile dava açması halinde, murisin böyle bir dava açmasına rağmen yargılama sırasında bu davadan feragat etmesi halinde ” Murisin açtığı dava ile temlikteki iradesinin bozulduğunu açıkça ortaya koyduğundan yapılan temlikin muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur ” demektedir. Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi H.F.D.in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, miras bırakan tarafından dava dışı torunu Ömer’e yapılan temlik ile sonraki temliklerin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacıların miras bırakanı Ali’nin 24.12.2011 tarihinde öldüğü, miras bırakanın maliki olduğu 4963 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 129/322 payını torunu olan dava dışı Ömer’e 01.03.1999 tarihinde satış suretiyle temlik ettiği, anılan payın 03.07.2008 tarihinde dava dışı Kasım A. ‘a, onun tarafından da 15.02.2012 tarihinde davalı Kahrimen İ.’e satış suretiyle devredildiği, davacıların, yapılan temliklerin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, sonraki temliklerin de açılacak davaları sonuçsuz bırakmak amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürerek eldeki davayı açtıkları, miras bırakanın sağlığında anılan temlik ile ilgili olarak torunu Ömer aleyhine Kırıkkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 2007/330 Esas, sayılı dava açtığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; 1.4.1974 tarih ve % sayılı İçtihadı Birleştirme Karanın sonuç bölümünde; “bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde” ibaresine yer verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 425 Hemen belirtilmelidir ki, muvazaa olgusu iradi, hile ise gayri iradi nedenler sonucu ortaya çıkar. Diğer bir anlatımla bir işlemde hileye maruz kaldığını, kandırıldığını ileri süren kişinin, bu hukuki sebeple gerçekleştirdiği işlem bakımından bilerek, isteyerek sonuca ulaştığı söylenemez. Somut olaya gelince, temlikten sonra miras bırakan Ali K. Kırıkkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/330 Esas sayılı dosyasında, taşınmazın temlikinin hileye düşürülerek sağlandığını ileri sürerek torunu Ömer D. aleyhine dava açmış, bilahare davadan feragat etmiştir. Somut olgular yukarıda açıklanan ilkeler ile birlikte değerlendirildiğinde miras bırakanın yaptığı ilk temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu söyleyebilme imkanı yoktur. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir. Davalının temyiz itirazı açıklanan nedenlerle yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, birliğiyle karar verildi. “l.HD.29.01.2015 tarih 2014/14050 Esas 2015/1550 Karar” SORU – 56 MURİSİN EVLİ İKEN BİR BAŞKA BAYAN İLE İLİŞKİSİNİ DEVAM ETTİRMEYE YÖNELİK OLARAK ONA BİR TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİDE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarihli % sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Bir başka deyişle İçtihadı Birleştirme Kararların yorum yolu ile bir başka olaya uygulanması veya genişletilmesi mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararına özgü olaya uygulanabilir. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı, Muris adına kayıtlı bir taşınmazın,Murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye,gerçekte amacı bağışlamak olmasına karşı tapuda satış göstererek devir ve temlik etmesi halinde uygulanabilecektir. Burada ise murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak değil, ilişkisini sürdürmeye veya evlenmeyi temine yönelik olduğundan muris bu taşınmazı ilgili kişiye bağış yapmış olmasına karşı tapuda satış gibi işlem yapsa dahi muris muvazaasından bahsedilemeyecektir. Hiç şüphesiz her olay ayn ayrı değerlendirilmelidir,muris bir adet taşınmazını bu amaçla temlik etmesi halinde muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmazken,murisin birçok taşınmazını bu şekilde temlik etmiş olması hali aynı değildir,bu nedenle her somut olayı kendi içinde değerlendirmek ve muvazaa koşullarının bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir. Yargılamaya hakim olan ilkeler başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 25.maddesi “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Kanunda belirtilen durumlar dışında hakim kendiliğinden delil toplayamaz.” hükümlerini içermektedir. Yine aynı yasanın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26.maddesi de “Hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucunda daha azına karar verebilir.” hükümlerini içermektedir. Mahkemece davalının cevap ve beyanlarının dikkate alınması gerekir, davalı muris bana bu taşınmazı birlikteliğimizi sürdürmek için ta- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 427 pudan satış şeklinde temlik etti demesi halinde muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır .Ancak davalı bu taşınmazı parası ile satın aldığını beyan ediyor ise bu durumda davacının davasını ispat edip etmediği ve davalı beyanları birlikte değerlendirerek karar vermelidir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakan Ahmet A.’ın maliki olduğu 2290 ada 34 parsel sayılı taşınmazı ara malik kullanmak suretiyle evlilik dışı ilişki yaşadığı davalı Sevim’e temlik ettiğini, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile tescile, aksi takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, satışın gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, Dairece;”… Davalı tarafa HMK’nun 240. Maddesi gereğince tanıklarını dinletmesi için süre verilmesi, usulüne uygun olarak tanıkların dinlenmesi, toplanan ve toplanacak delillerin birlikte değerlendirilmesi hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, usulüne uygun olarak taraf delilleri top- lanmaksızın işin esası bakımından yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir…” gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece, bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda temliki mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Emre Ü.’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; davalıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 8.248.97.-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalılardan alınmasına, oybirliğiyle karar verildi. “l.HD.19.03.2018 tarih 2015/8268 Esas 2018/7847 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü 428 Hüseyin KOVAN Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, miras bırakan babaları Mehmet G.ün 12 ada 23 parsel sayılı taşınmazını mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak birlikte yaşadığı davalıya satış göstermek suretiyle temlik ettiğini, murisin mal satmaya ihtiyacının olmadığını, miras haklarının yoksun bırakmaktan ziyade miras bırakanın ikinci evliliğini sürdürmeyi sağlayabilmek amacıyla taşınmazı aktardığını ileri sürerek, tapunun iptali ile mirasçılar adına tescile veya miras payları oranında tescile karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında davacılardan Cengiz G. terekeye temsilci olarak tayin edilmiştir. Davalı, murisle uzun süre birlikte yaşadıklarını, ayrılmak isteyince ilişkilerini sürdürebilmek için çekişmeye konu taşınmazı düşük bedelle kendisine sattığını, altınlarını bozdurarak sembolik bedelle yeri aldığını, Borçlar Kanunu’nun 65. maddesi hükmü gereğince ahlaka aykırı amaçla verilen şeyin geri istenemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Mehmet G. un 12 ada 23 parsel sayılı taşınmazını 30.12.1993 tarihinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği, 1943 doğumlu olan murisin 06.08.2004 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak davacı çocukları ile dava dışı mirasçıları Şerife G. Elife A.,Muhsin G., Neslehan K. Halil İbrahim G. Yasin G. Yunus G.Dünyanur G. Fadime G.Havva G. Tuba G.ve Habib G/ün kaldıklan anlaşılmaktadır. Mahkemece, çekişmeye konu taşınmazın mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalıya temlik edildiği gerekçesi ile davanın kabulü ile tapunun iptaline ve mirasçılar adına miras payları oranında tescile karar verilmiştir Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanununun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 429 saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince, miras bırakanın başka biri ile evli olmasına rağmen davalı ile birlikte yaşadığı, davalının, miras bırakanın bu ilişkiyi devam ettirmek amacıyla çekişme konusu yeri kendisine verdiğini savunduğu, esasen bu olgunun dava dilekçelerinde açıkça; “Muris Mehmet G.ün mirasçılarını miras haklarından yoksun bırakmaktan ziyade Nimet M.ile ikinci evliliğini sürdürmeyi sağlayabilmek amacıyla davaya konu taşınmazı ona devretmek, bağışlamak gereği duyduğunu” belirten davacıların da kabulünde olduğu açıktır. O hâlde, miras bırakanın temlikteki gerçek irade ve amacının mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu söylenemez. Hâl böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Davalı vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 31.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.100.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.10.2015 tarih 2014/4432 Esas 2015/12140 Karar” SORU – 57 MURİSİN TORUNUNA TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ NEDENİ İLE AÇILAN MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA, MURİSİN MİRASÇILAR ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMA AMACI İLE BU TEMLİKİ YAPTIĞI İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ ? Yüksek yargıtay 1.Hukuk Dairesinin yerleşmiş içtihatlarına göre,muris sağlığında, tüm miras çılan kapsar ve hak dengesini gözetir biçimde mal varlığını mirasçıları arasında bir paylaştırma yapmış ise temlikler şekil şartına uymadan yapılmış olsa dahi murisin iradesi diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığından muris muvazaasından bahsedilemez ve 1.4.1974 tarih % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması söz konusu olmayacaktır. Bunun için; 1-Murisin tüm mirasçılar arasında bir paylaştırma yapması 2-Bu paylaştırmanın hak dengesini gözeten ve kabul edilebilir bir paylaştırma olması gerekir. Murisin çocuğu sağ iken torununa taşınmaz temlik etmesi halinde, torunun mirasçı sıfatı bulunmayacağından, böyle bir durumda murisin mal paylaştırma iradesi ile temlikin gerçekleştirdiğini söyleme imkanı olmadığından,muris muvazaası koşullarının bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir. Murisin çocuğu ölmüş ve ölen çocuğunun tek mirasçısı da taşınmaz temlik edilen torun ise diğer koşullarında varlığı halinde yani muris,mal varlığını tüm mirasçıları kapsar biçimde ve hak dengesini gözeten ve kabul edilebilir bir paylaştırma yapmış ise bu durumda muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır Eğer murisin çocuğu yani torunun babası sağ ise torun mirasçı sıfatını taşımadığından, mirasçı torunun babası olmakla böyle bir iddianın dinlenmesi mümkün olmayacaktır. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bodrum 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin davanın reddine dair verilen 24.11.2011 gün ve 2007/342 E.-2011/529 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 04.07.2012 gün ve 2012/4729 E.-2012/8447 sayılı ilamı ile; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 431 (…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali- tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, paylaştırma savunması benimsenmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan İ..Ö..r’in çekişme konusu 315 parsel sayılı taşınmazını 25.12.1985 tarihli akitle oğlu Is- met’ten olma torunu davalı İbrahim’e satış suretiyle devrettiği, davalının akit tarihinde yaşının küçük olması nedeniyle anne ve babasının velayeten alımı kabul ettikleri; miras bırakanın 29.3.2006 tarihinde ölümü ile mirasçıları olarak davacı kızı Gülser ve dava dışı oğulları İsmet ve Fevzi’nin kaldığı görülmektedir. Davacı, miras bırakanın yaptığı temlikin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Davalı ise, satış bedelinin anne ve babası tarafından ödendiğini, miras bırakanın başka taşınmaz almak için dava konusu taşınmazı sattığını, dedesinin davacıya ve çocuklarına da taşınmaz aktardığını savunmuştur. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş- 432 Hüseyin KOVAN turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı,miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı,davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan miras bırakan, sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur. Somut olayda, gerçekten miras bırakanın 3972 parsel sayılı taşınmazda davacı Gülser ve çocukları Ayşe Nur ile Selim’e de pay temlik ettiği sabittir. Ne var ki, paylaştırma savunmasının ancak mirasçılar arasında dinlenebileceği, davalının İbrahim Ö. mirasçısı olmayıp savunmasına itibar edilemeyeceği kuşkusuzdur. Davalı bu beyanı ile bedel ödemediğini zımnen kabul etmiştir. Esasen, toplanan deliller de muvazaa olgusunu desteklemektedir. Dava konusu taşınmazın akit tarihindeki gerçek değeri ile akitteki değeri arasında fahiş fark bulunması, davalının temlik tarihinde 16 yaşında olup alım gücü bulunmaması işlemin danışıklı oluğunu göstermektedir. Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacının temyiz itirazı yerindedir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı vekili, davacının babası ve davalınm dedesi olan miras bırakanları ….tarafından 315 parsel sayılı taşınmazın, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak davalı toruna temlik edildiğini, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 433 davalının yaşının küçük olması nedeniyle temlikin anne ve babası aracılığıyla yapıldığını, temlik satış olarak gösterilmişse de, gerçekte bağış olduğunu ileri sürerek, miras payı oranında tapu iptal ve tescil istemiştir. Davalı vekili, satışın gerçek olduğunu, muvazaa bulunmadığını, bedelin anne babası tarafından ödendiğini, miras bırakanın davacı ve çocuklarına da taşınmaz temlik ettiğini, mal kaçırma kastı olmadığının bu temlikten de belli olduğunu, murisin taşınmazı daha değerli olan 1021 parsel sayılı taşınmazı almak için sattığını bildirerek, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalının muris…………… ekonomik durumunun iyi olduğu, ihtiyacından dolayı taşınmazı satmasını gerektirecek bir durum olmadığı, tanık beyanları ile sabit olduğu ve resmi akit tablolarından da anlaşıldığı üzere, muris İ..Ö..in o yıllarda 2/5 hissesi bulunduğu 1021 parsel numaralı taşınmazı izale-i şüyu satış memurluğundan 12.150.000 TL bedelle 10.01.1986 senesinde satın aldığı, dava konusu 315 parsel numaralı taşınmazın tapuda satış tarihinin ise bu ihalenin yapıldığı tarihten daha önce 28.12.1985 tarihi olup tapudaki işlem tarihlerinin tanık beyanlarını doğruladığı, diğer tanıkların da davalının babası Ismet’in bu yeri satın alabilmek için dolmuşunu ve mal varlığını satıp borç aldığı ve oğlu namına taşınmazı satın aldığını beyan ettikleri, tanık beyanları ile tapudaki işlem tarihlerinin birbirlerini doğrular nitelikte olduğu, kaldı ki yapılan satış işlemi bağış niteliğinde kabul edilse bile tanık beyanlarına göre de muris İ………………………. sağlığında tapuda 3972 parsel sayılı taşınmazın 12432/16432 hissesini davacı G….2000/16432 payının davacının çocuğu A… ve S…verdiği bu taşınmazın o tarih itibariyle dava konusu taşınmazdan daha değerli olduğunun resmi kayıtlardan anlaşıldığı, herkesin haklarını kullanırken iyi niyet kurallarına uymak zorunda olduğu, murisin davacıya da dava konusu taşınmaza karşılık daha değerli başka bir mal verdiği bu şekilde mirasçılar arasında denge kurmayı amaçladığı halde davacının davalıya ait yere de göz koymasının iyi niyet kurallarıyla bağdaşmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, tanık anlatımları ve tapu kayıtlarına göre muris İ.. Ö.Jin 10.01.1986 tarihinde izale-i şüyu satış memurluğundan 1021 parsel sayılı taşınmazı izale-i şüyu satış memurluğundan kendisine ait 2/5 hissesi dışındaki 3/5 hissesini satın aldığı, bu hisseyi almadan önce yaklaşık 10-15 gün önce de dava konusu taşınmazı 28.12.1985 tarihinde da- 434 Hüseyin KOVAN valıya devrettiği, taşınmaz 29.06.1987 tarihinde tescil edilse de, ihale bedeli daha önce yatırıldığı, satış dosyasının kesinleşmesi ve tescil işlemlerinin 1-1.5 yıl sonra olduğunun anlaşıldığı, bu yöndeki tanık beyanları ile tapu kayıtlarının da birbirini doğruladığı, yine tanık beyanlarına göre davalının babası kendine ait dolmuş hattını ve bir takım mal varlığını sattığı hatta bir kısmını borç aldığı bu şekilde dava konusu taşınmazın parasmı denkleştirip babasına verdiğinin de sabit olduğu, Yargıtay bozma gerekçesinde bu husus üzerinde durulmadığı, halbuki yukarıdaki olayın tutarlı tanık beyanları ve tapu kayıtları ile açıkça ispatlandığı, bu yönde tutarlı deliller varken bu hususu çürütecek, satışın muvazaalı bedelsiz hibe olduğuna yönelik davalı tarafından soyut, somut nitelikte vakıalarla desteklenmeyen tanık anlatımları dışında inandırıcı bir delil de getirilmediği, somut olayda taşınmazın parasını bizzat davacının değil davalının babası İsmet O/in verdiği, o tarihte davalının 16 yaşlarında olduğu ve babası İsmet’in yanında yaşadığı, kendi başına taşınmazı alabilecek ekonomik gücünün bulunmadığı konusunun nizasız olduğu, ancak olayda taşınmazın parasının babası tarafından ödendiği tescilin oğlu üzerine yapıldığı, bu durumun temlikin hibe olduğunu göstermeyeceği gibi davalının o yıllarda babasının yanında yaşamasının da gözetildiğinde ülkemizde yaşam biçimi, aile ilişkileri ve sosyal gerçekler dikkate alındığında son derece olağan sık sık karşılaşılan bir durum olduğu, ortada tapu kayıtları ve bunu destekleyen tanık beyanları var iken ve bunun aksi de ispatlanamamış olduğu halde; “davalının paylaştırma savunmasının bedel ödenmediğinin zımnen kabul edildiği” sonucuna ulaşılmasının dosya kapsamına uygun olmadığı, adalet ve hakkaniyet ile bağdaşmadığı, bu tür bir hükümden murisin diğer mirasçılara da mal paylaştırıldığı halde davalı taraf elindeki parasını ödediği maldan da mahrum kalması sonucunun ortaya çıkacağını; ikinci olarak, işlem bağış niteliğinde kabul edilse bile; miras bırakan İ…. bozma gerekçesinde belirttiği gibi dava konusu taşınmazdan devir tarihleri itibariyle daha değerli olan Turgutreis Beldesi 3972 parsel sayılı taşınmazdaki 12432/16432 hissesini kızı davacı Gülser D.’a bıraktığı, yine davacının çocukları A…. de hisse verdiği, burada murisin esas olarak mirasını paylaştırma gayesi güttüğü davacıya ve ayrıca davacının çocuklarına da aynı şekilde hakkaniyetli ve adaletli şekilde mal paylaşımı yaptığı, taraflar arasında bu konuda bir niza da olmadığı, tarafların buradaki asıl iradelerine bakılması gerektiği, olayda murisin mirasını çocukları arasında paylaştırma amacını güttüğü, işleme bizzat katılan davalının babası İsmet O.’in kendi hakkını çocuğu üzerine tescil ettirmiş olması karşısında işlemin asıl tara- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 435 finin yine kendisi olduğu, tescilin oğlu davalı üzerine yapılmış olmasının murisin mirasını paylaştırma amacı gütmediği ve işlemin hibe olduğu sonucunu doğurmayacağı gibi işlemin asıl tarafının davacının babası İsmet olduğu hususunu da değiştirmediği, bu konuda yapılan şekli işlemlerden ziyade tarafların esas iradelerine bakmak ve asıl iradelerini yorumlamak, murisin güttüğü esas amacı dikkate almak gerektiği, dola- yısı ile tapudaki işlem tarihi itibariyle kendisine daha değerli bir taşınmaz verilmiş iken yine kök murisin üstelik aynı yöndeki işlemi davacının kendi çocukları Selim ve Ayşe N. için de yapmış iken, sırf bu nedene dayanarak davalının kök muris İbrahim’in mirasçısı olmadığı iddiası ile muvazaa iddiasında bulunmasının hakkın açıkça kötüye kullanılması olduğu, üçüncü olarak da, murisin tapuda kayıtlı başka ve daha değerli ve büyük taşınmazları bulunduğu (Turgutreis beldesi 3077, 3080 ve 299 parseller) gözetildiğinde eğer muris kızlarını mirastan mahrum bırakmak amacı güttü ise bu taşınmazlarını da davalı ya da babasına devretmesi beklenirken bundan kaçınmış olmasının da murisin davalıyı mirastan mahrum bırakma amacı gütmediğini mirasçılarına sağlığında eşit şekilde mal paylaştırma amacı güttüğünü gösterdiği, diğer yandan tapudaki satış bedelinin düşük gösterilmesinin de muvazaayı göstermeyeceği, harcı az ödemek için bu şekilde gösterildiği, tapudaki değerin murisin gerçek satış değeri olmadığı gibi olaydan 25-30 sene geçmiş iken özellikle turizmin patlama yaptığı taşınmaz değerlerinde yıldan yıla enflasyonla bağdaşmayacak şekilde enflasyonun kat kat üzerinde, orantısız artışlar olduğu gözetildiğinde 25-30 yıl öncesinin gerçek satış değerinin de sağlıklı şekilde tespitinin de mümkün olmayıp esasen mahkeme hükmün sağlıklı tespit edilemeyen taşınmaz değeri üzerine dayandırılmasının da sağlıklı bir sonuç doğurmayacağı, davacının dava açmaktaki amacının esasen her birine düşen taşınmazların daha sonraki 25-30 yıl içinde turizmin gelişmesi ve imar durumlarının farklılaşması sonucu değerlerinin kendi aleyhine olacak şekilde farklılaşması nedeniyle kendi taşınmazının değersiz hale geldiğini düşünmesi olduğu, temlikin muvazaalı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine dair verilen önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu 315 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan tarafından torunu davalıya temlikinin mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır. 436 Hüseyin KOVAN Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan …. 29.03.2006 tarihinde vefat ettiği, geriye kızı davacı Gülser, oğlu Fevzi ve davalının babası Ismet’in kaldığı, miras bırakan tarafından 315 parsel sayılı taşınmazın 25.12.1985 tarihinde 3.900.000.-TL bedelle 1969 doğumlu olan davalı İbrahim’e anne ve babası aracılığı ile satış suretiyle temlik edildiği, yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın temlik tarihi itibariyle değerinin 10.000.000-TL(eski Türk Lirası) olarak belirlendiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, temlik tarihinde miras bırakanın ekonomik durumunun iyi olması, taşınmaz mal satma ihtiyacının bulunmaması, taşınmazın temlik tarihindeki gerçek değeri ile akitte gösterilen değeri arasında fahiş fark bulunması, davalının torunu olup, temlikin yapıldığı tarihte 16 yaşında olması ve alım gücünün bulunmaması; öte yandan miras bırakanın sağlığında hak dengesini gözeten paylaştırma savunmasının, ancak mirasçılar arasında söz konusu olabileceği ve davalının da mirasçı olmadığı dikkate alındığında bu savunmaya değer verilemeyeceği; miras bırakan tarafından yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı anlaşıldığından, davanın kabulü gerektiğine değinen bozma ilamına uyulması gerekirken, direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oy birliği ile karar verildi. “HGK.10.06.2015 tarih 2 013/163 4 Esas 2015/1531 Karar” SORU – 58 MİRASÇILARDAN BİR KISMI,MURİSİN, TEMLİK TARİHİ İTİBARİYLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE, MURİSİN TEMLİK TARİHİNDE FİİL EHLİYETİ OLMADIĞI YARGILAMA SIRASINDA ADLİ TIP RAPORU İLE TESPİT EDİLİR İSE,MAHKEME,MURİS MUVAZAASI KOŞULLARI YÖNÜNDEN BİR İNCELEME YAPACAK MIDIR, YAPMAYACAK İSE NASIL BİR KARAR VERECEKTİR. Bu soruyu da kendi içinde ikiye ayırarak incelemek gerekir 1-Eğer taşınmaz temlik edilen kişi mirasçı ise, bir başka deyişle davalı da mirasçı ise, bu durumda Yargıtay’ımız davacılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmadığını mirasçılardan bir veya birkaçının kendi başına, kendisine ait miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası açabileceğini, bir başka deyişle muris mirasçıya temlik yapmış ve davalı da mirasçı olması halinde murisin temlik tarihinde fiiil ehliyetinin bulunmadığı iddiasına dayanan tapu iptal tescil davalarını mirasçılardan bir veya birkaç tanesi kendi miras payı yönünden dava açabilecektir. Yargılama sonunda murisin temlik tarihi itibariyle fiil ehliyetinin olmadığının anlaşılması halinde dava açan mirasçı veya mirasçılar yönünden onların miras payları oranında davalı tapusunun iptali ile davacılar adına miras hisseleri oranında tapuya kayıt ve tesciline karar verilecektir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Murat A. ’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir. Getirtilen kayıt ve belgelerden, dava konusu 1222 parsel sayılı taşınmazın 100/5380 payının muris Emine G. adına kayıtlı iken, 22.02.2012 tarihli vekaletnameyle vekil kılınan Serap Güldağ tarafından eşi olan davalı Ayhan G.’a 24.12.2012 tarihli resmi akitte ölünceye kadar bakım şartıyla temlik edildiği; muris Emine G.’ın 17.05.2012 tarihinde öldüğü ve 438 Hüseyin KOVAN geride mirasçı olarak davanın tarafları olan oğulları Aydın ve Ayhan’ın kaldığı görülmektedir. Davacı Aydın, miras bırakanı Emine’nin 1222 parsel sayılı taşınmazda bulunan payını 24.02.2012 tarihinde ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile muvazaalı olarak davalıya devrettiğini, 71 yaşında işlemi yapan murisin sürekli olarak davalıdan şiddet gördüğünü, temyiz kudretinin de bulunmadığını ileri sürerek taşınmazın 1/2 payının tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir. Davalı Ayhan, ölünceye kadar bakma aktinin edimlerini yerine getirdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ne var ki, yapılan araştırmanın hükme yeterli olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Bilindiği üzere, davada ileri sürülen isteklerden birinin “ehliyetsizlik” olması halinde, anılan isteğin kamu düzeniyle ilgili bulunması ve çözümlenmesi halinde diğer istek ya da isteklerin incelenmesine gerek kalmayacağı hususları gözetildiğinde, öncelikle “ehliyetsizlik” isteğinin araştırılması gerekeceği açıktır. Hemen belirtmek gerekir ki, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun(TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edilebilmesi, borç (yükümlülük) altına girilebilmesi fiil ehliyetine bağlamış, 10. maddesinde de fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olma kabul edilmiş, “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmü getirilmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlem ehliyeti olarak da tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle vurgulanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına işaret edilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu Yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 439 Diğer taraftan, TMK’nın 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21) Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında, bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri tüm delillerin toplanılması, tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun(HMK) 282. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun(HUMK) 286. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması, kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi, bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen TMK’nın 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Hal böyle olunca, muris Emine Güldağ’ın gerek vekaletname verdiği 22.02.2012 tarihinde gerekse resmi aktin yapıldığı 24.12.2012 tarihinde hukuki ehliyetini haiz olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumundan rapor alınması, ehliyetli olmadığının saptanması halinde davanın kabul edilmesi; ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde ise, muris muvazaasına yönelik diğer hukuki neden bakımından tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacının temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün(6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. 440 Hüseyin KOVAN maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanu- nu’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.13.04.2017 tarih 2014/20511 Esas 2017/1944 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Zeynep Damla K.’nün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Davacılar, miras bırakan Adalet S.’in maliki olduğu 242 parsel sayılı taşınmazı muvazaalı olarak davalıya temlik ettiğini, devir tarihinde 80 yaşında olduğu halde ehliyetli olduğunu gösterir sağlık raporu alınmadığını, davalının miras bırakanı kandırarak diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla hareket ettiğini ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescile karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, taşınmazın değeri olan 1300,00 TL’nin 300,00 TLTik taksitlerle ödendiğini, bu durumu köy halkının ve kardeşlerinin bildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, temlikin muvazaalı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu 242 parsel sayılı 650m2 miktarlı, arsa nitelikli taşınmaz miras bırakan Adalet adına kayıtlı iken, 29.05.2009 tarihinde 8.000TL bedelle davalıya satış suretiyle temlik edildiği, miras bırakanın 24.06.2012 tarihinde öldüğü geriye mirasçı olarak dava dışı kızı Gönül, davalı oğlu İbrahim ile davacı kızlarının kaldığı, Karaburun Sulh Hukuk Mahkemesi 01.07.2011 tarih 2011/139E-175K sayılı kararı ile miras bırakanın kısıtlanmasına karar verildiği, vasi olarak davacı kızı Sevgi’nin atandığı, bahse konu kararda 16.06.2011 tarihli Urla Devlet Hastanesi raporunda vesayet altına alınmasının uygun görüldüğü anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 441 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. Maddesi, şahsın hak elde edebilmesini, borç (yükümlülük) altına girebilmesini, fiil ehliyetine bağlanmış, 10. maddesi de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. TMK’nin 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benimsenmiştir. 442 Hüseyin KOVAN Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mal varlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterdikleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporlan, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi nedeniyle bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen TMK’nin 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik iddiası bakımından yukarıda değinilen ilkeler uyarınca bir araştırma yapılmış değildir. Şöyle ki, ehliyetsizlik gibi ciddi bir iddia karşısında murisin temlik tarihlerinde ehliyetli olup olmadığı hususunda Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması gerekirken bu husus dikkate alınmaksızın karar verilmesi doğru değildir. Öte yandan, murisin temlik tarihinde ehliyetli olduğunun saptanması halinde, dayanılan diğer hukuki neden muris muvazaasının değerlendirilmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 443 Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Hâl böyle olunca, hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle incelenmesi, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, temlik (29.05.2009) tarihinde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinden rapor alınması, murisin ehliyetli olmadığının anlaşılması halinde; davalının mirasçı olduğu gözetilerek, davacıların miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi, murisin ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde ise muris muvazaası hukuksal nedeni üzerinde durulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir. Davacıların temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 444 Hüseyin KOVAN alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “1.HD.08.1L2 017 tarih 2015/4253 Esas 2017/6221 Karar” 2- Eğer taşınmaz temlik edilen kişi mirasçı değil de üçüncü bir kişi ise, bir başka deyişle davalı mirasçı değil ise bu durumda mirasçının tek başına dava açma hakkı bulunmadığından mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğundan, bir veya birkaç mirasçı tarafından fiil ehliyetsizliği ve muris muvazaası hukuksal sebebine dayalı olarak açılan davanın yapılan yargılaması sonunda temlik tarihinde murisin fiil ehliyetine haiz olmadığı anlaşılsa bile dava kabul edilmeyip dava şartı yokluğu nedeni ile davanın reddine karar verilecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.4.1990 tarih 1990/1-152 Esas 1990/236 karar sayılı ilamı uyarınca,davacıların,birbiri ile çelişmemek kaydı ile bir davada birden fazla hukuki sebebe dayanabilirler. Kural olarak miras payı ihlal edilen her mirasçının,kendi miras payı oranında muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası açma hakkı mevcuttur. Ancak murisin dava konusu taşınmazı temlik tarihi itibariyle fiil ehliyetine haiz olmadığı yargılama sırasında adli tıp kurumu raporu ile tespit edilmesi halinde, davacıların dayandığı diğer hukuki sebep olan muris muvazaası yönünden bir incelemeye gerek kalmayacak ve dava,dava şartı yokluğu nedeni ile red ile sonuçlanacaktır. Murisin dava konusu taşınmazı temlik ettiği tarihte fiil ehliyetine haiz olmamasına karşı davanın red edilmesi bir çelişki gibi görünse de gerçekte bir çelişki yoktur. Çünkü bu red kararı davanın esasına ilişkin bir red kararı olmayıp,dava şartı yokluğu nedeni ile red olup dava şartı yerine getirildiğinde aynı konuda yeniden dava açılması mümkün olacaktır. Hal böyle olunca, yukarıda özetlenen ilkeler gözetildiğinde, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı biçimde hüküm kurulması doğru Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar taraf vekillerince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Süleyman Y.’nın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 445 Dava, ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil ya da tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davacının 30.7.1998 tarihinde noterde düzenlenen vekaletname ile muris Ayşe D/ı vekil tayin ettiği, 3.8.1998 ve 5.8.1998 tarihli resmi senetler ile çekişme konusu taşınmazlardaki davacıya ait payların vekil tarafından davalı ve diğer kişilere satış suretiyle temlik edildiği, aynı akitlerle murisin kendisine ait paylarını da satış göstererek tapuda devrettiği, murisin 26.2.2011 tarihinde ölümü üzerine mirasçısı olarak taraflar ile birlikte dava dışı dört çocuğunun kaldığı anlaşılmaktadır. Davacı, dava dilekçesinde ve yargılama aşamalarında, miras bırakanın 68 yaşında ve akli melekelerinin yerinde olmadığımı, vekalet görevinin kötüye kullanıldığını, kaldı ki yapılan temliki işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payları oranında tapu iptali ve tescil ya da tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır. Hemen belirtilmelidir ki, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152-1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Davada, ehliyetsizlik hukuki sebebine de dayanıldığına göre, hukuki ehliyetin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle inceleme yapılması gerekeceği kuşkusuzdur. Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik yönünden araştırma ve inceleme yapıldığı söylenemez Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. ” hükmünü getirmiştir. zzAyırtım 446 Hüseyin KOVAN gücü ” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde ” yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21). Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, HMK’nun 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakim tarafından diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirecektir. Temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde tarafların delilleri toplanmak suretiyle tahkikat yapıldıktan sonra davalıya yapılan temlik tarihi itibariyle miras bırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı isteğin değerlendirilmesi; yok eğer, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 447 yukarıda belirtilen tarihte murisin ehliyetsiz olduğunun anlaşılması halinde, terekenin el birliği mülkiyetine tabi olduğu ve Türk Medeni Kanununun 702/4 maddesi hükmünün eldeki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek ehliyetsizlik sebebiyle pay oranında açılan davanın reddine karar verilmesi gerekeceği, buna bağlı olarak ta muris muvazaası ile ilgili istek bakımından bir inceleme ve soruşturma yapılamayacağı kuşkusuzdur. Öte yandan davacı, kendisine ait payın vekalet görevi kötüye kullanılmak suretiyle davalıya temlik edildiğini iddia etmiş ise de mahkemece bu yönde bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılmaksızın sonuca gidilmiş olması da isabetli değildir. Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA,alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, tarihinde oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.22.05.2013 tarih 2013/6880 Esas 2013/8297 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Ramazan İnan’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava,ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil ile davalı Salih G/e vasi tayini için Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ihbarda bulunulması isteklerine ilişkindir. Davacılar, davalı babaları Salih G.’in 82 yaşında olup akli melekelerinin yerinde olmadığını, davalı kardeşleri Dursun G.’in, babaları Salih G.’ten aldığı vekaletname ile 112 ada 6, 124 ada 8, 125 ada 23, 131 ada 3, 132 ada 5, 121 ada 532, 496, 468 ve 516, 108 ada 232, 115 ada 62 ve 66 ile 117 ada 45 parsel sayılı taşınmazları mal kaçırmak amacıyla bacanağı olan diğer davalı Ahmet Ç.’e devir ettiğini, vekaletname tarihinde davalı Salih G.’in temyiz kudretinden yoksun olduğunu, yapılan devir işlemi- 448 Hüseyin KOVAN nin de mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek çekişmeli taşınmazların davalı Ahmet adına olan tapu kayıtlarının iptali ile davalı babaları Salih G. adına tescilini, ayrıca Salih G.’e vasi tayini için Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ihbarda bulunulmasını istemişlerdir. Davalı Salih, eşi ile birlikte bakıma muhtaç olduğunu, bu nedenle oğlu Dursun’a kendilerine bakması için çağırdığını ve para ihtiyacı nedeniyle çekişmeli taşınmazların satışı için kendi iradesi ile vekaletname verdiğini, mirasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı Dursun, Salih G.in akli melekelerinin yerinde olduğunu, çekişmeli taşınmazları vekaletname ile bacanağı Ahmet Ç.’e sattığını, babası Salih ile annesi Güllizar’ın sağlık harcamaları için satış yaptığını, satışın gerçek olduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur. Davalı Ahmet, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dava tarihi itibarıyla davacıların babası Salih G.’in sağ olması nedeniyle davacıların davada taraf ehliyeti bulunmadığından davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava tarihi itibarıyla aynı zamanda davalı olan Salih G.’in sağ olduğu, ancak yargılama sırasında Salih G.in vesayet altına alınmasının gerekip gerekmediği hususunda Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ihbarda bulunulduğu, Reşadiye Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 13/07/2011 tarihli kararı ile Salih G.’in 4721 sayılı TMK’nun 405. maddesi uyarınca kısıtlanarak kendisine davalı Dursun G.in vasi olarak atandığı, ancak menfaat çatışması gereğince aynı mahkemenin 28/11/2012 tarihli ek kararı ile Dursun G.’in vasiliğinin kaldırılarak yerine Haşan A. isimli şahsın vasi olarak tayin edildiği, Haşan A.Tn 11/02/2014 tarihli duruşmaya gelerek davayı takip ettiği, ne var ki yargılama sırasında Salih G.in 05/06/2014 tarihinde öldüğü, vesayetin sona erdiği, Salih Güneş’in ölümü ile geriye mirasçı olarak dava dışı eşi Güllizar G. ile çocukları olan davacılar Yayla G. Nuriye G. ve davalı Dursun G.’i bıraktığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; miras bırakanın ölüm tarihi itibariyle terekesi el birliği mülkiyetine tabidir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki muris muvazaası ve el atmanın önlenmesi gibi davalar dışında ehliyetsizlik, vekâlet görevinin kötüye kullanılması vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 449 etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçıların muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır. Somut olayda, davanın mirasçı olmayan üçüncü kişiye karşı terekeye döndürme istemli olarak ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanılarak açıldığı ve dava dışı mirasçının bulunduğu gözetilmeksizin karar verildiği anlaşılmıştır. Hal böyle olunca, miras bırakan Salih G/in ölüm tarihi itibariyle terekesinin el birliği mülkiyetine tabi olduğu ve davaya katılmayan mirasçılarının bulunduğu gözetilerek, davaya katılmayan ortakların olurlarının alınması yada miras şirketine TMK’nin 640. maddesi uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülerek esas hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmiş olması isabetsizdir. Davacı vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerinde- dir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre temyize konu diğer hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.12.01.2017 tarih 2015/5585 Esas 2017/183 Karar” SORU – 59 MİRASÇILARDAN BİR KISMI MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE YAPILAN YARGILAMADA MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLDUĞUNUN ADLİ TIP RAPORU İLE ANLAŞILMASI HALİNDE, MAHKEMECE DAVACILARIN DAYANDIKLARI İKİNCİ HUKUKİ SEBEP OLAN MURİS MUVAZAASI YÖNÜNDEN İNCELEME YAPMAYA DEVAM EDEBİLECEK MİDİR? HGK.nun 11.11.2009 tarih 2009/458 esas 2009/498 sayılı kararında da belirtildiği üzere, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın, miras hakkı zedelenen bütün mirasçılar, miras payları oranında tapu iptal ve tescil davası açma hakları vardır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’ nun 11/04/1990 gün 1990/1 – 152 – 1990/236 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere davacıların birden fazla hukuki sebebe dayanmaları mümkündür. Mahkemece bu sebeplerin her birisi öncelik sırasına göre incelenir ve davacının dayandığı hukuki sebebin gerçekleşmemesi halinde mahkemece davacının dayandığı bir sonraki sebebi incelemek zorundadır. Her ne kadar,mirasçılar tarafından murisin temlik tarihi itibari ile fiil ehliyeti bulunmadığı iddiasına dayalı açılacak tapu iptal davası yönünden TMK.nun 701 vd maddeleri uyarınca tüm mirasçıların birlikte dava açma zorunluluğu var ise de,bu şart gerçekleşmeden, mirasçıların bir kısmı tarafından açılan miras payları oranında tapu iptal davasının yargılaması sırasında murisin temlik tarihi itibari ile fiil ehliyetine haiz olduğunun anlaşılması halinde dava, dava şartı yokluğu nedeni ile red edilmeyip,muris muvazaası koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılmalıdır. Muris muvazaası koşulları oluşmuş ise davacılar yönünden miras payları oranında davalı tapusunun iptali ile miras payları oranında davacılar adına tapuya kayıt ve tescile karar verilmelidir. Yanlar arasında görülen tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 451 Dava, ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan G..K..nın 30.01.2009 tarihinde ölümü ile davacı, davalı ve dava dışı İ…’in mirasçı olarak kaldıkları, miras bırakanın 12.05.2008 tarihli vekaletname ile davalıyı taşınmaz ve araç satışı konusunda yetkilendirdiği, davalının da miras bırakana ait …. plakalı aracı, 25.09.2008, 438 ada 53 parselde yer alan 6 nolu bağımsız bölümü ise 04.12.2008 tarihlerinde dava dışı kişilere sattığı, vekaletin verildiği tarihte miras bırakanın hukuki işlem ehliyetinin bulunmadığını ve vekalet görevinin kötüye kullanıldığı ileri sürülerek eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda; öncelikle kamu düzeni ile ilgili olan ehliyetsizlik iddiasının araştırılması, daha sonra muris muvazaası iddiasına irdelenmesi, miras bırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması durumunda davada dayanılan diğer sebepler yönünden gerekli araştırmanın yapılması gerektiğinde kuşku yoktur. Ne var ki; mahkemece ileri sürülen ehliyetsizlik iddiası yönünden yeterli bir araştırma ve inceleme yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. ” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde ” yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiş- 452 Hüseyin KOVAN tir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır. Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21) Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kâğıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HMK’nın 282.(HUMK’nun286.) 286. maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin zzoy ve görüşleri” hâkimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hâkimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, 2659 sayılı Yasanın 7 ve lö.maddeleri gereğince Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması, tarafların tüm delilleri toplanarak soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, murisin hukuki ehliyete haiz olduğunun saptanması halinde diğer iddia üzerinde durularak hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 453 Davacı tarafın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.27.05.2013 tarih 2013/5846 Esas 2013/8459 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 07.03.2017 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı Zatiye Okten ile temyiz edilen davalı Tapu Müdürlüğü vekili Avukat M. A. geldiler, davetiye tebliğine rağmen davalı Hacı Ahmet Ü. vekili Avukat Nusret S. davalı Osman P. vekili Avukat Rıza Y. davalı Bakırköy 22.Noterliği, davalı G. Turizm Unlu Mamülleri Gıda İnş. Vekili Avukat Cavit T. davalı Zülfü B. K. ihbar olunan Atilla Ö. vasisi Bünyamin G. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen asilin ve vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan İ.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü Asıl ve birleştirilen davalar, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Asıl davada davacı, miras bırakanı M.Ali Ö/in maliki olduğu 9029 parsel sayılı taşınmazdaki 40/252 payını, hukuki ehliyeti olmadığı bir dönemde ölünceye kadar bakma akdi ile davalı Osman P.’e temlik ettiğini, Osman’ın da anılan taşınmazı Zülfü B.’a satış suretiyle devrettiğini, temliklerin geçerli olmadığını ileri sürerek çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptali ile muris M.Ali Ö. adına, 25/10/2008 tarihli ıslah dilekçesi ile murisin mirasçıları adına tescilini istemiştir. Birleştirilen davada davacı, dava konusu taşınmazın Osman P. tarafından davalı Zülfü B.’a ve ondan da diğer davalılara devredilmesinin muvazaalı olduğunu ileri sürerek çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptali ile muris M.Ali Ö. adına, 25/10/2008 tarihli ıslah dilekçesi ile murisin mirasçıları adına tescilini istemiştir. 454 Hüseyin KOVAN Asıl ve birleştirilen davada davalı Osman, muris ile aralarındaki ölünceye kadar bakma akdinin geçerli olduğunu, akit tarihinde murisin fiil ehliyetinin bulunduğunu, tapu kayıt maliki olmayıp taşınmazı devrettiğini, yaptığı temlikin de gerçek olduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur. Asıl davada Bakırköy 22. Noterliği, davaya cevap vermemiştir. Birleştirilen davada davalı Tapu Müdürlüğü, davanın kişiler arasında akdedilen bir sözleşmeden kaynaklandığını, tapu idaresine husumet yöneltilmesinin hatalı olduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen davada davalı G. Turizm vekili, taraflar arasındaki uyuşmazlığı müvekkil şirketi ilgilendirmediğini, çekişmeli taşınmazı iyi niyetli olarak tapu kayıt malikinden aldıklarını bildirip davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen davada davalı Hacı Ahmet, çekişmeli taşınmazı iyi niyetli olarak edindiğini, taraflar arasındaki uyuşmazlığı bilmediğini bildirip davanın reddini savunmuştur. Birleştirilen davada davalı Zülfü, dava ile bir ilgisinin bulunmadığını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, asıl dava yönünden HUMK’nun 409. maddesi uyarınca harç ikmal edilmeden davaya devam edilemeyeceği gerekçesiyle dosyanın işlemden kaldırılmasına ilişkin karar, Dairece; ” Hal böyle olunca, öncelikle davacının adli yardım isteği yönünden bir karar verildikten sonra Türk Medeni Kanununun 64O.maddesi koşullarının yerine getirilmesi ayrıca 2008/9 esas sayılı Küçükçekmece 1.Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası ile eldeki dava arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu gözetilerek, birlikte değerlendirmek üzere dosyaların birleştirilmesi, yukarıdaki ilkeleri kapsar biçimde ehliyetsizlik iddiası yönünden daha sonra 2.el konumundaki kayıt maliki yönünden tüm taraf delillerinin toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken değinilen hususlar gözardı edilerek yazılı olduğu biçimde hüküm kurulmuş olması doğru değildir. ” gerekçesiyle bozulmuş, birleştirilen dava yönünden HUMK’nun 409. maddesi uyarınca harç ikmal edilmeden davaya devam edilemeyeceği gerekçesiyle dosyanın işlemden kaldırılmasına ilişkin karar, Dairece; ” Hal böyle olunca, öncelikle davacının adli yardım isteği yönünden bir karar verildikten sonra eldeki dava dosyasının Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/798 esas sayılı dava dosyası ile fiili ve huku- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 455 ki irtibat bulunduğu gözetilerek birlikte değerlendirilmek üzere dosyaların birleştirilmesi, ondan sonra Türk Medeni kanunun 640. maddesi koşullarının yerine getirilerek davada dayanılan iddialar yönünden hükme yeterli bir araştırma yapılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken değinilen hususlar göz ardı edilerek yazılı olduğu biçimde karar verilmiş olması doğru değildir. ” gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyulup anılan dosyaların birleştirilmesine karar verilerek yapılan yargılama neticesinde muris M.Ali Ö/in işlem tarihinde ehliyetli olduğunun tespit edildiği gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu’nun 24/10/2014 tarihli bilirkişi raporunda muris Mahmut Ali Ö/in çekişme konusu taşınmazı devrettiği ölünceye kadar bakım akdinin yapıldığı 29/08/1997 tarihinde fiil ehliyetine haiz olduğunun saptandığı anlaşılmakla anılan bilirkişi raporuna itibar edilerek ehliyetsizlik hukuksal nedeni yönünden davanın reddi doğrudur. Ancak, asıl ve birleştirilen davalardaki dava dilekçelerinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davacının muris muvazaası hukuksal nedenine de dayandığı anlaşılmaktadır. Ne var ki, mahkemece muris muvazaası hukuksal nedeni yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan sonuca gidilmiştir. Hal böyle olunca, muris muvazaası hukuksal nedeni yönünden gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması, taraf delillerinin toplanması, miras bırakanın temlikteki gerçek iradesinin duraksamaya yer bırakmayacak nitelikte ortaya konması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve soruşturmayla yetinilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine tarihinde oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.07.03.2017 tarih 2016/1744 Esas 2017/1098 Karar” SORU – 60 MURİS İKİ TAŞINMAZINI MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA AMACI İLE İKİ AYRI KİŞİYE TAPUDA SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK ETSE, MİRASÇILARDAN BİR KISMI, TAŞINMAZIN BİRİSİ YÖNÜNDEN AÇTIĞI DAVAYA,DİĞER TAŞINMAZ MALİKİNİ DE DAVAYA DAHİL EDEBİLİRLER Mİ ? Hukukumuzda zorunlu dava arkadaşlığı dışında dahili dava diye bir müessese yoktur. Sadece zorunlu dava arkadaşlığı bulunan hallerde örneğin, bir mirasçı tarafından muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tesçil davasında taşınmazın terekeye dönmesi talep ediliyor ise, bir başka deyişle taşınmazın tüm mirasçıların miras hisseleri oranında tapusunun iptali ile miras hisseleri oranında mirasçılar adına tapuya kayıt ve tescili talep ediliyor ise işte bu durumda tüm mirasçıların birlikte dava açma zorunluluğu mevcuttur. Böyle bir durumda mirasçıların bir kısmının dava açmış olmaları halinde,mahkeme dava açan mirasçılara tüm mirasçıların açılan diğer mirasçıların davaya muvafakatlarının alınması veya T.M.K.640 maddesine göre miras şirketine mümessil tayin ettirmek için dava açmak üzere süre verip dava açan mirasçı bu işlemleri tamamlar ise yani diğer tüm mirasçıların muvafakatlarmı alır veya miras şirketine temsilci atanır ise davaya devam olunur,aksi taktirde dava dava şartı yokluğu nedeni ile red edilecektir. Burada miras şirketine mümessil tayin edilmesi halinde dava açan mi- rasçının davayı takip yetkisinin kalmadığını davayı ancak miras şirketine atanan temsilcinin takip edebileceği ve verilen kararı da yine yalnızca miras şirketine atanan temsilcinin kanun yollarına başvurabileceği dava açan mirasçı veya mirasçıların taraf sıfatlarının kalmadığı unutulmamalıdır. Murisin iki ayrı taşınmazını mirasçılardan mal kaçırma amacı ile iki ayrı kişiye tapuda satış şeklinde temlik etmesi durumunda davalılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı söz konusu değildir. Bu nedenle diğer taşınmaz malikinin dahili dava edilerek açılan davada bu kişiye davalı sıfatını kazandırmak da mümkün olmayacaktır. Diğer kişi dahili davalı edilmiş ise bu kişi yönünden,usulen açılmış bir dava bulunmadığından davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilecektir. Eğer dahili dava edilen kişi kendini vekil ile temsil ettirmiş ise bu kişi lehine vekalet ücretine de hükme- dilmelidir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 457 Yargı tayımız böyle durumlarda kendisini vekil ile temsil ettiren kişi lehine vekalet ücretine de hükmedilmesi gerektiğini belirtmektedir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla 211 ada 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazları davalılara satış suretiyle temlik ettiğini, satışın gerçek olmadığını, taşınmazlardaki evi miras bırakanın yaptığını, davalılar lehine olan tapu kaydındaki şerhin doğru olmadığını ileri sürüp muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline,tapu kaydındaki muhtesata ilişkin şerhin iptaline karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar,dava konusu taşınmazları miras bırakanlarının bedelini ödeyerek satın aldıklarını,binayı muris Şevket ile kardeşi Necati’nin yaptığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, çekişme konusu taşınmazların davalılara temlikinin muvazaalı olduğu, tapu kayıtlarının beyanlar hanesinde evin Osman’a ait olduğunun yazılı bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla tetkik hakiminin raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın kadastro tespitinden önce 16.9.1969 tarihinde Nisan 1929 tarih,194 nolu ve Mayıs 1937 tarih 171 nolu tapu ile maliki bulunduğu iki parça taşınmazın 1/3′ er payını dahili davalı Necati ile davalıların miras bırakanı Şevket’e satış yoluyla temlik ettiği, anılan taşınmazların çekişme konusu 211 ada 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazlara revizyon gördüğü anlaşılmaktadır. Anılan temliklerin, bir kısım mirasçılar tarafından açılan ve Rize Birinci Asliye Hukuk Mahkemesinin 3.4.2003 tarih 2002/438 Esas 2003/126 karar sayılı ilamı ile muvazaalı olduğunun belirlendiği ve buna dair hükmün kesinleştiği gözetilmek suretiyle açılan davanın tapu iptali isteği yönünden kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. 458 Hüseyin KOVAN Ancak, hakkında dava kabul edilen Necati’ye eldeki davada husumet yönetilmemiş, hakkında bir dava açılmamıştır. Kendisi dava aşamasında davaya dahil edilmiştir. Bir kimseye dahili dava yoluyla taraf sıfatı verilmesine ve hakkında hüküm kurulmasına olanak yoktur. O halde, çekişme konusu 211 ada 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazlarda, paydaş Necati’ye karşı usulünce açılmış bir davanın bulunmadığı gözetilmek suretiyle bunun hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile anılan taşınmazlardaki dahili davalının payı yönünden de davanın kabul edilmiş olması doğru değildir. Necati’nin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenle HUMK.nun 428.maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.06.04.2006 tarih 2006/2155 Esas 2006/3807Karar” SORU-61 MURİS KENDİSİNE AİT BİR TAŞINMAZI SATARAK TAŞINMAZIN SATIŞ BEDELİ İLE DİĞER BİR MİRASÇIYA BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALSA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarihli 72 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Bir başka deyişle İçtihadı Birleştirme Kararların yorum yolu ile bir başka olaya uygulanması veya genişletilmesi mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararına özgü olaya uygulanabilir. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı, Muris adına kayıtlı bir taşınma- zın,Murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye,gerçekte amacı bağışlamak olmasına karşı tapuda satış göstererek devir ve temlik etmesi halinde uygulanabilecektir .Burada ise böyle bir durum yoktur. Yani muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmazın diğer mirasçılardan mal kaçırma kastı ile,murisin gerçek amacı bağış olmasına rağmen tapuda satış şeklinde bir temlik söz konusu değildir. Böyle bir durumda 1.4.1974 tarih 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri yoktur. Muris tarafından bir bağış söz konusu olup koşullarının varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması mümkün olacaktır. Yanlar arasında görülen tapu iptali-tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davalı Yasemin hakkında açılan davanın reddine, davalı M. hakkında açılan davanın ise kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 16.4.2013 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılardan M.K.ve vekili Avukat .G. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilenler vekili Avukat gelmedi yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi S.Ö. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: 460 Hüseyin KOVAN Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemece, davalı Yasemin hakkında açılan davanın husumet yönünden reddine, davalı Metin hakkında açılan tapu iptal ve tescil davasının kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 2157 parsel sayılı taşınmazın A. Ş.tarafından 24.08.1998 tarihli akitle davalı M.e satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır. Davacılar, anılan taşınmazın bedelinin miras bırakanları A.K.tarafından ödenmek suretiyle davalı M. adına alındığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. Davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli ¥2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince; davalı M taşınmazı üçüncü kişiden edindiğine göre 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı açıktır. Öte yandan, davalı Yasemin hakkındaki dava husumetten reddedildiğine göre lehine maktu avukatlık parasına hükmedilmesi doğrudur. Hal böyle olunca, iptal tescil isteğinin reddedilmesi tenkis bakımından değerlendirme yapılması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 461 Davalılar vekilinin Y. bakımından temyiz itirazının reddi ile davalı M. bakımından yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428,maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.16.04.2013 tarih 2012/10756 Esas 2013/5608 Karar” Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis, bu da olmadığı taktirde bedel isteğine ilişkin olup, mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu tapulu taşınmazın Cemal tarafından vekili Ethem aracılığıyla 08.03.1974 tarihli akitle 1/3’er paylı olarak muris Mehmetle davalılar Kemal ve Mehmet Salih’e satış suretiyle temlik edildiği anılan taşınmazın 23.12.1983 tarihinde yapılan kadastro tespiti ile 260 ada 1 nolu parsel olarak anılan kişiler adına paylı mülkiyet üzere tespitinin yapıldığı, 18.12.1985 tarihinde tespitin kesinleştiği; yine 260 ada 2 parsel sayılı taşınmazın aynı şekilde CemaTin vekili Ethem aracılığıyla 08.03.1974 tarihli akitle Yz’şer paylı olarak davalılar Kemal ve Mehmet Salih’e satış suretiyle temlik edildiği, kadastro tespitiyle taşınmazın davalılar Kemal Mehmet Salih adına ¥2’şer paylı olarak 23.12.1983 tarihinde tespitinin yapıldığı, tespitin 18.12.1985 tarihinde kesinleştiği, miras bırakan Mehmet’in 17.03.1988 tarihinde ölümü üzerine 15.10.2007 tarihli akitle 260 ada 1 parselin 1/3 payının mirasçılarına intikal ettiği davalı Münevver’in, eşi muris Mehmet’den kendisine intikal eden miras payını aynı akitle oğlu davalı Mehmet Salih’e bağışladığı öte yandan, davalı Münevver’in 27.06.2000 tarihli kooperatif pay satış sözleşmesi ile ise, Buldan Belediyesi Toplu Konut idaresince yaptırılan konutlarda kooperatif üyeliğini torunu dahili davalı Akif’e satış suretiyle devrettiği, anılan bağımsız bölümün 223 ada 77 parsel sayılı taşınmazdaki 2 nolu mesken olarak ferdileşme suretiyle 18.11.2002 tarihinde dahili davalı Akif adına tescil edildiği, onun da, anılan meskeni 14.06.2004 tarihli akitle satış suretiyle dahili davalı Ahmet’e temlik ettiği anlaşılmaktadır. 462 Hüseyin KOVAN Dosya kapsamı ile, davalı Münevver’in sağ olduğu, muris muvazaası ve tenkis iddiası bakımından dava açma hakkının ölümle doğacağı, davalı Münevver’in sağlığında yaptığı temlikler bakımından muvazaa ve tenkis iddialarının dinlenemeyeceği gözetilerek davalı Münevver’in temlikleri bakımından davanın reddine karar verilmiş olması doğrudur. Öte yandan; davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır. Eldeki davada da, miras bırakan Mehmet’e ait taşınmazın temliki söz konusu olmayıp, üçüncü kişi Cemal’den edinilen taşınmazların satış bedelinin muris Mehmet tarafından ödendiği iddia edilmektedir. Öyle ise, muris tarafından yapılan işlem, elden bağış (gizlibağış) niteliğini taşır. Böylesi bir olguda ise, 01.04.1974 tarih, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunduğu söylenemez. O halde, 260 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazların temliki bakımından muris muvazaasına yönelik iptal ve tescil isteğinin reddine karar verilmesi de doğrudur. Davacıların bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir Reddine. Davacıların öteki temyiz itirazlarına gelince; davacılar muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istekleri kabul edilmediği taktirde tenkis isteğinde de bulunmuşlardır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 463 Ne var ki, mahkemece tenkis isteği bakımından bir inceleme ve değerlendirme yapılmış değildir. Bilindiği üzere; mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 s. Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17) Miras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanır. Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemiyle saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu terekeyle kazandırma (temlik) dışı terekenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür.Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mal varlığı kıymetleriyle iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 s. Kanun uygulanacaksa bir aylık 4721 s. Kanun uygulanacaksa üç aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (TMK m.565) Miras bırakanın TMK’nin 564 üncü maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedelenen kastının varlığından söz edilemez. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565 inci maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli 464 Hüseyin KOVAN mirasçılardan ise aynı kanunun 561 inci maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate ALMAK GEREKİR. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563 üncü maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeriyle davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564 üncü maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir. Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda davacıların terditli talepleri olan tenkis isteği bakımından gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme yapılarak ve noksan soruşturmayla yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.. Davacıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir.. Kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3 üncü maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliği ile karar verildi. “l.HD.30.04.2014 tarih 2013/19828 Esas 2014/9074 Karar” SORU – 62 DAVANIN ISLAH EDİLMESİ HALİNDE TENKİS DAVASINDAKİ HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE YÖNÜNDEN DAVA TARİHİ Mİ YOKSA ISLAH TARİHİ Mİ DİKKATE ALINIR? Tamamen ıslah edilen davanın ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğu,bunun doğal sonucu olarak ıslah davasındaki hak düşürücü sürenin ilk davanın açıldığı tarihte kesildiğinin kabulü gerekir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakanları Yunus K.’in 27 ada 111 parsel üzerindeki bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunmayan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara devrettiğini ileri sürülerek muvazaalı satış sözleşmelerinin iptali ile dava konusu taşınmazların mirasbırakana ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemişler, 10/12/2013 tarihli dilekçe ile tenkis talebinde bulunmuşlardır. Davalılar, dava konusu binadaki dükkan ve daireleri alabilecek maddi güce sahip olduklarını, tasarrufun tümünün değil, ancak saklı pay oranında iptalinin mümkün olabileceğini, tenkis isteğinin süresinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, satış yolu ile yapılan temlikler sebebiyle tenkise hük- medilemeyeceği, satış sözleşmesine konu dairelerin menkul hükmünde bulunduğu, zamanaşımı süresinin ıslah tarihi itibarıyla geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hande B/nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı sözleşmesinin iptali, mülkiyetin aidiyetinin tespiti, aşamada tenkis istemine ilişkindir. Hemen belirtmek gerekir ki, dava sözleşmenin iptali istekli olarak açılmış, 10.12.2013 tarihli dilekçe ile tenkis davasına dönüştürülmüş olup muris muvazaasına dayalı iptal talebi, tenkise göre daha geniş kapsamlı olduğu için ıslaha gerek kalmaksızın davanın tenkise çevrilmesi mümkündür. Çünkü “çoğun içerisinde azın da bulunduğu” kuralı gözönünde tutulursa muvazaa isteklerinin tenkise dönüştürülmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. 466 Hüseyin KOVAN Diğer taraftan; miras, mirasbırakanın ölümüyle açılır (TMK 575.md). Türk Medeni Kanunu’nun 571/1. maddesi ise “Tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her halde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruflarda mirasın açılması tarihinin üzerinden on yıl geçmekle düşer.” hükmünü amirdir. Bu süre hak düşürücü nitelikte olup hakim tarafından yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınır. Dava 28.11.2011 tarihinde açılmış, aşamada talep daraltılarak dava tenkis davasına dönüştürülmüştür. Bu durumda hak düşürücü süre bakımından ıslah tarihi olarak kabul edilen 10.12.2013 tarihinin değil, dava tarihinin esas alınması gerekeceği kuşkusuz olup mirasbırakanın ölüm tarihi (02.10.2011) itibariyle hak düşürücü sürenin geçmediği sabittir. Somut olayda davacılar, mirasbırakanın 27 ada 111 parsel üzerine inşa ettiği bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunmayan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle davalılara devrettiğini, devirlerin mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmış aşamada taleplerini tenkise hasretmişlerdir. Ne var ki; dosyada bulunan tapu kaydına göre, 27 ada 111 parsel sayılı müfrez tarla vasıflı taşınmazın dava dışı kişiler adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, TMK’nın 684. maddesinde “Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur. Bütünleyici parça, yerel âdetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır. ” düzenlemesi mevcuttur. Buna göre harici sözleşmelere konu dükkan ve dairelerin üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetine tabi olduğu, öte yandan bu dükkan ve dairelerin mirasbırakana ait olduğuna dair dosyada bir delil bulunmadığı açık olup davacıların tenkis isteğinin reddi bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre davacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiy- le usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.22.05.2019 tarih 2016/9983 Esas 2019/3256 Karar7‘ Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 467 Yanlar arasında görülen tapu iptali tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın hak düşürücü süre yönünden reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil iken kamilen ıslah yoluyla tenkis isteğine dönüştürülmüştür. Mahkemece, tenkis davasında dava açma süresinin ıslah tarihinden geriye doğru 1 yıllık süreye göre hesaplanması gerektiği, davacıların 09.07.2010 tarihinde davayı ıslah ettiklerinden mirasın açıldığı tarihten 1 yıllık süre geçtikten sonra ıslahın yapıldığı, davanın süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. İncelenen dosya kapsamı ve toplanan delillerden; davacılar vekilinin 3.3.2006 tarihli dilekçe ile; müvekkillerinin babaları olan miras bırakan M.S.nun sağlığında mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak 925 ada 10 ve 11 parsellerde bulunan 2 dükkan, 1155 ada 9 parseldeki 5 nolu meskeni,. TBK 58 plakalı ticari taksiyi ve 2 pazar tahtasını ikinci eşi Y. S. adına tescil ettirdiği, 34M ….plakalı hatlı minibüsün ¥2 payını da ikinci evliliğinden olma kızı Tuba adına tescil ettirdiği, miras bırakanın 28.4.2005 tarihinde öldüğü, Y. S.adına olan kayıtların iptaliyle terekeye dahil edilmesi, T. adına olupta 3.kişilere satılan 34M … plakalı hatlı minübüsün satış bedelinin terekeye dahil edilerek paylaştırılması isteğiyle dava açtığı, daha sonra 09.07.2010 havale tarihli tama- men(kamilen) ıslah dilekçesi ile tenkis iteğinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Islah 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK’nin) 176 ila 182 .maddelerinde, tamamen ıslah ise 18O.maddede düzenlenmiştir. Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün işlemlerin yapılmamış sayılması 6100 sayılı HMK’nin 180. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 87.) maddesi hükmü gereğidir. Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda belirtilen durumda yeni bir davanın açılmış sayılamayacağı, tamamen ıslah edilen davanın ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğu ve bunun doğal sonucu olarak, tenkis davası için öngörülen hak düşürücü sürenin ilk davanın açıldığı tarihte kesilmiş sayılacağı öteden beri yerleşik ve hakim olan görüştür. 468 Hüseyin KOVAN (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.12.1957 gün 2/66-64, 30.1.2002 gün 2/63-23 sayılı kararları, Bkz. Prof. Dr. Baki Kuru “Hukuk Muhakemeleri Usulü” altıncı baskı cilt IV, sh.3998 vd) O halde, davanın tamamen (kamilen) ıslah edilmesi halinde ıslah olunan dava, ilk dava tarihinde açılmış sayılır ve hak düşürücü süre de bu tarihte kesilmiş olur. Bu nedenle, dava açma süresi ilk dava ile korunmuş olacağından hak düşürücü sürenin hesabında ıslah tarihinin değil ilk dava tarihinin esas alınması gerekir. Mahkemece değinilen hususlar gözetilmeksizin aksi düşünce ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davacıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, tarihinde oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.16.04.2 013 tarih 2013/754 Esas 2013/5575 Karar” SORU – 63 MİRAS BIRAKAN KENDİ TAŞINMAZLARINI SATARAK BAZI MİRASÇILAR ADINA BANKAYA PARA YATIRSA YADA TAŞINMAZ SATIŞ BEDELLERİNİ BU MİRASÇILARA ELDEN VERSE MURİS MUVAZAASI OLUR MU? Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarihli 72 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Bir başka deyişle İçtihadı Birleştirme Kararların yorum yolu ile bir başka olaya uygulanması veya genişletilmesi mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararına özgü olaya uygulanabilir. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı, Muris adına kayıtlı bir taşınmazın,Murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye,gerçekte amacı bağışlamak olmasına karşı tapuda satış göstererek devir ve temlik etmesi halinde uygulanabilecektir . Burada ise böyle bir durum yoktur. Yani muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmazın diğer mirasçılardan mal kaçırma kastı ile,murisin gerçek amacı bağış olmasına rağmen tapuda satış şeklinde bir temlik söz konusu değildir. Böyle bir durumda 1.4.1974 tarih 16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri yoktur. Muris tarafından bir bağış söz konusu olup koşullarının varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması mümkün olacaktır Yanlar arasında görülen alacak davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.3.2013 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat A. T. ile temyiz edilenler vekili Avukat H. A. geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. 470 Hüseyin KOVAN Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; tarafların kök murisi S./nin 13.04.2011 tarihinde davalılardan kızı S..’i vekil tayin ettiği, vekil S..’in miras bırakan adına kayıtlı olan 583 parsel sayılı taşınmazı 15.04.2011 tarihli akitle dava dışı A. E..’e satış suretiyle temlik ettiği, resmi senette satış bedeli olarak gösterilen 15.000,00 TL’nin yarı yarıya vekil S..ile mirasçı davalı S..’nin banka hesabına alıcı tarafından yatırıldığı, ayrıca aynı gün davalıların bankadaki mevduat hesaplarına ayrı ayrı 90.000,00’er TL para yatırdıkları anlaşılmaktadır. Davacılar, miras bırakanın taşınmazın satışından elde edilen paranın kendilerinden kaçırmak amacıyla muris tarafından davalılara devredildiğini iddia etmişlerdir. İddianın ileri sürülüş biçimi ve dava dilekçesi içeriğine göre, davada dayanılan hukuki sebebin muris muvazaası iddiası olduğu açıktır. Hemen belirtilmelidir ki, kaynağını Borçlar Yasasının 18. maddesinden (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 19.maddesi) alan 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, muris muvazaası aynen ” bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin B.K. nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu olarak tanımlanmaktadır.” Buna göre, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı temlik yaptığının kabul edilebilmesi için tapuda kayıtlı olan taşınmazını bağışlamak istediği halde satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile sicil kaydını mal kaçırmak istediği kişi üzerine aktarması (devretmesi) iktiza eder. Oysa somut olayda, miras bırakana ait taşınmazın satış bedelinin davalılara ödendiği görülmektedir. Öyle ise, muris tarafından yapılan işlem, elden bağış (gizli bağış) niteliğini taşır. Böylesi bir olguda ise, 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunduğu söylenemez. Ancak, koşullarının varlığı halinde Türk Medeni Kanununun 560. ila 571. maddeleri arasında öngörülen tenkis davasına konu olabilecektir. Eldeki davada, tenkis isteği ise bulunmamaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 471 Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davalıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.05.03.2013 tarih 2012/9261 Esas 2013/3233 Karar” SORU – 64 EVLAT EDİNENDEN ÖNCE ÖLEN EVLATLIĞIN MİRASÇILARI EVLAT EDİNEN ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ? 4721 sayılı T.M.K.500.Maddesi; “Evlatlık ve alt soyu evlat edinene kan hısımı gibi mirasçı olurlar evlatlığın kendi ailesindeki mirasçılığı da devam eder… “hükmünü içermektedir. Bu nedenle evlat edinenden önce ölen evlatlığın alt soyunun, koşulların varlığı halinde evlat edinen aleyhine muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açabileceklerdir. Taraflar arasında görülen dâvada; Davacı, miras bırakanı Fatma’nın mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla 431 ada 111 parsel sayılı taşınmazda bulunan paylarını davalılara satış suretiyle devrettiğini, gerçek değer İle satış değeri arasında fark olduğunu ileri sürüp, muvazaa nedeniyle tapu kayıtlarının iptaline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur. Davalılar, miras bırakanın evlatlığının çocuğu olan davacının dava açma sıfatı olmadığını, taşınmazları bedelini ödeyerek satın aldıklarını belirtip, davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, evlat edinenden önce ölen evlatlığının mirasçılarının evlat edinenin mirasçısı olamayacağı, bu nedenle davacının dava açma hak ve sıfatı bulunmadığı, hatalı olarak alınan mirasçılık belgesinin hukuki İşlevi bulunmayacağı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali isteğinde ilişkindir. Mahkemece, davanın sıfat yokluğundan reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan Fatma’nın davaya konu 431 ada 111 parsel sayılı taşımazdaki paylarını 13.11.1992, 9.3.1993, 20.10.1994 tarihli akitlerle davalılar Reyhan ve Ayşe’ye temlik ettiği görülmektedir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 473 Davacı, miras bırakanın evlatlığının füruudur. Kök miras bırakan 24.4.2000 tarihinde, evlatlığı Hüseyin C. ise, 17.11.1994 tarihinde kendisinden önce ölmüştür. Medeni Kanununun 500. maddesi gereğince, evlatlık ve alt soyu evlat edinene kan hısımı gibi mirasçı olacağından evlatlığın daha önce ölmüş olması onun füruğlarının evlat edinenin mirasçısı olmasına engel teşkil etmez. Öyleyse, kök miras bırakanın yasal mirasçısı konumunda bulunan davacının davada sıfatı bulunduğu tartışmasızdır. Hal böyle olunca, davada sıfatın varlığı gözetilerek işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları ye- rindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenle HUMK.’nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.19.02.2004 tarih 2004/716 Esas 2004/1392 Karar” SORU – 65 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TEREKEYE TEMSİLCİ ATANMASI HALİNDE, DAVA AÇAN MİRASÇI VEYA MİRASÇILARIN DAVAYI TAKİP YETKİSİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLUR MU ? Davacı mirasçı; 1-Muvazaa ya konu gayrimenkulün kendi miras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile kendisi adına tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir veya muvazaalı taşınmazın dava tarihindeki değeri dikkate alınarak miras payı oranındaki tazminatın kendisine verilmesini isteyebilir. Bu durumda bir sorun yoktur, koşulları oluşmuş ise davacının miras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, davacının talebi tazminat ise de taşınmazın mahkeme tarafından yapılacak keşifte belirlenen dava tarihindeki değeri dikkate alınarak davacının miras payı da gözetilmek sureti ile belirlenen tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilir. Hiç şüphesiz ki davacı tarafından faiz talep edilmiş ise belirlenen tazminata dava tarihinden itibaren faiz de uygulanacaktır. Davalı da mirasçı ise, ki çoğu zaman mirasçı olur,bu durumda tapu iptal tescil davası yönünden davalının muristen gelen miras hakkı göze- tilmeli ona göre tapu iptali sağlanmalıdır. 2-Muvazaa ya konu gayrimenkulün tüm mirasçıların miras hisseleri oranında davalı tapusunun iptali ile miras hisseleri oranında mirasçılar adına tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir,veya tüm mirasçıların miras payına düşen tazminatın davalıdan alınarak mirasçılara verilmesini isteyebilir. Bu durumda mahkeme davacıya tüm mirasçıların davaya muvafakatinin alınması veya miras şirketine mümessil tayin edilmesi için kesin süre vermelidir.” TMK 64O.Md”. (Davalıda mirasçı ise hiç şüphesiz onun muvafakatini almaya gerek olmayıp davalı dışındaki mirasçıların muvafakatlerinin alınması yeterli olacaktır.) Davacı verilen kesin süre içerisinde diğer tüm mirasçıların davaya muvafakatlerini almış veya miras şirketine mümessil tayin ettirmiş ise davaya devam olunur aksi taktirde başkaca bir şey incelenip irdelen- meksizin dava şartı yokluğu nedenle davanın reddi gerekir, çünkü bu Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 475 durumda tüm mirasçıların birlikte dava açması gerekir ve davacılar arısında zorunlu dava arkadaşlığı vardır,eğer bu şart tamamlanmaz ise dava, başkaca bir şey incelenip irdelenmeksizin dava şartı yokluğu nedeni ile davanın reddine karar verilecektir. İşte böyle bir durumda yani davacı mirasçı veya mirasçıların tüm mirasçılar adına dava açması ve mahkeme tarafından verilen süre içerisinde miras şirketine temsilci atanması için dava açması ve miras şirketine temsilci atanması halinde artık davacı, mirasçı veya mirasçıların davayı takip yetkileri kalmayacaktır. Tereke adına davayı takip etme yetkisi tereke temsilcisine geçecektir. Böyle bir durumda tereke temsilcisi duruşmaya gelmez ise dava açan mirasçı veya mirasçılar veya vekilleri duruşmaya katılsa dahi davacı taraf duruşmaya katılmış olmaz,ve davalı da davacının duruşmaya katılmadığını kendisinin de davayı takip etmek istemediğini mahkeme hakimine bildirmesi halinde veya davalının da duruşmaya katılmaması halinde, hakim, taraflarca takip edilmeyen dosyanın HMK nun 15O.maddesi uyarınca işlemden kaldırılmasına karar vermek zorundadır. Terekeye temsilci atanmasına rağmen tereke temsilcisi duruşmaya katılmasa,davacı veya vekili duruşmaları takip etse,davalı da duruşmalara gelmiş ve kendisinin de davayı takip etmediğini belirterek bu nedenle dosyanın işlemden kaldırılması yönünde bir talepte bulunmaz ise,mahkeme hakimi kendiliğinden dosyayı işlemden kaldıramaz HMK hükümleri uyarınca davacı duruşmaya katılmasa dahi davalı duruşmaya katılıp,her hangi bir itiraz etmeden duruşmaları takip etmesi halinde mahkeme hakimi davayı görmeye devam etmek zorundadır. Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve terekeye iade isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın 6100 sayılı HMK’nın 150/5. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına dair verilen karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı H..A..’ın kadasro tutanağındaki anlatıma göre; 1 parsel sayılı taşınmazını 1960 tarihinde dava dışı oğlu A/ye, A.nin dava dışı oğlu Sebahattin’e satış suretiyle temlik ettiği, çekişmeli taşınmazın bu sebeple kadastro 476 Hüseyin KOVAN çalışmaları sırasında 31.12.1996 tarihinde S..adına tespit ve tescil gördüğü, S..’nin ölümüyle geriye mirasçısı olarak davalıların kaldığı, davacının; anılan temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açtığı, miras bırakan H..’nin ise 02.10.1971 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davanın tarafları ile dava dışı kişilerin kaldığı, yargılama sırasında murisin terekesine C..Ç.in temsilci tayin edildiği anlaşılmaktadır. Somut olayda istek; tereke adına iptal ve tescil olduğuna göre, Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi hükmü uyarınca terekeye temsilci atanmak suretiyle davanın yürütülmesi doğrudur ve asildir. Ne var ki; tereke temsilcisi hiç bir oturuma katılmamıştır. Hemen belirtilmelidir ki, terekeye temsilci atanması halinde miras- çılann terekeyi temsil ve davayı takip yetkileri sona erer ve artık davayı açan mirasçının, isteğini payına hasretmesi hak ve yetkisi ortadan kalkacağından bu yöndeki beyana hukuki sonuç bağlanamaz. Öte yandan, davayı tereke temsilcisi takip etmediğine göre takip yetkisi kalkan miras- çmın davayı takip edip, oturumlara iştirak etmesi davacı tarafın davada temsil edildiği anlamını taşımaz. Bir başka ifade ile davalının davadaki muhatabı yargılamaya iştirak eden mirasçı olmayıp tereke temsilcisidir, yani davacı taraf tereke ve onu temsil eden tereke mümessilidir. Somut olaya gelince; tereke temsilcisine 21.06.2012 tarihli duruşmaya katılması için davetiye gönderilmiş, bu davetiye muhataba 23.05.2012 tarihinde bizzat tebliğ edilmiş, ne var ki anılan oturuma ve sonraki 25.09.2012 tarihli oturuma tereke mümessili katılmamış, 25.09.2012 havale tarihli dilekçe ile de görevinden istifa ettiğini bildirmiştir. Her ne kadar davacı mirasçılar yönünden terekeye temsilci atanmış ve tereke temsilcisi bizzat yapılan tebligata rağmen duruşmalara katılmamışsa da, bu duruşmaların tümüne katılan davalı vekilinin 21.06.2012 tarihli oturumda tereke temsilcisi katılmamasına rağmen dosyanın işlemden kaldırılmasını talep etmediği, aksine ” eksik olan hususlar giderilsin” diyerek, açıkça davayı takip iradesini ortaya koyduğu, sonraki 25.09.2012 tarihli oturumda ise önce aynı beyanı tekrarladığı, son sözü sorulunca ise ” davanın reddini talep ettiğini” beyanla davayı takip etme yönündeki iradesini sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Mahkemece davalı vekilince dava takip edildiğinden görevinden istifa eden tereke temsilcisinin davayı takip etmemesi sebebi ile işlemden kaldırılan davanın 6100 sayılı HMK’nın 150/5. maddesi gereğince üç aylık yenileme süresi de dolduğundan bahisle açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru değildir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 477 Bu durumda; mahkemece, tereke temsilcisi ile ilgili eksikliğin giderilmesi, gerekirse terekeye bir başka kişinin temsilci olarak atanmasının sağlaması, ondan sonra işin esasına girilerek inceleme ve araştırmanın yapılması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacının, bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.23.05.2013 tarih 2013/5536 Esas 2013/8423 Karar” Taraflar arasındaki davadan dolayı Mucur Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 3.7.2014 gün ve 25-94 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi dahili davacı Yeter K. vekili tarafından istenilmiş olmakla, dosya tetkik olunarak gereği düşünüldü. Dava, ölünceye kadar bakım akdine aykırılık nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olup davacının yargılama sırasında vefat etmesi üzerine terekeye tereke temsilcisi olarak Duran Y. atanmış ve yargılama sonucunda; ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden; tereke temsilcisi Duran Y/e davanın reddine ilişkin gerekçeli kararın tebliğ edilmesine karşın, kararı temyiz etmediği, kararın mirasçılardan Yeter Kaya vekilince temyiz edildiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere terekeye temsilci atanmasından sonra tereke ortağının ya da ortaklarının davayı takip yetkisi ortadan kalkar. Bir başka ifade ile davaya dahil edilen mirasçı ya da mirasçıların davayı takip yetkisi sona erer ve buna bağlantılı olarak da hükmü temyiz hakkı miras şirketini temsil eden mümessile geçer. Tüm bu açıklamalar karşısında davayı takip yetkisi sona eren davacı mirasçının temyiz dilekçesinin REDDİNE, peşin alınan harcın istek halinde yatırana iadesine oy birliğiyle karar verildi “l.HD.05.10.2017 tarih 2015/2434 Esas 2017/5046 Karar” SORU – 66 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI, DAVACI İLE SULH OLDUKLARINI VE BU NEDENLE DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİNE İLİŞKİN DİLEKÇEYİ MAHKEMEYE SUNAR İSE, DAVACI BU SULH SÖZLEŞMESİNİN HİLE İLE ALINDIĞINI BEYAN EDİP FERAGATİN SÖZ KONUSU OLMADIĞINI VE DAVAYA DEVAM ETMEK İSTEDİĞİNİ BELİRTİR İSE MAHKEME NE KARAR VERECEKTİR. Davadan feragat ve davayı kabul davaya son veren taraf işlemleridir. Feragat ve kabulün şekli başlıklı H.M.K.’nun 3O9.maddesi; “Feragat ve kabul dilekçeyle veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılır. Feragat ve kabulün hüküm ifade etmesi,karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine bağlı değildir. Kısmen feragat veya kabulde feragat edilen veya kabul edilen kısmın dilekçede yahut tutanakta açıkça gösterilmesi gerekir. Feragat ve kabul kayıtsız şartsız olmalıdır.” hükümlerini içermektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere feragat kayıtsız şartsız olması halinde hüküm ifade eder ve sonuç doğurur. Yukarıdaki soruya dönecek olur isek, davalı tarafından mahkemeye sunulan davacıya ait feragat dilekçesi,tarafların sulh olmasına dayanmakta olup, davacı da bu sulh sözleşmesinin hile ile alındığını ileri sürmüş olmakla, feragatin kayıtsız şartsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Davacının feragat etmesinin dayanağı sulh sözleşmesi olup,sulh sözleşmesinin de hile ile alındığı iddia edildiğine göre mahkeme tarafından öncelikle sulh sözleşmesinin hile ile alınıp alınmadığı,tarafların özgür iradelerinin ürünü olup olmadığının açıklığa kavuşturulması gerektiğinden bu sorunun öncelikle çözülmesi gerekir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, mirasbırakanı Ali O. 307 ada 36 parsel sayılı taşınmazını davalılara satış suretiyle temlik ettiği, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescil istemiş, aşamada davadan feragat etmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 479 Davalılar, taşınmazı bedelini ödeyip satın aldıklarını, muvazaanın bulunmadığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Somut olayda davacı, 26.01.2016 tarihli dilekçesi ile davasından feragat etmiş, mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmiş ise de, temyiz dilekçesinde feragatin özgür iradesini yansıtmadığını, hile ve edimler arasındaki aşırı oransızlık nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir. Bilindiği üzere, davacının davasından feragat etmesi ile dava konusu uyuşmazlık sona erer, kesin hükmün hukuksal sonuçları doğar (HMK m.311). Bu nedenle mahkeme henüz feragat nedeniyle davanın reddine karar vermemiş olsa bile davacı feragatten dönemez (rücu edemez) başka bir ifadeyle davacı, feragat beyanı ile bağlıdır. Ancak, feragatle ortaya çıkan sonucun iradeyi bozan bir halin nedenine dayandığı (HMK m.311) kanıtlanırsa, doğurduğu netice bakımından iradesi fesada uğrayan kimseye talep hakkı bahşedeceğinden kuşku yoktur. Feragate ilişkin irade açıklanmasının gerçeği yansıtmadığının bildirilmesi halinde, bu halin ya aynı dava içerisinde HMK’nin 163. maddesine göre ön sorun (hadise) şeklinde ya da ayrı bir dava olarak incelenmesi olanaklı ve gereklidir. Hâl böyle olunca; mahkemece, feragatin hileye dayalı olduğu iddiası- nm hadise şeklinde (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 162. ve 163. maddeleri-önsorun) aynı dava içerisinde her türlü delille ispatının mümkün olduğu gözetilerek, bu yöndeki taraf delillerinin toplanması ile hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi için hüküm bozulmalıdır. Davacı tarafın bu yönlere değinen ve yerinde görülen temyiz itirazının kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.22.01.2020 tarih 2016/14384 Esas 2020/314 Karar” Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 4.Hukuk Mahkemesinin davanın reddine dair verilen 18.3.2010 gün ve 2008/ 52-2010/97 sayılı kararının incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 6.12.2010 gün ve 8199-12944 sayılı ilamı ile; 480 Hüseyin KOVAN (”… Dava, tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Davacı, çekişme konusu taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara temlik edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; davacı 25.12. 2009 tarihli dilekçesi ile davadan feragat ettiğini bildirmiş, 28.12.2009 tarihli dilekçesi ile de, 01.09.2009 tarihli ”Sulh Protokolü” başlıklı belgedeki edimler arasında fahiş fark olup, değerlerin de karşı tarafın beyan ettiği değerlerde olmadığmı, karşı tarafın beyanına kandığını, feragat beyanının ve taraflar arasındaki Sulh Sözleşmesinin hile nedeniyle geçersizliğine karar verilmesini istemiş, Mahkemece davacının sulh sözleşmesi ve feragat dilekçesinin tanzimi sırasında hataya düşürüldüğünü ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın feragat nedeniyle reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ne varki, temyiz dilekçesine ekli olarak sunulan belgelerden davacı tarafından davanın reddine ilişkin olarak verilen karardan sonra 21.05.2010 tarihinde Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. Sayılı dava dosyası ile sulh sözleşmesinin iptali istemiyle dava açıldığı görülmektedir. Anılan davanın eldeki dava sonucu etkiyeceği kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. sayılı dava dosyasının sonucunun beklenmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi için karar bozulmalıdır. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazı yerindedir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis istemine ilişkindir. Davacı vekili, davacı ikinci eşin miras bırakanı tarafından, önceki eşten olan davalı çocuklarına yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığı iddiası ile tapu iptali ve tescil,olmazsa tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır. Yargılama sırasında davalılar vekili 16.11.2009 tarihli dilekçesinde ve akabinde 9.12.2009 günlü celsede; davacı ile sulh sözleşmesi yaptıkla- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 481 rını bildirerek, 1.9.2009 tarihli “Sulh Protokolü” başlıklı belgeyi ve buna dayalı olarak düzenlenen 25.12.2009 tarihli feragat dilekçesini mahkemeye ibraz etmiştir. Mahkemece her iki belgeye karşı davacının beyanının alınması için isticvap davetiyesi gönderilmiştir. Davacı asil, 29.12.2009 günlü celsede, mahkemeye sunduğu 28.12.2009 tarihli dilekçesini tekrarladığını, dosyaya konulmuş harici sulh ve buna dayalı feragatinin olmadığını, davaya devam edeceğini bildirmiştir. Davacı vekili tarafından dosyaya sunulan 28.12.2009 havale tarihli dilekçede de, sulh sözleşmesinin ve buna dayalı olarak düzenlenen feragat dilekçesinin müvekkili davacının gerçek iradesini yansıtmadığı, sulh konusunda aldatıldığı, yanıltıldığı, edimler arasında fahiş fark olduğu ileri sürülmüştür. Bu nedenle, öncelikle uyuşmazlığa ilişkin usul hükümlerinin irde- lenmesinde yarar vardır: Bilindiği üzere, 4.2.2011 tarihinde yayımlanarak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun: 163 . maddesinde: “Yargılama sırasında, davaya ilişkin bir ön sorun ortaya çıkarsa, ilgili taraf, bunu dilekçe vermek suretiyle yahut duruşma sırasında sözlü olarak ileri sürebilir.” 164 .maddesinde ise: (1) ) Hâkim, taraflardan birinin ileri sürdüğü ön sorunu incelemeye değer bulursa, belirleyeceği süre içinde, varsa delilleriyle birlikte cevabını bildirmesi için diğer tarafa tefhim veya tebliğ eder. (2) Ön sorun hakkında iki taraf arasında uyuşmazlık varsa, hâkim gerekirse tarafları davet edip dinledikten sonra kararını verir. (3) Hâkim, ön sorun hakkındaki kararını taraflara tefhim veya tebliğ eder.” hükümlerine yer verilmek suretiyle “ön sorun” kurumu düzenlenmiştir. Mülga 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun: 222.maddesinde: “Tahkikat esnasında davaya müteallik bir mesele hakkında tahkikat hakiminden karar almak isteyen taraf bunu tetkikata mahsus celsede şifahen veya celse haricinde iki nüsha olarak vereceği arzuhal ile talep eder.” 482 Hüseyin KOVAN Yine aynı Kanunun 223/2.maddesinde: “Hadise hakkında iki taraf ihtilaf halinde ise tahkikat hakimi kararını evrak üzerine veya kendilerini davet ve ifadelerini istima ettikten sonra verir. Kanunen şekli mahsus tayin edilmiş olan ahval müstesnadır.” 224.maddede ise, “Kaide olarak tahkikat hakimi hadise hakkında bir celsede iki tarafı istima ve delailini tetkik ve kararını ita eder. İktizasına göre delillerin diğer celsede ikame ve tetkikine de karar verebilir.” Şeklindeki hükümlerle de “hadise” müessesesi düzenlenmiştir. Anılan bu maddeler ile, devam eden bir davada ibraz edilen ve davanın sonucuna etkili olacak bir belgenin hata ve hileye dayalı olarak düzenlendiği iddiasının aynı dava içerisinde mülga 1086 sayılı HUMK hükümlerine göre hadise, yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK hükümlerine göre de ön sorun olarak incelenmesi, öngörülmüştür. Aksine bir yaklaşımla, dava devam ederken, böyle bir iddia ile ilgili olarak ve bu belgelere dayanılarak başka bir mahkemede dava açılabileceğinin kabulü ise, asıl davanın görüldüğü mahkemenin yetkisinin sınırlandırılması anlamına gelir ki, bu kabul şekli hem usule hem de yargılamaya hakim ilkelere aykırı olacaktır. Öte yandan, davanın devamı sırasında bir hata-hile iddiasında bu- lunulmayıp da, karar kesinleştikten sonra böyle bir iddia ileri sürülürse bu iddianın ayrı bir davanın konusunu oluşturacağında ise hiç kuşku bulunmamaktadır. Somut olayda, yargılama sırasında davalı tarafça ibraz edilen davacının sulh ve buna bağlı feragat beyanına ilişkin belgelere karşılık, davacı hata ve hile ile alındığı savunmasını getirmiştir. Davacının hata iddiası ile ilgili olarak, mahkemece taraf delilleri toplanarak inceleme yapılması yerinde olup; esasen bu konuda Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında bu konuda bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, davacının hile iddiasının, mahkemece iddianın genişletilmesi olarak nitelendirilerek araştırılmamasının yerinde olup olmadığı noktasındadır. Hemen belirtmekte yarar vardır ki, Özel Dairece, bozma ilamında her ne kadar hile iddiası ile ilgili olarak davacı tarafından hükümden sonra açıldığı anlaşılan Kadıköy Asliye 2.Hukuk Mahkemesinin 2010/239 Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 483 Esas sayılı dosyasının sonucunun beklenilmesi gereğine işaret edilmişse de, bu bozma nedenine katılmak olanaklı değildir. Zira, yukarıda da açıklandığı üzere hile iddiası eldeki dosyada ön sorun (hadise) olarak ele alınıp incelenebileceğinden, anılan dosyanın beklenmesine gerek bulunmamaktadır. Öte yandan, davanın devamı sırasında dayanılan bir belge ya da sözleşmenin geçersizliği her zaman ileri sürülebileceğine ve davacı taraf ta, 28.12.2009 havaleli dilekçesinde hem hata hem de hile iddiasını ileri sürdüğüne göre, artık davacı yönünden iddianın genişletilmesinden bahsedilemeyeceği gibi buradaki iddia dava dilekçesinde ileri sürülen iddia olmayıp, davanın devamı sırasında ortaya çıktığı iddia edilen olayla (hata-hile) ilgili olduğundan iddianın genişletilmesinden de söz edilemez. Hal böyle olunca, mahkemece, iddianın genişletildiğinden bahisle, hile iddiasının incelenmemesi doğru olmadığı gibi, Özel Dairenin 2010/239 Esaslı dava sonucu beklenmesine işaret eden bozma nedeni de yerinde değildir. Mahkemece yapılacak iş; hile iddiasını da ön sorun (hadise) olarak ele alıp, eldeki dava içinde çözümlemek olmalıdır. O halde, yerel mahkemece açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek, iddianın genişletildiğinden bahisle hile iddiasının incelenmemiş ve bu kararda direnilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup; kararın, yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekir. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, oy birliği ile karar verildi. “HGK.21.03.2012 tarih 2012/1-1 Esas 2012/236 Karar” SORU – 67 MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK AMACI İLE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ DAHA SONRA İMAR GÖRÜR İSE VEYA BİR BAŞKA PARSEL İLE BİRLEŞİR İSE İPTAL EDİLECEK TAPU MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR. Böyle bir durumda öncelikle dava açan mirasçı veya mirasçıların,taşınmazın,muris tarafından temlik edildiği tarihteki ada parsel numarası belirtilerek, taşınmazın imar sonrası aldığı parsel numarası belirtilmelidir. Taşınmaz imar görmüş olması nedeni ile taşınmazdan DOP (Düzenleme ortaklık payı) kesildiğinden,davacının veya davacıların miras paylarına düşen DOP,miktarının ne kadar olduğu uzman bir bilirkişiden rapor alınarak bu miktar mahsup edilmek sureti ile tapu iptal miktarı belirlenmelidir. Bu yapılmaksızın murisin temlik ettiği taşınmazın miktarı ve davacının veya davacıların miras payı gözetilerek tapu iptale karar verilmesi halinde davacıya veya davacılara fazla miktarda yer vermiş olunacaktır. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar Durmuş Ü. vd. vekili tarafından yasal süre içerisinde, davalılar İsmail Kaval vd. vekili tarafından ise duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 12.12.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden bir kısım davalılar vekili Avukat Yusuf A. davalılar Farettin K. vd. vekili Avukat Yusuf S. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davacı Kamil K. vekili Avukat ve diğerleri gelmedi, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan İ. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, geçmişte meydana gelen bir kavga nedeniyle uzun yıllar mirasbırakan babası İbrahim ve kardeşleri ile görüşmediğini, bu nedenle mirasbırakanın maliki olduğu 104 ada 1 sayılı parseli davalı İsmail’e; 2 sayılı parseli davalı Ahmet’e; 4 sayılı parseli davalı Müşerrefe; 7 sayılı Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 485 parseli davalı Durmuş’a, 8 sayılı parseli davalı Mustafa’ya; 103 ada 5 sayılı parselini ise önce dava dışı oğlu Halil’e temlik ettikten sonra geri alıp davalı İsmail’e ve 103 ada 6 sayılı parseli de davalı Fahrettin’e satış suretiyle devrettiğini, tüm temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, anılan taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tescilini istemiştir. Davalılar İsmail ve Mustafa, dava konusu taşınmazları tapu kaydına güvenerek ve iyiniyetli olarak aldıklarını, TMK’nın 1023. maddesi koruyuculuğundan yararlanmaları gerektiğini, diğer davalılar, mirasbırakanın tedavi masrafları için bir kısım taşınmazlarını üçüncü kişilere sattığını, daha sonra sağlığında tüm mirasçılarını kapsar şekilde hak dengesini gözeten paylaştırma yaptığını, bu kapsamda dava konusu taşınmazların kendilerine devredildiğini, mirasbırakanın davacıya da bir taşınmaz vermek istediğini, davacının ise kabul etmediğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, miras bırakan tarafından davacmın da içinde bulunduğu bir kısım mirasçılara kayda dayalı bir devir yapılmadığı, paylaştırma savunmasına itibar edilemeyeceği, muvazaa iddiasının kanıtlandığı, ayrıca davalılar İsmail ve Mustafa’nın da taşınmazlar üzerinde hiç tasarrufta bulunmayıp emanetçi olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile imar ile oluşan yeni parsellerde davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında davacı adına tesciline karar verilmiştir. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalıların işin esasına yönelik temyiz itirazları yerinde olmadığından reddine. Ne var ki, dava edilen taşınmazlar imar uygulamasına tabi tutulmuş, yeni parseller oluşmuştur. İmar uygulaması sırasında mirasbırakanın dava dışı taşınmazları da imar işlemine konu edilmiş, yeni parsellerde davalılar adına muristen intikalen gelen paylar yönünden de şuyulandırma yapılmıştır. Mahkemece, bu husus yeterince aydınlatılmadan, davalılar adına kayıtlı tüm payları kabul kapsamına alınmıştır. Bilindiği ve 6100 sayılı HMK 297/2. maddesinde; düzenlendiği üzere (1086 sayılı HUMK’nun 388/son md.) hüküm sonucu kısmında; “istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırma- 486 Hüseyin KOVAN yacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” düzenlemesine yer verilmiştir. Yasa maddesinin bu açık hükmünün sonucu olarak, mahkemelerce kurulan hükümler infaz sırasında tereddüt ve şüphe yaratmayacak nitelikte olmalıdır. Hal böyle olunca, davalılar adına olup dava konusu yapılmayan paylar ayrık tutularak dava konusu kök taşınmazlarda mirasbırakan tarafından yapılan temlikler nedeniyle davalılara geçen paylar ve bu payların imar uygulaması ile gittileri tespit edilip, gerekirse bu konuda alanında uzman bilirkişiden rapor alındıktan sonra bir hüküm kurulması gerekirken, infazda tereddüt yaratacak ve mülkiyet hakkını kısıtlayacak şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Davalıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.037 TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “1.HD.12.12.2 019 tarih 2016/13242 Esas 2019/6497 Karar ” Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekilince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;miras bırakan C.. K..’in 05.05.1995 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak kız çocukları davacı K.ve dava dışı K. ile erkek çocuğu davalı M..H..’yi bıraktığı, kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki 14 payını 08.07.1993 tarihinde vekili oğlu davalı M. H.vasıtasıyla dava dışı Y. K.’a 5.000.000 TL bedelli satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M. H.ye 5.000.000 TL bedelle satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bu parsel üzerinde inşa edilen binada kat irtifakına geçildiği, dava Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 487 konusu bağımsız bölümlerden B Blok 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı; anılan temliki işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmış;davalı ise çekişmeli taşınmazdaki dava dışı yasal mirasçılardan kardeşi K..A.’ın % payını vekil Y.. K..vasıtasıyla 08.07.1993 tarihinde ve çekişmeli taşınmazdaki kardeşi davacının 74 payını 29.07.1993 tarihinde satış suretiyle devraldığı, miras bırakan C..’nin sağlığında kendine düşen % payın satışından elde ettiği parayı çocuklarına paylaştırdığı, davacı ile birlikte diğer k. K.’nin paylarını daha önce satın aldığı ve taşınmazdaki bütünlüğü sağlamak için Y.K.a devredilen payı da gerçek satış suretiyle devraldığı,yüklenici ile yapmış olduğu kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle davacının haksız zenginleşme çabası içerisinde olduğu savunmasında bulunmuştur. Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu kabul edilmek suretiyle davanın kabul edilmiş olması doğrudur. Davalı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davalı vekilinin öteki temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere; 6100 sayılı HMK. nun 266.(1086 sayılı HUMK.nun 275.) maddesi hükmü “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde,taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.”şeklinde düzenlenmiştir. Somut olaya gelince;miras bırakan C.K.n kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki 7ı payını 08.07.1993 tarihinde dava dışı Y.. K.a satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M.H.ye satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bu parsel üzerinde inşa edilen bina ile ilgili kat irtifakına geçildiği, dava konusu bağımsız bölümlerden B Blok 1,2,3,4,6 ve 8 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Olayın açıklanan biçimi karşısında; 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın ilk tesis ve tüm tedavül kayıtları ile revizyon kayıtlarının temin edilmek suretiyle mahkemece uzman heyet bilirkişi aracılığı ile miras bırakanın 08.07.1993 tarihinde devrettiği kendisine ait payın, sonradan yapı- 488 Hüseyin KOVAN lan tevhit ve ifrazlar ile oluşan 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazda inşa edilen binanın hangi bağımsız bölümüne ne oranda yansıdığının belirlenmesi ve hesaplanacak olan davalıya ait dava konusu B Blok 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 nolu bağımsız bölümlerdeki paylar üzerinden davacının miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi gerekirkenzmahkeme hakimi tarafından heyet bilirkişi raporunda belirtilen parasal değer üzerinden paya ulaşılarak yapılan değerlendirmeye göre iptal ve tescile karar verilmesi doğru değildir. Davalı vekilinin, bu yönlere değinen temyiz itirazları yerinde- dir.Kabulü ile yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.08.05.2013 tarih 2 013/4194 Esas 2013/7210 Karar” SORU – 68 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL, TESCİL DAVALARINDA, DAVA AÇILMADAN ÖNCE MURİSTEN TAŞINMAZ TEMLİK ALAN KİŞİ ÖLMÜŞ İSE ÖLMÜŞ KİŞİNİN MİRASÇILARI DAVAYA DAHİL EDİLEBİLİR Mİ ? MİRASÇILARIN DAVAYA DAHİL EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL İSE DAVAYA DAHİL EDİLMELERİ HALİNDE MİRASÇILAR KENDİNİ VEKİL İLE TEMSİL ETTİRMİŞ İSE MİRASÇILAR LEHİNE VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLİR Mİ ? 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlük tarihi olan 01.10.2011 tarihinden önce yargıtay ölü kişiye karşı dava açılamayacağını açılır ise red edilmesi gerektiğini ve ölü kişinin mirasçılarının davaya dahil edilerek davanın görülmesinin mümkün olmadığını belirtiyordu Yargıtay hukuka aykırı bir şekilde dahili dava edilen kişilerin kendilerini vekil ile temsil ettirmeleri halinde bu kişiler lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, miras bırakan babası Tevfik in 73 ada 62 parsel sayılı taşınmazını muvazaalı biçimde temlik ettiğini ileri sürerek, tapunun iptaliyle tüm mirasçılar adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Dahili davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı Ülkü’nün kayıtla ilgisi bulunmadığı, davalı Yusuf’un da davadan önce ölmüş olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı ve dahili davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Murat A/in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 73 ada 62 sayılı parselin Tevfik Ü. adına kayıtlı iken, Tevfik’in bu taşınmazı 28.06.1991 tarihinde annesi Ayten’e satış yoluyla devrettiği; Ayten ölünce, taşınmazın 01.03.2004 tarihinde mirasçıları Ülkü, Yusuf Ü. ve Tevfik e intikal ettiği ondan sonra aynı tarih ve takip eden yevmiye sayılı işlemle 490 Hüseyin KOVAN taksim suretiyle Yusuf adına tescil edildiği; Tevfik ’in 23.09.2004’te ölümüyle, geride mirasçıları olan davacı oğlu Bekir ile dava dışı eşi Safiye ve kızı Bilgesu’nun kaldığı görülmektedir. Muris ‘in oğlu Bekir, babasının 73 ada 62 sayılı parselini mal kaçırma amacıyla muvazaalı biçimde devrettiğini ileri sürerek, halası Ülkü ile amcası Yusuf aleyhine 30.04.2008 tarihinde eldeki davayı açmış; yargılama sürerken davalılardan Yusuf’un 29.09.2005’te ölmüş olduğu anlaşılınca, Yusuf mirasçıları davaya dahil edilmiş, mirasçılardan Yusuf’un eşi Brigitte Siebert davayı avukatı vasıtasıyla sürdürmüş, yargılama sonucunda da; davalı Yusuf hakkındaki davanın Yusuf un davadan önce ölmüş olması nedeniyle reddine, diğer davalı Ülkü hakkındaki davanın da husumet nedeniyle reddine, dahili davalıların da usulü yanlışlıktan ötürü davaya dahil edildikleri gerekçesiyle haklarında bir karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir. Gerçekten de, davalılardan Yusuf’un davadan önce ölmüş olması ve davalı Ülkünün de dava tarihinde kayıtla bir ilgisinin bulunmadığı gözetilerek yazılı biçimde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Yusuf’un eşi dahili davalı B.S.K.’un temyiz itirazına gelince: Bilindiği üzere; gerçek kişilerin kişiliği ve bununla medeni haklardan istifade (hak) ehliyeti ölümle sona erer. Bu nedenle, ölmüş olan kişinin taraf ehliyeti yoktur. Somut olayda olduğu gibi, dava tarihinden önce ölmüş bulunan bir kişiye karşı dava açılmış olması halinde, mahkemenin, davalının taraf ehliyetinin bulunmadığını öğrenmesi üzerine davayı mesmu olmadığından dolayı kendiliğinden reddetmesi gerekir. Hemen belirtilmelidir ki, bir davada verilen hüküm, yalnız o davanın tarafları bakımından kesin hüküm teşkil eder (HUMK m.237). Bir davanın taraflarının kimler olduğu ise, davacı tarafından dava dilekçesinde gösterilir. Eş söyleyişle, istemde bulunan kimsenin taraf olarak gösterdiği kişi usul hukuku yönünden taraf olup, eylemli olarak dava edilen, taraf sayılmıştır. Bu kişinin gerçekten o davada taraf ehliyetine sahip olup olmadığı da, davanın görülmesi sırasında belirlenecektir. Dava dilekçesinde taraf olarak gösterilen Yusuf un davadan önce ölmüş olması nedeniyle taraf ehliyetinin bulunmadığı, yargılama sürerken belirlenmiştir. Ne var ki, davacı tarafın talebi üzerine mahkemece, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 491 Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na aykırı olarak ölü davalı mirasçıları davaya dahil edilmiş ve davanın sonuçlandığı 04.11.2010 tarihine kadar mirasçılardan B. S. vekili görevine devam etmiştir. Bu noktada, davacı tarafın hatalı talebi kabul edilerek mahkemece yargılamaya dâhil edilen mirasçılar yararına vekalet ücreti hükmedilme- si gerekip gerekmediği sorusunun çözümü, mirasçıların eldeki davada kendilerini savunmalarını engelleyen bir yasal düzenleme bulunup bulunmadığı sorusuna doğru cevabın verilmesiyle mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, ” “Temel Haklar ve Görevler” ” başlıklı 36. maddesine göre, herkes adil yargılanma ve savunma hakkına sahiptir. Bu kapsamda, usulsüz olarak mahkemece davaya katılmış olan mirasçıların Anayasal savunma hakkına ve dolayısıyla kendilerine vekil tayini ile iddia ve savunma hakkına sahip oldukları kuşkusuzdur. Aksinin kabulü halinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 25.11.1992 gün ve E:1992/15-398 K:1992/703 sayılı kararının gerekçesinde de ifade edildiği üzere, usul hukukunda bulunmayan dahili dava müessesi uygulanarak davaya dahil edilen, eş söyleyişle usulsüz olarak davaya katılmış bulunan kişinin savunma yapmaması ve aleyhine verilen hükmü temyiz etmemesi halinde husumeti benimsemiş sayılacağı ve hakkında verilen hükmün bu haliyle kesinleşeceği açıktır. Öteden beri, Yargıtay’ın istikrar bulan yerleşmiş uygulamasına göre, bir davada usulüne uygun olarak taraf kılınmayan kişinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddedilmediği, Anayasal yargılanma ve savunma hakkına ilişkin ilkeden hareketle temyiz talebinin incelendiği de bilinmektedir. Şu açıklamalar karşısında, usule uygun olmasa dahi diğer tarafın talebi ve mahkemenin kararı ile taraf durumuna getirilmeye zorlanan ölü davalı mirasçılarının, mahkemede vekil aracılığı ile kendilerini savunmalarını engelleyen bir yasa hükmünün bulunmadığı; dahası, bunun bir anayasal hak olduğu her türlü duraksamadan uzaktır. Öte yandan, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 164/1. maddesi hükmüne göre avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade etmektedir. 492 Hüseyin KOVAN Bunun yanında; sonuçta davada ne karar verileceği, davanın taraf ehliyetinden dolayı reddinin gerekip gerekmediği hakimin yetkisinde olduğundan, kendilerini savunma durumunda bırakılan, bu bağlamda vekalet ücreti ödemek mecburiyetinde kalan mirasçıya izafe edilebilecek bir kusurun bulunmadığı da şüphesizdir. Yukarıda değinilen ilke ve olgular birlikte değerlendirildiğinde; davanın, ölü davalının taraf ehliyetinin bulunmaması nedeni ile reddinde, gerekmediği halde taraf durumuna getirilen mirasçının yargılama sırasında yaptığı keşif, tanık gideri gibi diğer masrafların tamamının yasal olarak mirasçılara ödenmesi gerektiği gibi, yargılama giderlerinden olan avukatlık ücretinin de ödenmesi gerektiği her türlü izahtan varestedir. Davanın usule ilişkin nedenle reddedildiği eldeki davada, davacı tarafça ve mahkemece tereddüt içine düşürülen ölü davalı mirasçısının vekille davayı takip ettiği, vekilin, mirasçıyı temsilen onun adına savunma hakkını kullandığı ve hukuki yardımda bulunduğu göz önüne alınarak, mahkemece davaya dahil edilen mirasçı yararına vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği açıktır. Hal böyle olunca, kendisini vekille temsil ettiren ölü davalı Yusuf mirasçısı B.S. lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir. Dahili davalının temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi. “l.HD.03.05.2011 tarih 2011/3230 Esas 2011/5252 Karar” Bu kararın 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunundan önceki tarihli olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü anılan kanunun Tarafta iradi değişiklik başlıklı 124 maddesinin birinci fıkrası; “Bir davada taraf değişikliği ancak karşı tarafın rızası ile mümkündür” dedikten sonra aynı maddenin üçüncü fıkrası ise; “Ancak maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi,karşı tarafın rızası aranmaksızın hakim tarafından kabul edilir ” hükmünü içermektedir. 6100 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden önceki dönemde Yargıtay ölü kişiye karşı dava açılamayacağını ve ölü kişinin mirasçılarının da davaya dahil edilemeyeceğini belirtiyordu. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 493 6100 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra HMK’nun 124. maddesinin uygulanması koşullarının var olup olmadığı dikkate alınmalıdır.Taraf sıfatı olan bir kişinin kendini vekille temsil ettirmesinde ve dava lehine sonuçlanır ise o kişi lehine vekalet ücretine hükmedileceği hususu ise her türlü tartışmadan uzaktır. Taraflar arasındaki ”gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Üsküdar 3.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.05.2012 gün ve 2011/325 E.-2012/198 K. sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 17.09.2012 gün ve 2012/9222 E.-2012/10360 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, ölü kişi aleyhine dava açılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü, davacı temyiz etmiştir. Dava ehliyeti davada taraf olma ehliyetidir. 6100 sayılı HMK’nun 5O.maddesinde medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların, davada taraf ehliyetine de sahip olacağı hüküm altına alınmıştır. Yasa hükmünde belirtildiği üzere taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliyetinin usul hukukunda büründüğü şekildir. Maddede gerçek ve tüzel kişi ayırımı yapılmaksızın, medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların davada taraf ehliyetine de sahip olacağı belirtilmiştir. 6100 sayılı HMK’nun “Tarafta iradî değişiklik” başlıklı 124.maddesi gereğince; Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir. Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. Türk Medeni Kanununun 28.maddesinde ise; gerçek kişinin ölümüyle medeni haklardan yararlanma ehliyeti ve buna bağlı olarak da taraf ehliyetinin sona ereceği belirtilmiştir. Dava tarihinden önce ölüm nedeniyle 494 Hüseyin KOVAN şahsiyeti son bulan kişi taraf ehliyetini yitireceğinden aleyhine dava açılamaz ise de; yukarıda belirtildiği üzere maddi hatadan dolayı muhatabın yanlış gösterilmesi, davacının tüm özeni göstermesine rağmen dava açacağı kişiyi doğru tespit edememesi, kısa süre önce kendisiyle işlem yapılmış ya da sadece vekiliyle muhatap olunmuş bir işlemden sonra muhatabın ölmesi durumlarında yanlış taraf gösterilmesi dürüstlük kuralına aykırı değilse ortaya çıkan dava ilişkisi sebebiyle daha üstün bir yarar dikkate alınarak yargılamaya gerçek tarafla devam edilmelidir. Bu durumda mahkemece, ölen kişinin veraset belgesi ile belirlenen tüm mirasçılarına dava dilekçesi tebliğ edilerek taraf teşkili sağlandıktan sonra davanın esasının incelenmesi gerekir. Somut olayda, aleyhine tapu iptali ve tescil davası açılan Pandali kızı Kalyopi A.’nın dava tarihinden önce öldüğünden kural olarak aleyhine dava açılamaz ise de davacı tarafın yargılamayı uzatmak yönünde bir niyeti olmadığı anlaşıldığından mahkemece Pandali kızı Kalyopi A.’nın mirasçılık belgesi temin edildikten sonra mirasçılarının belirlenmesi, dava dilekçisinin usulüne uygun biçimde mirasçılarına tebliği ile taraf teşkilinin sağlanması, daha sonra yargılamaya devam edilerek davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekir. Kararın açıklanan nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; noterde yapılan gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemenin, davanın reddine dair verdiği karar, davacı tarafın temyizi üzerine, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, ”ölü kişiye karşı dava açılamayacağı” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize, davacı vekili getirmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu’nun önüne gelen uyuşmazlık; ölü kişi aleyhine dava açılması halinde, 6100 sayılı HMK m.124 uyarınca ölenin mirasçılarının davaya dâhil edilmesi suretiyle davaya devam edilip edilemeyeceği, varılacak sonuca göre, davalının ölü olduğunun davacı tarafından bilinmemesinin maddi hataya dayalı ve dürüstlük kuralına aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 495 Bir davada taraf ehliyeti dava şartlarından (HMK m. 114/1-d) olup taraf ehliyeti ise medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olmakla mümkündür (HMK m. 50). Medeni haklardan yararlanma, yani hak ehliyeti tam ve sağ doğum koşuluyla ana rahmine düşme anında başlayıp, kişinin ölümüne kadar devam eder (TMK m. 28). Bu nedenle Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda taraflardan birinin ölümü hâlinde, mirasçılar mirası kabul veya reddetmemişse, bu hususta kanunla belirlenen süreler geçinceye kadar davanın erteleneceği; bununla beraber hâkimin, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, talep üzerine davayı takip için kayyım atanmasına karar verebileceği öngörülmüştür (HMK m. 55; HUMK m. 41). Ne var ki, Kanun’da ölü kişiye karşı dava açılması halinde nasıl davranılacağı gösterilmemiştir. Kural olarak ölü kişi adına ve ölü kişiye karşı dava açılması olanağı bulunmamaktadır. Aynı şekilde kural olarak ölü kişi aleyhine dava açılması halinde davanın mirasçılara yöneltilmesine de olanak yoktur. Zira yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ölü kişinin taraf ehliyeti bulunmamaktadır. Esasen dava açarken davacının davalının bu ehliyet durumunu araştırması beklenir. Ne var ki davacının davalının ölü olduğunu bilmemesi kimi zaman hataya dayalı olabilir. Nitekim HMK’nun 124.maddesinde; ” Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. Bu konuda kanunlarda yer alan özel hükümler saklıdır. Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir. Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. Bu durumda hâkim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder” şeklinde düzenleme yer almaktadır. Bu maddenin gerekçesinde de vurgulandığı üzere, taraf değişikliğini mutlak olarak davalının rızasına bağlamak yargılama ilişkisini katı bir forma bağlayacaktır ki, bu da yargılamaya hakim olan ilkelerden “usul ekonomisi ilkesi” (HMK m. 30) ile bağdaşmaz. Şu halde davacı kendisinden beklenen tüm çaba, özen ve önlemlere rağmen davalının sağ olup olmadığını tespit edememiş ise, ya da tespit edememe durumu bir yanılgıya dayanıyor ve bu durum açıkça dürüstlük kuralına aykırılık arz etmiyorsa, bu dava ilişkisinde, daha sonra da kendilerine karşı dava açılması muhtemel olan mirasçılara, yani gerçek taraflara karşı davaya devam edilmesi mümkün olmalıdır. 496 Hüseyin KOVAN Bütün bu açıklamalar karşısında somut olay ele alındığında; davacı, dava konusu taşınmazı gayrimenkul satış vadi sözleşmesi ile davalı olarak gösterilen ölü Kalyopi’den değil, dava dışı Fikri Ö.’den almıştır. Başka bir ifade ile taşınmaz maliki Kalyopi bu yeri Fikri’ye; Fikri de satış vaadi sözleşmesi ile davacı İzzet’e satmayı vaat etmiştir. Davacının, davalı Kalyopi ile bir mesaisi olmadığı gibi, doğrudan muhatap olacak bir ilişkisi de olmamıştır. Davacı, dava açarken taşınmaz maliki olan Kalyopi’nin nüfus kaydını temin etmiş, bu kayda dayanarak dava açmıştır. Kayıtta muhatabın TC kimlik numarası 13805450680 olup, ölü olduğuna ilişkin bir kayıt olmadığı gibi davalının gittiği kayıt da gösterilmemiştir. Davacı tam da bu kayda dayanarak dava açmış ise de, dava dilekçesinin muhataba tebliği aşamasında davalı olarak gösterilen Kalyopi’nin ölü olduğunun tebligata dercedilmesi üzerine Mahkemece aynı davalıya karşı açılan başka bir dosyaya celbedilen nüfus kaydında davalının ölü olduğu anlaşılmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, davalının bu kaydındaki TC kimlik numarası (11348606694) ise tamamen farklıdır. Nüfus kayıtlarındaki bu karışıklık nazara alındığında davalının ölü kişiye karşı dava açması durumunun yanılgıya dayalı olduğunun ve dürüstlük kuralına aykırı olmadığının kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle, mahkemece davacıya, HMK.m.124 gereğince davayı mirasçılara yöneltme imkanı tanınmadan ve yöneltmek istediği takdirde de mirasçılarının tespiti ile bunlara tebligat çıkartma fırsatı verilmeden hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. Hal böyle olunca; Hukuk Genel Kurulu’nca da yukarıdaki ilave gerekçelerle benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, direnme kararının bozulması gerekmiştir. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 1086 sayılı HUMK’nun 440/1 .maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oy çokluğuyla karar verildi “HGK.11.09.2013 tarih 2013/14-612 Esas 2013/1297 Karar” SORU – 69 TENKİS DAVASI KABUL EDİLEN MİRASÇI AYNI OLAY NEDENİ İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK İLGİLİ KİŞİ ALEYHİNE TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ? Tenkis davası; 1-Murisin yaptığı tasarrufun geçerli olmasına rağmen,muris yaptığı tasarruf ile mirasçının saklı payını ihlal etmiştir .Tenkis davası bu nedenle kabul edilebilir. 2-Murisin yaptığı tasarruf muvazaalıdır, yani mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile muris tasarrufta bulunmuştur. Bu nedenle tenkis davası kabul edilebilir. Şimdi bunların her birini ayrı ayrı inceleyelim. Birinci durumda yani murisin yaptığı tasarruf işlemi geçerli olmasına rağmen muris yaptığı tasarruf ile mirasçının saklı payını ihlal etmiş olması nedeni ile tenkis davasının kabul edilmiş olması halinde ortada bir muvazaa bulunmadığından,murisin yaptığı tasarruf işlemi geçerli olmakla aynı olay nedeni ile aynı kişiye karşı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır, açılır ise de red ile sonuçlanacaktır. ikinci duruma gelince, yani murisin yaptığı tasarruf muvazaalı olması durumunda ise; Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı,1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Murisin yaptığı tasarruf muvazaalı olup geçersizdir .Mirasçılar böyle bir durumda muvazaa nedeni ile tapu iptal ve tescil olmadığı taktirde tenkis davası açma hakları mevcuttur .Mirasçı sadece tenkis davası açıp bu dava kabul ile sonuçlandıktan sonra aynı taşınmaz hakkında bu sefer 498 Hüseyin KOVAN muris muvazaasma dayanarak tapu iptal ve tesçil davası açamaz,çünkü mirasçı tenkis talebi yönünde hakkını kullanmış ve bu yönde tercihte bulunmuştur .Böyle bir durumda tenkis davası kabul ile sonuçlanan kişi aynı olay nedeni ile bu kez muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açamayacaktır.(2.5.1987 tarihl986/4 1987/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı) Kısaca özetlemek gerekirse bir kişi tenkis davası açıp bu dava lehine sonuçlandıktan sonra aynı olay nedeni ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açamayacak,açar ise bu dava red ile sonuçlanacaktır. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, 261 ada 15 parsel sayılı taşınmazın davalıya murisleri Hüseyin O. tarafından danışıklı olarak temlik edildiğini ileri sürerek miras payları oranında iptal ve tescil istemişlerdir. Davalı, yanlar arasında daha önce aynı yerle ilgili olarak görülen tenkis davasının kabulle neticelendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüne davacıların miras payları oranında iptal ve tescile karar verilmiştir. Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 29.4.2003 Salı günü saat 9.30 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, Tetkik Hakimi Satılmış A.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, Borçlar Yasasının 18. maddesinden kaynaklanan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak miras bırakanları Hüseyin’in dava konusu 261 ada 15 parsel sayılı çaplı taşınmazını, ikinci eşi davalıya 26.12.19972 tarihinde mi- rasçısmdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak temlik ettiğini, esasen yanlar arasında önceden görülen 1995/90-70 esas Karar sayılı tenkis davasıyla iddianın ispatlandığını açıklayarak miras payları oranında iptal ve tescil istemişlerdir. Davalı taraf, önceden görülerek kesinleşen tenkis davası nedeniyle eldeki davanın konusunun kalmadığını savunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 499 Mahkemece, temliki işlemin muvazaalı olduğu, taraflar arasında önceden görülen tenkis davasıyla kanıtlandığından iş bu davanın kabulüne kararı verilmiştir. Bilindiği üzere, 22.5.1987 tarih ve 1986/4- 1987/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı uyarınca, muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil isteği ile tenkis isteğinin kademeli olarak ileri sürülebileceği, böyle bir talebe yasal engel bulunmadığı açıktır. Ancak, isteklerden biri hakkında açılan davanın kabulle sonuçlanıp kesinleşmesi halinde davacının ileri sürülen hukuki sebepler yönünden tercihini o yolda kullanmış sayılacağı ve iradesinin kesinleşen karar ile geçerlilik kazanmış sayılacağı sonucuna varılır. Bundan sonra, öteki hukuki sebepten bahisle istekte bulunulmasına ve karar verilmesine yasal olanak yoktur. Somut olayda, davacıların aynı taşınmazlara ilişkin olarak açtığı tenkis istekli davanın kabul edilip kesinleştiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, değinilen inanç ve kural göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan sebeplerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.29.04.2003 tarih 2003/2394 Esas 2003/5116 Karar” SORU – 70 MURİSİN EŞ VEYA ÇOCUKLARINDAN BİRİNE VEYA BİR KAÇINA TAŞINMAZINI TAPUDA BAĞIŞ YOLU İLE TEMLİK ETMESİ HALİNDE, BU İŞLEMİN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA AMACI İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Burada ise muris taşınmazını tapuda eş veya mirasçılarından birine bağış yapmak sureti ile temlik etmiş olup işlem geçerli olduğundan,Muris muvazaasından bahsedilemeyecek olup, koşullarının oluşması halinde ancak tenkis davası açılabilecektir. Geçerli bir bağış yok ise, yani muris,eş ve çocuklarından bir veya bir kaçına amacı gerçekte bağış olmasına rağmen tapuda satış göstererek bir taşınmazını temlik etmesi halinde,muris muvazaası hukuki nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açılması elbette mümkündür, geçerli bir bağış yapılması halinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, mirasbırakan babası Hacı Osman A.Tn 466 parsel sayılı taşınmazda bulunan payını davalı oğlu Abdullah’a bağış suretiyle temlik ettiğini, aynı taşınmaz hakkında mirasbırakanın kardeşleri tarafından muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan Sincan 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2005/109 Esas 2008/18 Karar sayılı dosyasında temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiğini ve anılan kararın derecattan geçerek kesinleştiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adına tescilini istemiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 501 Davalı, taşınmazın mirasbırakan tarafından kendisine bağışlandığı- nı, muvazaa iddiasının ileri sürülemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, temlikin satış değil bağış suretiyle gerçekleştirildiği, bağış işleminin geçerli olduğu, muris muvazaasının şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Zeynep A. E.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle, muris muvazaası iddiasının hukuki dayanağını oluşturan 1/4/1974 tarih ¥2 sayılı İBK’nın mirasbırakanın aslında amacı bağış olduğu halde, tapu memuru önünde iradesini satış şeklinde gerçekleştirdiği işlemler bakımından uygulanabileceği, bağış geçerli işlemlerden olduğundan, bağış suretiyle yapılan temlikler bakımından ancak tenkis istenebileceği, eldeki davada mirasbırakan Hacı Osman tarafından davalıya yapılan temlik bakımından muvazaa iddiasında bulunulduğu, işlem bağış olduğundan 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının uygulama yerinin bulunmadığı, tenkis de istenmediği, Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/109 Esas,2008/18 Karar sayılı ilamında ise kök muris Nuri A.Tn tarafların babası Hacı Osman’a yapılan temlik bakımından muvazaa iddiasında bulunulduğu gözetilerek yazılı şekilde karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 25.20 TL. bakiye onama harcının temyiz edenden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “LHD.10,02,2020 tarih 2016/14682 Esas 2016/14682 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, ortak miras bırakanın Mersin ili 213 ada 106 parsel A Blok 9 ve zemin kat 45 nolu bağımsız bölümleri ile Çamlıyayla’daki 4730 parsel sayılı taşınmazını kendilerinden mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak ikinci eşi olan davalıya temlik ettiğini ileri sürüp, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuşlardır. 502 Hüseyin KOVAN Davalı, kesin hüküm itirazı olduğunu, dava konusu taşınmazların bağış yoluyla kendisine temlik edildiklerini ve muvazaalı işlem yapılmadığını belirtip, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa olgusu sabit görülerek, davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu Mersin 213 ada 106 parsel 2. kat A Blok 9 nolu büronun 12.03.1997 tarihli ve aynı parsel zemin kat 45 nolu dükkanın 12.11.1997 tarihli, Çamlıyayla 4730 parsel sayılı taşınmazın ise 29.08.1997 tarihli akitle ve bağış yoluyla miras bırakan tarafından davalıya temlik edildiği görülmektedir. Bağış, geçerli akitlerdendir. Resmi akitle belirtilen irade ile miras bırakanın iradesi arasında uyumsuzluğun mevcudiyeti söz konusu değildir. Değinilen hukuki sebebe dayalı temliklerde 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararı nın uygulanma yeri yoktur. Bu durumda temliki işlemlerden muvazaanın varlığından söz edilemez. Davada tenkis talebi de bulunmadığına göre, davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru değildir. Davalının temyiz itirazları ye- rindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK’nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.11.07.2006 tarih 2006/6180 Esas 2006/8178 Karar” SORU-71 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN DAVA SONUCUNDA VERİLEN VE KESİNLEŞEN KARARDA,DAVAC1NIN MİRAS PAYI YANLIŞ YAZILMIŞ İSE BUNUN TAVZİHİ TALEP EDİLEBİLİR Mİ ? Hükmün Tavzihi,başlıklı 6100 sayılı HMK’nun 305 maddesi; zzHüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa,icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt yada aykırılığın giderilmesini isteyebilir. Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borç- lar,tavzih yolu ile sınırlandırılamaz ve genişletilemez “hükmünü içermektedir. Aynı düzenleme 6100 sayılı HMK’dan önce yürürlükte bulunanl086 sayılı HMUK.’nun 455.maddesinde de mevcut idi. Gerek halen yürürlükte bulunan H.M.K.,gerekse H.M.K.’nundan önce yürürlükte bulunan HMUK’daki düzenleme gereği hüküm infaz edilene kadar hükmün tavzihini talep etmek mümkündür. Yukarıdaki soruya dönecek olur isek, kesinleşmiş bile olsa eğer hüküm infaz edilmemiş ise hükümde yanlış yazılan davacının miras hissesinin tavzihi mümkündür. Burada madde metninde belirtilen “Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz ve genişletilemez ” yönündeki ibarelerle birlikte tavzih talebinin değerlendirilmesi gerekir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece tavzih isteğinin reddine ilişkin olarak verilen ek karar davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Elif G.’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olup; davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen kararın temyiz yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesinden sonra davacı vekili tarafından dava konusu 69 ada 6 parsel sayılı taşınmaz bakımın- 504 Hüseyin KOVAN dan hüküm fıkrasının 3 numaralı bendinde tapu iptali ve tescile karar verildiği, ancak; iptaline karar verilen pay oranının 1256/1216 olarak gösterildiği, ayrıca, 1099/1616 oranındaki payın kimler adına tescil edileceğinin belirtilmediği, hükmün bu haliyle, Tapu Müdürlüğü tarafından infazına imkan olmadığı ileri sürülerek tavzih isteğinde bulunulmuş, mahkemece, 10.05.2016 tarihli ek karar ile talebin hükmün değiştirilmesi ve yeniden hüküm kurulması niteliğinde olduğu, oysa, tavzih suretiyle hükmün değiştirilmesinin mümkün olmadığı, tavzih koşullarının gerçekleşmediği gerekçesiyle tavzih isteğinin reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden;miras bırakan Ali’nin 25.02.1987 tarihinde ölümüyle geriye mirasçıları olarak çocukları Zahide, Semine, Ragıp ve kendisinden önce ölen oğlu Nadir’den olma torunları Mücella ve Ercan’ın kaldıkları, mirasbırakanın, 1086 parsel sayılı taşınmazını 1/2’şer paylarla oğulları Ercan ve Ragıp’a 19.02.1982 tarihinde satış suretiyle temlik ettiği, 1086 sayılı parselin imar uygulamasına tabi tutulması sonucu çekişmeli 69 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bilahare, Ercan ve Ragıp’ın da taşınmazdaki paylarını 22.03.1995 tarihinde satış yoluyla Naci ve Yahya’ya devrettikleri, böylece, dava konusu taşınmazdaki 157/401 payın Naci, 157/401 oranındaki payın da Yahya adına tescil edildiği, davacı Mücella’nın muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteğiyle 69 ada 6 parsel sayılı taşınmaz yönünden davalılar Naci ve Yahya aleyhine eldeki davayı açtığı, mahkemece, yapılan yargılama sonucunda ’’69 ada 6 parsele ilişkin davasının kabulü ile, söz konusu taşınmaza ilişkin tapu kaydının malik hanesinin iptali ile malik Yahya Kızıldemir ve Naci K/ a ait hisselerinin iptali ile 1256 /1216 oranındaki bu hissenin 8 hisse itibariyle hissesinin davacı Mücelle A.(T.) adına tapuya kayıt ve tesciline, geriye kalan 1099/1616 hissesinin eşit paylar halinde tapuya kayıt ve tesciline” şeklinde hüküm kurulduğu, anılan hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 305/1. maddesinde “Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir.” düzenlemesine yer verilmiş olup; HMK.’nun 305/2. maddesinde ise; “Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz, ge- nişletilemez ve değiştirilemez.” düzenlemesi öngörülmüştür. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 505 Somut olayda, 69 ada 6 parsel sayılı taşınmazın tapusunun iptali ile miras bırakan Ali’nin veraset ilamındaki payı oranında davacı adına tesciline, kalan payın davalılar uhdesinde bırakılmasına şeklinde hüküm kurulması gerektiği açıktır. Mahkemece, tesis edilen hükmün ise; infaza elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı bulunmayıp; bu durum, davayı açan şahsın umutsuzluğa kapılmasına yol açacağı gibi yargıya olan güveni de sarsacaktır. Öte yandan, davacının talebinin kabulüyle birlikte hüküm açıklanıp infaza elverişli hale getirilecek olup; bu durum, hükmün genişletilmesi ya da değiştirilmesi olarak kabul edilemez. Hal böyle olunca, tavzih isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekirken; yanıgılı değerlendirmeyle, tavzih talebinin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir. Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi. “l.HD.18.12.2019 tarih 2016/12759 Esas 2019/6653 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali-tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 10.12.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar Şevki Şahin v.d vekili Avukat Ziya Başer geldi davetiye tebliğine rağmen temyiz eden davalı Bekir Y. vekili Avukat ve temyiz edilen davacılar Ayşe Ş. vd.vekili Avukat gelmedi, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Murat A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, hükmün tashihi isteğine ilişkindir. Davacılar, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davanın kısmen kabulüne ilişkin kesinleşen kararda pay oranlarının yanlış yazıldığını ileri sürerek tashih isteğinde bulunmuşlardır. Davalılar, hükmün değiştirilemeyeceğini belirtip isteğin reddini savunmuşlardır. 506 Hüseyin KOVAN Mahkemece, tashih isteğinin yerinde olduğu gerekçesiyle kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tashihi istenen mahkeme kararının taraflarca temyiz edilmeyerek 17.02.2016 tarihinde kesinleştiği; hükmün tapuda infaz edilerek tescilin sağlandığı; sonrasında da, taşınmazdaki bir kısım payın 10.03.2016 tarihinde 3. kişiye satış yoluyla devredildiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(HMK) 304. maddesinde ”(1) Hükümdeki yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hatalar, mahkemece resen veya taraflardan birinin talebi üzerine düzeltilebilir. Hüküm tebliğ edilmişse hâkim, tarafları dinlemeden hatayı düzeltemez. Davet üzerine taraflar gelmezse, dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilebilir. (2) Tashih kararı verildiği takdirde, düzeltilen hususlarla ilgili karar, mahkemede bulunan nüshalar ile verilmiş olan suretlerin altına veya bunlara eklenecek ayrı bir kâğıda yazılır, imzalanır ve mühürlenir.” şeklindeki hükmün tashihi; 305. maddesinde de “(1) Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir. (2) Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz, genişletilemez ve değiştirilemez.” şeklinde hükmün tavzihi müesseseleri düzenlenmiştir. Somut olayda, düzeltilmesi istenen hükmün temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olması ve tapuda infaz edilerek bir kısım payın satışa konu edilmesi hususları yukarıda değinilen düzenlemeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, artık maddi hatadan ve tashihten söz edilemeyeceği, tavzih koşullarının da bulunmadığı sonucuna varılmaktadır. Hal böyle olunca, tashih isteğinin reddedilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. Davalıların açıklanan nedenlerden ötürü yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, tashih kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine oybirliğiyle karar verildi. “l.HD.10.12.2019 tarih 2016/14582 Esas 2019/6386 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 507 Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Habibe’nin diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla 7874 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1/2 payım davalı oğlu Ömer’e temlik ettiğini, paym daha sonra kısa aralıklarla el değiştirerek davalı Ömer’in oğlu Mustafa’ya devredildiğini, tüm bu satışların muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapu iptal tescil olmadığı takdirde tazminat isteklerinde bulunmuşlar, mahkemece davanın kabulüne dair karar Dairece onanarak ve karar düzeltme talebi de red edilerek hüküm 06.03.2006 tarihinde kesinleşmiş, davacılar kesinleşen hükümdeki 4 pay ibaresinin 3 pay olarak düzeltilmesi isteğiyle tavzih talebinde bulunmuşlardır. Davalılar, kesin hükmün oluştuğunu, tavzih yoluyla kararın değiştirilmesinin mümkün olmadığını belirterek talebin reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davacıların tavzih talebinin kesin hükmün neticelerini değiştirir nitelikte olduğundan tavzih talebinin reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma talebinin işin niteliği gereği reddiyle gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, tavzih talebine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü düzeltilmesi istenen mahkemenin 2003/787 Esasında kayıtlı davada, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil isteğinde bulunulduğu, davanın kabulü ile hüküm fıkrasında belirtildiği şekilde anılan davanın davacılarına pay verildiği, hükmün derecattan geçerek kesinleştiği anlaşılmaktadır. Davacılar, kesinleşen hükümde kendilerine özgülenen payın hatalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. HUMK’nın 455 vd. maddelerinde düzenlenen tavzih isteklerinin anılan düzenlemelerdeki koşulların varlığı halinde kesinleşen hükmün infazına kadar ileri sürülebileceği açıktır. Tavzihi istenen hükmün infaz edilmediği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, isteğin incelenmesi koşulların varlığı halinde, kabulü gerekirken yasal olmayan gerekçelerle red edilmesi doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.28.09.2006 tarih 2006/7296 Esas 2006/9436 Karar” SORU – 72 MURİS, MİRASÇILARDAN BİR TANESİ İLE ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ KARŞILIĞI BİR TAŞINMAZINI ONA TEMLİK ETMİŞ ANCAK TAPUDA HENÜZ İŞLEM YAPILMAMIŞ İSE, DİĞER MİRASÇILAR, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Genel olarak mirasçıların, murisin,diğer bir mirasçı veya üçüncü kişi ile yapmış olduğu ölünceye kadar bakma sözleşmesi karşılığı temlik ettiği taşınmazlar yönünden, bu sözleşmenin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı ile yapıldığı iddiasına dayalı olarak muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açmalarma engel bir hal yoktur. Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce dava konusu edilen gayrimenkulün dava açılacak kişi adına tapuda kayıtlı olması gerekir, oysa burada taşınmaz henüz muris üzerinde bulunduğundan,muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açma imkanı olmayacaktır. Açılır ise dava red ile sonuçlanacaktır. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, ortak miras bırakan babaları Ekrem’in 679 ada (eski) 31 (yeni) 54 parsel sayılı taşınmazını Eskişehir ikinci Noterliği’nin 08.03.2005 tarihli düzenleme şeklinde ölünceye kadar bakım akdiyle davalı oğluna temlik ettiğini, murisin başkaca iki çocuğu daha olup, Ardahan’daki mal varlığını dava dışı oğlu İsmail Hakkı’ya, davalıya da Eskişehir’deki çiftliği sağlığında devrettiğini, murise tüm çocuklarının baktığını, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, payı oranında iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 509 Davalı, bakım borcunu yerine getirdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ve sözleşmenin iptaline karar verilmiştir. Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, ölünceye kadar bakım akdinin iptaline karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı Ekrem’in maliki olduğu 679 ada 54 nolu parseli ölünceye kadar bakma ak- diyle oğlu davalı İbrahim Halil’e temlik ettiği anlaşılmaktadır. Davacı, miras bırakanın yapmış olduğu bu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuş olup, mahkemece akdin iptaline karar verilmiştir. Miras bırakanın Borçlar Kanunu’nun 511. ve takip eden maddelerinde öngörülen ölünceye kadar bakım akdiyle taşınmazı davalıya temlik ettiği ancak buna bağlı olarak infaz yapılarak bir sicil kaydının oluşmadığı, halen taşınmaz kaydınm miras bırakan üzerinde olduğu kayden sabittir. Davada sözleşmenin iptali istenilmemiş, sanki oluşan bir sicil kaydı varmış gibi tapusunun iptali ile tescil talebinde bulunulmuştur. Öyle ise, sözleşme henüz sicile yansımadığına, özellikle 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının somut olaya uygulama yeri bulunmadığına göre, tapu iptal ve tescil istemli davanın dinlenilmesine yasal olanak bulunmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, HUMK’nın 74. maddesi hükmü gözardı edilerek istek dışına çıkılmak suretiyle ölünceye kadar bakım akdinin iptaline karar verilmiş olması isabetsizdir. Davalının, temyiz itirazları bu yön itibarıyla yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.23.03.2010 tarih 2009/12612 Esas 2010/3260 Karar” SORU – 73 KENDİSİ LEHİNE MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİ, MİRASTAN FERAGAT EDEN KİŞİNİN MİRAS HAKKININ DA KENDİSİNE VERİLMESİ İÇİN,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ? Mirastan feragat sözleşmesi başlıklı 4721 sayılı TMK’nun 528. maddesi; “Miras bırakan bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir. Feragat eden mirasçılık sıfatını kaybeder. Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörülmedikçe feragat edenin alt soyu için de sonuç doğurur ” Hükümlerini içermektedir. Geçerli bir mirastan feragat sözleşmesi bulunması halinde mirastan feragat edenin mirasçılık sıfatını kaybedeceğinden,onun miras payı, lehine mirastan feragat edilen kişiye geçecektir. Bu nedenle lehine mirastan feragat edilen kişi,mirastan feragat edenin miras payı yönünden ayrı bir dava açabileceği gibi, kendi miras payı yönünden açacağı muris muvazaası nedenine dayalı olarak açmış olduğu tapu iptal ve tescil davası ile birlikte kendi lehine feragat eden mirasçının miras hissesi yönünden de aynı hukuki sebebe dayalı olarak dava açabilecektir. Taraflar arasında görülen davada; Davacı miras bırakan babası S…. M../in sağlığında çocukları ile birlikte Noterde miras hakkından feragat sözleşmesi düzenlediklerini, bu sözleşmeye göre mirasçıların babaları S….’in maliki bulunduğu 6 parça taşınmazdaki hak ve hisselerinden kendisi lehine ivazsız olarak feragat ettiklerini, sözleşmenin açılıp okunduğunun mahkeme kararı ile tesbit edildiğini, ancak daha sonra kendisine kızan murisin mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak sözleşme konusu taşınmazlardan 988 parseldeki payı ile 492 ve 470 parsel sayılı taşınmazlarını davalı kızı A….’nin akrabası olan davalı K…’e satış göstererek devrettiğini ileri sürüp tapu kayıtlarının iptali ile miras hakkından feragat sözleşmesi uyarınca adına tescilini istemiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 511 Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davalı K…’e yapılan devir işleminin danışıklı olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davasının kabulüne, mirastan feragat sözleşmesine dayalı tapu iptal-tescil davasının reddine karar verilmiştir. Karar, davacı ve davalılar vekilleri tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.6.2009 Salı günü saat 9.25 de daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi S… A…’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası ve mirastan feragat sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davanın kabulüne, mirastan feragat sözleşmesine dayalı davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; miras bırakanın davalılardan K../e yapmış olduğu temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu mahkemece saptanmak suretiyle davanın kabul edilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. O halde, davalıların tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Davacının temyiz itirazlarına gelince; miras bırakan S…’in tüm mirasçılarının da katılımı ile Malkara Noterliğinin 9.2.1989 tarihinde düzenlenen sözleşme ile K… dışındaki davalılar miras haklarından feragat etmişlerdir. Anılan bu mirastan feragat sözleşmesi resmi olarak yapıldığı için 11.2.1959 tarih 16/14 sayılı İnançları Birleştirme Kararı gereğince geçerli olup bunların mirastan kaynaklanan haklarının Türk Medeni Kanununun 528 ve devam eden hükümleri gereğince davacı durumunda bulunan mirasçı Mahmut’a geçeceği sabittir. Öyleyse yapılan sözleşmenin feragat edenin mirasçılarını bağlamayacağı söylenemez. Öte yandan, miras bırakanın yapmış olduğu muvazaalı işlemin yok hükmünde olacağı ve baştan itibaren geçersiz bulunduğu gözetildiğinde mirastan feragat sözleşmesine hukuki netice bağlanması gerekeceği tartışmasızdır. 512 Hüseyin KOVAN O halde, davanın taşınmazların tümü itibariyle kabulüne karar verilmesi gerekirken davacının miras payı oranında iptal ve tesciline karar verilmiş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harem temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.23.06.2009 tarih 2009/3686 Esas 2009/7314 Karar” Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil ve tazminat davası sonunda, yerel mahkemece asıl dava yönünden davanın kısmen kabulüne, birleşen dava yönünden davanın reddine ilişkin olarak verilen karar asıl ve birleşen davacı tarafından, yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Gülçin T.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil istemine ilişkindir. Asıl davada davacı, miras bırakan Hüseyin A. tarafından 431, 567, 568, 414, 485 ve 553 parsel sayılı taşınmazların muvazaalı olarak 20/11/1985 tarihinde davalıya devredildiğini, temlik tarihinde miras bırakan Hüseyin A.’un akıl hastalığın bulunduğunu, taşınmazlardan üç tanesinin üçüncü kişilere devredildiğini, 431, 567 ve 568 parsel sayılı taşınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının öncelikle ehliyesizlik nedeni ile iptaline ve miras bırakan adına tesciline, bu talebin kabul görmemesi halinde anılan taşınmazların tapu kayıtlarının muvazaa sebebi ile iptaliyle miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemiş, birleştirilen davada davacı, miras bırakandan davalı Hasip’e muvazaalı olarak devredilen 485 parsel sayılı taşınmazın davalı Hasip A.dava dışı Ali İhsan T. ve diğer davalı Hörü Ç. arasında el değiştirdiğini, fakat halen davalı Hasip tarafından kullanıldığını ileri sürerek 485 parsel sayılı taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının öncelikle ehliyesizlik nedeni ile iptaline ve miras bırakan adına tesciline, bu talebin kabul görmemesi halinde taşınmazın tapu kaydının muvazaa sebebi ile iptaliyle ve miras payı oranında adına tesciline, olmadığı takdirde taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerinin miras payı oranında davalı Hasip’ten tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı Hasip A. miras bırakanın sağlığında mirastan feragat sözleşmesi imzaladıklarını, bu sözleşme gereğince Akyol Köyü 431 parselde Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 513 I .000 m2’lik kısmın ayrılıp davacıya verilmesi karşılığında davacının, miras bırakanın mal varlığı üzerinde yapacağı tasarruflara itirazı olmayacağını kabul ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı Hörü Ç. taşınmazı iyiniyetle dava dışı şahıstan edindiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, asıl dava yönünden dava konusu parsellerle ilgili terditli olarak açılan ehliyetsizlik yahut muvazaa sebebine dayalı tapu iptali ve tescil davasının ispatlanamaması sebebiyle reddine, 431 parsel sayılı taşınmazın 27.01.2014 tarih ve fen bilirkişisi raporu ve ekli krokisinde (A) harfi ile gösterilen toplamda 1285,76 m2 yüzölçümlü yerin davalı Hasip Akyol adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, 27.01.2014 tarihli fen bilirkişisi raporuna ekli krokide (A) harfi ile gösterilen kısım üzerinde yer alan (C/a) harfi ile gösterilen binanın mülkiyetinin davalı Hasip A.’a ait olduğunun tespitine, birleşen dava yönünden ise; 485 parsel sayılı taşınmaza yönelik terditli ehliyetsizlik yahut muvazaa sebebine dayalı tapu iptali ve tescil davasıyla tazminat davasının ispatlanamaması sebebiyle reddine karar verilmiştir. Toplanan deliller ve tüm dosya içeriği ile miras bırakan Hüseyin A.’un 18.03.2002 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacı oğlu Bayram, davalı oğlu Hasip ve dava dışı kızı Ayşe ile eşi Cennet’i bıraktığı, maliki olduğu dava konusu 431, 567, 568 ve 485 parsel sayılı taşınmazlarını 20.11.1985 tarihinde tapuda satış sureti ile davalı Hasip’e devrettiği, 485 parsel sayılı taşınmazın 09.09.1986 tarihinde Hasip tarafından Ali İhsan T.’a, onun tarafından da 27.11.1986 tarihinde diğer davalı Hörü’ye satış sureti ile devredildiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; Türk Medeni Kanunu 528. maddesinde; “(l)Miras bırakan, bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir. (2) Feragat eden, mirasçılık sıfatını kaybeder. (3) Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörülmedikçe feragat edenin alts oyu için de sonuç doğurur.” hükmü yer almaktadır. Mahkemece hükme esas alınan 20.11.1985 tarihli ve Hüseyin A. mirasçısı Bayram A. tarafından imzalanmış olan belgenin içeriğinde “Akyol köyü 431 parselden adıma 1000 m2 yer ayrılıp verilmesi şartıyla babam Hüseyin A.’dan intikal edecek tüm mirasçılık haklarımdan feragat ediyorum .Kardeşim Hasip A. adına yapılan tapularda hiçbir hakkım olmadığını beyan ve taahhüt ederim” ifadeleri yer almaktadır. 514 Hüseyin KOVAN II .02.1959 tarih ve 1958/16 Esas, 1959/14 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre mirastan feragat sözleşmelerinin diğer bütün miras sözleşmeleri gibi resmi vasiyet şeklinde yapılması gerekmektedir. Bu durumda dosyaya ibraz edilmiş bulunan adi yazılı şekilde hazırlanmış olan 20.11.1985 tarihli belgeye itibar edilerek hüküm kurulması doğru olmamıştır. Öte yandan, Türk Medeni Kanunu 684.maddesinde; “(l)Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur. (2) Bütünleyici parça, yerel âdetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır.”, aynı yasanın 718.maddesinde ise “arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava altındaki arz katmanlarını da kapsar” hükümleri yer almaktadır. Değinilen yasal düzenlemeler karşısında hukukumuzda çifte mülkiyetin kabul edilmediği hususu da göz önüne alınarak dava konusu taşınmaz ile ilgili olarak fen bilirkişisi raporunda (A) harfi ile gösterilen toplamda 1285,76 m2 yüzölçümlü yerin davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline,yine aynı raporda (A) harfi ile gösterilen kısım üzerinde yer alan (C/a) harfi ile gösterilen binanın mülkiyetinin davalıya ait olduğunun tespitine şeklinde çifte mülkiyet yaratacak şekilde karar verilmesi de doğru olmamıştır. Hâl böyle olunca, yukarıda belirtilen ilkeler ve yasa maddeleri gözetilerek karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davacının temyiz itirazları değinilen yönler itibariyle yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.25.05.2017 tarih 2014/22545 Esas 2017/2891 Karar” SORU – 74 MURİS KENDİSİNE AİT BİR ARACI SATIŞ YOLU İLE BİR BAŞKA KİŞİYE TEMLİK ETSE MİRASÇILAR ARACI SATIN ALAN KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK ARAÇ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİN İPTALİ İLE KENDİ ADLARINA MİRAS PAYI ORANINDA TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Böyle bir dava açılabilmesi için her şeyden önce bir tapulu taşınmaz olmalıdır. Ortada bir taşınmaz bulunmadığından yapılan işlem nedeni ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı araç satış sözleşmesinin iptali ile miras payı oranında adlarına tescil davası açılması da mümkün değildir. Her ne kadar araçlar menkul hükmünde ise de mülkiyetlerinin geçişi kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmış olup zilyetliğin devri mülkiyetin geçişi için yeterli olmayıp satış işleminin noterde veya trafik tescil bürolarındaki yetkililerce yapılması gerekmektedir. Bu tıpkı taşınmazlarda olduğu gibi mülkiyetin geçmesi için zorunlu olup sıhhat şartıdır. Eğer muris,gerçek iradesi bağış olmasına rağmen ilgili aracı noterde satış olarak göstermiş ise iradelerin resmi senette birleşmemiş olması nedeni ile mülkiyet de geçmeyecektir,T.B.K. 19.madde de düzenlenen genel muvazaa koşullarının varlığının mevcut olması halinde buna göre işlem yapılmalıdır. Muvazaa iddiası da her türlü delil ile ispat edilebilecek olup,eğer işlem muvazaalı ise,geçersiz bir işlem olmakla hukuken yok hükmünde olup, tıpkı muris muvazaasında olduğu gibi,muvazaa nedeni ile açılacak davalarda da dava açmak için öngörülmüş her hangi bir zaman aşımı ve hak düşürücü bir süre yoktur. 516 Hüseyin KOVAN T.B.K. 19.maddesi; zzBir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında,tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın gerçek ve ortak iradeleri esas alınır. Borçlu yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulunamaz “hükümlerini içermektedir. Dava, araç satışı ve hat devir işleminin muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak iptali ve miras payları oranında tescili ile araç bedelinin tahsili isteklerine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakanı Niyazi Y.’ın maliki olduğu 45S…. plakalı araç ve hattını davalı oğluna noterde satış suretiyle devrettiğini, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek devir işleminin iptaliyle aracın dava tarihindeki miras paylarına isabet eden değeri olan şimdilik toplam 22.500,00 TL’nin yasal faiziyle tahsilini ve araç hattının miras payları oranında iptaliyle adlarına tescilini istemişlerdir. Aşamada 10.06.2013 tarihli dilekçeleri ile her bir davacı için ayrı ayrı 3.000,00’er TL olmak üzere toplam 9.000,00 TL’nin yasal faiziyle tahsilini, hat devir işleminin iptali ile payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Davalı, 1973 yılından itibaren şoför olarak çalıştığı otobüsü ve hattını bedelini ödeyip satın aldığını, davacılardan Necibe ve Zekiye’nin mirasbırakanın katkısıyla taşınmazlar edindiğini belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle her bir davacı için miras payına isabet eden ayrı ayrı 3.000,00’er TL’nin yasal faiziyle tahsiline, 20.06.2000 tarihli Encümen Kararma konu hat devir işleminin iptali ile miras payları oranında davacılar adına kaydma karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Niyazi Y.’ın maliki olduğu 45S…plakalı otobüsü 08.06.2000 tarihinde noterde yapılan satışla davalı oğluna devrettiği, Salihli Belediye Encümenince de 20.06.2000 tarihinde araç hattının davalıya devredilmesine karar verildiği, 1931 doğumlu mirasbırakanın 02.08.2011 tarihinde öldüğü geriye mirasçıları olarak tarafların kaldığı, Salihli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/831 Esas sayılı dava dosyasında taraflar arasında görülen muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davasının halen derdest olduğu anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 517 Hemen belirtilmelidir ki, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Bilindiği üzere; 01.04.1974 tarih 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının, murisin tapuda kayıtlı olan taşınmaz malını gerçekte bağışlamak istediği halde görünüşteki akti, satım suretiyle gerçekleştirmesi halinde uygulanabilirliği tartışmasızdır. Öyleyse, araç ve araç hattı ile ilgili temlikin anılan İçtihadı Birleştirme kararı kapsamında mütalaa edilmesine olanak yoktur. Ne var ki, araç ve hattının mirasbırakan tarafından davalıya temlikinin Türk Borçlar Kanununun 19. maddesinde düzenlenen genel muvazaa kapsamında muvazaalı olup olmadığının incelenmesi, taraflar arasında görülmekte olan tapu iptali ve tescil davası da birlikte değerlendirilerek varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. Davalı vekilinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.19.09.2018 tarih 2018/3224 Esas 2018/12497 Karar ” Taraflar arasında görülen davada; Davacı, miras bırakanın mal kaçırmak amacıyla 4 parça taşınmazı satış suretiyle davalılara temlik ettiğini, 2 parça taşınmazın ise kadastro 518 Hüseyin KOVAN tespiti sırasında davalı Ramazan adına tescilini sağladığını, yine 09 H 0721 plaka sayılı traktörünü de satış suretiyle davalı Ramazan’a temlik ettiğini, satışların gerçek olmadığını ileri sürüp tapu kayıtlarının ve trafik kaydının iptali ile miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, dava konusu taşınmazları miras bırakanın taksim amacıyla kendilerine temlik ettiğini, 19 ve 20 parsel sayılı taşınmazlar bakımından kadastro tespitinin kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık hak düşürücü sürede dava açılmadığını, traktörün ise satış bedelini davalı Ramazan’ın ödeyip muris adına tescilini sağladığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, çekişme konusu 4 parça taşınmazın davalılara temlikinin muvazaalı olduğu, 2 parça taşınmazın kadastro tespitlerinin kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık hak düşürücü sürede dava açılmadığı, traktör devri bakımından 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar, davacı ve davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Emine S.Tn raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil ile trafik kaydının iptal ve tescili isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 477, 478, 479 ve 170 parsel sayılı taşınmazların davalılara temlikinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, denkleştirmenin söz konusu bulunmadığı belirlenmek suretiyle anılan taşınmazlar yönünden davanın kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Yine, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda, 01.04.1974 tarih, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da ifade edildiği üzere dava hakkı murisin ölümü ile doğar. Somut olayda, kadastro tespiti miras bırakanın ölümünden önce yapılmıştır. Diğer bir anlatımla davacıların dava hakkı tespitten sonra doğmuştur. Öyle ise olayda, 3402 sayılı yasanın 12/3. maddesinin uygulama yeri yoktur. Dava konusu 19 ve 26 parsel sayılı taşınmazların kadastro sırasında senetsizden tespit ve Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 519 davalı Ramazan adına tescilinin yapıldığı, murisin kadastro tespitinden önce tapusuz olan taşınmazları satışı zilyetliğin devri şeklinde olup, geçerli bulunduğundan davanın anılan 19 ve 26 parsel sayılı taşınmazlar yönünden reddi bu nedenle doğrudur. Davacının bu yöne ilişkin temyiz itirazları da yerinde değildir. Reddine. Davacının öteki temyiz itirazlarına gelince; gerçekten de, 01.04.1974 tarih, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, bizzat miras bırakanın üzerinde tapuda kayıtlı olan taşınmazların miras bırakan ya da vekili (temsilcisi) tarafından aslında bağış olduğu halde satış biçiminde temlik edilmesi durumunda uygulama olanağı bulur. Olay bu açıdan değerlendirildiğinde, dava konusu 09 H 0721 plakalı traktörün davalıya devri konusunda muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğinde bulunulması mümkün değildir. Ancak; Borçlar Yasası’nın 18. maddesi hükmünde genel muvazaa düzenlenmiş olup, “……………………………….. tarafların akitteki gerçek maksatlarını gizlemek için kullandıkları sözlere ve isimlere bakılmayacağını, gerçek ve ortak maksatların aranması gerektiğini” öngörmüştür. Sözleşmenin bu biçimde yapıldığı iddiası her türlü delille kanıtlanma olanağına sahiptir. Özellikle, resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde Borçlar Yasasının 18. maddesinin uygulanabileceği ve muvazaa iddiasının araştırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereğidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 gün ve 1999/4-286 esas, 1999/293 karar sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir. Hal böyle olunca; miras bırakanın 24.02.2003 tarihli satış senedi ile davalı Ramazan’a temlik ettiği traktör bakımından Borçlar Kanununun 18. maddesi kapsamında değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davacının, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.10,06.2010 tarih 2010/4534 Esas 210/6712 Karar” Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Hayrabolu Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 04.03.2009 gün ve 2007/298-2009/31 sayılı kararın ince- 520 Hüseyin KOVAN lenmesi, davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 29.04.2010 gün ve 2009/9329 -2010/5005 sayılı ilamı ile; (”…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-Diğer temyiz itirazına gelince; dava, danışıklı (muvazaalı) satış işleminin iptali ile satılan traktörün miras bırakanın kalıtına (terekesine) katılması istemi kabul edilmediği takdirde, traktör bedelinin payları oranında davacılara ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem kabul edilmiş; karar, davalılar tarafından temyiz olunmuştur. Davacılar, miras bırakanları İsmail T/m adına kayıtlı bulunan traktörü, mirastaki saklı payı ortadan kaldırma amacıyla danışıklı olarak mirasçı olmayan davalı torunlarına sattığını belirterek istekte bulunmuşlardır. Yerel mahkemece, miras bırakan tarafından yapılan satış işleminin danışıklı olduğu kabul edilerek, satışı yapılan traktör bedelinin miras payları oranında davacılara ödenmesine karar verilmiştir. Davacılar, danışık iddiasına dayanarak seçenekli istemde bulunduklarına ve davalılara yapılan satım işleminin danışıklı olduğu kabul edildiğine göre; davacıların, danışıklı işlem ile satılan traktör üzerinde miras payları oranında pay sahibi olduklarının tespitine karar verilmesi gerekir. Yerel mahkemece açıklanan yön gözetilmeyerek, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muvazaalı satış işleminin iptali ile satılan traktörün miras bırakanın terekesine iadesi, istem kabul edilmediği takdirde, traktör bedelinin miras payları oranında davacılara ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, traktörün murisin terekesine iadesinin mümkün olmadığı, gerekçesiyle traktörün dava tarihindeki değeri üzerinden davacıların miras hisselerine tekabül eden kısmının davalılardan tahsiline karar verilerek, dava tazminat yönüyle hükme bağlanmıştır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 521 Bu hüküm davacılar tarafından temyiz edilmemiş; davalılar vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçeyle bozulmuş; yerel mahkemece önceki kararda ısrar edilmekle, hükmü, davalılar vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmede, öncelikle kararın mahiyetine göre traktörün terekeye iadesi ile ilgili olarak direnme kararını temyizde davalıların hukuki yararının bulunup bulunmadığı tartışılmış, hukuki yararlarının bu temyiz nedenine dayalı olarak bulunmadığı oy çokluğu ile kabul edilmiştir. Tazminatla ilgili olarak işin esasına gelince; İşin esası yönünden yapılan değerlendirmenin davalıların tazminat kararına yönelik temyiz istemlerinde hukuki yararının olduğuna ilişkin belirlemeyle sınırlı yapılması gerektiğinin öncelikle vurgulanması gerekir. Bu yönüyle direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, yerel mahkemece danışıklı olduğu kabul edilen işlem ile satılan traktör üzerinde davacıların miras payları oranında pay sahibi olduklarının tespitine de karar verilmesinin zorunlu olup olmadığı ile, eda hükmünün tespit hükmünü de içerip içermeyeceği, tazminata hükmedilmiş olmasının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın bu haliyle, öncelikle; mahkemece varlığı kabul edilip, Dairece de bozma dışı bırakılan muris muvazaası hakkında genel bir açıklama yapılmasında fayda vardır: Muris muvazaası, niteliği itibariyle 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 18. maddesinde düzenlenen bir nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaadır. Mevsuf muvazaada, yanlar, görünürdeki muvazaalı işlemin altında, hüküm ve sonuç yaratmasını istedikleri başka bir işlem yaparlar. Bu maddeye göre, ” bir akdin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır. Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisap eden başkasına karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.” Borçlar Kanunu’nun 18. ve Türk Medeni Kanunu’nun 2. addelerine göre, hukuki işlemlerde bildirimde bulunanın kullandığı sözlere bakıl- mayarak, objektif iyi niyet kuralları gereğince kendisine karşı bildirimde bulunulanın sözlerinden ne gibi bir anlam çıkarması gerekiyorsa, ona 522 Hüseyin KOVAN uygun yorum yapılmalıdır (Özuğur,Ali İhsan, Açıklamalı-İçtihatlı Tenkis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 2005, s.306). Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini, genellikle satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile gizlerler. Görünüşteki sözleşmenin vasfı, tamamen değiştirildiğinden muris muvazaası aynı zamanda tam muvazaa özelliği de taşır (Özkaya,Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 1999, s.293). Muris muvazaası ile taraf muvazaası arasında kasıt yönünden farklılık vardır. İlkinde, mirasçıları, diğerinde ise üçüncü kişileri aldatma ve zarar uğratma kastı vardır. Bu nedenle muris muvazaasında, murisin mirastan mal kaçırmak amacıyla hareket edip etmediği önemlidir. Bunun dışında mirasçıların kim olduğunun önemi yoktur. Muris muvazaası, dört unsurdan oluşur: 1-Miras bırakanın, mirasçısından mal kaçırmak için karşı tarafla anlaşarak gerçek iradesine uygun düşmeyecek ve sonuç doğurmayacak biçimde düzenlediği, tarafların aralarında düzenledikleri muvazaa anlaşması ile geçersiz olduğunu kabul ettikleri görünüşteki sözleşme, 2-Mirasçılarını aldatma kastı, Burada, aldatılan mirasçının temlik tarihinde mirasçı olup olmamasının herhangi bir önemi yoktur. Temlik tarihinde, miras bırakanın aldatma amacı güttüğü bir mirasçısının bulunması ve iptal davasının açıldığı tarihte de mirasçı sıfatını taşıması yeterlidir. Çünkü, görünüşteki işlem, tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığı için, hukuki sonuç doğurmamaktadır. Müeyyidesi mutlak butlan olan ve başlangıcından itibaren hükümsüzlük ifade eden işlem, onay veya zaman geçmekle geçerlilik kazanmayacağına göre, işlemden sonra mirasçılık sıfatı alan kişiler için de geçerli hale gelmez (Özuğur,Ali İhsan, Açıklamalı- İçtihatlı Tenkis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 2005, s.309). 3-Miras bırakan ile karşı taraf arasındaki görünüşte yapılan sözleşmenin niteliğini değiştiren, hiç bir şekil şartına bağlı olmayan, tarafların beyanları ile iradeleri arasında bilerek meydana getirdikleri, uyumsuzluğu açıklayan muvazaa anlaşması, 4-Miras bırakan ile karşı tarafın gerçek iradelerine uygun olan ancak saklanan ve genellikle bağış sözleşmesi şeklinde yapılan gizli sözleşme. Taşınır mallarla tapusuz taşınmazların devrine ilişkin gizli sözleşme şekle tabi değildir ancak tapulu taşınmazlarda geçerli olması için gizli söz- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 523 leşmenin resmi şekilde yapılması gereklidir. Şekle aykırılık, yargılamanın her safhasında taraflarca ileri sürülebilir, hakim tarafından da re’sen dikkate alınır. Muris muvazaası, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi dışında herhangi bir yasal düzenlemeye tabi tutulmamıştır. Kaynağını daha çok Yargıtay İçtihatlarından ve ilmi görüşlerden almakta ise de esas dayanağını, 01.04.1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı oluşturmaktadır. Bu kararda belirlenen ilkeler, daha sonra kabul edilen 22.05.1987 tarih, 1986/4 Esas 1987/5 Karar sayılı ve 16.03.1990 tarih, 1989/1 Esas 1990/2 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarında da kabul edilmiş, bundan böyle uygulamalar bu ilkeler doğrultusunda gelişme göstermiştir (Özkaya,Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 1999, s.294). 01.04.1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmazını hakkında, tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde, yani, gerçekte bağışladığı taşınmazını, tapu sicil memurluğunda satış gibi göstererek devir ve temlik etmişse, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak danışıklı (muvazaalı) olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler. Bu dava hakkı, geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Ka- nun’un 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmaz. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken husus, anılan İçtihadı Birleştirme Kararı’nın, sadece miras bırakanın, tapulu taşınmazlarının devir ve temliklerinde yapmış olduğu muvazaalı işlemler için geçerli olduğudur. 2918 sayılı Yasa gereğince trafik siciline tescili zorunlu araçlar dışındaki araçlar ve taşınır mallar ile tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların temliklerinde gizli bağış sözleşmesi şekle bağlı olmayıp geçerli bulunduğu ve zilyetliğin devri ile mülkiyet karşı tarafa geçtiğinden bu içtihatların uygulama yeri yoktur (Eraslan ÖZKAYA, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 1999, s.294-Özuğur, Ali İhsan, Açıklamalı-İçtihatlı Tenkis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 2005, s.315). Aynı şekilde, menkul malların zilyetliği, bağışlama ile devredilmiş veya bağışlama konusunda yazılı bir taahhüt alınmış ve menkul mal 524 Hüseyin KOVAN karşı tarafa teslim edilmişse, artık, muvazaa nedenine dayalı iptal davası açma olanağı kalmamış demektir. Muris muvazaası hükümlerinin ve ispat vasıtalarının, menkullerde uygulanma olanağı yoktur. Muris muvazaasına dayalı iddialar, yukarıda açıklanan 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında ve sadece tapuya kayıtlı taşınmazlar hakkında ileri sürülebilir ve davayı miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar açabilir. Davacı mirasçılar, üçüncü şahıs konumunda oldukları ve payları oranında iptal ile tescil talep edebilecekleri için, açılan davaya tüm mirasçıların katılmasına veya terekeye temsilci atanmasına gerek yoktur. Dava açan mirasçı, muvazaalı işlemin tarafı olmadığından, miras bırakanın ardılı (külli halefi) gibi hareket etmeyip, miras hakkını korumaya çalıştığından üçüncü kişi durumundadır ve miras bırakanın yaptığı sözleşmenin, miras hakkını zarar uğrattığını, kendisinden mal kaçırmak amacıyla yapıldığını ve aleyhine haksız bir fiil işlendiğini ileri sürerek bu sözleşmenin iptalini isteyebileceği gibi bu iddiasını da 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre her türlü delille kanıtlayabilir ise de muris muvazaası dışında işlemi yapan taraflar arasında BY. 18.maddeye göre açılan davalarda ispatın yazılı delil, yazılı delil başlangıcı, yemin gibi delillerle ispatı zorunluluğu vardır. Zaten muvazaa ile muvazaanın özel bir şekli olan muris muvazaası arasında ispat bakımından da farklılık bulunduğu açıktır. Yine açıklanan 01.04.1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre, muris muvazaasına dayalı iptal davasında davalı sıfatını, miras bırakanla görünürdeki muvazaalı işlemi yapan kişi veya kişiler taşır. Açıklanan bu maddi hukuk kuralları ve 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, somut olay ortaya konularak değerlendirildiğinde; Dava konusu uyuşmazlığa konu traktör, miras bırakan İsmail T. tarafından, gerçekte bağışlandığı halde, sanki bir satış yapılmış gibi davalılara Hayrabolu Noterliği’nin 03.11.2000 tarihli kat’i satış senedi ile devredilmiştir. Yerel mahkemece yapılan bu işlem muris muvazaası olarak değerlendirilmiş ve ancak hatalı olarak dava konusu traktör, taşınır bir mal olmasına ve yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Karan kapsamında olmamasına, belirtilen kararın sadece miras bırakanın tapuya kayıtlı taşınmazları hakkında uygulanabilir olmasına rağmen, uyuşmazlığın çözümünde 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı’nın uygulanacağı kabul edilmiş, Yüksek Özel Daire’nin bozma ilamıyla da bu husus boz- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 525 ma dışı bırakılarak onanmıştır. Ancak bu durum, kamu düzenine ilişkin olmadığından davacı yararına usulü kazanılmış hak doğmuş ve somut olayın özelliği dikkate alınarak muris muvazaasının olaya uygulanması hali salt bu somut olay yönüyle kesinlik kazanmıştır. Muris muvazaasının olaya uygulanması halinin, salt bu somut olay yönüyle bozma dışı kalıp onanmakla kesinleşmiş olması ve davacıların da hükmü temyiz etmemiş olmaları karşısında pay devri talebinden vazgeçip tazminata razı olduklarının kabulü gerekmesine göre, yerel mahkeme kararının; bu oluşan duruma göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Hal böyle olunca; mahkemenin muris muvazaasının kabulüne ilişkin nitelemesi kesinleştiğinden, davacı da tazminata ilişkin kararı temyiz etmemekle pay isteminden dönüp, tazminat hükmüne razı olmakla talebini tazminata dönüştürmüş olduğundan; mahkemece buna bağlı olarak oluşturulan eda davasının çözümü gerektiği gerekçesine dayalı tazmine ilişkin karar; salt bu nedenlerle sonucu itibariyle doğrudur. Ne var ki, mahkemece davalılardan tahsiline karar verilen tazminat miktarı hakkında Yüksek Özel Dairece bir inceleme yapılmamış olduğundan bu yöne ilişkin davalılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir. O halde, dosya Özel Daireye gönderilmelidir. Yukarıda açıklanan gerekçelerle eda hükmü kurulması gerektiğine ilişkin direnme uygun olup, Davalılar vekilinin tazminat miktarına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4.HUKUK DA- İRESİ’ne gönderilmesine, esasa ilişkin yapılan birinci görüşmede oy birliği ile karar verildi. “HGK.08.06.2011 tarih 2011/4359 Esas 2011/405 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları M…………… D….’ın 3.T.. 8. ve 3. T.. 3. plakalı araçlarını ve taksi plakalarını mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı oğlu H… ….. ’ye temlik ettiğini ileri sürerek, satışların iptalini istemişlerdir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, araç satışı ve tescilinin idari işlem olduğu gerekçesiyle davanm reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi E… 526 Hüseyin KOVAN …’m raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Davacılar, müşterek miras bırakan babaları M………………… D….’ın adına trafikte kayıtlı 3.T.. 8. plaka sayılı araç ve taksi plakasını 3. bir şahsa, onun da davalı kardeşleri H… ….. ’ye devrettiğini ileri sürerek, yapılan satışın iptalini istemişler; birleşen davada ise, miras bırakanları M………………………………………… D….’ın adına trafikte kayıtlı 3.T..3. plaka sayılı aracı davalı Hilmi’ye satışına ilişkin işlemin iptali ve hat kullanım bedelinin tahsili isteğinde bulunmuşlardır. Mahkemece, noter aracılığıyla yapılan satış ve trafik tescil işlemlerinin idari işlem niteliğinde bulunduğu ve idari işlemlere yönelik davaların Adli Yargıda görülemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. İddianın içeriği ve özellikle ileri sürülüş biçiminden, davanın muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı anlaşılmaktadır. Yapısı itibariyle bir taşınır mal olmasına karşın, trafikte kayıtlı bir aracın mülkiyetinin geçişi bir taşınır, hatta taşınmazdan daha farklı bir hukuki düzenlemeye tabi tutulmuştur. Bu düzenleme, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 20/d maddesinde; tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce ya da trafik şubeleri ve bürolarındaki yetkililerce yapılacağı şeklinde belirtilmiştir. Böylece, aracın satış yoluyla mülkiyetinin geçmesi için noterlerce ve trafik bürolarınca bir sözleşmenin yapılması gerektiği öngörülmüştür. Bu açık hüküm karşısında, böyle bir sözleşmenin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu ve Kanun Koyucunun, bir aracın mülkiyetinin geçişi için noterde resmi bir sözleşme yapılmasını zorunlu kıldığı kuşkusuzdur. Demek oluyor ki, böyle bir devir işleminin hukuki sonuç doğurması için, o sözleşmenin resmi biçimde yapılması bir geçerlilik koşuludur (B.K.’nun 11/2, 2918 Sayılı Kanun’un 20/d maddeleri). Ancak bu halde yanların iradelerine hukuki sonuç bağlanabilecektir. Görüldüğü gibi, trafikte kayıtlı araçlar, yapıları itibariyle taşınır mal da olsalar mülkiyetlerinin geçişi taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, alıcı ancak satış senedinde belirtilen hukuki neden gereğince (satış ise satış, bağış ise bağış) aracın mülkiyetini kazanabilecektir. Eğer bu konuda yanlar arasında bir danışıklılık varsa ve gerçekte bağış olan irade satış gibi gösterilmişse, gerçek iradelerin resmi senette birleş- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 527 memiş olması nedeniyle mülkiyet de geçmeyecektir. Yanların gerçek iradeleri ile senede yansıyan iradeleri birleşmediğinden, geçerli hukuki bir sonuç ortaya çıkmış sayılmayacak, delillerin imkân vermesi koşulu ile danışıklı bir işlemin varlığının kabul edilmesi gündeme gelecektir. Bu halin de işlemin iptaline neden olacağı her türlü duraksamadan uzaktır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında; muris muvazaasıyla ilgili 1/4/1974 gün ve 72 Sayılı İçtihadi Birleştirme Kararının tapulu taşınmazların satışıyla ilgili ve konusuyla sınırlı olması nedeniyle uyuşmazlık konusu olayda uygulanması olanaklı değildir. Ancak; muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğurmayacağı B.K.’nun 18. maddesinde genel bir ilke olarak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olaydaki uyuşmazlığın B.K.’nun 18. maddesi kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi gerekeceği ve incelemenin yapılacağı yerin idari Yargı yeri olmayıp Adli Yargı yeri olduğu açıktır. Hal böyle olunca, davacıların talebinin B.K.’nun 18. maddesi kapsamında incelenip değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi yerine, satış ve tescilin idari işlem olduğu gerekçesiyle davanm reddedilmesi isabetsizdir. Davacılarm temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.02.2012 tarih 2011/13807 Esas 2012/1626 Karar” SORU – 75 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN BİR DAVADA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK TAZMİNATA DÖNÜŞTÜRÜR VEYA DOĞRUDAN TAZMİNAT DAVASI OLARAK AÇARSA,HÜKME ESAS ALINACAK TAZMİNAT MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR. Murisin,diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile diğer bir mirasçıya veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile üçüncü bir kişiye taşınmaz veya taşınmazları temlik etmesi halinde, miras hakkı zarar gören tüm mirasçılar birlikte veya ayrı ayrı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açabilecekleri gibi, mirasçıların her biri ayrı ayrı veya birlikte tapu iptal tescil davası yerine tazminat davası da açabilirler, hukuken tapu iptal tescil davası açma hakkı olduğu sürece tazminat davası açma hakları da olacaktır Tıpkı tapu iptal tescil davasında olduğu gibi açılacak tazminat davası yönünden de her hangi bir zaman aşımı veya hak düşürücü süre söz konusu olmayacaktır. Mirasçılar önce açmış oldukları muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tesçil davasını ıslah ederek tazminata da dönüştürebilirler Her iki durumda da hükme esas alınacak tazminat miktarı, dava konusu edilen taşınmaz veya taşınmazların dava tarihindeki gerçek değeri olacaktır. Burada dikkat edilecek husus, dava konusu taşınmaz veya taşınmazların dava tarihindeki gerçek değerinin bulunması için mahkeme tarafından, taşınmazın niteliğine göre taşınmaz tarla ise ziraat mühendisi,taşınmaz arsa veya ev vb ise inşaat mühendisi ve emlakçı bilirkişiler veya gayrimenkul değerleme uzmanları ve fen memuru refakatinde keşif yapılmalıdır. Mahkeme tarafından yapılan keşif sonucu belirlenen taşınmazın dava tarihindeki gerçek değeri gözetilerek ve davacının miras payı da dikkate alınmak sureti ile davacıya verilecek tazminat miktarı belirlenmelidir. davacının muris muvazaasını ispat etmesi gerektiği tartışmasız olup,aksi taktirde, yani muris muvazaasının ispat edilememesi halinde ise davanın red edileceği kuşkusuzdur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 529 Unutulmamalıdır ki buradaki hükme esas alınacak tazminat mikta- rı,dava konusu olan taşınmazın veya taşınmazların dava tarihindeki değeri dikkate alınarak ve davacının miras payı gözetilerek bulunacak tazminat miktarı olacaktır. Bir örnek ile soruyu aydınlatmaya çalışacak olur isek; Muris muvazaasına konu dava edilen taşınmazın dava tarihindeki değeri 200.000.00 tl olsun, davacı mirasçının miras hissesi de 1/5 olsun,davanın kabul edilmesi halinde mahkeme tarafından 40.000.00 tl nin davalıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulacaktır. Hiç şüphesiz ki davacının faiz talebi var ise hüküm altına alınan tazminat miktarına dava tarihinden itibaren yasal faiz uygulanacak olup,40.000.00 tl’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulacaktır. Yukarıda belirtilen taşınmaz veya taşınmazların dava tarihindeki gerçek değerlerinin hükme esas alınması hususu hiç şüphesiz ki davacıların böyle bir talepte bulunmaları halinde söz konusu olacaktır, örneğin muristen muvazaalı olarak taşınmazı temlik alan bir kişi bu taşınmazı elinden çıkarmış üçüncü bir kişiye temlik etmiş olması halinde açılacak bir tazminat davasında davacı veya davacılar taşınmazın dava tarihindeki değerini değil de muristen taşınmazı muvazaalı olarak temlik alan kişinin taşınmazı elinden çıkardığı tarihteki gerçek değerinin tazminat olarak talep edilmesi veya taşınmazı elinden çıkaran kişinin satış bedelini istemesi halinde mahkeme hakimi talep sonucu ile bağlı olduğundan talepten fazlaya hüküm veremeyeceğinden (HMK 26.mad) mahkeme,taşınmazın dava tarihindeki gerçek değeri değil yapacağı keşifte üçüncü kişiye temlik tarihindeki değeri bilirkişiler marifeti ile tespit edip ona göre bir hüküm kurmak zorundadır, satış bedelini istemiş ise de mahkeme o bedeli davacıya vermek zorundadır. Mahkemenin re’sen taşınmazın dava tarihindeki değeri dikkate alarak hüküm kurması talepten fazlaya hüküm vermek olur ki bu hukuken doğru bir karar olmayacaktır . Bütün bu anlatılanların taşınmazın dava tarihindeki değerinin talep edilen tarihteki değerinden fazla olduğu varsayımına dayandığı hususu da gözden kaçırılmamalıdır. Uygulamada açılan davaların tamamına yakınının tapu iptal ve tescil davası olarak açıldığını da belirtmek isterim. Taraflar arasında görülen davada; 530 Hüseyin KOVAN Davacılar, 1044 ada 1, 206 ada 193 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açtıkları tazminat davasının Foça Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/157 Esas 2009/232 Karar sayılı kesinleşen ilamı ile kabul edildiğini, mahkemece; davacıların fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla taşınmazların dava tarihi itibari ile tespit edilen rayiç bedelleri toplamı üzerinden davacıların miras hissesine isabet eden 6.000,00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiz ile davalıdan tahsiline karar verildiğini ileri sürerek, saklı tuttukları fazlaya ilişkin hakları olan 121.500,00 TL’nin taşınmazların satış tarihi olan 21.07.2005 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın sabit olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar, taraflarca süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hâkimi S. P.’nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; tarafların temyiz itirazı yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 2.381.40 .-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 1.249,60 TL. bakiye harcın da temyiz eden davacılara iadesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.10.07.2017 tarih 2016/14867 Esas 2017/3962 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 30.05.2017 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Gamze G. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalılar Murat Tuna vd. Vekili Avukat, davacı Sibel A., davacı Abdulkadır T. davacı Salih T. davacı Mehmet Erol T. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabu- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 531 lüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan I. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak miras bırakanları Mehmet Ali T.’nın maliki olduğu 318 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 1 noTu bağımsız bölümü mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla davalı torunu Murat T.’ya satış yoluyla devrettiğini, miras bırakanın mal satmayı gerektirecek bir ihtiyacı olmadığı gibi davalı Murat’ın da alım gücünün bulunmadığını, davalı Murat’ın da açılacak davaya engel olmak için çekişmeli bağımsız bölümü kısa süre sonra diğer davalı Selma P.’a devrettiğini, devirlerin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu kaydının iptalini ve adına tescilini, olmadığı takdirde dava değeri olan 55.000,00 TL’nin yasal faizi ile birlikte davalı Murat T.’dan tahsilini istemişlerdir. Davalılar, miras bırakan ve birlikte yaşadığı kızı Ayla T.’nın hasta ve bakıma muhtaç olduğunu, emekli maaşının giderlerini karşılamaması üzerine çekişmeli taşınmazını 10.000,00 TL’ ye davalı Murat T.’ya sattığını, diğer taraftan miras bırakan ve kızı Ayla T.’ya yıllarca davalı Murat’ın babası Celal T.’nın baktığını, davacıların miras bırakan ve Ayla ile hiç ilgilenmediğini, davalı Selma’nın ise tapu kaydına güvenerek iyi niyetli olarak taşınmazı satın aldığını, miras bırakan başka taşınmazlarının da bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, davacılar Abdülkadir, Sibel, Salih ve Mehmet E. yönünden davanın açılmamış sayılmasına, diğer davacılar yönünden muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1923 doğumlu olan miras bırakanın 07/12/2011 tarihinde öldüğü, miras bırakanın 87 yaşında iken çekişmeli 1 no’lu bağımsız bölümünü 30.000,00 TL bedel göstererek satış suretiyle 04/03/2010 tarihinde davalı torunu Murat T.’ya devrettiği, davalı Murat’ın da anılan bağımsız bölümü kısa süre sonra 04/04/2011 tarihinde diğer davalıya 32.500,00 TL değer göstererek sattığı, miras bırakanın banka kayıtlarının incelenmesinde; üç aylık dönemlerde 2.700,00 TL civarından emekli maaşı aldığı ve dinlenen tanık beyanları değerlendirildiğinde miras bırakanın temlik tarihinde mal satmayı gerektirecek bir 532 Hüseyin KOVAN ihtiyacının bulunmadığı, satış bedelinin miras bırakanın banka hesabına girmediği, satış bedeli ile keşfen belirlenen değer arasında fark olduğu, davalı Murat’ın temlik tarihinden sonra çekişmeli bağımsız bölümün zilyetliğini devralmak için herhangi bir girişimde bulunmadığı, çekişmeli bağımsız bölümde ikamet eden davacı Abdülkadir T. ile miras bırakanın ilişkilerinin iyi olmadığının aralarındaki soruşturma dosyasından anlaşıldığı, bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde miras bırakan tarafından davalı torunu Murat T.’ya yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu saptanmıştır. Ancak, son kayıt maliki davalı Selma Polat’ın 3. kişi konumunda olduğu ve iyi niyetli olup olmadığı hususu üzerinde hiç durulmadan sonuca gidildiği anlaşılmıştır. Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. maddesinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre ”Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 533 Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle, “kötü niyet iddiasının defi değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir. Hal böyle olunca, özellikle davacıların, davalı Selma’nın diğer davalı Murat’ın teyzesinin görümcesi olduğu iddiasının aydınlatılması ile davalıların komşu oldukları hususları üzerinde durularak, davalı Sel- ma’nın iyi niyetli olup olmadığının araştırılması, iyi niyetli olmadığının tespit edilmesi halinde iptal ve tescil isteğinin, iyi niyetli olduğunun tespit edilmesi halinde ise tazminat isteğinin kabul edilmesi gerekir iken, anılan hususlar üzerinde hiç durulmadan eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır. Davacılar vekilinin (davacılardan Sibel, Abdülkadir, Salih ve Mehmet E. hariç) temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.480.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi “l.HD.30.05.2017 tarih 2014/19992 Esas 2017/2984 Karar” SORU – 76 MURİSİN KIZININ EVLİLİĞİNİ KURTARMAK İÇİN VEYA DAMADINI EKONOMİK ÇIKMAZDAN KURTARMAK AMACI İLE YAPTIĞI TEMLİKLERE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,mirasçıya veya üçüncü bir kişiye temlik etmektedir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davalarında hiç bir zaman aklımızdan çıkarılmaması gereken en önemli unsurun, murisin temlik iradesinin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı taşıması gerektiği hususudur. Eğer taşınmazı temlik eden murisin iradesi diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırma kastı taşımıyorsa bu durumda muris muvazaasından bahsedilemeyecektir. Yukarıdaki soruya dönecek olur isek burada murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp ekonomik olarak zor durumda bulunan damadına yardım etme kastı taşıdığından muris muvazaasından bahsedilemeyecektir. Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Nurdan B. raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Davacı, miras bırakan babası Mehmet K.’un, 144 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu bağımsız bölümünü 13.04.2004 tarihinde davalı damadına satış göstermek suretiyle devrettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, miras payı oranında tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemiş, taşınmazın yargılama sırasında dava dışı 3.kişiye satılması üzerine HMK 125. maddesi gereği davasını tazminat davasına dönüştürerek 10.000-TL’nin davalıdan tahsilini istemiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 535 Davalı, satışın gerçek olduğunu murisin taşınmaz satın alarak tüm çocukları adına tescilini sağladığını belirtip, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden miras bırakan Mehmet K.’un’un çekişme konusu 144 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu bağımsız bölümünü 13.04.2004 tarihinde davalı damadına tapuda satış göstermek suretiyle temlik ettiği, murisin ölümüyle geriye mirasçı olarak dava dışı eşi Nebiye ile davacı oğlu ve dava dışı çocukları Saniye, Rüs- tem, Hüseyin, Ahmet ve Sibel’in kaldığı, davalının Sibel ile evli olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş- 536 Hüseyin KOVAN meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya yukarıdaki ilkeler ışığında bakıldığında; temlikin bedelsiz yapıldığı sabit ise de mahkemece dinlenen tanıkların ortak beyanlarından, miras bırakanın temlikteki gerçek amacının diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp 2. evliliğini davalı ile yapmış olan dava dışı kızı Sibel’in evliliğinin devam etmesini sağlamak olduğu sonucuna varılmaktadır. Bu durumda murisin temlikteki gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırmak olduğu dolayısı ile temlikin muvazaalı yapıldığı söylenemez. Hâl böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davalının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.21.01.2016 tarih 2015/13736 Esas 2016/638 Karar” SORU – 77 MURİSİN LIMITED ŞİRKET HİSSELERİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI HİSSE DEVRİNİN İPTALİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,© taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına kayıtlı bir taşınmaz olmalı ve muris tarafından bu taşınmazın diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik edilmiş olması gerekir. 1.4.1974 tarih 72 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ancak tapulu taşınmazlar yönünden uygulanabileceği,taşınır mallar için muris muvazaası nedenine dayalı olarak dava açılamayacağı yerleşmiş yargıtay içtihatları gereğidir. Her ne kadar Limited şirket hisseleri taşınır mal niteliğinde ise de temliki gerek bağış olsun gerekse satış olsun özel şekillere tabidir .Bu nedenle murisin şirket hisselerini gerçekte bağışlamasına karşı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile, satış olarak işlem yapıldığı yani satışın muvazaalı olduğu iddia ediliyor ise bu durumda T.B.K .19. addesinde ifadesini bulan genel muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılmalıdır. Mirasçı temlik işleminin tarafı olmadığından üçüncü kişi konumunda olup muvazaa iddiasını her türlü delil ile ispat edebilir. Her ne kadar davacı muris muvazaasından bahsederek şirket hisse satışının iptali ni talep etse dahi,maddi vakıaları anlatmak taraflara ait olup,olaya uygulanacak kanun maddesini ve hukuki vasıflandırmayı yapmak ise mahkeme hakimine aittir. Bu nedenle böyle bir durumda mahkeme hakimi genel muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığını araştırmak zorundadır. 538 Hüseyin KOVAN Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 12.05.2009 tarih 1999-4 E-286 E.1999/293 K sayılı ilamı ile aynı görüşü benimşemiştir. Taraflar arasında görülen davada Mersin 2. Asliye Hukuk Mahke- mesi’nce verilen 14.04.2011 tarih ve 2010/479-2011/183 sayılı kararın du- ruşmah olarak incelenmesi davacılar vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 05.07.2013 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davacılar vekili Av. Muzaffer İ. dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi Sultan G. B. tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkillerinin murisi İbrahim E. ‘in oğlu Oktay E. ile birlikte Ç. Dış Tic. Ltd. Şti’nin ortakları olduğunu, muris İbrahim E.’in söz konusu şirketteki toplam payın %95’ne karşılık gelen 570 payını gayrı resmi birlikte yaşadığı davalıya devrettiğini, diğer ortak Oktay’ın da 30 payını muris İbrahim E.’in isteği doğrultusunda davalı Sultan’ın yeğeni Haşan Ç.’a devrettiğini, söz konusu devir işleminin muvazaalı olduğunu, kendilerinden mal kaçırmaya yönelik bir işlem olduğunu, hisse devrinden sonra dahi muris İbrahim’in şirkette müdürlük yetkisinin devam ettiğini, şirketin idare ve tasarruf yetkisinin muris İbrahim’de bulunduğunu, ayrıca şirketin merkezinin bulunduğu taşınmazın değeri ve şirketin mal varlığı gözetildiğinde hisse devir sözleşmesinde devir bedeli olarak gösterilen 30.000,00 TL’nin çok düşük kaldığını ileri sürerek, muris İbrahim E.’in davalıya muvazaalı olarak devrettiği toplam 570 hissenin veraset ilamına göre müvekkillerine intikal etmesi gereken toplam 427,5 hissenin Sultan Ç.’tan alınarak veraset belgesine göre payları oranında davacılara aidiyetine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, şirket hisse devrinin muvazaalı olmadığını, şirket hissesinin menkul mal niteliğinde olduğunu, muris muvazaasına dayalı olarak iptali talep edilemeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, BK’nın 18. maddesinin genel hükmü dışında kanunlarda yer almayan muris muvazaasının esas dayanağını 01/04/1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı Yargıtay içtihatları birleştirme kararından aldığı, söz konusu içtihadı birleştirme kararma göre ise muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaya ancak taşınmaz malların konu olabileceği, taşınır mallar için muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal davası açılamayacağı, Yargıtay Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 539 Hukuk Genel Kurulu’nun 28/05/2008 tarih ve 2008/4-399 Esas, 2008/408 Karar sayılı kararında da bu durum açıkça belirtildiği, şirket hissesinin ise Türk Ticaret Kanunu’na göre taşınır mal niteliğinde bulunduğu, bu nedenle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak iptal davası açılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı limited şirket hisse devir işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacılar, muris İbrahim E. in eşi ve çocukları olduklarını, murisin ortağı olduğu Ç. Dış Tic. Ltd. Şti’nin toplam payının % 95’ine karşılık gelen 570 payını davalıya muvazaalı şekilde devrettiğini, bu devrin kendilerinden mal kaçırmaya yönelik bir işlem olduğunu, hisse devrinden sonra da şirketin idare ve tasarruf yetkisinin muris İbrahim’de bulunduğunu, ayrıca şirketin mal varlığı gözetildiğinde hisse devir sözleşmesinde devir bedeli olarak gösterilen 30.000,00 TL’nin de çok düşük kaldığını ileri sürmüşlerdir. Davalı ise yapılan hisse devrinin muvazaalı olmadığını, devir bedelini ödediğini savunmuştur. Mahkemece, BK’nın 18. maddesinin genel hükmü dışında kanunlarda yer almayan muris muvazaasının esas dayanağını 01/04/1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’ndan aldığı, söz konusu içtihadı birleştirme kararına göre ise muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaya ancak taşınmaz malların konu olabileceği, taşınır mallar için muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal davası açılamayacağı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28/05/2008 tarih ve 2008/4-399 Esas, 2008/408 Karar sayılı kararında da bu durumun açıkça belirtildiği, şirket hissesinin ise Türk Ticaret Kanunu’na göre taşınır mal niteliğinde bulunduğu, bu nedenle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak iptal davası açılamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Ancak, davaya konu edilen limited şirket hisseleri Mersin 5. Noter- liği’nin 16.03.2010 tarih 06603 yevmiye sayılı hisse devir sözleşmesi ile davalıya devredilmiş, 16.03.2010 tarih 2010/7 sayılı ortaklar kurul kararı ile kabul edilip, pay defterine işlenerek ticaret sicil gazetesinde ilan edilmiştir. 6762 sayılı TTK’nın 520. maddesinde “Bir payın devri, şirket hakkında ancak şirkete bildirilmek ve pay defterine kaydedilmek şartıyla hüküm ifade eder. Devir hususunun pay defterine kaydedilebilmesi için, ortaklardan en az dörtte üçünün devre muvafakat etmesi ve bunların 540 Hüseyin KOVAN esas sermayesinin en az dörtte üçüne sahip olması şarttır. Payın devri veya devir vadi hakkındaki mukavele yazılı şekilde yapılmış ve imzası noterce tasdik ettirilmiş olmadıkça ilgililer arasında dahi, hüküm ifade etmez.” hükmüne yer verilmiştir. Bu açık hüküm karşısında, limited şirket hisse devrinin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu kuşkusuzdur. Görüldüğü gibi limited şirket hisseleri taşınır mal hükmünde olsalar dahi devirleri taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, satış da olsa bağış da olsa geçerli olabilmesi için yasanın öngördüğü resmi şekilde yapılması gerekmektedir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, böyle bir uyuşmazlığın çözümüne, taşınmazlarla ilgili olan ve kendi alanı ile sınırlı bulunan 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28/05/2008 tarih ve 2008/4-399 Esas, 2008/408 Karar sayılı kararının uygulanması olanaklı değildir. Bu itibarla mahkemece somut uyuşmazlığın BK’nm 18. maddesi ve TTK’nin 520. maddeleri kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacılar yararına BOZULMASINA, takdir olunan 990,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacılara iadesine, oy birliğiyle karar verildi “l.HD.05.07.2013 tarih 2011/11969 Esas 2013/14372 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 15.10.2015 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Murat K. ile temyiz edilenler vekili Avukat Tuncay Y. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Murat A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 541 Dava ve birleştirilerek görülen davalar, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteklerine ilişkindir. Muris Süleyman’ın torunları olan davacılar asıl ve birleşen davalarında, dedeleri Süleyman’ın kayden maliki olduğu 561 ada 304 parseldeki dava konusu 74 ve 75 nolu bağımsız bölümleri kızı olan davalı Aliye’- ye, aynı parseldeki 48, 49, 50 ve 51 nolu bağımsız bölümleri ise birleşen davanın davalısı H. Petrol İnşaat Turizm İç ve Dış Ticaret Sanayi Limited Şirketine satış suretiyle devrettiğini, ayrıca anılan şirketteki bir kısım payını da birleşen davanın davalısı olan kızı Meryem’e temlik ettiğini, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek davalılar adına olan kayıtların iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, murisin anılan temlikleri mal kaçırma kastı ile değil mirasçıları arasında mal varlığını paylaştırma amacıyla yaptığını, birleşen davanın davalısı olan şirkette murisin ölümü ile davacıların da pay sahibi olduklarını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, dava konusu temliklerde murisin mirasçılar arasında paylaştırma kastı taşımadığı, muvazaa iddiasının kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Gerçekten de, muris Süleyman’ın 30.03.2007 tarihli resmi akitte kayden maliki olduğu 561 ada 304 sayılı parseldeki 48, 49, 50 ve 51 nolu bağımsız bölümlerini 2009/196 es.s. birleşen davanın davalısı H. Petrol inşaat Şirketi’ne; 74 ve 75 nolu bağımsız bölümlerini de asıl davanın davalısı kızı Aliye’ye mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik ettiği; murisin, sağlığında tüm mirasçılarını kapsar şekilde bir paylaştırma da yapmadığı dosya içeriği ve tüm delillerden anlaşıldığından, asıl dava ile birleşen 2009/196 es.s. davanın kabulüne karar verilmesinde kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalıların öteki temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. Ne var ki, birleşen 2011/182 es.s. dava konusu şirket hisselerinin 19.11.2004 tarihli noter senediyle muris tarafından kızı Meryem’e devrine ilişkin işlem yönünden yapılan değerlendirmenin isabetli olduğu söylenemez. Bilindiği üzere, işlem tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun(TTK) 520. maddesinde; ”Bir payın devri, şirket hakkında ancak şirkete bildirilmek ve pay defterine kaydedilmek şartiyle hüküm ifade eder. 542 Hüseyin KOVAN Devir hususunun pay defterine kaydedilebilmesi için, ortaklardan en az dörtte üçünün devre muvafakat etmesi ve bunların esas sermayesinin en az dörtte üçüne sahip olması şarttır. Ortağın koymayı taahhüt ettiği sermaye ayın ise, payını şirketin kuruluşunu takip eden üç yıl içinde başkasına devredemez. Şirket mukavelesi payların devrini yasak edebileceği gibi yukarıki fıkralarda derpiş edilenlerden daha ağır şartlara da bağlı tutabilir. Payın devri veya devir vadi hakkındaki mukavele yazılı şekilde yapılmış ve imzası noterce tasdik ettirilmiş olmadıkça ilgililer arasında dahi, hüküm ifade etmez.” düzenlemesine yer verilmiştir. Bu açık hüküm karşısında, limited şirket hisse devrinin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı bulunduğu açıktır. Öte yandan, 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, bizzat murisin üzerinde tapuda kayıtlı olan taşınmazların miras bırakan ya da vekili (temsilcisi) tarafından aslında bağış olduğu halde satış biçiminde temlik edilmesi durumunda uygulama olanağı bulur. İçtihadı birleştirme kararları kapsamları ile sınırlı gerekçeleri ile yol gösterici ve sonuçları ile bağlayıcı kararlar olduğundan, tapuda yapılan temlikler dışındaki işlemler yönünden belirtilen içtihadı birleştirme kararının uygulama yeri bulunmamakla birlikte, böyle hallerde genel muvazaa hükümlerinin uygulanmasına da bir engel yoktur. Nitekim, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun(TBK) 19. maddesi hükmünde genel muvazaa düzenlenmiş olup, “…………………………………….. tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” hükmü getirilmiştir. Mirasçı, sözleşmenin tarafı olmadığından sözleşmenin muvazaalı olarak yapıldığı iddiası her türlü delille kanıtlanabilir. Özellikle, resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde TBK’nın 19. maddesinin uygulanabileceği ve muvazaa iddiasının araştırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereği olup, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 günlü ve 1999/4-286 esas, 1999/293 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir. Hâl böyle olunca, birleşen 2011/182 es.s. davanın konusunu oluşturan şirket hisselerinin devri yönünden TBK’nm 19. maddesi ve 6762 sayılı TTK’nın 520. maddeleri kapsamında değerlendirme yapılıp karar verilmesi gerekirken, muris muvazaası kapsamında değerlendirilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 543 Diğer taraftan, davaların birleştirilmesi halinde, birleşen davalar birlikte görülmekle birlikte ayrı dava olma özelliğini koruduklarından, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(HMK) 297/2. maddesi de gözetilerek her bir dava hakkında harç, yargılama masrafı ve vekalet ücreti bakımından ayrı ayrı hüküm kurulması gerektiğinin düşünülmemesi de doğru değildir. Davalıların temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 11.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.100.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliği ile karar verildi “l.HD.28.02 2017 tarih 2016/16525 Esas 2017/974 Karar” SORU – 78 DAHA ÖNCE AÇILAN VE USULDEN RED EDİLEN BİR DAVA YENİ AÇILAN DAVADA KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ? Kesin hüküm başlıklı, 6100 sayılı HMK’nun 3O3.maddesi; “Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün,diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için,her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir. Bir hüküm davada veya karşılık davada ileri sürülen taleplerden sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hüküm teşkil eder……………………………………………… ” demektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere kesin hükümden söz edilebilmesi için üç şeyin birlikte bulunması gerekir. 1-Birinci dava ile ikinci davanın tarafları aynı olmalıdır. 2-Birinci dava ile ikinci davanın dava sebeplerinin aynı olması gerekir. 3-Birinci dava ile ikinci davanın konularının aynı olması gerekir. Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanm, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekilince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Elif G.’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/484 Esas ve 2005/670 Karar sayılı 19.02.2007 tarihinde kesinleşen taraflar arasında görülen muris muvazaası nedenine dayalı davanın bu davada davacı için kesin hüküm oluşturduğu, yine Bodrum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/14 Esasa ve 2010/86 Karar sayılı taraflar arasında aynı taşınmazla ilgili olarak görülen tapu iptal ve tescil olmazsa tenkis davasında 03.03.2010 tarihinde karar verilmiş ise de halen davanın derdest olduğu gerekçeleriyle HMK’nun 114/ i ve HMK’nun 144/1 maddeleri uyarınca dava şartı yokluğundan HMK’nun 115/ 2 maddesi nedeniyle usulden davanın reddine karar verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 545 Bilindiği üzere; HMK’nun 303. (HUMK’nun 237.) maddesi gereğince yeni açılan bir davada kesin hükümden söz edilebilmesi için birinci dava ile ikinci davanın konularının, dava sebeplerinin ve taraflarının aynı olması gerekir. Eldeki davada; davacı, murisi Dilara’nın paydaşı olduğu 132 ada 7 parsel sayılı taşınmazdaki 8/16 payını 15.02.1988 tarihinde davalıya satış ve 5/16 payını davalıya 01.04.1988 tarihinde bağış şeklindeki temliklerinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapunun iptali ile adına tescilini istemektedir. Mahkemece, davacı yönünden kesin hüküm oluşturduğu belirtilen Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/484 Esas ve 2005/670 Karar sayılı kararı Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.11.2006 tarih 2006/9572 Esas, 2006/10899 Karar sayılı kararıyla ” muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davasının dava tarihinde miras bırakanın sağ olduğu, dava tarihi itibariyle davacının dava da sıfatının (taraf ehliyeti) bulunmadığı başlangıçta bulunmayan taraf ehliyetinin ıslah yolu ile kazanılamayacağı ” gerekçesiyle onanarak 19.02.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Bu durumda dava konusu ve tarafları aynı ise de dava sebebi ve sonucu itibariyle usulden ret edilen ilk davanın ikinci dava için kesin hüküm oluşturduğundan söz edilemez. Öte yandan; derdest bir davanın varlığından söz edilebilmesi için davanın tarafları ve dava konusunun yanında kesin hükümde olduğu gibi dava sebebinin de aynı olması gerekir Bodrum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/14 Esasa ve 2010/86 Karar sayılı taraflar arasında aynı taşınmazla ilgili olarak açılıp görülen tenkis davasında, davacı tenkis iddiasına dayanmış ve bu yönde inceleme ve araştırma yapılarak tenkis davası reddedilmiştir. Dava konusu olmayan bir konuda mahkemenin gerekçesinde muris muvazaasından söz etmiş olması usulünce açılmış muris muvazaasına dayalı bir dava bulunmadı gözetildiğinde davacının hak ve hukukunu etkilemeyeceği gibi davacıyı bağlayıcı bir sonuç da doğurmaz. Her iki davanı dava konusu taşınmaz ve tarafları ayni ise de ilk dava saklı payın ihlal edildiği nedeniyle tenkis, ikinci dava ise miras bırakanın mirasçısından mal kaçırma amacıyla yaptığı temlike ilişkin muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı olup dava sebepleri farklı davalar da derdestlik bulunmadığı kuşkusuzdur. 546 Hüseyin KOVAN Hal böyle olunca, eldeki davada kesin hüküm bulunmadığı gibi derdestlik koşullarının da oluşmadığı dikkate alınarak işin esasının incelenmesi, taraf delilleri toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.08.05.2013 tarih 2013/2224 Esas 2013/7152 Karar” Yukarıdaki soruya dönecek olur isek,usulden red edilen bir dava maddi hukuk yönünden yani davanın esası yönünden bir hüküm içermediğinden kesin hükümden söz etmekte mümkün değildir. Mahkemenin red gerekçesi davacının davada sıfatının (taraf ehliyetinin) bulunmadığı ve dava tarihinde miras bırakanın sağ olduğu hususudur. Bu red gerekçesi ortadan kalkınca, yukarıdaki içtihat da belirtilen dava tarihinde sağ olan (murisin) işlem yapan kişinin ölmesi halinde, aynı davacının aynı konuda yeniden bir dava açmasına engel bir hal olmadığı gibi usulden red edilen bir davanın maddi hukuk yönünden bir kesin hüküm oluşturması da söz konusu olmayacaktır. Hiç şüphesiz ki taraf ehliyeti olmayan davacının temlik yapan kişi, (muris) ölmeden aynı konuda,aynı taraflara karşı yeniden dava açması halinde daha önce usulden red kararı verilen bu hüküm davacı yönünden kesin hüküm teşkil edecektir. SORU – 79 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA DAVALI BULUNMASI HALİNDE DAVANIN KABULÜ NEDENİ İLE DAVACIYA VERİLECEK OLAN VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR? Böyle bir durumda yani davalının birden fazla olması halinde, her bir davalının sorumlu olduğu vekalet ücreti, maliki olduğu taşınmazın dava tarihindeki değeri ve davacının miras hissesi ile sınırlı olacaktır, davalılardan müştereken ve müteselsilen tüm taşınmazlar yönünden vekalet ücretine hükmedilmesi hukuken mümkün değildir. Bir örnek ile soruyu açıklığa kavuşturmak daha yararlı olacaktır. Davacı iki davalıya karşı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal tescil davası açmış ve yargılama sonunda dava kabul ile sonuçlanmış olsun. Mahkeme tarafından yargılama sırasında yapılan keşif sonucu birinci davalının malik olduğu taşınmazın dava tarihindeki değeri 100.000.00 tl ikinci davalının malik olduğu taşınmazın dava tarihindeki değeri de 200.000.00tl olsun ve bu taşınmazlar muris tarafından davalılara satış suretiyle temlik edilmiş olsun, mirasçının miras payı da murisin mirasının beşte biri olsun, bu durumda mahkeme tarafından 100.000.00 tl nin davacının miras payı dikkate alındığında 20.000.00 tl üzerinden hesap edilecek nisbi vekalet ücretinin 1.davalıdan alınarak davacıya verilmesine,ikinci davalı yönünden ise 200.000.00 tl nin beşte biri olan 40.000.00 tl yönünden hesap edilecek nisbi vekalet ücretinin ikinci davalıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulacaktır. Harçlar yönünden de aynı yöntem takip edilecektir. Burada dava konusu taşınmazın veya taşınmazların dava tarihindeki değeri gözetilerek davacı veya davacıların miras payına karşılık gelen miktar üzerinden harcın tamamlanmış olması gerektiği hususuna dikkat etmek gerekir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil; olmadığı takdirde tenkis, bu da mümkün olmazsa taşınmaz bedellerinin miras payı oranında tahsili isteğine ilişkindir. Davacı, davalılar ile ortak miras bırakanı Hakkı Ü/in kay den maliki olduğu dava konusu 581 ve 14 ada 17 parsel sayılı taşınmazları tapuda 548 Hüseyin KOVAN satış suretiyle davalılara devrettiğini, dava konusu 13389, 519, 597, 313, 314 parsel sayılı taşınmazlar ile 505 parselde kayılı 1, 2 ve 3 nolu; 575 parselde kayıtlı 1 ve 2 nolu bağımsız bölümlerin ise alım bedellerinin büyük kısmının miras bırakan tarafından ödendiğini ancak taşınmazların tapuda davalılar adına tescil edildiğini, yapılan işlemlerin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtların iptali ile miras payı oranında adına tescilini, mümkün olmazsa tenkisini, bu da mümkün olmaz ise miras payına karşılık gelen taşınmaz bedellerinin tahsilini istemiştir. Davalılar, zaman aşımı itirazıyla beraber, taşınmazları bedellerini bizzat ödeyerek gerçek satışlarla temlik aldıklarını, iddiaların doğru olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, dava konusu 581 nolu parsel yönünden miras bırakanın gerçek irade ve amacının taksim etmek olduğu, diğer taşınmazlar yönünden ise taşınmazların miras bırakan ile ilgisinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Çekişme konusu 581 parsel sayılı taşınmazda miras bırakan tarafından davalılara yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olmadığı, diğer dava konusu 13389, 519, 597, 313, 314 parsel sayılı taşınmazlar ile 505 parselde kayıtlı 1, 2 ve 3 nolu; 575 parselde kayıtlı 1 ve 2 nolu bağımsız bölümlerle ilgili olarak davacının gizli bağış niteliğindeki iddiasının kanıtlanamadığı gibi, tenkise konu olabilecek bu işlemler yönünde bir yıllık hak düşürücü sürenin de geçtiği gözetilerek anılan parsellere ilişkin davanın reddine karar verilmesi doğrudur. Davacı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, tarafların miras bırakanı Hakkı U.’in kayden maliki olduğu çekişme konusu 14 ada 17 parselin geldisi 14 ada 8 parselde bulunan 260/6300 payını, her birine 130/6300’er pay olmak üzere 11.10.1985 tarihinde satış suretiyle davalılara temlik ettiği, taşınmazın 16.11.1993 tarihinde ifrazen taksimi sonucu oluşan dava konusu 14 ada 17 parsel sayılı taşınmazın 1/4’er payının tapuda davalılar adına kayıtlı olduğu, miras bırakan Hakkı Ülker’in 22.08.2010 tarihinde ölümü ile geriye mirasçıları olarak davanın tarafları ile, dava dışı Arife, E. Songül, Müzeyyen ve Aysel’in kaldıkları, her bir mirasçının miras payının 1/8 olduğu anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 549 Her ne kadar mahkemece, 14 ada 17 parsel sayılı taşınmazın davalılara miras bırakandan intikal etmediği gerekçesiyle bu parsel yönünden de ret kararı verilmiş ise de, söz konusu taşınmazın davalılara miras bırakan tarafından temlik edildiği geldi parsel olan 14 ada 8 parsel sayılı taşınmazın tapu kütüğü ile kayden sabit olduğundan, 14 ada 17 parsel sayılı taşınmaz bakımından toplanacak delillerin, toplanan delillerle birlikte değerlendirilerek, miras bırakanın temlikindeki gerçek iradesinin, diğer mirasçılardan mal kaçırma olup olmadığının kuşkuya yer bırakmayacak şekilde saptanarak varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yetinilerek sonuca gidilmiş olması doğru değildir. Davalılar vekilinin vekalet ücretine hasren temyiz itiraflarına gelince; Davalılar vekili, süresinde vermiş olduğu 02.05.2012 havale tarihli cevap dilekçesi ile dava değerine itiraz ettiğine göre, dava konusu taşınmazların tamamının dava tarihi itibariyle değerlerinin keşfen saptanması ve davacının miras payına karşılık gelen miktar üzerinden vekalet ücreti hesaplanarak verilecek karar sonucuna göre davacı ya da davalılar yararına vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, vekalet ücretinin belirlenmesinde dava dilekçesinde belirtilen dava değerinin esas alınması isabetsizdir. Taraf vekillerinin, temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulü ile, (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.08.06.2017 tarih 2014/20835 Esas 2017/3343 Karar” SORU – 80 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA DAVACI BULUNMASI HALİNDE VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR? Böyle bir durumda yani davacının birden fazla olması durumunda her bir davacıya verilecek vekalet ücreti davalıya ait taşınmazın dava tarihindeki değeri ve davacıların miras hissesi gözetilerek belirlenmelidir. Bunu da bir örnek ile anlatacak olur isek; Taşınmaz muris tarafından satış sureti ile davalıya temlik edilmiş,dava kabul ile sonuçlanmış, mahkeme tarafından yapılan keşif sonucu taşınmazın dava tarihindeki değeri 200.000.00 tl, 1.davacının miras payı murisin mirasının beşte biri,ikinci davacının miras payı da murisin mirasının beşte ikisi olsun,bu durumda birinci davacıya 40.000.00 tl üzerinden hesaplanacak nisbi vekalet ücreti verilecek,2.davacıya ise 80.000.00 tl üzerinden hesaplanacak nisbi vekalet ücreti verilecektir .Bunun için her bir davacının ayrı ayrı vekiller ile temsil edilmiş olmaları gerektiği hususu gözden kaçırılmamalıdır. Her iki davacının tek bir vekil ile temsil edilmesi halinde ise davacıların miras payları toplamı üzerinden hesap edilecek nisbi vekalet ücretine hükmedilmelidir. Taraflar arasında görülen tapu iptal tescil davası sonunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından duruşma istemli tavzih talebinin reddine dair ek karar da davalı Hanım tarafından temyiz edilmiş olmakla duruşma günü olarak saptanan 20.09.2016 salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat T. A. davalı Hanım E. ile temyiz edilen davalı Hatice A. davalı Selim A. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, bilahare dosya incelendi, Tetkik Hâkimi Melek Konuk’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşüldü: Davacı; miras bırakanı Kazım A. maliki olduğu 9224 parsel sayılı taşınmazın ^ payını davalı Hanım’a, % payını da davalı Selim’e, 9062 ve 6893 parsel sayılı taşınmazlarının tamamını davalı Hatice’ye, 122 ada/2 Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 551 parsel sayılı taşınmazda bulunan binanın 72 payını davalı Hatice’ye 72 payını davalı Selim’e mal kaçırmak amacıyla ve satış gösterilmek suretiyle muvazaalı olarak temlik ettiğini, daha sonra 9224, 9062 ve 6893 parsel sayılı taşınmazların davalı Hanım üzerinde toplandığını, muvazaa olgusunun Elmadağ Asliye Hukuk Mahkemesi’ne ait 2010/415 esas sayılı dosyasındaki bir kısım davalılar beyanları ile de sabit olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalılar; yapılan satış işlemlerinin gerçek olduğunu, Elmadağ Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/415 esas sayılı dosyasının bekletici mesele yapılması gerektiğini belirtmişler, ayrıca davalı Selim miras bırakanın davacı Ahmet’e verdiği benzinlik, ev, sermaye ve tankere karşılık çekişme konusu taşınmazların kendilerine devredildiğini, davalı Hatice miras bırakana ait bir kısım taşınmazlarını davacıya karşılıksız devredildiğini, davalı Hanım ise davacı tarafın mirastan pay aldığını beyan ederek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine, 29/05/2015 tarihli ek karar ile de davalılar Hanım ve Hatice lehine hükmedilen 58.030,00-TL vekalet ücretinin kaldırılmasına karar verilmiştir. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; davacının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine Davalı Hanım’m tavzihle ilgili ek karara ilişkin temyizine gelince, bilindiği üzere; hükümlerin tavzihini düzenleyen 6100 sayılı HMK. nun 305. (1086 sayılı HUMK. nun 455.) ve devamı maddelerinde “Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir. Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz, genişletilemez ve değiştirilemez. Ayrıca 6100 sayılı HMK. nun 304. (1086 sayılı HUMK. nun 459.) maddesine göre ise ” Hükümdeki yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hatalar, mahkemece resen veya taraflardan birinin talebi üzerine düzeltilebilir. Hüküm tebliğ edilmişse hakim, tarafları dinlemeden hatayı düzeltemez. Davet üzerine taraflar gelmezse, dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilebilir. Tashih kararı verildiği takdirde, düzeltilen hu- 552 Hüseyin KOVAN suslarla ilgili karar, mahkemede bulunan nüshalar ile verilmiş olan suretlerin altına veya bunlara eklenecek ayrı bir kâğıda yazılır, imzalanır ve mühürlenir.” düzenlemesine yer verilmiştir. Yukarıda açıklanan düzenleme karşısında tavzih yoluyla hüküm değiştirilemeyeceği gibi, hakim tavzih ile de hükümde unutmuş olduğu talepler hakkında karar verip, bunu hükmüne ekleyemez. (HGK.2008/11- 448 E.-2008/454 K.). Somut olaya gelince mahkemece, davacının tavzih talebi üzerine davalılar Hanım ve Hatice lehine hükmedilen vekalet ücretinin davalılar vekilinin vekillikten istifa ettiği gerekçesiyle kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; davalılar Hanım ve Hatice lehine hükmedilen vekalet ücretine ilişkin hükmün tavzih yolu ile kaldırılması doğru olmadığı gibi muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak pay oranında açılan eldeki davada, davacının payı gözetilerek kendini vekille temsil ettiren taraflar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken dava konusu taşınmazın tamamının değeri üzerinden vekalet ücretine hükmedilmiş olması da isabetli olmamıştır. Davalı Hanım’ın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile tavzihle ilgili ek kararın kaldırılarak, davalılar lehine hükmedilen vekalet ücreti yönünden yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.17.04.2017 tarih 2017/792 Esas 2017/1990 Karar” SORU-81 MURİSİN TAPU TAHSİS BELGESİNDEKİ HAKLARINI TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile, diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına kayıtlı bir taşınmaz olmalı ve muris tarafından bu taşınmazın diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik edilmiş olması gerekir. 1.4.1974 tarih % sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ancak tapulu taşınmazlar yönünden uygulanabileceği,taşınır mallar için muris muvazaası nedenine dayalı olarak dava açılamayacağı yerleşmiş yargıtay içtihatları gereğidir. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı ve sonuçları ile bağlayıcı olup yorum yolu ile genişletilemez ve kıyas yoluyla başka benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararında geçen olaylara uygulanabilir. Tapu tahsis belgesi bir tapu olmadığından,muris kişisel bir hakkını devir etmiş olmakla böyle bir durumda muris muvazaasından bahsedi- lemeyecek olup koşulların varlığı halinde tenkis hükümlerinin uygulanması söz konusu olabilecektir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.10.2016 Salı günü saat 10.10 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildik- 554 Hüseyin KOVAN ten sonra Tetkik Hakimi Selman P.’nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazda tenkis isteğine ilişkindir. Davacı, miras bırakan babası Ali P.Tn dava konusu 29 parsel sayılı taşınmazda tapu tahsis belgesi ile zilyet iken anılan taşınmazdaki haklarını Kartal 4. Noterliğinin 14.03.2006 tarih vel0614 sayılı satış vaadi sözleşmesi ile davalı gelini Havva’ya sattığını, satış sözleşmesinin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek satış vaadi sözleşmesinin iptali ile miras payı oranında iptal ve tescile, olmazsa tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalı, satış vaadi sözleşmesinin muvazaalı olmadığını, murisin tapu tahsis belgesi için belirlenen taksitleri ödemekte zorlandığını, satış bedelinin de murise ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, temlik işlemin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakanın tapu kaydı üzerinden herhangi bir temlik yapmadığı, tapu tahsisinden kaynaklanan kişisel hakkını noter satış vaadi sözleşmesi ile 14.03.2006 tarihinde davalıya devrettiği anlaşılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki; tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlar taşınır mal niteliğindedir ve zilyetlikten ibaret olan hakkın devri suretiyle yapılan sözleşmeler hiçbir şekil koşuluna bağlı değildir. Bu nedenle gizlenerek yapılan bağışlama niteliğinde tasarruf da geçerlidir. Miras bırakan tarafından tapusuz taşınmazların zilyetliğinin devri suretiyle gerçekleştirilen geçerli işlemlere karşı 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri yoktur. Bilindiği üzere, mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 s. Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17). Miras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanması gerekir. Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 555 ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mal varlığı kıymetleri ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 sayılı Kanun uygulanacaksa bir aylık 4721 sayılı Kanun uygulanacaksa üç aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir (TMK m.564). Miras bırakanın TMK’nin 506. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya TMK’nin 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken TMK’nin 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı Kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakıl- mayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. 556 Hüseyin KOVAN Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihini kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bö- lünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir. Somut olayda, mülkiyeti miras bırakana ait olmayan tapu tahsis belgesi yer hakkında anılan İnançları Birleştirme Kararının uygulama olanağının bulunmadığı açıktır. Hâl böyle olunca, çekişmeli ve temyize konu miras bırakan adına tapu tahsis belgesi ile kayıtlı taşınmaz yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davasının reddine, kademeli olarak ileri sürülen tenkis isteği bakımından ise yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle gerekli araştırma ve inceleme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde ve hukuki nitelemede önemli hata yapılarak yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalı vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.18.10.2016 tarih 2014/14294 Esas 2016/9521 Karar” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakan Davut A.Tn mal kaçırmak amacıyla 675 ada 8 parsel sayılı taşınmazın 110/351 payını senetsizden iken zilyetliğin devri sözleşmesi ile davalı eşine temlik ettikten sonra tapu tahsis belgesi almak suretiyle adına belediyeden devrini sağladığını, yine emekli parasını da davalı adına bankaya yatırdığını ileri sürerek, muvazaa nedeniyle tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı taktirde tenkisine, bankaya yatırılan paradan da miras paylarına düşen kısmın kendilerine ödenmesine karar verilmesini istemişlerdir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 557 Davalı, dava konusu taşınmaz payını Gaziosmanpaşa Belediyesinden bedelini ödeyerek satın aldığını, iddiaların doğru olmadığını, taşınmazın ve paranın murisle ilgisi bulunmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, çekişme konusu taşınmaz payını davalının tapu tahsis belgesine istinaden belediyeden satışla edindiği, edinme şekline göre muvazaanın kabulünün mümkün olmadığı, bankadaki paranın muristen davalıya intikal ettiği iddiasının ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Emine Solmazlar’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis ve bankadaki paranın miras payına düşün kısmının ödenmesi isteklerine ilişkindir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 675 ada 8 parsel sayılı taşınmazın 110/351 payını davalının 08.06.1990 tarihli akitle Gaziosmanpaşa Belediyesinden satış suretiyle edindiği anlaşılmaktadır. Dosya kapsamı ile, çekişme konusu taşınmaz payını davalının tapu tahsis belgesine istinaden üçüncü kişiden satış suretiyle edindiği, somut olayda, 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri olmadığı belirlenmek suretiyle mahkemece, tapu iptali ve tescil isteğinin reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacıların bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Ancak, davada tapu iptali ve tescil isteği yanında davacılar, tenkis ve bankadaki davalı adına bulunan paranın muristen davalıya aktarılan para olduğunu iddia ederek miras payları oranında kendilerine ödeme yapılması isteğinde de bulunmuşlardır. Bilindiği üzere; tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (tebberru) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli ko- şul;miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür.Tereke 558 Hüseyin KOVAN miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile, iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin üç aylık iaşe, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tesbiti gerekir. (MK.565) Miras bırakanın Medeni Kanunun 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belilenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1,2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakıl- mayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir. Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir. Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 559 ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki Hatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak NAKTİN ödetilmesine karar verilmelidir. Somut olayda, tenkis isteği bakımından her hangi bir araştırma yapılmış değildir. Bankadaki paraya ilişkin istek bakımından yapılan araştırmanın ise yeterli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda hükme yeterli araştırma ve incelemenin yapılması, tarafların bildirdikleri ve bildirecekleri tüm delillerin toplanması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davacıların, bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.14.07.2011 tarih 2011/5844 Esas 2011/8305 Karar “ SORU – 82 MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN MİRASÇI VEYA ÜÇÜNCÜ BİR KİŞİYE MİNNET DUYGUSU İLE TEMLİK EDİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKUSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına kayıtlı bir taşınmaz olmalı ve muris tarafından bu taşınmazın diğer bir mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik edilmiş olması gerekir. 1.4.1974 tarih 72 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ancak tapulu taşınmazlar yönünden uygulanabileceği,taşınır mallar için muris muvazaası nedenine dayalı olarak dava açılamayacağı yerleşmiş yargıtay içtihatları gereğidir. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı ve sonuçları ile bağlayıcı olup yorum yolu ile genişletilemez ve kıyas yoluyla başka benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararında geçen olaylara uygulanabilir. Yargı tayın yerleşmiş içtihatları taşınmaz bedelinin yani semenin mutlaka bir para olmayıp emek ve hizmet de olabileceği şeklindedir. Böyle bir durumda yani murisin kendisine bakıp gözeten onun yaşamını kolaylaştıran mirasçı veya üçüncü bir kişiye karşı yaptığı temlik murisin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığından temlikin amacı murisin minnet duygularının ifadesinin bir sonucu olmakla muris muvazaasından bahsetmek te mümkün olmayacaktır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 561 Ancak hiç şüphe yok ki her dava dosyasında temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların sayıları ve değerleri ile muris ile taşınmaz temlik edilen kişi arasındaki ilişkiler,bir bütün halinde değerlendirilerek murisin kastı belirlenmelidir. Murisin tek taşınmazını bu şekilde temlik etmesi halinde taşınmazın değeri dikkate alınarak, murisin minnet duygusunun bir tezahürü olarak temlikin gerçekleşmesi nedeni ile muris muvazaasından bahsetmek mümkün değil iken, murisin temlik ettiği taşınmazın değerinin 5.000.000.00 tl olması halinde murisin minnet duygularının ifadesi olarak taşınmazın belli bir hissesini temlik edebilecek iken tamamını temlik etmesi halinde, temlik’in mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı tartışılmalıdır. Yine muris tarafından çok sayıda taşınmazını da minnet duygusu ile temlik ettiğini söylemek te her zaman mümkün olmayabilir,bu nedenle her dava dosyası yönünden,temlik edilen taşınmazın sayısı, değerleri, muris ile temlik edilen kişi arasındaki beşeri ilişki değerlendirilerek murisin temlikteki amacı tespit edilmek sureti ile bir karar verilmesi gerekir. Yargılamaya hakim olan ilkeler başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 25.maddesi “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Kanunda belirtilen durumlar dışında hakim kendiliğinden delil toplayamaz.” hükümlerini içermektedir. Yine aynı yasanın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26.maddesi de “Hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucunda daha azına karar verebilir.” hükümlerini içermektedir. Mahkemece davacı taleplerini ve davalının cevap ve beyanlarının karar verir iken dikkate alınması gerekir Taraflar arasında görülen davada; Davacı, mirasbırakan annesi Cemaliye’nin kayden paydaş olduğu dava konusu 360 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 9584/23300 payını mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak gelini olan davalıya satış yoluyla temlik ettiğini, davalının eşi olan dava dışı Atilla ile anne bir baba ayrı kardeş olduklarını ileri sürerek miras payı oranında iptal tecsile, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir. 562 Hüseyin KOVAN Davalı, mirasbırakanın dava konusu taşınmazdaki payını kendisine 30.000 TL karşılığında devrettiğini, ayrıca mirasbırakana ölünceye kadar baktığını, çekişme konusu devrin duyulan minnet duygusu ile yapıldığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, devir bedeli ile dava konusu taşınmazın gerçek değeri arasında fahiş fark olduğu, devrin mirasbırakanın ölümünden sonra, dava dışı vekili Atilla eliyle yapıldığı ve böylece usulüne uygun yapılan bir satış olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne dair verilen karar Dairece, “..eldeki davada muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılmış ve yargılama aşamasında iddianın içeriği hakkında usulüne uygun bir ıslah yapılmamış olmasına rağmen mahkemece dava konusu temlikte kullanılan vekâletnamenin geçersizliğine dayalı inceleme yapılıp sonuca gidilmiş olması isabetsizdir…Hâl böyle olunca, muris muvazaası iddiası yönünden inceleme yapılması, toplanan ve toplanacak deliller doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda muvazaa iddiasının kanıtlanamadığı, temlikin bakım karşılığı ve minnet duygusuyla yapıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.02.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Serkan S. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Sibel S. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre ve özellikle çekişme konusu taşınmaz mirasbırakanın ölümünden sonra dava dışı vekil tarafından temlik edilmiş olup, davada iptal gerekçesi olarak bu hususa dayanılmamış olmakla davanın reddine karar verilmiş olması doğrudur. Davacı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddine. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 563 Davacı vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz itirazına gelince; Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda dava değeri taşınmazın tümünün değeri üzerinden davayı açan mirasçı veya mirasçıların payına isabet eden değerdir. Ne var ki, somut olayda dava konusu 360 ada 2 parsel sayılı taşınmazda temlike konu 9584/23300 payın değerinin dava tarihi itibariyle keşten 372.711,00 TL olarak saptandığı, bu payda davacının % miras payına isabet eden değerin ise 186.355,50 TL olduğu, davanın 150.000,00 TL değer gösterilmek suretiyle açıldığı ve nispi peşin harcın yatırıldığı, keşten saptanan ve paya isabet eden değer üzerinden yargılama sırasında davacı tarafça harcın ikmal edildiği anlaşılmakla mahkemece davanın reddine karar verildiğine göre karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince davalı yararına 186.355,50 TL dava değeri üzerinden toplam 17.131,33 TL nispi vekalet ücretine hük- medilmesi gerekirken davacının miras payına isabet eden ve harcı tamamlanan değerin dava değeri olduğu göz ardı edilerek 28.312,66 TL vekalet ücretine hükmedilmesi doğru değildir. Ne var ki, değinilen husus yeniden yargılama yapılmasını gerekli kılmadığından, hükmün 4. fıkrasında yazılı “… 28.312,66 TL…” rakamının hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine “…17.131,33 TL…” rakamının yazılmasına, davacı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazınm kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi uyarınca hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davalıdan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.18.02.2020 tarih 2017/2517 Esas 2020/1031 Karar ” Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakanları Hidayet G.’ ün 6 parsel sayılı taşınmazdaki zemin kat 1 nolu dükkan niteliğindeki bağımsız bölümünü davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, davalının da taşınmazı kötüniyetle üçüncü kişiye devrettiğini ileri sürerek, taşınmazın 3. kişiye satış tarihindeki rayiç değerinin miras payları oranında ödenmesini, bu talebin kabul görmemesi halinde, taşınmazın satış bedelinin murisin terekesine iadesini, taşınmazın davalıya 564 Hüseyin KOVAN devir tarihinden, 3. kişiye devir tarihine kadar geçen süre için davalının elde ettiği kira bedellerinin terekeye iadesini istemişlerdir. Davalı, mirasbırakanın paylaştırma amacıyla ve minnet duygusuyla temlik işlemini gerçekleştirdiğini, taşınmazın mirasbırakan hayatta iken 3. şahsa devredildiğini, bu nedenle kira bedeli olarak kendisinden herhangi bir talepte bulunulamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davanın reddine ilişkin verilen karar Dairece “…Somut olayda; mahkemece, murisin ilk eşine de taşınmaz temlik ettiği, muris adına kayıtlı taşınmaz bulunduğu, davalıya duyulan minnet duygusu nedeniyle dava konusu taşınmazın temlik edildiği, temlikin mirasçılardan mal kaçırma kastı ile yapılmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş ise de, denkleştirmenin kabul edilebilmesi için tüm mirasçılara taşınmaz temlik edilmesi ya da bir hak, para v.s. verilmesi ve kendisine taşınmaz devredilen kimsenin mirasçı olması zorunludur. Oysa, dosya kapsamında davacılara yapılmış bir temlikin varlığı tespit edilememiştir. Davacıların, anneleri Güllü’ ye mirasçı olmaları yasal bir sonuç olup, somut olayda hak ve nesafet dengesini gözetir denkleştirmenin varlığından sözedilemeyeceği gibi toplanan tüm deliller yukarıdaki ilkeler uyarınca irdelendiğinde temlikin muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır. Hâl böyle olunca; mahkemece, muris muvazaası hukuki nedenine dayalı satış bedeline ilişkin istem yönünden kabule karar verilmesi ve diğer taleplerin de incelenmesi gerekmektedir.” gerekçeleri ile bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar, taraf vekillerince süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Fulya B. S.’nın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapılarak karar verilmiştir. Tarafların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20.-TL bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan, 2.678.86.-TL bakiye onama harcının da diğer temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.09.12.2019 tarih 2016114065 Esas 2019/6363 Karar” Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 565 Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi M.B.’nin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, murisleri tarafından adına kayıtlı dava konusu 1408 ada 19 parselde bulunan 1 nolu bağımsız bölümü 13.01.2012 tarihinde tapuda satış gösterilmek suretiyle davalıya temlik edildiğini, murisin amacının mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu, yapılan işlemlerde muvazaa bulunduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir .Davalı, muris ile aralarında yapmış oldukları ölünceye kadar bakım akdinin ifası için elinden geleni yaptığını ayrıca murisin, mal varlığını çocukları arasında paylaştırdığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, murisin mirasını eşit şekilde paylaştırma iradesinin bulunmadığı, davalıya yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığı ve muvazaalı olduğundan bahisle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan Bayram E.’in maliki olduğu 1408 ada 19 parselde yer alan 1 nolu bağımsız bölümü 13.01.2012 tarihinde davalıya 17.000,00 TL bedelle satış yoluyla temlik ettiği, murisin 11.01.2013 tarihinde ölümü üzerine geride mirasçı olarak davanın tarafları ile dava dışı oğlu Mustafa E.’in kaldığı kayden sabittir. Bilindiği üzere; Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. 566 Hüseyin KOVAN maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olayda, 1932 doğumlu olan murisin 29.08.2007 tarihinde davalı ile evlendiği, dava konusu parseldeki 20/32 hissesinin 4/32’şerini eşit oranda 26.06.1988 tarihinde 300,00’er TL bedel karşılığında davacılara satış suretiyle temlik ettiği, davacı Ayşe’nin muristen satın aldığı hissenin 4 nolu bağımsız bölüme, davacı Orhan’ın muristen satın aldığı hissenin ise 8 nolu bağımsız bölüme karşılık geldiği, bu bağımsız bölümlerin davacılar tarafından farklı tarihlerde dava dışı 3. şahıslara satış suretiyle devredildiği, murisin dava konusu parselde adına kayıtlı olan 5 nolu bağımsız bölümü 02.05.2008 tarihinde dava dışı İbrahim U.’a, geriye kalan dava konusu 1 nolu bağımsız bölümü ise 13.01.2012 tarihinde davalıya satış yoluyla temlik ettiği, davalının, eşi olan murise iyi bakması nedeniyle minnet duygusu ile taşınmazın kendisine devredildiğini savunduğu, davacı tanığı Ahmet Y. ile davalı tanığı Haşan N.’nın beyanlarından murise davalı tarafından bakıldığı dosya kapsamı ile sabittir. Hemen belirtilmelidir ki; satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin (bir başka ifade ile malın bedelinin) ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet ya da emek de olabileceği kabul edilmelidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.4.2009 günlü 2009/1-130 sayılı kararı). Esasen, yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 567 açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 1.4.1974 günlü 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin kabulü gerekir. Başka bir ifade ile murisin iradesi önem taşır O halde, yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde miras bırakan Bayram E.’in gerçek irade ve amacının diğer mirasçıdan mal kaçırma olmadığı, kendisine özenle bakan eşi davalıya minnet duyguları ile çekişmeli taşınmazı temlik ettiği, temlikin, bakım, hizmet ve emek karşılığı gerçekleştirildiği kabul edilmelidir. Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir. Davalının temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi “l.HD.06.02.2017 tarih 2014/19669 Esas 2017/674 Karar” SORU – 83 MURİS TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ GEREĞİ TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ VEYA TAŞINMAZLAR,BİR EDİM KARŞILIĞI OLMAKLA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN DAVALAR RED Mİ EDİLMELİ ? YOKSA GÖZETİLECEK BAŞKACA İLKELER VARMI DIR ? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi başlıklı 6098 sayılı TBK’nun 611.maddesi: ” Ölünceye kadar bakma sözleşmesi,bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi,bakım alacaklısının da bir mal varlığını veya bazı mal varlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir ” hükmünü içermektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi taraflara karşılıklı hak ve borçlar yükleyen ivazlı bir sözleşmedir. Muris tarafından Ö.B.S gereği bir mirasçıya veya üçüncü kişiye taşınmaz temlik edilmesi halinde; temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların sayısı değerleri, bakım borçlusunun kendi edimleri yerine getirip getirmediği bakım alacaklısı ile bakım borçlusunun edimleri arasında aşırı orantısızlık bulunup bulunmadığı gibi ilkeler gözetilmek sureti ile murisin kastının diğer mirasçılardan mal kaçırmak mı olduğu, yoksa murisin ivazlı bir sözleşme olan Ö.B.S. gereği mi bu temlik’i yaptığı hususu tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulmak sureti ile karar verilmelidir. Mesleki tecrübelerimden söyleyebilirim ki ülkemizde anne babaların,bazı çocuklarına, diğer çocuklarından daha fazla miras bırakmak düşüncesi ile bir başka deyişle diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile bazı çocukları ile veya yakınları ile Ö.B.S yapmaktadırlar, bu bazen çocuklarından biri olabilir bazende torunlarından biri olabilir veya, kişinin çocuğu yok ise kardeşi veya kardeşlerinden birisinin çocuğu yada bunların dışında üçüncü birbir kişi de olabilmektedir. Bunun ülkemizin bir gerçeği olduğu hususunu aklımızdan çıkarmamalıyız, bu nedenle mahkemelerce titiz bir yargılama yapılarak tarafların tüm delilleri toplanmak sureti ile keşif yapılarak dava konusu edilen taşınmazların uzman bilirkişiler marifeti ile değerleri tespit edilmek sureti ile Ö.B.S. uyarınca temlik edilen taşınmazların değerlerinin murisin toplam taşınmazlarının değerine oranının makul seviyede kalıp kalmadığı, Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 569 bakım borçlusu ile bakım alacaklısının edimleri arasında fahiş bir orantı- sızlık bulunup bulunmadığı, murisin bazı taşınmazlarını temlik etmek sureti ile veya çok değerli bir taşınmazının belirli bir kısmını temlik etmek sureti ile aynı amaca ulaşabilecek iken tüm taşınmazlarını veya taşınmazlarının büyük bir bölümünü temlik edip etmediği hususları açıklığa kavuşturularak murisin temlik iradesindeki amacı ve kast’ı belirlenmelidir. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, mirasbırakan Kasım Başar’ın 117 ada 38, 48, 50, 71, 73, 120 ada 3, 7 ada 17 parsel sayılı taşınmazlarını kızı olan davalı Ayten’e satış suretiyle temlik ettiğini, işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile veraset ilamındaki miras payları oranında mirasçılar adına tescilini istemiş, yargılama aşamasında 7 ada 17 parsel sayılı taşınmazın sehven yazıldığını, anılan parsel yönünden talebinin bulunmadığını, diğer parseller yönünden talebin miras payı oranında olduğunu belirtmiştir. Davalı, satışın gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, 7 ada 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden karar verilmesine yer olmadığına, diğer taşınmazlar yönünden işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1935 doğumlu mirasbırakan Kasım Başar’ın 24.06.2012 tarihinde ölümüyle geride mirasçı olarak davacı oğlu Yaşar, davalı kızı Ay ten ile kendisinden önce ölen kızı Şahinder’in dava dışı çocukları Okan, Taylan ve Murat’ı bıraktığı, mirasbırakanın 117 ada 38, 48, 50, 71, 73 parseller ve 120 ada 3 parsel sayılı taşınmazlarını 04.05.2009 tarihinde davalı kızı Ayten’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. 570 Hüseyin KOVAN Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Öte yandan, muvazaa iddiasına dayalı davalarda mirasbırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda HMK 190. madde ve TMK 6. madde gereğince herkes iddiasını ispatla mükelleftir. Somut olaya gelince, davacı, temlikin mal kaçırma amacıyla yapıldığını kanıtlayamamış, dinlenen davacı tanıkları da temliklerin muvazaalı olduğu yönünde beyanda bulunmamışlardır. Toplanan tüm deliller yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca değerlendirildiğinde temliklerin muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Halen mirasbırakan adına başka taşınmazlar da bulunmakta olup, murisin amacı mal kaçırmak olsa idi onları da temlik edecekken bu yapılmamıştır. Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir. Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 571 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.19.02.2020 tarih 2016/17662 Esas 2020/1091 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar Nazlı, Sevil ve Duygu vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Ramazan İ.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, duruşma isteği tebligat gideri karşılanmadığından reddedildi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, ortak miras bırakanları Arzu I.Tn maliki olduğu 482, 662, 1832, 923, 1937, 1938, 1939 ve 824 parsel sayılı taşınmazlarını mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla yanında yaşadığı kızı Necmiye’nin eşinin erkek kardeşi olan davalıya satış yoluyla devrettiğini, yapılan devrin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, çekişmeli taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişler, 05/09/2011 tarihli dilekçeleri ile dava açıldıktan sonra bir kısım taşınmazların muvazaalı olarak Yasin Ö.’e devredildiğini, bu nedenle Yasin’in davalı olarak davaya dahil edilmesini istemişlerdir. Davalı Gültekin, kesin hüküm bulunduğunu, muvazaa iddiasının gerçeği yansıtmadığını, resmi akitte belirtilen bedelin gerçek olduğunu, öte yandan vekalete dayalı satışlarda muvazaa iddiasının da dinlenmeyeceğini bildirip davanın reddini savunmuştur. Dahili davalı Yasin, kesin hüküm bulunduğunu, anılan hükme güvenerek diğer davalı ile alım satım yaptıklarmı, tapuya güvenip iyi niyetli olduğunu, alım gücünün bulunduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1928 doğumlu olan miras bırakan Arzu I.Tn 30/07/2006 tarihinde öldüğü, miras bırakanın vekili aracılığıyla maliki olduğu dava konusu 482, 662, 1832, 923, 1937, 1938, 1939 ve 824 parsel sayılı taşınmazları 24/12/2004 tarih ve 1630 yevmiye no’lu akit ile satış suretiyle davalı Gültekin’e devrettiği, dava açıldıktan sonra 572 Hüseyin KOVAN da davalı Gültekin’in dava konusu 662, 1832, 1938 ve 1939 parsel sayılı taşınmazları 02/07/2008 tarih ve 1219 yevmiye no’lu akit ile diğer davalı Yasin Ö.’e temlik ettiği kayden sabittir. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; miras bırakan Arzu’nun ölümünden kısa süre önce 76 yaşında iken aynı akit ile sekiz parça taşınmazını dava dışı kızı Necmiye Serttaş’ın eşi olan Sabri SerttaşTn kardeşi davalı Gültekin S.’a temlik ettiği, miras bırakanın hayatının son deminde önemli bir harcama Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 573 yapmasını gerektirecek bir olay da yaşanmamışken terekesinin tamamını elinden çıkarmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığı, temlik tarihinde 27 yaşında olan ve taşınmazların bulunduğu Çavuş köyünde çiftçilik yaparak geçinen davalı Gültekin’in tek seferde toplam 41.655 m2’ye tekabül eden tarla, bahçeli kargir ev ve bağ niteliğindeki taşınmazları alım gücünün bulunmadığı, keşfen 2004 yılında dava konusu taşınmazların 66.702,99 TL edeceğinin tespit edildiği, ne var ki anılan bedelin miras bırakanın terekesinden çıkmadığı, öte yandan tanık beyanları uyarınca dava konusu taşınmazları miras bırakanın damadı olan Sabri SerttaşTn temlik tarihinden sonra da kullanmaya devam ettiği, davalı Gültekin’in ise damat Sabri S.Tn kardeşi olduğu, yine miras bırakanın ölümünden önce 2-3 yıl devamlı kızı Necmiye ve damadı Sabri’nin evinde yaşadığı, ilişkisinin diğer çocuklarına nazaran daha yakın olduğu, diğer taraftan dava açıldıktan sonra dava konusu 662, 1832, 1938 ve 1939 parsel sayılı taşınmazları temlik alan diğer davalı Yasin Ö. ün, davalı Gültekin ile aynı köyde ikamet ettiği gibi, daha önce dava konusu taşınmazlarla ilgili açılan davayı bildiğini beyan ettiği, davalı Yasin’in durumu bilen yada bilmesi gereken konumunda bulunduğu bir bütün halinde değerlendirildiğinde yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğu anlaşılmasına karşın mahkemece muvazaa iddiasının ispatlanamadığının kabulü hatalıdır. Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan gerekçelerle davanın kabul edilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın reddedilmiş olması doğru değildir. Davacılar Nazlı, Sevil ve Duygu vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, tarihinde oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.10.07.2017 tarih 2016/13358 Esas 2017/3980 Karar” SORU – 84 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA TAŞINMAZ BULUNMASI VE TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE AYRI AYRI DAVA AÇILMASI HALİNDE BU DAVALAR BİRLEŞTİRİLMELİ Mİ YOKSA DAVALAR AYRI AYRI TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE GÖRÜLMEYE DEVAM MI EDİLMELİDİR ? 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun taşınmazın aynından doğan davalarda yetki başlıklı 12.maddesinin 1.fıkrası; “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda,taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili- dir.”hükmünü içermekte olup aynı maddenin 3.fıkrası ise; “Bu davalar birden fazla taşınmaza ilişkin ise taşınmazların birinin bulunduğu yerde diğerleri hakkında da açılabilir.” hükmünü içermektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılacak davaların gayrimenkulün aynına ilişkin olmaları nedeni ile taşınmazın bulunduğu yerde açılmaları kesin yetki kuralı olup,tıpkı görevde olduğu gibi taraflar davanın her aşamasında bu hususu ileri sürebilecekleri gibi mahkeme tarafından da bu husus re’sen davanın her aşamasında gözetilmelidir. Maddenin 3.fıkrasından da anlaşılacağı üzere birden fazla taşınmaz bulunması halinde taşınmazların birinin bulunduğu yerde diğer taşınmazlar yönünden de bu davaların açılması mümkündür. Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis davası sonunda, yerel mahkemece dosyanın birleştirilmesine ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Murat A/in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil, aksi halde tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, eldeki davanın, aralarındaki bağlantıdan ötürü Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/24 esas sayılı davası ile birleştirilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 575 Her ne kadar, 6100 sayılı HMK’nun 12/3. maddesinde, taşınmazın aynına yönelik davaların birden fazla taşınmaza ilişkin olması halinde taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde diğer taşınmazlarla birlikte dava açılabileceği öngörülmüş ise de; somut olay bakımından, ta- şınmazların bulunduğu yerlerde ayrı ayrı açılmış olan davaların, yargılamanın sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için yine taşınmazların bulunduğu yer mahkemelerinde görülmelerinde hukuki yarar mevcuttur. Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken,yanılgılı değerlendirme ile birleştirme kararı verilmesi doğru değildir. Davalının temyiz itirazı değinilen nedenle yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.09.04.2013 tarih 2013/3144 Esas 2013/5148 Karar” Her ne kadar Yargıtay 1.Hukuk Dairesi; ” 6100 sayılı HMK’nın 12/3. maddesinde, taşınmazın aynına yönelik davaların birden fazla taşınmaza ilişkin olması halinde taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde diğer taşınmazlarla birlikte dava açılabileceği öngörülmüş ise de; somut olay bakımından, taşınmazların bulunduğu yerlerde ayrı ayrı açılmış olan davaların, yargılamanın sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için yine taşınmazların bulunduğu yer mahkemelerinde görülmelerinde hukuki yarar mevcuttur Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken,yanılgılı değerlendirme ile birleştirme kararı verilmesi doğru değildir. ” şeklinde bir gerekçe ile birleştirilen davaların yeniden tefrik edilmesi yönünde karar vermiş ise de kanaatimce bu karar H.M.K.nun 12/3 maddesinin içeriğine ve murisin iradesinin doğru tespit edilmesi açısından tüm taşınmazlar yönünden davanın bir yerde görülmesinin daha yararlı olacağı düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim. Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 02.07.2015 tarih 2014/6831 Esas 2015/9667 karar sayılı ilamında bu kez taşınmazlardan bir tanesinin başka bir yerde bulunması nedeni ile verilen yetkisizlik kararını H.M.K. 12/3 maddesi ne aykırı olduğundan bahisle bozmuştur, ki bu karar yerindedir. Anılan kararı ve konu ile ilgili yargıtay ilamlarını aşağıda sunuyorum. 576 Hüseyin KOVAN Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil-alacak davası sonunda, yerel mahkemenin yetkisizliğine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Esra Ç.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve mirasçılar adına tescil, olmadığı takdirde alacak isteğine ilişkin olup, İzmir ve Seferihisar’da bulunan taşınmazlar hakkında açılmıştır. Mahkemece, İzmir’de bulunan taşınmaz hakkındaki dava tefrik edilerek Seferihisar’da bulunan taşınmazla ilgili eldeki davada taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin yetkili olduğundan bahisle yetkisizlik kararı verilmiştir. Gerçekten de, anılan davaların taşınmazm aynına ilişkin olduğu ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 12/1. madesi uyann- ca taşınmazm bulunduğu yer mahkemesinde görülmesi gerektiği açıktır. Ne var ki, HMK’nın 12/3. maddesinde, davanın birden fazla taşınmaza yönelik olarak açılması halinde, taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinin de yetkili olduğu hükme bağlanmıştır. Hal böyle olunca; HMK’nın 12/3. maddesi gözetilerek işin esasının incelenmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yetkisizlik kararı verilmesi isabetsizdir. Davacının temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.02.07.2015 tarih 201416831 Esas 2015 9667 Karar” Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, taşınmazların Mucur ilçesinde olduğu gerekçesiyle dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 448 ada 33 sayılı parselin (imar sonrası 4421 ada 1 ve 2 sayılı parseller ile 4422 ada 2 sayılı parsel) Kırşehir ili Merkez ilçesi Kındam mahallesi sınırlan Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 577 içerisinde, çekişme konusu diğer parsellerin ise Kırşehir ili Mucur ilçesi Kuşaklı köyü sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, kamu düzeniyle ilgili olup kesin yetki içeren 6100 sayılı HMK’nin 12. maddesinin birinci fıkrasında, Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.” hükmü yer almış, aynı maddenin son fıkrasında ise, “Bu davalar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulunduğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir.” hükmü düzenlenmiştir. Somut olayda, çekişmeli 448 ada 33 sayılı parselin Mahkemenin yargı çevresi olan Kırşehir ili Merkez ilçe sınırları içerisinde kaldığı ancak Mahkemece, HMK’nun 12/3. maddesi gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirme ile sonuca gidildiği açıktır. Hâl böyle olunca, dava dilekçesinin usulünce davalı tarafa tebliğ edilmesi, daha sonra tarafların ileri sürdükleri deliller toplanarak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın usulden reddine karar verilmesi doğru değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.11.04.2016 tarih 2016/4260 Esas 2016/4381Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davalı Saliha Müşerref P. aleyhine açılan davanın reddine, diğer davalı Dilara yönünden ise kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Dilek A. Y.in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, miras bırakan Remzinin son yerleşim yerinin Konya olduğunu, murisin kendi geliri ile edindiği dava konusu taşınmazlardan İstanbul’da bulunan 589 ada 215 sayılı parseldeki 7 nolu bağımsız bölüm ile Ankara’daki 15245 ada 2 sayılı parseldeki 35 nolu bağımsız bölümü davalı eşi Saliha, İstanbul’da bulunan 254 ada 24 sayılı parseldeki 5 nolu 578 Hüseyin KOVAN bağımsız bölümü ise davalı kızı Dilara adına tescilini sağladığını, asıl amacın bağış olduğunu, davalıların alım güçlerinin olmadığını ileri sürerek muris muvazaası nedeni ile tapu kayıtlarının iptali ile muris adına tapuya tesciline, olmadığı takdirde miras payı olan 3/8 oranında adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, dava konusu temliklerde muvazaa olmadığını, murisin davacı oğluna da kazandırmada bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, çekişme konusu 589 ada 215 sayılı parseldeki 7 nolu bağımsız bölüm ile 15245 ada 3 sayılı parseldeki 35 nolu bağımsız bölümü davalı Saliha’nın muristen değil 3. kişiden temellük ettiği gerekçesiyle anılan davalı bakımından davanın reddine, diğer davalı Dilara yönünden ise davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu edilen 254 ada 24 sayılı parseldeki 5 nolu bağımsız bölüm ile 589 ada 215 sayılı parseldeki 7 nolu bağımsız bölümün İstanbul’da, 15245 ada 3 sayılı parseldeki 35 nolu bağımsız bölümün ise Ankara’da bulunduğu, eldeki davanın ise Konya’da açıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, taşınmazların ayrımdan doğan davalarda yetki kamu düzeniyle ilgili olup kesin yetki içeren 6100 sayılı HMK’nın 12. maddesinin birinci fıkrasmda, “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazm zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazm bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.” hükmü yer almış, aynı maddenin son fıkrasında ise, “Bu davalar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulunduğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir.” hükmü düzenlenmiştir. Bu yetki kuralı kamu düzenine ilişkin olup kesindir ve mahkemece resen (kendiliğinden) göz önünde tutulur. Hâl böyle olunca, davanın yetki yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası bakımından yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazları bu yöne hasren yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.04. 2016 tarih 2014/15410 Esas 2016/4836 Karar” SORU – 85 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA DOSYADAKİ VERASET İLAMI GERÇEĞİ YANSITMASA,YAD A TAPU KAYDI İFRAZ GÖRMÜŞ OLSA HAKİM MEVCUT VERASET İLAMINA GÖRE VE ESKİ TAPU KAYDINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALI YOKSA DOĞRU MİRAS PAYINA VE TAPUNUN EN SON PARSEL NUMARASINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALIDIR? Tapu sicillerinin tutulması ve doğru oluşturulması kamu düzeni ile ilgili olup,mahkeme Hakimi doğru sicili oluşturmakla yükümlüdür. Bu nedenle dava konusu olan taşınmaz ifraz görmüş ise mahkeme tarafından dava konusu taşınmazın ilk tesisinden itibaren tedavülleri ile birlikte tapu kayıtları getirtilerek,gerektiğinde bu konuda bilirkişi raporu da alınmak sureti ile tapunun en son hali ile hüküm kurulmalı ve tapunun en son almış olduğu parsel numarası ile önceki parsel numaraları arısında illiyet bağı kurulmalıdır. Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekilince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;mirasbırakan C.. K..’in 05.05.1995 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak kız çocukları davacı K.ve dava dışı K. ile erkek çocuğu davalı M..H..’yi bıraktığı, kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki 14 payını 08.07.1993 tarihinde vekili oğlu davalı M. H.vasıtasıyla dava dışı Y. K.’a 5.000.000 TL bedelli satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M. H.ye 5.000.000 TL bedelle satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bu parsel üzerinde inşa edilen binada kat irtifakına geçildiği, dava konusu bağımsız bölümlerden B Blok 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı; anılan tem- 580 Hüseyin KOVAN liki işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmış;davalı ise çekişmeli taşınmazdaki dava dışı yasal mirasçılardan kardeşi K..A.’ın ¥4 payını vekil Y.. K..vasıtasıyla 08.07.1993 tarihinde ve çekişmeli taşınmazdaki kardeşi davacının ¥4 payını 29.07.1993 tarihinde satış suretiyle devraldığı, miras bırakan C..’nin sağlığında kendine düşen ¥4 payın satışından elde ettiği parayı çocuklarına paylaştırdığı, davacı ile birlikte diğer k. K.’nin paylarını daha önce satın aldığı ve taşınmazdaki bütünlüğü sağlamak için Y.K.a devredilen payı da gerçek satış suretiyle devraldığı,yüklenici ile yapmış olduğu kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle davacının haksız zenginleşme çabası içerisinde olduğu savunmasında bulunmuştur. Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu kabul edilmek suretiyle davanın kabul edilmiş olması doğrudur. Davalı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davalı vekilinin öteki temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere; 6100 sayılı HMK. nun 266.(1086 sayılı HUMK.nun 275.) maddesi hükmü “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde,taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.”şeklinde düzenlenmiştir. Somut olaya gelince;miras bırakan C.K.n kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki ¥4 payını 08.07.1993 tarihinde dava dışı Y.. K.a satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M.H.ye satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bu parsel üzerinde inşa edilen bina ile ilgili kat irtifakına geçildiği, dava konusu bağımsız bölümlerden B Blok 1,2,3,4,6 ve 8 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Olayın açıklanan biçimi karşısında; 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın ilk tesis ve tüm tedavül kayıtları ile revizyon kayıtlarının temin edilmek suretiyle mahkemece uzman heyet bilirkişi aracılığı ile miras bırakanın 08.07.1993 tarihinde devrettiği kendisine ait payın, sonradan yapılan tevhit ve ifrazlar ile oluşan 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazda inşa edilen binanın hangi bağımsız bölümüne ne oranda yansıdığının belirlenmesi ve hesaplanacak olan davalıya ait dava konusu B Blok 1, 2, 3, 4, 6 Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 581 ve 8 nolu bağımsız bölümlerdeki paylar üzerinden davacının miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi gerekirkenzmahkeme hakimi tarafından heyet bilirkişi raporunda belirtilen parasal değer üzerinden paya ulaşılarak yapılan değerlendirmeye göre iptal ve tescile karar verilmesi doğru değildir. Davalı vekilinin, bu yönlere değinen temyiz itirazları yer indedir. Kabulü ile yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.08.05.2013 tarih2013/4194 Esas 2013 7210 Karar” Yanlar arasında görülen tapu iptal tescil,olmadığı takdirde tenkis davası sonunda, yerel mahkemece, iptal-tescil isteğinin kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan I. P.’nın,19 parsel sayılı taşınmazını 23.07.1997 tarihinde davalı ikinci eşine satış suretiyle devrettiği, anılan taşınmazla daha sonra davalının 24.01.2000 tarihinde dava dışı Belediyeden satın aldığı 33 sayılı parsel sayılı taşınmazın 24.01.2000 tarihinde tevhit edilerek dava konusu 311 ada 34 sayılı parselin oluştuğu; muris İ.in 25.07.2008 tarihinde öldüğü, geri de mirasçı olarak davacı kızı ve davalı ekinci eşi ile dava dışı 3 çocuğunun kaldığı, davacının, miras bırakanın yapmış olduğu temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tevhitle oluşan 34 parsel sayılı taşınmazın tapusunun iptali ile tesciline tüm mirasçılar adına bunun mümkün olmaması halinde tenkis isteği ile eldeki davayı açtığı yargılama sırasında ise isteğini miras payına hasrettiği anlaşılmaktadır. Miras bırakan tarafından davalı ikinci eşine yapılan temliki işlemin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak gerçekleştirildiği belirlenmek ve benimsenmek suretiyle davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine. 582 Hüseyin KOVAN Ne var ki; dava konusu taşınmazın tevhit parseli olduğu gözetilmeksizin, başka bir ifadeyle muris tarafından temlik edilen 19 sayılı parsel ile münhasıran davalıya ait 33 sayılı parselin birleştirilmeleri ile çekişmeli 34 sayılı parselin oluştuğu (33 parselin Belediyeden satın alındığı) dikkate alınmaksızın, sadece 19 parsel sayılı taşınmazın toplam yüzölçümü üzerinden yola terk edilen 2.59m2 lik bölüm mahsup edilerek sonuca gidilmiştir. Hal böyle olunca; doğru sicil oluşturma ilkesi de gözetilerek yargıtay denetimine imkan verecek şekilde uzman bilirkişiden rapor alınarak ve yola terk edilen 2.59m21ik kısmın 33 parsel sayılı taşınmazla oranlama yapılmak suretiyle çekişmeli 34 sayılı parsele yansıtılması ve bu oran itibariyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı yazılı olduğu biçimde hüküm kurulması doğru değildir. Davalı vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlere hasren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.16.05.2013 tarih 2013/2125 Esas 2013/7914 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Melek K. ‘un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar; miras bırakanları Dede Y/nin kayden maliki olduğu 603, 771, 772, 820, 958, 270, 551, 598, 668, 732, 742 parsel sayılı taşınmazlarını davalı eşi Rahime ve ondan olma çocukları davalılar Enver Sedat ve Ömer’e satış yolu ile muvazaalı olarak temlik ettiğini ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescile karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, miras bırakanın borçları nedeniyle taşınmazlarını satmak zorunda kalması üzerine yabancılara satılmaması için kendilerinin satın aldığını, satışın gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 583 Mahkemece; miras bırakan tarafından davalılara yapılan temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 742 parsel sayılı taşınmazın 03/06/2014 tarihli ifraz işlemi ile 1269,1270,1271 parsellere 668 parsel sayılı taşınmazın da ifraz işlemi ile 1299,1300,1301 parsellere dönüştüğü ancak yeni parseller üzerinden tapu kayıtları ile geldi ve gittilerini gösterir tapu kütüğü sayfasının dosya arasında bulunmadığı, çekişme konusu 551 parsel sayılı taşınmaza ait 21/12/2006 tarih 3615 yevmiye numaralı resmi senet ve tapu kütüğünün incelenmesinde miras bırakan adına kayıtlı 90/216 payın davalı Ömer Yüce’ye temlik edildiği anlaşılmaktadır. Dava konusu taşınmazların miras bırakan tarafından davalılara temliklerinin muvazaalı kabul edilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Davalıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir .Reddine. Bilindiği üzere, tapu sicillerinin tutulması kamu düzeni ile ilgili olup, Hakim doğru sicil oluşturmakla yükümlüdür. Doğru sicil oluşturulabilmesi için yenilenen parsel numaraları üzerinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken sayfası kapatılan eski kadastral parsel numaraları üzerinden karar verilmesi doğru değildir. Hal böyle olunca, 742 parsel sayılı taşınmazın 03/06/2014 tarihli ifraz işlemi ile 1269,1270,1271 parsel numaralarını aldığı halde kapatılan 742 parsel numarası üzerinden 668 parsel sayılı taşınmazın da ifraz işlemi ile 1299,1300,1301 parsel numaralarını almasına karşın yeni tapu kayıtları ile geldi ve gittilerini gösterir tapu kütüğü sayfaları getirtilip denetimi yapılmadan kapatılan parsel numarası üzerinden karar verilmesi ayrıca 551 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan adına kayıtlı 90/216 payın davalı Ömer Yüce’ye temlik edilmesine rağmen 9 /216 pay üzerinden hüküm kurulması isabetsizdir. Davalılar vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü ye- rindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.29.05.2017 tarih 2014/20491 Esas 2017/2959 Karar” SORU – 86 MURİS TARAFINDAN MİRASÇILARDAN BİRİSİNE VERİLEN VEKALET İLE MURİSE AİT BİR TAŞINMAZIN SATILARAK PARASININ BİR KISIM MİRASÇILARIN HESABINA YATIRILMIŞ OLMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAZMİNAT DAVASI AÇILABİLİR Mİ? Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler, veya davacılar tapu kaydı değilde muvazaayı konu taşınmazın dava tarihindeki değerini tazminat olarak isteyebilirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir. Yukarıdaki soruya dönecek olursak muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tazminat davası açılması mümkün olmayıp koşulların varlığı halinde ancak tenkis talep edilebilir. Yanlar arasında görülen alacak davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.3.2013 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Ahmet T. ile temyiz edilenler vekili Avukat Halit A.geldiler du- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 585 ruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Emine S.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; tarafların kök murisi Seli- me’nin 13.04.2011 tarihinde davalılardan kızı Sevinç’i vekil tayin ettiği, vekil Sevinç’in miras bırakan adına kayıtlı olan 583 parsel sayılı taşınmazı 15.04.2011 tarihli akitle dava dışı Azmi E.’e satış suretiyle temlik ettiği, resmi senette satış bedeli olarak gösterilen 15.000,00 TL’nin yarı yarıya vekil Sevinç ile mirasçı davalı Sevgi’nin banka hesabına alıcı tarafından yatırıldığı, ayrıca aynı gün davalıların bankadaki mevduat hesaplarına ayrı ayrı 90.000,00’er TL para yatırdıkları anlaşılmaktadır. Davacılar, miras bırakanın taşınmazın satışından elde edilen paranın kendilerinden kaçırmak amacıyla muris tarafından davalılara devredildiğini iddia etmişlerdir. İddianın ileri sürülüş biçimi ve dava dilekçesi içeriğine göre, davada dayanılan hukuki sebebin muris muvazaası iddiası olduğu açıktır. Hemen belirtilmelidir ki, kaynağını Borçlar Yasasının 18. maddesinden (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 19.maddesi) alan 01.04.1974 tarih, 7ı sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, muris muvazaası aynen ” bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin B.K.’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu olarak tanımlanmaktadır.” Buna göre, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı temlik yaptığının kabul edilebilmesi için tapuda kayıtlı olan taşınmazını bağışlamak istediği halde satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile sicil kaydını mal kaçırmak istediği kişi üzerine aktarması (devretmesi) iktiza eder. 586 Hüseyin KOVAN Oysa somut olayda, miras bırakana ait taşınmazın satış bedelinin davalılara ödendiği görülmektedir. Öyle ise, muris tarafından yapılan işlem, elden bağış (gizli bağış) niteliğini taşır. Böylesi bir olguda ise, 01.04.1974 tarih, ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunduğu söylenemez. Ancak, koşullarının varlığı halinde Türk Medeni Kanununun 560. ila 571. maddeleri arasında öngörülen tenkis davasına konu olabilecektir. Eldeki davada, tenkis isteği ise bulunmamaktadır. Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davalıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.05.03.2013 tarih 2012/9261 Esas 2013/3233 Karar” SORU – 87 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI TAŞINMAZI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE MAHKEME NE YAPMALIDIR ? Dava konusunun devri başlıklı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 125,maddesiz 1 Davanın açılmasından sonra davalı taraf dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse,davacı aşağıdaki yetkilerden birisini kullanabilir: a) İsterse devreden taraf ile olan davasından vazgeçerek,dava konusunu devralmış kişiye karşı davasına devam eder.Bu taktirde davacı davayı kazanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur. b) İsterse davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür. 2)Davanın açılmasından sonra dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa,devralmış olan kişi,görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. Hükümlerini içermektedir. Sorunun cevabı maddenin 1.fıkrasında verilmiştir .Böyle bir durumda yani dava devam ederken davalının taşınmazı üçüncü bir kişiye temlik etmesi halinde mahkeme öncelikle davacı tarafa maddenin 1.fıkrasındaki seçimlik hakkını hatırlatıp,davacının üçüncü kişiye karşı davaya devam etmek istemesi halinde bu yöndeki davacının dilekçe veya zapta geçen beyanları ile dava dilekçesini üçüncü kişiye tebliğ etmek ve onun da hukuki dinlenme hakkını sağlamak ve delillerini toplamak sureti ile hasıl olacak sonuca göre bir karar vermek, davacının tercihini ilk dava açtığı kişiye karşı tazminat olarak kullanması halinde ise üçüncü kişi davadan haberdar edilmesine gerek olmaksızın yargılamaya devam etmeli ve mevcut delillere göre bir karar vermelidir. Dava açan kişilerin böyle bir durum ile karşılaşmaması için dava açarken taşınmazın üçüncü kişilere devir ve temlikinin önlenmesi için taşınmaz üzerine tedbir konulmasını mahkemeden talep etmeleri yararlı olacaktır. Tedbir talep edilmesi halinde, genelde tedbir kararının verildiğini de burada belirtmek isterim. Şüphesiz ki tedbir kararını verip ver- 588 Hüseyin KOVAN memek mahkemenin taktirindedir,ancak davanını niteliği gereği genelde tedbir kararı verilmektedir. Taraflar arasmda görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Zeynep D. K.’nün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde bedel isteğine ilişkindir. Davacı, 42335 ada 6 parsel sayılı taşınmazdaki 3 ve 5 nolu bağımsız bölümlerdeki 20/480 payının, davalı kardeşi ve vekili olan Demir Ş. tarafından vekalet kullanılarak, onayı ve bilgisi dışında muvazaalı şekilde diğer davalı eşi H. Ş.’na devrettiğini, bedel ödenmediğini ileri sürerek, davalı Hacican adına kayıtlı tapunun iptali ile adına tescilini, olmadığı takdirde taşınmaz bedelinden şimdilik 10.000,OOTL’nin davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılar, davacının yapılan satışları bildiğini, satış işleminin tamamen gerçek olup, ileri sürülen muvazaa iddialarının dayanaksız olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, tarafların yakınlığı, tanık anlatımları, davalı D. Ş.’nun 21/11/2013 tarihli oturumdaki beyanı ve dosya kapsamı gereği iddianın ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye göre; davacı tarafından 27.5.1998 tarih 09389 yevmiye numaralı vekaletname ile miras bırakan babalarından intikal eden taşınmazlara ilişkin işlemlerin yapılması için davalıya satış yetkisini de içeren vekalet verildiği, vekilin vekaleti kullanarak davacının 3 nolu bağımsız bölümdeki 80/2400 payını ve 5 nolu bağımsız bölümdeki 20/480 payını 05.02.2007 tarihinde diğer davalı eşi Yüksel’e devrettiği, davalı vekili Demir’in dolaylı beyanlarıyla bedel alınmadan ve davacının satış iradesi bulunmaksızın eşine temlik edildiği, davalı Yükselin de vekilin eşi olması sebebi ile bu durumu bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu, davalıların el ve işbirliği içinde hareket ettikleri, vekilin vekalet görevini kötüye kullandığı kabul edilerek davacının tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar verilmesinde kural olarak isabetsizlik yoktur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 589 Ne var ki; karardan sonra İzmir satış memurluğunun 2013/30 satış nolu dosyasında 16.04.2015 tarihli ihale sonucunda çekişme konusu 5 nolu bağımsız bölümün dava dışı Orhan A. T.ve N.A/a satıldığı anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonrada sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere dev- redilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanında doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 125. maddesinde dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usulü işlemler düzenlenmiştir. Söz konusu maddede, “dava konusunun devri” kenar başlığı altında; ”…isterse devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde davacı davayı kazanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderinden müteselsilen sorumlu olur. İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür…” şeklinde düzenleme getirilmiştir. O hâlde, kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan anılan yasal düzenlemeler gözetilmek suretiyle, mahkemece davacı tarafa seçimlik hakkının hatırlatılması, bu yöndeki usuli eksikliğin giderilmesi ve sonucuna göre işlem yapılarak ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalılar vekilinin temyiz itirazları değinilen yön itibariyle yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.03.2017 tarih 2014/20421 Esas 2017/1536 Karar” SORU – 88 MURİS SAĞ İKEN OĞLUNA TAPUDAN SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK ETTİĞİ İKİ ADET TAŞINMAZIN GERÇEKTE BAĞIŞ OLDUĞU İDDİASI İLE AÇMIŞ OLDUĞU DAVANIN YARGILAMASI SIRASINDA ÖLÜR İSE MİRASÇILARDAN BİR TANESİ,MURİSİN SAĞ İKEN AÇMIŞ OLDUĞU BU DAVAYI ISLAH EDİP,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI MİRAS PAYI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI OLARAK DAVAYA DEVAM EDEBİLİR Mİ ? 4721 sayılı TMK’nın 701. Maddesi “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallarla birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır” hükümlerini içermektedir. Burada öncelikle murisin sağ iken açmış olduğu bir dava- ya,mirasçılardan bir veya bir kaç tanesinin devam edip edemeyeceğinin usul hukuku açısından incelenmesi gerekir. Yukarıdaki madde metninden de anlaşılacağı üzere,miraşçılar tereke üzerinde el birliği ile maliktirler, yani her mirasçı muristen kalan malların her zerresinde hak sahibidir, istisnalar hariç olmak üzere mirasçılar murisin mal varlığı üzerinde birlikte hareket etmek zorundadırlar, dolayısıyla mirasçılardan bir veya birkaç tanesi, murisin sağ iken açtığı davayı takip etmeleri hukuken mümkün değildir. Böyle bir durumda mahkeme hakimi davayı takip etmek isteyen mirasçı veya mirasçılara,tüm mirasçıların davada birlikte hareket etmeleri, ve zorunlu dava arkadaşlığı olduğu hususunu hatırlatıp,davayı takip etmek isteyen mirasçı veya mirasçılara diğer tüm mirasçıların muvafakatlarının alınması veya T.M.K.640.maddesine göre miras şirketine mümessil tayin ettirmeleri için kesin süre vermeli,diğer tüm mirasçıların muvafakatları alınır veya miras şirketine mümessil tayin edilir ise davaya devam edilmeli,aksi taktirde dava şartı yokluğu nedeni ile dava red edilmelidir. Hiç şüphesiz ki davalı da mirasçı olmakla bir kişi hem davacı hem de davalı olamayacağından, taşınmaz temlik edilen davalının muvafakatinin alınmasına gerek olmayacaktır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 591 Eğer miras şirketine mümessil tayin edilmiş ise bu durumda mümessil tarafından dava takip edilebilir, mirasçıların bir veya birkaç tanesinin davayı takip yetkisi kalmayacaktır. Unutulmamalıdır ki gerek tüm mirasçıların muvafakatlarının alınması veya miras şirketine mümessil tayin edilmesi şeklinde olsun devam edilecek dava murisin açtığı davadır, ve mirasçılar murisin halefi olarak davaya devam edecekler ve murisin sahip olduğu hukuki haklara sahip olacaklardır. Murisin sağ iken açtığı dava inançlı işleme dayalı tapu iptal tescil davası olmakla davayı takip edecek mirasçı veya miras şirketine atanmış olan temsilci inançlı işleme dayalı tapu ipal ve tescil davası olarak davaya devam edebilirler. Yukarıdaki soruya dönecek olur isek, mirasçının muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açabilmesi için her şeyden önce mirasçılık sıfatını kazanmış olması gerekir,Türk Medeni Kanun hükümlerine göre bir kişi ancak miras bırakan kişinin ölmesi ile mirasa hak kazanır,yine hukukun genel kuralı ve yargıtay içtihatlarına göre her dava açıldığı tarihteki durum ve koşullara göre karara bağlanır. Sorumuza tekrar dönecek olur isek muris sağ iken, kimse onun mirasçısı olduğunu iddia edemeyeceğinden,muris’in sağ iken açtığı bir davaya,bu kişinin yargılama sırasında ölmesi halinde bir veya bir kaç mirasçı tarafından murisin açtığı davaya devam etmesi hukuken mümkün olmadığı gibi murisin açtığı dava tarihinde taraf sıfatı bulunmayan mirasçının davayı ıslah ederek muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptal tescil davasına dönüştürmesi de elbette mümkün olmayacaktır. SORU – 89 MURİSİN SAĞLIĞINDA AÇIP RED EDİLEN MUVAZAA NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI MİRASÇININ AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI YÖNÜNDEN KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ? Kesin hüküm başlıklı 6100 sayılı HMK’.nun 3O3.maddesi: ” Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için,her iki davanın tarafları- nın,dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir………………………………………………………………………. “hükmünü içermektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere kesin hükümden bahsedebilmek için yukarıda belirtilen üç unsurun aynı anda bulunması gerekir . Yukarıdaki soruya dönecek olursak muris tarafından açılıp red edilen dava mirasçı tarafından açılan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davada kesin hüküm teşkil etmesi mümkün değildir. Kesin hükümden söz edilebilmesi için iki davanın taraflarının, dava konusunun ve dava sebebinin aynı olması gerekir Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakan Kadir’in mal kaçırmak amacıyla 6 parça taşınmazını oğlu davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin gerçek satış olmadığını, murisin sağlığında açtığı davada irade beyanının hibe olduğunun belirlendiğini ileri sürüp muvazaa nedeniyle tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı taktirde tenkisine karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, iddiaların doğru olmadığını, murisin sağlığında muvazaa iddiasıyla aynı taşınmazlar için açtığı davanın derdest olup sonucunun beklenmesi gerektiğini belirtip, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, çekişme konusu taşınmazlar için murisin sağlığında muvazaa, hata ve hile hukuksal nedenlerine dayalı olarak açtığı, yine mirasçı Hanife’nin aynı nedenle açtığı tapu iptali ve tescil davalarının reddedilip, kararlar kesinleştiğinden temliklerin geçerli ve ivazlı olduğunun kabulü gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 593 Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Emine S.Tn raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir. Mahkemece, taraflar arasında kesin hüküm bulunduğu, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan K. S.’in 30.08.2001 tarihinde öldüğü, mirasçı olarak eldeki davanın tarafları ile dava dışı ikinci eş Hanife’nin kaldığı, murisin çekişme konusu 2, 4, 6, 10 ve 12 nolu bağımsız bölümler ile 992 parsel sayılı taşınmazı 28.03.1996 tarihli akitle oğlu davalıya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır. Anılan taşınmazlar bakımından murisin sağlığında davalı aleyhine Karadeniz Ereğli 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/69 esasta açtığı tapu iptali ve tescil istekli davanın mahkemece, taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak nitelendirilip davanın reddine dair kararın, dairenin 12.11.1998 tarih, 1998/11484 esas, 1998/12703 karar sayılı bozma ilamında davada taraf muvazaası hukuksal nedenine değil, hata ve hile hukuksal nedenine dayanıldığı hususunun vurgulandığı, mahkemece bozma ilamına uyulduktan sonra miras bırakan Kadir’in öldüğü, davanın tereke temsilcisi tarafından yürütülerek hata ve hile iddiasının kanıt- lanamadığı gerekçesiyle aynı mahkemenin 29.01.2008 tarih, 1999/136 esas, 2008/16 karar sayılı ilamı ile davanın reddine ilişkin olarak verilen kararın temyiz edilmeksizin 15.04.2008 tarihinde kesinleştiği görülmektedir. Ayrıca; mirasçı Hanife’nin aynı 6 parça taşınmaz bakımından davalı aleyhine muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açtığı tapu iptali ve tescil davasının da, Karadeniz Ereğli 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.10.2008 tarih, 2002/424 esas, 2008/440 Karar sayılı ilamı ile muris tarafından 1999/136 esasta açılan davanın kesin hüküm-kesin delil oluşturduğu gerekçesiyle reddedildiği ve bu kararın da temyiz edilmeksizin kesinleştiği dosya kapsamı ile sabittir. Bilindiği üzere; maddi anlamda kesin hüküm, yargısal (kazai) kararlara tanınan yasal gerçeklik (hakikat) vasfıdır. Bu vasıf yargısal (kazai) kararların gerçeğe (hakikata) uygun olarak verildiğinin kabul edilmesini zorunlu kılar.Kesin hüküm kuralı, haklı ve adil kararların korunması yanında, kişiler arasındaki çekişmelerin sonsuza dek davam etmesini 594 Hüseyin KOVAN önlemek, toplumun istikrar ve düzenini sağlamak, hukukun ve yargının güvenirliğini korumak amacıyla da kabul edilmiştir .Bütün yasal yollar kapandıktan ve verilen hüküm kesinleştikten sonra, aynı davanın tekrar yargı önüne getirilmesi, toplumda sonu gelmeyen çekişmelere, huzursuzluklara, istikrarsızlıklara, kazanılmış hakların her zaman ortadan kaldırılabileceği endişesine neden olur.Çelişkili kararların çıkmasına sebebiyet verir.Bu itibarla, tarafları,mevzuu ve sebebi aynı olan Devletin iştiraki, hakimin tarafsız araştırması ve iradesi ile kurulan, tüm yasal yollardan geçmek suretiyle; diğer bir anlatımla şekli yönüyle de kesinleşen önceki hükmün korunmasında kamunun büyük yararı bulunmaktadır. Hukukumuzda kamu düzeninden sayılan ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 237.maddesinde düzenlenen kesin hüküm tarafların anlaşmaları ile ortadan kaldırılamadığı gibi, mahkemece kendiliğinden (resen) göz önünde tutulur. Düzenlediği hak ve çıkar ilişkileri yönünden yasal gerçeklik (hakikat) sayıldığından taraflarını bağlar. Somut olaya bu ilke ve olgular doğrultusunda bakıldığında, miras bırakan tarafından davalı aleyhine açılan ve 1999/136 esasta görülen davanın mirasçı Hanife tarafından açılan dava bakımından kesin hüküm ya da güçlü delil oluşturduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Şöyle ki, muris tarafından açılan davada hata-hile hukuksal nedenine dayanılmış, mirasçı Hanife tarafından açılan davada ise, muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılmıştır. Bu durumda, dava sebeplerinin aynı olmadığı kuşkusuzdur. Mirasçı Hanife tarafından açılan 2002/424 esas sayılı davada yanlış değerlendirme ile verilen ve temyiz edilmeksizin kesinleşen kararın davacıları bağlayacağından söz edilemez. Anılan ilam olsa olsa o davanın davacısı Hanife bakımından bağlayıcı olacaktır. Hal böyle olunca; davacıların muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iddialarının incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanıp varılacak sonuç çerçevesinde bir hüküm kurulması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi “l.HD.29.04.2010 tarih 2010/2916 Esas 2010/5052 Karar” SORU – 90 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇAN MİRASÇI YARGILAMA SIRASINDA DAVASINI ‘TAPU İPTAL TESCİL OLMADIĞI TAKTİRDE TENKİS “ OLARAK ISLAH EDEBİLİR Mİ ? Hemen belirtmek gerekir ki davacı davasını tamamen ıslah ederek, tapu iptal ve tescil davasını ıslah ile tenkis davasına dönüştürebilir. Buna yasal engel yoktur. Ancak yukarıda soruda olduğu gibi davacı mirasçı tapu iptal ve tesçil davası olarak açtığı davasını ” Tapu iptal tescil bu mümkün olmaz ise tenkis olarak ıslah etmesi mümkün değildir. Yargıtay bunu kabul etmemektedir. Bilindiği üzere tenkis talebi mirasçının saklı payına ilişkin olup,tapu iptal ve tesçil talebine göre yani miras payına göre daha azdır oysa ıslahın amacı ise dava değerini artırmaya yönelik bir işlemdir .Anayasa mahkemesinin H.U.M.K. 87 .maddesindeki .dava değerinin artırılama- yacağı yönündeki ibarenin iptal ediş amacıda budur. Dava değerini azaltmaya ıslah ile imkan verilmesi halinde davayı kaybedeceğini anlayan davacılar vekalet ücretinden kurtulmak için dava değerini azaltacaklardır, ki buna cevaz vermemek gerekir. Uygulamada genellikle bu tür davalar tapu iptal tesçil olmaz ise tenkis şeklinde terditli şekilde açılmaktadır. Eğer tenkis talebi unutulmuş ise bu durumda yapılacak olan en doğru şey tenkise ilişkin ayrı bir dava açıp açılan tenkis davasının tapu iptal tesçil davası ile birleştirilmesini sağlamak olmalıdır .Aksi taktirde mağduriyetlere neden olunabilir.. Dava ve birleşen dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Davacılar, miras bırakan babaları Mecit T.’ün 2748 ve 2429 parsel sayılı taşınmazlarını 1982 yılından beri birlikte yaşadığı davalı ikinci eşi Rabiye’ye satış göstermek suretiyle devrettiğini, öte yandan, parasını ödeyerek üçüncü kişilerden satın aldığı kat irtifakı kurulu 200 ada 22 parseldeki 2 nolu meskeni davalı eşi adına, kat irtifakı kurulu 182 ada 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu işyerlerini, ikinci eşinden olma davalı oğlu Ahmet Cemaleddin adına tescil ettirdiğini, yine murisin aracını da takasa vermek suretiyle satın aldığı 39 SS 064 plakalı aracı da davalı oğlu adına tescil et- 596 Hüseyin KOVAN tirdiğini, temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu kayıtları ile araç kaydının iptali ile miras payları ora- nmda tescile, ayni kazanılmaları imkansız hale gelirse bedellerinin tazminine karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında vermiş oldukları 31.01.2012 havale tarihli dilekçe ile; dava dilekçelerini ıslah ettiklerini, üçüncü kişilerden alınan yerlerle ilgili gizli bağışın sözkonusu olduğunu bildirerek, tapu kayıtları ile araç kaydının iptali ile mirasçılar adına tesciline, mümkün olmadığı takdirde tenkisine karar verilmesini talep etmişler, birleşen davaları ile de; aynı iddialarını tekrar ederek miras bırakanın bedelini ödeyerek satın aldığı 182 ada 80 parsel sayılı taşınmazını da davalı oğlu adına tescil ettirdiğini, temlikin gizli bağış niteliğinde olup tenkisi gerektiğini ileri sürerek, tapu iptal ve miras payı oranında tescile, mümkün olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir Davalılar vekili ise, iddiaların doğru olmadığını, davalı Rabiye’nin, adına kayıtlı yerleri birikimleri ile aldığını, öte yandan, davacıların, miras bırakandan iki adet daire ve bir dükkan aldıklarını kabul ettiklerine ve kardeşleri Ahmet’in mal edinmesine rıza gösterdiklerine ilişkin noterde 10.06.1994 tarihinde taahhütnameler imzaladıklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, miras bırakan tarafından devredilen çekişmeye konu 2748 ve 2429 parsel sayılı taşınmazların davalı Rabiye’ye temlikinin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, diğer taşınmazlara yönelik açılan davada ise, davalı Ahmet adına alınan taşınmazlara yönelik davacıların muvafakatlerinin bulunduğu, davalı Rabiye adına alınan taşınmazlar yönünden ise miras bırakanın katkısının ne kadar olduğunun ispatlanamadığı gerekçesi ile davalı Ahmet hakkında açılan dava ile birleşen davanın reddine, davalı Rabiye hakkında açılan davanın kısmen kabulü ile 2748 ve 2429 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranmda davacılar adına tesciline karar verilmiş, karar yalnızca davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Mecit T.’ün 2429 ve 2748 parsel sayılı taşınmazlarını 21.03.1986 tarihinde satış göstermek suretiyle davalı ikinci eşi Rabiye Toksöz’e satış suretiyle devrettiği, 1931 doğumlu olan miras bırakanın 22.06.2010 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak ilk eşten olma çocukları olan davacılar ile davalı ikinci eşi, yine dava ve birleşen davada davalı olan ikinci eşten olma oğlu Ahmet Cemalettin Toksöz ile dava dışı ilk eşten olma kızı İlknur Görçin’in kaldıkları, öte yandan asıl davaya konu taşınmazlardan kat irtifakı kurulu 200 ada 22 parsel- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 597 deki 2 nolu meskeni davalı Rabiye’nin 20.07.1984 tarihinde dava dışı kişiden satın alarak edindiği, yine kat irtifakı kurulu 182 ada 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu işyerlerini 26.09.1996 tarihinde üçüncü kişiden, yaşı küçük olan davalı Ahmet Cemalettin adına anne ve babası olan muris ile Rabiye’nin satın alarak tescil ettirdikleri, birleşen davaya konu 182 ada 80 parsel (ifraz öncesi geldisi olan 182 ada 17 parsel) sayılı taşınmazı da 07.07.1992 tarihinde yine davalı Ahmet Cemalettin’e velayeten anne ve babasının satın alarak onun adına tescil ettirdikleri anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun(TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu- nun(TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun(BK) 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. 598 Hüseyin KOVAN Somut olaya gelince; asıl davaya konu yapılan taşınmazlardan, kat irtifakı kurulu 200 ada 22 parseldeki 2 nolu meskenin dava dışı kişiden davalı Rabiye adına, yine kat irtifakı kurulu 182 ada 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu işyerleri ile birleşen davaya konu 182 ada 80 parsel sayılı taşınmazın üçüncü kişiden davalı Ahmet Cemalettin adına satın alınıp, bu taşınmazların bedellerinin muris tarafından ödendiğine ilişkin iddialar gizli bağış (elden bağış) niteliğinde olduğundan; bu iddiaya dayanılan tapu iptal ve tescil isteklerinde 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmamaktadır. Ancak, koşulların gerçekleşmesi halinde TMK’nun 560. ile 571. maddeleri arasında öngörülen tenkis davasına konu olabilir. Ne var ki birleşen davaya konu taşınmazla ilgili tenkis iddiası yönünden de Türk Medeni Kanunu’nun 571/1. maddesinde öngörülen hak düşürücü süre içerisinde dava açılmış değildir. Öte yandan; asıl davaya konu 22 parseldeki 2 nolu bağımsız bölüm ile 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu bağımsız bölümler bakımından ise dava dilekçesinde iptal ve tescil, ayni kazanılması imkansız hale gelirse tazminat istenmiş, yargılama sırasında ise sunulan 31.01.2012 havale tarihli dilekçe ile dava dilekçesinin ıslah edildiği bildirilerek tapu iptal ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tenkis talep edilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki; dava konusu edilmeyen bir şeyin ıslah yoluyla davaya ithaline ve dava konusu haline getirilmesine yasal açıdan olanak bulunmamaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.06.2011 tarihli, 2011/1-364 esas, 2011/453 karar) O hâlde, asıl dava da; davacıların muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açtığı tapu iptali ve tescil, ayni kazanılması mümkün olmadığı takdirde tazminat istekli davalarını tamamen değiştirerek (ıslah ederek) tenkise çevirmedikleri, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davalarını muhafaza ederek bu taleplerine ilâveten şayet bu talepleri yerinde görülmezse terditli olarak tenkis talebinde bulundukları; dolayısıyla davacı muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil, olmazsa tazminat talebinden vazgeçerek davasını tenkis davasına çevirmeyip, ayrı bir davanın konusu olabilecek tenkis talebini ilk talebine eklediğinden, davada Hukuk Muhakemeleri Ka- nunu’nun 180. maddesi anlamında kamilen (tam) ıslah yoluna gidilmediği, bu anlamda herhangi bir işlem yapılmamış olduğu gibi harcı yatırılarak açılmış ayrı bir tenkis davası da bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda tenkis isteği yönünden yöntemine uygun yapılmış davanın tamamen ıslahından söz edilemez. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 599 Bu durumda; asıl davada tenkis isteğinin değerlendirilmesine olanak bulunmadığı açıktır. O hâlde; birleşen dava ile, asıl davaya konu yapılan taşınmazlardan 22 parseldeki 2 nolu bağımsız bölüm ile 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu bağımsız bölümler yönünden davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçelerle ve sonucu itibariyle doğrudur. Davacılar vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davacılar vekilinin öteki temyiz itirazlarına gelince; Davacılar asıl davada; murise ait 39 LS 810 plakalı aracın takasa verilip eksik kalan kısmının da miras bırakan tarafından ödenerek davalı Ahmet adına 39 SS 064 plakalı aracın satın alındığını iddia ederek anılan aracın da kaydının iptali ile miras payları oranında tescil istedikleri halde, mahkemece anılan araçla ilgili herhangi bir değerlendirme yapılmamış olması doğru değildir. Kabule göre de; davalarım birleştirilmesi durumunda birleştirilen davalar bağımsızlıklarını korumaya devam ettiklerinden, karar verilmesi halinde, dava ve birleşen dava için ayrı ayrı harç, yargılama gideri ve avukatlık ücretine hükmedilmesi gerekirken, bu hususun gözardı edilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru olmadığı gibi, davanın kısmen kabul kısmen reddi halinde karar ilâm harcı kabul edilen dava değeri üzerinden hesaplanarak davalıdan tahsiline karar verilmesi gerekirken, bu ilkelerin de gözardı edilerek reddedilen taşınmazların değerlerinin de hesaplamaya dahil edilerek fazla karar ilâm harcına hükmedilmiş olması, hatalı hesaplanan karar ilâm harcının 88.301,64.-TL’sinin de davacı taraftan tahsiline karar verilmiş olması yerinde değildir. Davacılar vekilinin belirtilen nedenlerle temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMKun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.12.2013 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.100.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.11.11.2 014 tarih 2013/14142 Esas 2014/17318 Karar “ Taraflar arasında görülen tapu iptali-tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili ve davalı Sabire B. vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz 600 Hüseyin KOVAN edilmiş olmakla davalı Sabire B. vekilinin duruşma isteğinin değer itibariyle reddine karar verildi. Dosya incelendi, Tetkik Hakimi Mehmet D.’nın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir. Davacılar, 03.02.2005 tarihli dava dilekçesi ile miras bırakanları Celal B.’ın kay den malik olduğu 2460 parsel sayılı taşınmazını mirasçılardan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak davalı Sabire’ye, onunda diğer davalı Adile’ye temlik ettiğini, temlik tarihinde murisin ehliyetsiz olduğunu ileri sürerek tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemişler, 17.11.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile de muris muvazaası ve ehliyetsizlik hukuksal nedeni ile tapu iptali ve tescile, olmazsa tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Mahkemece, tenkis isteğinin davacı Emine B. yönünden kabulüne diğer davacılar yönünden davanın reddine karar verilmiştir. Bilindiği üzere, ıslahın yapıldığı tarih itibarıyla uygulanması gereken HUMK’un 87/son maddesi Anayasa Mahkemesince iptal edilerek müddeabihin arttırılması yasağı kaldırılmış olmakla birlikte, daha önce dava konusu edilmeyen bir hususun ıslah yolu ile de olsa yeniden dava konusu yapılmasına yasal olanak yoktur. Somut olayda, davacı başlangıçta açtığı ehliyetsizlik ve muris muvazaası davasını tamamen değiştirerek (ıslah ederek) tenkise çevirmediği, önceki taleplerini muhafaza ederek bu taleplerine ilaveten şayet bu talepleri yerinde görülmezse terditli olarak tenkis talebinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, davada kamilen (tam) ıslah yoluna gidilmemiş, bu anlamda herhangi bir işlem yapılmamış olduğu gibi harcı yatırılarak açılmış ayn bir tenkis davası da bulunmamaktadır. Bu durumda yöntemine uygun yapılmış kamilen ıslahtan da söz edilemez. O halde tenkis isteğinin değerlendirilmesi ve bu konuda hüküm kurulması isabetsizdir. Hal böyle olunca, davacıların muris muvazaası ve ehliyetsizlik iddialarının değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Tarafların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.17.02.2014 tarih 2013/17042 Esas 2014/4155 Karar” SORU-91 MURİS TARAFINDAN EŞİNE TAŞINMAZ ÜZERİNDE İNTİFA HAKKI TEMLİK EDİLMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir. Kanaatimce burada muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal davalarının yasal dayanağı olan 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı içtihadı birleştirme kararının uygulanması mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı dava açılabilmesi için muris kendi adına tapuda kayıtlı olan bir taşınmazı,gerçek amacı bağışlamak olmasına rağmen,diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye tapuda şatış şeklinde veya bir başka şekilde devir ve temlik edilmiş olması gerekir. Burada ise mülkiyetin temliki söz konusu olmayıp sadece intifa hakkı temlik edilmektedir,intifa hakkı son bulduğunda mülkiyet yine murise ait olup mirasçılarda miras payları oranında bu taşınmazdan hisselerini alacaktır. Bu nedenle davanın reddi gerekirdi. 602 Hüseyin KOVAN Esasen Hukuk Genel Kurulu da bu hususa değinmiş ve intifa hakkının temliki yönünden iptal davası açılıp açlamayacağının öğreti ve uygulamada tartışmalı olduğunu bu konuda bir görüş birliği bulunmadığını bildirmiş olup bozma ilamı içeriğine ve kazanılmış haklar gözetilerek inceleme yapmış olup oy çokluğu ile alınan Hukuk Genel Kurulu kararını aşağıda sunuyorum. Taraflar arasındaki “İntifa hakkının muvazaa nedeniyle kaldırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 8.Hukuk Mahkemesinin davanın kabulüne dair verilen 13.07.2009 gün ve 2008/133 E-2009/307 K. Sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 21.01.2010 gün ve 2009/14782-2010/326 sayılı ilamı ile; (“…Dava, 572 ada 25 parsel sayılı taşınmazdaki yapının 2. kat 3 numaralı bağımsız bölümü üzerindeki davalı lehine mevcut intifa hakkı kaydının terkini istemiyle açılmıştır. Davalı, yaşlı eşler arasında hayatta kalan eşin açıkta kalmaması maksadıyla intifa hakkı tesisinin bir gelenek olduğunu, kaldı ki intifa hakkının bedeli ödenerek kurulduğunu, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı lehine olan intifa hakkının murisin kızı olan davacıdan mal kaçırmak amacıyla tesis edildiği ve muvazaalı olduğunun belirlendiği gerekçesiyle dava kabul edilmiştir. Hükmü, davalı temyiz etmiştir. Türk Medeni Kanununun 794. maddesi hükmüne göre intifa hakkı hak sahibine konusu üzerinde tam bir yararlanma yetkisi sağlar ve tescil edilmişse herkese karşı ileri sürülebilir. Yasanın 796. maddesi uyarınca da intifa hakkı, konusunun tamamen yok olması ve taşınmazlarda tescilin terkini, yasal intifa hakkı sebebinin ortadan kalkması, sürenin dolması hak sahibinin vazgeçmesi ya da ölümü gibi sebeplerle sona erer. Davacı bu sebeplerin varlığı iddiasına dayanmamıştır. Davada intifa sözleşmesinin muvazaalı kurulduğu iddiası bulunmaktadır. Kural olarak, genel hükümlere dayanılmak suretiyle intifa sözleşmesinin tarafların gerçek iradesiyle kurulmadığı, muvazaalı olarak yapıldığının iddia edilmesi olanaklıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse; muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemenin dayanılan sözleşmedeki tarafların gerçek ve müşterek amaçlarını Borçlar Kanununun 18.maddesi hük- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 603 münden yararlanarak açıklığa kavuşturması gerekir. Zira bu gibi durumlarda intifa sözleşmesinin ivazlı (bedel karşılığı) yapıldığı değil, bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığı kabul edilir. Bu durumda mahkemece, sözleşmedeki gerçek amacın mirasçılardan mal kaçırmak olduğu ve sözleşmenin muvazaa ile illiyedi bulunduğu iddia edildiğinden gerçek amacın belirlenebilmesi için sözleşmenin yapıldığı tarihteki murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, intifa hakkı bedelinin mal varlığına oranı, murisin intifa sonucu elde edeceği bedele ihtiyaç durumu ve bu bedelin makul kalacak bir sınırda olup olmadığı, özellikle de yerel örf ve adete göre ileri yaşta yapılan evliliklerde ikinci eşin bir teminat ihtiyacını karşılamak üzere böylesine sözleşmeler yapılıp yapılmadığı incelenip araştırılmalı, istem sonucuna uygun bir hüküm kurulmalıdır. Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan eksik inceleme ve araştırmayla dava kabul edildiğinden karar bozulmalıdır…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, muris muvazaasına dayalı olarak intifa hakkının geçersizliğinin tespit edilerek kaldırılması istemine ilişkindir. Davacının babası miras bırakan tarafından, 02.12.2004 tarihli akitle 25 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu meskenin çıplak mülkiyeti kendi üzerinde bırakılarak, intifa hakkı 14.700.000.000 TL bedelle davalı eşine temlik edilmiştir. Mahkemece, davalı lehine olan intifa hakkının murisin kızı olan davacıdan mal kaçırmak amacıyla tesis edildiği ve muvazaalı olduğunun belirlendiği gerekçesiyle dava kabul edilmiştir. Davalının temyizi üzerine Özel Dairece karar başlık bölümüne aynen alınan nedenlerle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davalı vekili temyize getirmektedir. Hemen vurgulamakta yarar vardır ki, miras bırakan tarafından taşınmazda intifa hakkının temlikinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak istekte bulunulup bulunulamayacağı uygulama ve öğretide tartışmalı olup; bu konuda görüş birliğine varılmış değildir. 604 Hüseyin KOVAN Ne var ki somut olayda, mahkemece intifa hakkı tesisinde muris muvazaası hukuksal nedeninin uygulanacağı kabul edilmiş,Özel Dairece de intifa hakkının muris muvazaasına konu olamayacağına dair bozma yapılmadığından,eldeki davaya mahsus olmak üzere intifa hakkı tesisinde muris muvazaası uygulanacağı konusunda usuli kazanılmış hak gerçekleşmiştir. Hal böyle olunca; ilk karar, bozma ve direnme kararlarının açıklanan kapsamı ve gerçekleşen usuli kazanılmış hakkın varlığı karşısında, intifa hakkı tesisinde muris muvazaası hukuksal nedeninin uygulanacağı konusu mahkeme ve dairenin kabulünde olup, somut olay yönünden uyuşmazlığa konu değildir. Uyuşmazlık mahkemece yapılan inceleme ve araştırmanın hüküm kurmaya yeterli olup olmadığı noktasındadır. Öncelikle belirtmekte yarar vardır ki, uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mev- suf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada, miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda; yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak; resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 605 Hukuk Genel Kurulu’nca dosya kapsamı ve toplanan deliller irdelenmiş; mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hüküm vermeye elverişli bulunmuş ve miras bırakan tarafından davalı eşine yapılan intifa hakkı tesisi şeklindeki temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak temlik edildiğinin kanıtlanamadığı,davanın reddine karar verilmesi gerektiği kanaatına varılmıştır. Açıklanan bu değişik gerekçe ile usul ve yasaya aykırı bulunan direnme kararının bozulması gerekmiştir. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine,, Oy çokluğu ile karar verildi. “HGK.15.04.2011 tarih 2010/14-599 Esas 2011/178 Karar” SORU – 92 MURİSİN KADASTRO TESPİT ÇALIŞMASI SIRASINDA KENDİSİNE AİT TAŞINMAZI, SATTIĞINI VE KULLANAN KİŞİ ADINA TESCİL EDİLMESİNE MUVAFAKAT ETTİĞİNİ BEYAN ETMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLR Mİ ? Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir. Yukarıdaki soruya dönecek olur isek murisin kadastro teknisyenine,taşınmazı sattığı ve davalı adına tescil edilmesine muvafakat ettiği yönündeki beyanları,içtihadı birleştirme kapsamında kalmadığından böyle bir davanın açılması mümkün değildir açılır ise de, dava red ile sonuçlanacaktır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 607 çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Çatalca 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.10.2012 gün ve 2012/93E., 2012/276 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 10.04.2013 gün ve 2013/1536 E., 2013/5320 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve miras payları oranında adlarına tescili isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 72, 73, 74 ve 75 parsel sayılı taşınmazların 22.09.1965 tarih 196 sıra numarası ile tapuda miras bırakan Halil K. adına kayıtlı iken, 13.10.1978 tarihinde yapılan tapulama çalışmaları esnasında, Halil tarafından haricen oğulları İsmail, Hüseyin ve Ahmet’e satıldığı açıklanmak ve miras bırakanın muvafakat beyanı da alınmak suretiyle davalılar adına tesbit ve tescilleri yapılmıştır. Bilindiği gibi, gerek 01.04.1974 gün 1/2, gerekse 16.03.1990 tarih 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararlarında açıkça vurgulandığı üzere “muris muvazaası, miras bırakanın danışıklı olarak mirasçılarım miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde satış doğrultusunda açıklaması halinde, saklı pay sahibi olsun yada olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin BK’nun 18. Maddesine 608 Hüseyin KOVAN dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek, dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu olarak tanımlanmaktadır.” Çekişmeli 72, 73, 74 ve 75 parsel sayılı taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtları, asıl kayıt sahibi olan ortak miras bırakanın tapulama sırasında tapulama teknisyenleri huzurunda verdiği ve imzası ile tapulama tutanağına bu yerlerin haricen davalılara sattığını ve davalılar adına tesbitine muvafakat ettiğini beyan etmesi üzerine oluşmuştur. Davacılar, murisin yaptığı bu tararrufun bedelsiz olduğunu ve kendilerinden mal kaçırma amacına yönelik bulunduğunu, taşınmazların davalılar üzerine geçirilmesinde satışın değil, bağışın üstün tutulduğunu, mülkiyetin devrinin muvazaa ile illetli olduğunu, bu itibarla geçersiz olduğundan asıl amaçlanan bağış sözleşmesinin de bu konuda açık bir beyan taşınmadığı için biçim koşulundan yoksun olması sebebiyle geçersiz bulunduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlardır. Gerçekten, tapulu taşınmazlarda mülkiyeti nakleden akitlerin resmi biçimde yapılması TMK,nun 706, BK’nun 213 ve Tapu Kanununun 26.maddesı hükmü gereğidir. Ne varki, gerek 766 sayılı Tapulama Kanununun 32/B maddelerinde, gerekse 9 Ekim 1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanununun 13/B-a maddesinde bu yasaların genelde bir tasfiye yasası olmaları nedeniyle TMK’nun 706 ve BK’nun 213.maddesinde mülkiyetin naklinde öngörülen buyurucu nitelikteki hükümlere ayrık bir düzenleme getirilmiştir Buna göre kayıt sahibinin tapulama sırasında kadastro teknisyeni huzurunda, taşınmazın zilyedi adına tespit ve tesciline muvafakatini bildirmesi, mülkiyetin zilyet adına geçirilip, onun üzerine tespitinin yapılabilmesi için yeterli kabul edilmiştir. Eş anlatımla kadastro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bildirimi, resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görülmüştür. Kayıt sahibinin zilyet adına tesbite muvafakat beyanının haricen satış gibi ya da başka bir nedene dayandırılarak ileri sürülmüş olması da bu kabulde sonuca etkili değildir. Öte yandan HGK’nun 29.11.2006 gün 2006/1-734 esas, 2006/761 karar sayılı yine HGK’nun 16.06.2010 gün 2010/1-282 Esas ve 2010/323 Karar sayılı ihtarlarında ”Bir konunun içtihadı Birleştirme Kararı ile aydınlanması, ameli sonuç bakımından o konuda yeni bir yasa çıkarılması anlamına gelmektedir. Nasıl ki, yasa hükümleri uygulanırken tefsirleri ve asıl amacının belirlenmesi gerekmekte ise yine yasa hükmünde olan İçtihadı Birleştirme Kararının da tefsiri mümkün olup, bu durum sonuçları Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 609 ile bağlayıcı olan İçtihadı Birleştirme Kararının genişletilmesi ve değiştirilmesi anlamına gelmemektedir Bu nedenle İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde muris muvazaasının oluşabilmesi için taşınmazın tapu sicilinde kayıtlı olması yanında murisin tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olması koşulunun ne anlama geldiğinin saptanması gerekmektedir. Burada kastedilen irade açıklaması murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması değil, her ne biçimde ve her ne yolla olursa olsun murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas olmasıdır, yani iradenin hangi vasıta ile değil, hangi amaçla tapu memuru önüne geldiği önemlidir,”denilmektedir. Görüleceği üzere butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasarruflarının iptaline imkan tanıyan bu tevhidi içtihat kararının uygulanabilmesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda iradesini satış doğrultusunda açıklaması yada yukarıda tarih ve sayısı yazılı HGK Kararlarında da açıklandığı gibi eşdeğer sonuç doğuran Kadastro Kanununun 12/B-a maddesi uyarınca kadastro teknisyeni huzurunda bu doğrultuda beyanda bulunması gerekir. Somut olayda, ortak miras bırakan tapulama sırasında tapulama teknisyenleri huzurunda verdiği ve imzası ile tapulama tutanağına bu yerleri haricen davalılara sattığını ve davalılar adına tesbitine muvafakat etliğini beyan etmiştir. Kadastro Kanunu 13/B-a maddesine göre Kadastro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bildirimi, resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görüldüğüne, HGK.nun yukarıda bildirilen kararlarına göre de murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması şart olmadığına, her ne şekilde ve her ne yolla olursa olsun murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas olması önemli olduğuna göre mahkeme gerekçesinde açıklandığı gibi kadastro tutanağına şerh verilmesi suretiyle yapılan işlemlerin 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında kalmadığını söylemek doğru değildir. Hal böyle olunca; tarafların delilleri toplanmak suretiyle işin esası bakımından karar verilmesi gerekirken mahkemece farklı düşünce ve yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması isabetsiz, davacıların temyiz itirazları bu bakımdan yerindedir…) 610 Hüseyin KOVAN gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar vekili; davacıların annesi Şevde C.’ün babası muris Halil K.un dört çocuğu olmasına rağmen Çatalca İhsaniye köyündeki kadastro çalışmaları sırasında kendisine ait olan Çatalca İhsaniye Köyü 72 numaralı parseli 1/3 er hisse olarak, erkek çocukları Ahmet, İsmail ve Hüseyin Karabulut adlarına, 73 parseli Ahmet K. 74 parseli İsmail K.75 parselin de Hüseyin K. adma tespitten 10 yıl öncesinde 1960 ve 1970 yılında haricen sattığı beyanı ile tespit ve tescil işlemi yaptırdığını, tespit ve tescil işleminin muvazaalı bir işlem olduğunu ve iptali gerektiğini belirterek, dava konusu taşınmazların tapu kaydının iptali ile veraset ilamındaki hisseleri oranında davacılar adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar vekili; davanın öncelikle hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, kadastro tespitinden bu yana taşınmazlara ilişkin herhangi bir itiraz ya da davanın söz konusu olmadığını, tarafların ortak murisi Halil K. dava konusu taşınmazları tespitten önceki zilyetliklerinde bulunduran çocukları Ahmet K. Hüseyin K. ve İsmail K.’a haricen sattığını bu tespite ve kullanım şekline muvafakat ettiğini kadastro teknisyeni huzurunda beyan ederek imzaladığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin devrinden ibaret olan temliklerin geçerli olduğu, her hangi bir şekil koşuluna bağlı olmadığı, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla tapu sicilinde adına kayıtlı bulunan taşınmazı gerçekte bağışlamak istediği halde tapu sicil memurunun önünde iradesini satış doğrultusunda bildirmesi ile ilgili danışıklı temliklerde uygulanan 01.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının, öncesi tapusuz olan zilyetliğin devrinden ibaret temliklerde uygulama yerinin olmadığı bu hallerde ancak tenkis istenebileceği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilinin temyizi üzerine; Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde metni aynen yazılı olan karar ile bozulmuş; mahkemece, ön- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 611 çeki gerekçeler tekrar edilerek ve özellikle tapulama teknisyenine verilen muvafakat beyanının resmi memur önünde yapılan satış gibi değerlen- dirilemeyeceği, zira muvafakat beyanının tek taraflı olup bu beyan sonucunda oluşan kayıtlar bakımından muvazaa iddiasının dinlenemeyeceği ve bu hallerde ancak tenkis istenebileceği gerekçesiyle direnme karar verilmiştir. Direnme kararını davacılar vekili temyize getirmektedir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; öncesi tapu kaydına dayanan dava konusu taşınmazların kadastro çalışmaları sırasında murisin tapulama teknisyeni huzurunda verdiği tek taraflı muvafakat beyanı ile gerçekleştirilen tespit ve tescil işleminin 01.04.1974 gün ve 1/2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında muris muvazaası olarak kabul edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle, muvazaa kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır. İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiştir. Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” ifadeleri mevcut olup, daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır.(Benzer hükmede 6098 sayılı TBK’nun 19. maddesinde yer verilmiştir.) Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa şeklinde iki gruba ayrılmaktadır. “Muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibarıyla nispi muvazaa türüdür. 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İBK’da değinildiği gibi, bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri kabul edilmektedir. 612 Hüseyin KOVAN Somut olaya gelince; dava konusu taşınmazlar kadastro öncesinde 22.09.1965 tarih, 196 sıra numaralı tapu kaydına göre tapulu taşınmaz olup asıl kayıt sahibi müşterek miras bırakanın tapulama sırasında kadastro teknisyeni huzurunda verdiği ve imzası tahtında tapulama tutanağına alınan bu yerlerin davalılar adına tesbitine muvafakat beyanı nedeniyle davalılar adına oluşmuştur. Davacılar, murisin yaptığı bu tasarrufun bedelsiz olup kendilerinden mal kaçırmak amacını sağlamaya yönelik bulunduğunu, taşınmazların davalılar üzerine geçirilmesinde satışın değil bağışın üstün tutulduğunu, mülkiyetin devrinin muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptal tescil istemişlerdir. Gerçekten tapulu taşınmaz mallarda mülkiyeti nakleden akitlerin resmi biçimde yapılması Medeni Kanu’nun 706, Borçlar Kanunu’nun 213 ve Tapu Kanunu’nun 26.maddesi hükümleri gereğidir. Ancak, gerek 766 sayılı Tapulama Yasasının 32/B maddesinde gerekse 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B maddesinde bu kanunların genelde bir tasfiye yasası olmaları nedeniyle Medeni Kanunun 706 ve Borçlar Kanunun 213 maddesinde mülkiyetin naklinde öngörülen buyurucu nitelikte hükümlere ayrık bir düzenleme getirilmiştir. Buha göre kayıt sahibinin tapulama sırasında kadastro teknisyeni huzurunda taşınmazları sattığı beyanı ile zilyedi adına tespit ve tesciline muvafakatini bildirmesi mülkiyetin zilyet adına geçirilip onun üzerine tapulama tespiti yapılabilmesi için yeterli kabul edilmiştir. Eş anlatımla kadastro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bildirimi resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görülmüştür. Kayıt sahibinin zilyed adı; tesbite muvafakat beyanının haricen satış gibi ya da başka bir nedene dayandırılarak ileri sürülmüş olması da bu kabulde sonuca etkili değildir. Yine ifade edilmelidir ki, tescil isteği niteliğinde bulunan malikin, kadastro sırasında, kadastro teknisyeni huzurunda, taşınmazının başka bir şahıs adına tesciline muvafakat beyanı ile mülkiyet lehine tesciline muvafakat bildirilen kişiye hemen geçmez. Bu yerde mülkiyetin geçirilmesi ancak tespit tutanağının kesinleşmesi ile mümkün olabilir. Kural olarak Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı, gerekçeleri ile aydınlatıcı ve sonuçları ile bağlayıcıdır. Görüleceği üzere butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasarruflarının iptaline imkan tanıyan 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabil- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 613 mesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda, iradesini satış doğrultusunda açıklaması icap eder. Oysa somut olayda, dava konusu taşınmazların mülkiyetinin davalılara devrini sağlayacak bir sözleşme mevcut olmayıp tescil isteği niteliğinde bulunan ve tapulama teknisyeni huzurunda yapılan tek taraflı bir tescile muvafakat beyanı mevcuttur. Yorum yolu ile de yukarıda açıklanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama alanı genişletilemez. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması için taşınmazın tapulu olmasının yeterli olduğu, tapulu taşınmazların ortak miras bırakanın tapulama sırasında tapulama teknisyenleri huzurunda verdiği ve imzası ile tapulama tutanağına bu yerleri haricen davalılara sattığına ilişkin muvafakat bildiriminin Kadastro Kanunu’nun 13/B-a maddesine göre resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görüldüğünden murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas olmasının yeterli olduğundan kadastro tutanağına şerh verilmesi suretiyle yapılan bu işlemin 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında kaldığının kabulü gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hal böyle olunca, dava konusu taşınmazların davalılar adına tapu kayıtlarının oluşmasının dayanağının müşterek miras bırakanın tapulama sırasında tapulama teknisyeni huzurunda verdiği ve imzası tahtında tapulama tutanağına alınan bu yerlerin davalılar adına tespitine muvafakatini içeren tek taraflı beyanı olup, taşınmazların davalılara devrini sağlayan bir sözleşme ilişkisi bulunmadığından muris muvazaasına ilişkin 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı anlaşıldığından, yerel mahkemenin usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekir. Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi. “HGK.10.06.2015 tarih 2014/1-52 Esas 2015/1524 Karar” SORU – 93 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TAŞINMAZ ÜZERİNE KONULAN TEDBİRİN, TAŞINMAZ ÜZERİNDEKİ İPOTEKLERE ETKİSİ NEDİR ? Bu soruyu da kendi içinde ikiye ayırarak incelemek gerekir 1-ipotek tedbir tarihinden önce konulmuş ise 2-İpotek tedbir tarihinden sonra konulmuş ise Tapu sicilinin açıklığı başlıklı T.M.K.nun 1020.maddesi; ” Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin kendisine verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez ” hükümlerini içermektedir. Birinci durumda yani ipotek tedbir tarihinden önce konulmuş ise ipotek konulma tarihi tedbir tarihinden önce olduğundan ipotek geçerliliğini koruyacaktır. İkinci durumda ise yani ipotek tedbir tarihinden sonra konulmuş ise bu durumda ipotek koyan kişi tapu kaydı üzerinde tedbir olduğunu bilmiyordum iddiasında bulunamayacağından, tedbir koyduran davacı ipoteğin terkini için dava açıp ipoteği terkin ettirebilecektir. Taraflar arasındaki “ipotek ve haciz şerhleri terkini” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa Asliye 2.Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 08.03.2011 gün ve 2010/641 E-2011/101 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Maliye Bakanlığı vekili, davalı Tekstil Bankası A.Ş, vekili, Asya Katılım Bankası A.Ş. vekili; davalı Girişim Varlık A.Ş vekili; davalı Yapı Kredi A.Ş vekilinin temyizi üzerine tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 29.11.2011 gün ve 2011/11543 E.-2011/14540 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, 4163 ada 2 sayılı parsel üzerindeki binanın 5.kat 10 numaralı bağımsız bölümünün tapu kaydına işlenen ipotek ve ihtiyati haciz şerhlerinin terkini istemleriyle açılmıştır. Davalılardan Akbank T.A.Ş., davanın husumet yönünden reddi gerekeceğini bildirmiş, diğer davalılar davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı Akbank T.A.Ş. aleyhine açılan davanın husumet yönünden reddine, 4163 ada 2 sayılı parsel üzerindeki 10 numaralı bağımsız bölümün tapu kaydına işlenen ipotek ve haciz şerhlerinin kaldırılmasına karar verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 615 Hükmü, davalı Akbank T.A.Ş. dışındaki diğer davalılar temyiz etmiştir. Dosyada yer alan bilgi ve belgelerden; 10 numaralı bağımsız bölümün tapuda Kamile Bağdaş adına kayıtlı olduğu, bu kişinin 14.11.2005 tarihinde taşınmazı Ali Bağdaş’a tapuda sattığı, davacıların muvazaa iddiasına dayalı olarak 25.07.2007 tarihinde son kayıt maliki Ali B.’ı hasım gösterip tapu iptali ve tescil isteminde bulunduğu, davasının kabul edildiği ve dosyanın Yargıtay denetiminden geçerek kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır. Davacılar, tapu iptali tescil davasını açtıkları 25.07.2007 tarihinde ihtiyati tedbir talebinde bulunmuş, bu istekleri de kabul edilerek ihtiyati tedbir şerhi 25.07.2007 tarihinde tapu kütüğüne işlenmiştir. Burada öncelikle ihtiyati tedbir kararının niteliği üzerinde durulması gerekecektir. Toplumsal yaşamın gereği olarak kişiler arasında meydana gelen çekişmelerin iradi biçimde bir çözüme ulaştırılamaması halinde, çözümün dava ve yargılama süreci içerisinde aranması gerekecektir. Fakat, dava ve yargılama az veya çok belli bir sürenin geçmesini gerektirir. Bu zaman içerisinde, hızlı bir şekilde karara bağlanmayı icap ettiren vakıaların olması olasıdır. Ayrıca, uyuşmazlık konusu ile ilgili olarak bir takım kayıplar da gündeme gelebilir. Bu nedenlerle, dava süreci başlamadan veya dava süreci bitinceye kadar mevcut risklerin ortadan kaldırılması amacıyla “geçici hukuki koruma” tedbirine başvurulabilir. 6100 sayılı HMK’nun 389 vd. maddelerinde düzenlenen ihtiyati tedbir de esas hakkındaki hükme kadar taraflar açısından davanın uzamasından kaynaklanan sakıncaları gidermek ve geçici hukuki koruma sağlamak, böylelikle davacının açmış olduğu davayı kazanması halinde dava konusu olan şeye kavuşmasını daha dava sırasında güvence altına almak amacıyla başvurulan geçici hukuki korumalardandır. Somut uyuşmazlıkta, davacılar kayıt maliki Ali B. aleyhine 25.07.2007 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açmış, ihtiyati tedbir aynı tarihte kayda işlenmiştir. Kayıtta bu tarihten önce davalılardan Yapı Kredi Bankası A.Ş. lehine 16.02.2007 tarihinde işlenen ipotek şerhi dışında tapu kütüğüne kaydedilmiş herhangi bir şerh yoktur. Bunun dışındaki kayda düşülen ihtiyati haciz şerhleri, ihtiyati tedbir kararından sonraki tarihleri taşınmaktadır. Taşınmazın kaydına, 25.07.2007 tarihinde işlenen ihtiyati tedbir kararı bu tarihten sonra üçüncü kişiler için de alenilik oluşturacağından, bu tarihten sonraki haciz şerhleri haciz alacaklıları için Türk Medeni Kanununun 1020.maddesindeki “tapu sicilinin açıklığı prensibi” gereğince hüküm ifade etmeyeceğinden, bu tarihten sonra kayda düşülen haciz şerhlerinin terkininde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. 616 Hüseyin KOVAN 1-Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre 18.10.2007, 06.11.2007, 08.01.2008, 01.02.2008, 07.03.2008, 07.07.2008, 06.03.2009 ve 26.05.2009 tarihli ihtiyati haciz şerhlerinin terkininde bir isabetsizlik bulunmadığından, hükmü temyiz eden davalılar Hazine, Asya Katılım A.Ş., Tekstil Bank A.Ş., G.Varlık Yönetim A.Ş/nin bütün temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2-Davah Yapı Kredi Bankası A.Ş.’nin temyiz itirazlarına gelince; Yukarıda sözü edildiği üzere davalı banka lehine taşınmazın tapu kütüğüne tescil edilen ipotek 16.02.2007 tarihlidir. Bu tarih, 25.07.2007 olan ihtiyati tedbir kararının tescili tarihinden öncesini taşımakta olduğundan, yine az önce sözü edilen Türk Medeni Kanununun 1020. maddesindeki “tapu sicilinin açıklığı prensibi” uyarınca davalı banka ile kayıt maliki Ali B. arasında el ve işbirliğinin varlığı iddia edilip ispat edilmediği sürece davalı bankaya hak sağlar. Açıklanan bu nedenle davalı banka hakkındaki davanın reddi yerine istemin hüküm altına alınması doğru olmamıştır. Karar, açıklanan nedenle davalı Yapı Kredi Bankası A.Ş. yararına bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, tapu kaydına işlenen ipotek ve ihtiyati haciz şerhlerinin terkini istemine ilişkindir. Mahkemece, davalı Akbank’a yönelik dava, alacağı Girişim Varlık A.Ş’ne temlik ettiğinden husumet yönünden reddedilmiş; diğer davalılar İstanbul Kocamustafapaşa Vergi Dairesi Müdürlüğü, Vakıf Finansal Kiralama A.Ş, Asya Katılım Bankası A.Ş, Girişim Varlık Yönetim A.Ş., Tekstilbank A.Ş. aleyhinde açılan dava ise kabul edilmiştir. Davalı Maliye Bakanlığı vekili, davalı Tekstil Bankası A.Ş, vekili, Asya Katılım Bankası A.Ş. vekili; davalı Girişim Varlık A.Ş vekili; davalı Yapı Kredi A.Ş vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıya başlık bölümüne alınan gerekçe ile davalı Yapı Kredi A.Ş yararına bozulmuş; Yerel Mahkeme önceki gerekçe ile direnmiştir. Direnme kararını temyize davalı Yapı Kredi A.Ş vekili getirmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 617 Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu 4163 ada 2 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına davalı Yapı Kredi Bankası tarafından davalı Ali B.’ın borcu nedeniyle 16.02.2007 tarihinde konulmuş bulunan ipotek kaydının kaldırılması isteminin reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Bursa Asliye 4.Hukuk Mahkemesinin 02.11.2009 Tarih, 2009 /188 Esas, 2009/478 Karar sayılı ilamına konu dosyasının incelenmesinde; Refika Y.’e vesayeten davacılar İsmail C. Y.’in, Ali B.’ı hasım göstererek 25.07.2007 tarihinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak dava açtığı ve davada dava konusu 4163 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 10 nolu bağımsız bölümünün miras bırakanı Kamile B. adına kayıtlı iken, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla davalı Ali B/a 14.11.2005 tarihli akitle muvazaalı olarak temlik ettiği, gerçekte ise yapılan işlemin satış olduğu iddiası ile tapu iptali ve tescil istediği, taşınmazın tapu kaydı üzerine 25.07.2007 tarihinde tedbir şerhi konulduğu, mahkemece muris muvazaasının kabulü ile her türlü takyidatlardan ari olarak davacı Refika adına tesciline karar verildiği; davaya katılma talep ederek Yapı Kredi A.Ş vekili ve davalı Ali B.vekilinin hükmü temyizi üzerine, 1.Hukuk Dairesi’nce 13.12.2007 tarihinde “…yapılan temlikin muvazaalı olduğunun belirlenmesinin isabetli olduğu ancak, ta- şınmazın sicil kaydının davalı üzerinde bulunduğu sırada davalının borcundan dolayı bir takım haciz şerhlerinin konulduğu Yapı ve Kredi Bankasından almış olduğu kredi sebebiylede ipotek tesis edildiğinin kayden sabit olduğu, oysa haciz koyduran lehtar ile ipotek tesis ettiren bankaya davada husumet tevcih edilmediği ve böylece usulü dairesinde şerh muhataplarının davada taraf sıfatı bulunmadığının dosya kapsamı ile sabit olduğu, buna karşın, haciz ve ipotek lehtarlarının davada taraf sıfatları bulunmadığı halde, mahkemece sicilde yer alan takyitlerin karar kapsamına alınması suretiyle aleyhlerinde hüküm kurulmuş olmasının doğru olmadığı, buna göre, takyitlerin kaldırılması bakımından kurulan hükmün yok niteliğinde olacağının açık olduğu, esasen böylesine kurulmuş olan bir hükmün infaz kabiliyetinin de olmayacağı, bir kimsenin davada taraf olmasa bile aleyhinde hüküm kurulması halinde hukuki yararı bulunması sebebiyle kararı temyiz etme hakkının var olduğu…” gerekçesi ile Yapı Kredi lehine hüküm bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak kurulan son hükümde; “…davanın kabulüne, 4163 ada 2 parsel üzerindeki apt.nin 25/360 arsa paylı 5.kat 10 nolu bağımsız bölüme ait tapu kaydının davalı Ali B. adından iptali ile 72 şer miras payları itibari ile dahili davacılar (Refika Y.in 12.08.2009 da ölümü ile mirasçıları) İsmail C. Y. ve Fehmi Ü. Y. adlarına tapuya tesciline, tapu kaydı üzerindeki davalı tarafın tasarrufundan kaynaklanan takyidatlar 618 Hüseyin KOVAN hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığına, feri müdahil hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığına, taşınmazın mirasçıları adına tapuya tesciline kadar kayıt üzerindeki tedbirin devamına…” karar verilmiş, hüküm temyiz edilmeden 29.12.2009 tarihinde kesinleşmiştir. Dava konusu 4163 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 10 nolu bağımsız bölümüne ait çap kaydından; davalı İstanbul Kocamustafapaşa Vergi Dairesi’nin hacizlerinin 01/02/2008 ve 07/03/2008 tarihlerinde; davalı Asya Katılım Bankası A.Ş. lehine konulan haciz 06/03/2009’da; davalı Tekstil Bank haczi 06/11/2007; davalı Vakıf Finansal Kiralama A.Ş. haczi 07/07/2008; davalı Girişim Varlık Yön. A.Ş. haczi de 26/05/2009 tarihinde şerh edilmiş; davalı Yapı Kredi Bankası A.Ş. nin ipotek tesisi şerhi ise 16/02/2007 tarihinde tapu kaydına işlenmiştir. Davalı Yapı-Kredi A.Ş lehine konulan ipotek şerhi dışındaki diğer davalılar lehine konulan haciz şerhleri, davacı yan tarafından açılan muvazaa hukuksal nedenine dayalı dava ve dava sırasında verilen 25.07.2007 tarihli tedbir kararından sonra işlendiği uyuşmazlık konusu değildir. Davalı Yapı Kredi A.Ş. lehine tapu kaydına işlenen ipotek şerhi ise 16.02.2007 tarihli olup, muris muvazaasına ilişkin olarak açılan davadan önce tesis edilmiştir. Konunun aydınlatılması yönünden, dava konusu taşınmazdaki mülkiyet değişikliğine neden olan muris muvazaası davasının niteliğinin açıklanmasında yarar bulunmaktadır: Muris muvazaası, niteliği itibariyle 818 Sayılı Borçlar Kanununun 18.(Yeni 6098 sayılı TBK’nun 19) maddesinde düzenlenen bir nispi (mev- suf-vasıflı) muvazaadır.Miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir.Ne var ki, görünüşteki satış sözleşmesinin niteliği muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin niteliği tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşımaktadır. Dava açan mirasçı da sözleşmenin tarafı olmadığından, miras bırakanın halefi gibi hareket etmeyip miras hakkını korumaya çalıştığından üçüncü kişi durumundadır. Öte yandan muris muvazaasında gizli sözleşme daima bağış sözleşmesi şeklinde yapılmakta olup, miras bırakan ile bağış yaptığı kişinin gerçek iradelerine uygun olarak düzenlendiğinden kural olarak geçerli- dir. Yeter ki kanunda öngörülen şekil koşuluna uyulmuş olsun. Görü- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 619 nüşteki sözleşme ile gizlenmesi onun geçersizliği sonucunu doğurmaz .Geçerli olan gizli sözleşmenin tarafları ve mirasçıları bağlayacağı kuşkusuzdur. Geçerli sözleşmeye karşı öteki mirasçıların başvuracakları yol, koşulları varsa tenkis veya mirasta iade davalarıdır. (E.Özkaya İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 4.güncellenmiş baskı, syf. 371, 379) Muvazaalı temliklerde mirasçılar miras payları oranında tapu iptal ve tescil isteyebilecekleri gibi, taşınmazın terekeye döndürülmesini de isteyebilirler. Pay oranında iptal tescil istenilmesi halinde dava açan mirasçıların payları yönünden dava kabul edilecek, bundan dava açmayanlar yararlanamayacaktır. Eğer tüm mirasçılar muris muvazaası davasını açmazlarsa, dava açmayanlar için kayıt muvazaalı olarak taşınmazın temlik edildiği kişi üzerinde kalmaya devam edecektir. Somut olayda, davacı yan muris muvazaası nedenine dayalı davasını 25.07.2007 tarihinde açmış olup, 3.kişiler yönünden aleniyetin sağlanması amacını güden tedbirin de, aynı gün tapu kaydına konulduğu görülmüştür. İpotek tesisi, muvazaa davasından ve tedbir kararından önce tapu kaydına işlenmiştir.4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesi uyarınca zz tapu sicilinin açıklığı prensibi”, davalı banka ile kayıt maliki Ali B. arasında el ve işbirliği iddia edilmiş ve kanıtlanmış olmadığından davalı banka lehine hak sağlar. Öyle ise, davalı Yapı Kredi Bankası A.Ş.’ne yönelik açılan davanın reddi gerekir. Açıklanan nedenlerle, Özel Daire bozma ilamında belirtilen gerekçelerle, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Davalı Yapı Kredi A.Ş vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı kanunun 44O.maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy çokluğu ile karar verildi. “HGK.24.04.2013 tarih 2012/1399 Esas 2013/573 Karar” SORU – 94 MURİSİN ÇOK SAYIDAKİ TAŞINMAZINI ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ UYARINCA TORUNUNA TEMLİK ETMESİ HALİNDE BU KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? 6098 sayılı TBK’ nun 611.maddesine göre ölünceye kadar bakma sözleşmesi taraflara karşılıklı hak ve borçlar yükleyen ivazlı bir sözleşmedir. Murisin normal koşullarda bir mirasçı veya üçüncü bir kişi ile usulünce yaptığı ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereğince temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların ölünceye kadar bakım karşılığı bir semen yani bakım karşılığı bir bedel olarak kabul edilir. Yargıtay içtihatlar uyarınca gayrimenkul bedelinin mutlaka bir para olması gerekmeyip hizmet veya bakım olarak da taşınmaz bedelinin ödenebileceği şeklindedir. Ancak bunun için temlik edilen taşınmazın murisin toplam mal varlığına oranının makul bir bölümünü oluşturması,temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların değeri ile bakım borçlusunun edimleri arasında aşırı bir nisbetsizlik bulunmaması gibi yargıtayın aradığı belli kriterler mevcuttur. Yukarıdaki soruya tekrar dönecek olur isek murisin çok sayıdaki taşınmazını Ö.B.S.uyarınca torununa temlik etmesi halinde hiç şüphesiz bu temlikten miras hakkı zarar gören mirasçılar muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tesçil veya tazminat davası açabileceklerdir. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, davacılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi İlknur A.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar; ortak miras bırakanları Mustafa E.’un kayden maliki bulunduğu 1806, 1015, 130 ve 337 parsel sayılı taşınmazlarını ölünceye kadar bakım akdi ile 252 ada, 13 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu bağımsız bölümü tapuda satış gibi göstermek suretiyle tek erkek çocuğu Süleyman’dan olma torunu olan davalı Mustafa’ya temlik ettiğini, temlikin Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 621 mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında 252 ada, 13 parselde yer alan 3 nolu bağımsız bölüm bakımından davadan feragat etmişlerdir. Davalı; çekişmeli taşınmazların ölünceye kadar bakım koşuluyla temlik edildiğini, akdi yükümlülüklerin yerine getirildiğini, ivazlı akit yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacılar tarafından temyiz edilmiştir. Bilindiği üzere; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. (818 s. Borçlar Kanununun (BK) m. 511). Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514)). Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anlatımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki gerçek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şayet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur. Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, söz- 622 Hüseyin KOVAN leşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir. Somut olaya gelince; ortak miras bırakanları Mustafa E.’un 19/12/2004 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacılar ile davalının babası olan Süleyman’ı ve dava dışı kızları Fatma, Melek ve Nuray’ı bıraktığı, murisin kayden maliki bulunduğu 6 parça taşınmazdan 4 parça taşınmazını ölünceye kadar bakım akdi ile tek erkek çocuğundan olma torunu davalıya ölümünden bir ay önce temlik ettiği, yapılan araştırma sonucu temlike konu taşınmazlarla temlik dışı kalan iki parça taşınmazın değerleri arasında açık nispetsizlik bulunduğu, murisin ölümünden bir ay öncesinde mal varlığının önemli bir bölümünü devrettiği, bakım alacaklısı ile bakım borçlusunun edimleri arasında aşırı orantısızlık oluştuğu anlaşılmaktadır. Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde; murisin ölünceye kadar bakım koşuluyla davalı torununa yaptığı temliki işlemlerin mirastan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır. Hâl böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, delillerin yanlış takdir ve değerlendirilmesi suretiyle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.04.06.2015 tarih 2014/6610 Esas 2015 /8276 Karar” SORU – 95 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVALARINDA TARAFLARA SON SÖZLERİ SORULMADAN HÜKÜM KURULUR İSE BU BOZMA NEDENİ OLUR MU Sözlü yargılama başlıklı H.M.K.’nun 186.maddesi; ” Mahkeme tahkikatın bitiminden sonra,sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında hüküm verileceği hususu bildirilir Sözlü yargılamada mahkeme taraflara son sözlerini sorar ve hükmünü verir.” hükümlerini içermektedir. Kanun metninden de anlaşılacağı üzere kanun koyucu hakime her hangi bir taktir hakkı vermemiş olup düzenleme emredici niteliktedir .Bu nedenle bu hususa uyulmamış olması bozma nedenidir. Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili ile birleşen davanın davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi G. Ü.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, duruşma isteği değerden reddedilip, gereği görüşülüp düşünüldü; Asıl ve birleşen dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmaz ise tenkis isteklerine ilişkindir. Davacı ile birleşen dava davacısı, miras bırakanları S. K/a ait 151 ada 40 parsel sayılı taşınmazın kadastro tespiti sırasında davalı adına tespitinin yapıldığını, kadastro tutanağı incelendiğinde; miras bırakanın 2000 yılında satış suretiyle davalıya devrettiği belirtilmek suretiyle tespitinin yapıldığını, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, öte yandan kanuni miras haklarının da zedelendiğini ileri sürerek, tapu iptal ve tescile, mümkün olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, iddiaların doğru olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, çekişme konusu taşınmazın kadastro öncesi tapuda kayıtlı olmaması sebebi ile menkul mal niteliğinde olduğu ve miras bırakan tarafından bağış yapılmış olsa dahi, bağış aktinin resmi şekilde ya- 624 Hüseyin KOVAN pılmasının şart olmadığı, bu nedenle muvazaa iddiasının dinlenmeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki; hangi yargılama usulü uygulanırsa uygulansın tarafların yargılamada sözlü olarak görüş ve değerlendirmelerini ifade etmeleri özel bir önem taşımaktadır. Yazılı Yargılama usulünde de tarafların hükümden önce son kez mahkeme huzurunda sözlü değerlendirme yapıp, açıklamada bulunmaları, doğru bir karar verilmesi bakımından önemlidir. Bu ilkeler, 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 376 ve 377. maddesi ile 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 184. ve 186. maddelerinde yapılan düzenlemelerle hüküm altına alınmıştır. HMK’nin 184/2. maddesinde açıkça; mahkemenin tarafların tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığını görürse, tahkikatın bittiğini, taraflara tefhim edeceği, yine aynı Kanunun 186. maddesi hükmü ile de; mahkemenin tahkikatın bitiminden sonra sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla iki tarafı davet edeceği, taraflara çıkartılacak davetiyede, belirlenen gün ve saatte mahkeme de hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında hüküm verileceği hususunu bildireceği, mahkemenin sözlü yargılamada tarafların son sözlerini sorarak hükmünü vereceği düzenlenmiş olup, anılan düzenlemeler emredici niteliktedir. Somut olaya gelince, mahkemece söz konusu ilkeler dikkate alınmadan, yargılama sonunda tahkikatın bittiği tefhim edilmeden ve sözlü yargılama aşamasını uygulayıp taraflara son sözleri sorulmadan sonuca gidilmiş olması doğru değildir. Hâl böyle olunca, 6100 sayılı HMK’nin 184/2. maddesi hükmü gereğince tahkikatın bittiği tefhim edildikten sonra taraflara sözlü yargılama için duruşmanın başka bir güne bakılmasını isteyip istemediklerinin sorulması, talep halinde başka bir gün tayin edilmesi; başka bir duruşma gününü istememeleri halinde sözlü yargılama aşamasına geçilerek aynı Kanunun 186. maddesi gereğince taraflara sözlü yargılamada beyanda bulunma hakkı verilerek son sözlerinin sorulması, ondan sonra hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması isabetsizdir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 625 Davacı ve birleşen davanın davacısı vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenle yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.05.03.2015 tarih 2014/3902 Esas 2015/3348 Karar” SORU – 96 MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESÇİL DAVASINDA, MURİSİN TEMLİK ETTİĞİ ARSA ÜZERİNE DAVALI MİRASÇI, BAĞIMSIZ BÖLÜMLER YAPMIŞ İSE MAHKEME HANGİ DEĞERLERİ DİKKATE ALACAK, DAVANIN KABULÜ HALİNDE NASIL BİR HÜKÜM KURACAKTIR. Bu soruyu da kendi içinde ikiye ayırmak gerekir. 1-Murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa üzerine veya murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa ve üzerindeki muhtesat üzerine davalı kendisi yeni bağımsız bölümler inşa etmiş olabilir. 2-Murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa üzerine davalı, bu arsayı kat karşılığı olarak mütahif e vermiş ve arsa karşılığı olarak bağımsız bölümler kazanmış ve bu bağımsız bölümler davalı adına tapuya tescil edilmiştir. Şimdi bunların her birini ayrı ayrı inceleyelim. 1-Murisin muvazaalı olarak temlik ettiği taşınmaz üzerine davalı kendisi inşaat yapmış ve bağımsız bölümler oluşturmuş ise, bu durumda yargıtay, taşınmazın temlik tarihindeki mevcut niteliğinin değeri ile bağımsız bölüm niteliğindeki değerler arasındaki farkın davanın kabulü halinde ayna tahvil edilerek bunun üzerinden tapu iptal ve tesçile karar verilmesi gerektiğini belirtmektedir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanlarının adına kayıtlı 6 parsel sayılı taşınmazdaki payını, mirastan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak davalı oğullarına satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek, kaydın iptali ile mirasçılar adına tesciline karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır. Davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar; Dairece;”… davanın kabul edilmiş olmasının kural olarak doğru olduğu, ancak, çekişme konusu taşınmazın öncesinde davalıların 1/3’er pay maliki oldukları ve miras bırakandan da 1/3 pay edinmek suretiyle taşınmazın tamamının sahibi durumuna geldikleri ve üzerine bina inşaa edilerek bağımsız bölüm- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 627 ler bakımından kat irtifakı kurularak müstakil mülkiyetin oluştuğu, bu durumda anılan bağımsız bölümlerde miras bırakandan gelen 1/3 payın dikkate alınarak, bu payda davacıların miras payı gözetilerek iptal ve tescil kararı verilmesi gerektiği” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece, bozmaya uyulmuş olmakla yapılan yargılama sonucunda, davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 02.2.2010 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Ş.K. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vekili avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ş. D. İ.’ün tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olup,Mahkemece, hükmüne uyulan bozma ilamında özetle,” taşınmaz üzerinde kat irtifakı tesis edilerek oluşan müstakil bölümler gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, hukuki varlığı son bulan arsa vasfı üzerinden kabul kararı verilmiş olmasının doğru olmadığına” değinilerek karar bozulmuş, Mahkemece, kat irtifaklı bağımsız bölümlerden davacıların payı oranında davanın kabulüne karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, miras bırakanın davalılara yaptığı pay temliki arsa niteliğindeki taşınmaza ilişkindir. Oysa, davalılar tarafından, önceden taşınmaz üzerinde varolan zemin ve zemin üzerindeki bölüme ilaveten bölümler yapılmak ve kat çıkmak suretiyle bina inşaatı tamamlandıktan sonra kat irtifakı tesis edilmekle, davalıların her biri adına 5’er adet bağımsız bölümün tescil edildiği anlaşılmaktadır. Davalılar, arsa niteliğindeki taşınmaza müstakilen malik olduktan sonra para ve emek sarfederek bir kısım bağımsız bölümleri oluşturmuşlardır. Buna göre, taşınmazın temlik tarihinde mevcut niteliğinin değeri ile bağımsız bölüm niteliğindeki değerleri arasında fark olacağı açıktır. 628 Hüseyin KOVAN Öyleyse, muvazaaya konu edilen 1/3 paydan, davacılara isabet edecek 1/12 oranındaki miras payına tekabül eden arsa ve temlik tarihinde mevcut muhtesat değeri ile kat irtifaklı bağımsız bölümlerin değerinin, keşfen bilirkişi marifetiyle tespit edilerek, değerlerine göre oran kurularak payın belirlenmesi ve belirlenecek payın ayna tahvil edilerek bunun üzerinden iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Davalıların, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 750.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.02.02.2010 tarih 2009/10564 Esas 2010/ 930 Karar” Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada; Davacılar, ortak miras bırakanları Mehmet Ali’nin 365 parsel sayılı taşınmazı mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak dava dışı Rahmi’ye satış suretiyle temlik ettiğini, onunda yine muvazaalı olarak davalıya devrettiğini, yapılan işlemlerin danışıklı olduğunu ileri sürerek, tapunun (yeni 416 tevhit parseli) miras payları oranında iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteğinde bulunmuşlar, 01.09.2009 tarihli dilekçe ile tenkis taleplerinden vazgeçmişler, 30.09.2009 tarihli oturumda çekişmeli taşınmaz tapusunun iptali ve miras payları oranında adlarına tescilini olmazsa, bedellerinin ödenmesini istemişlerdir. Davalı, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, Dairece; “dosya içeriği ve toplanan delillerden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iddiaya ilişkin hükme yeterli bir araştırma yapıldığından sözedilemeyeceğinden, eksik araştırma ile karar verilmiş olmasının doğru olmadığı” gerekçesiyle bozulmuş, bozma ilamına uyularak yapılan soruşturma sonucu davacıların tenkis isteklerinin vazgeçme nedeniyle tapu iptal, tescil taleplerinin taşınmazın ifrazının mümkün olmadığı gerekçesiyle reddiyle bedele hükmedilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 629 Karar, taraflarca süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.04.2010 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat İsmail Tarhan ile temyiz eden vekili Avukat C.A.D. geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ü.A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Birleşen davalar, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa bedel isteğine ilişkindir. Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; hükmüne uyulan bozma ilamı uyarınca yapılan araştırma sonucu çekişme konusu 365 parsel sayılı taşınmazın (tevhitle 2242 ada 416 parsel) miras bırakan tarafından dava dışı R. G/e, onunda 06.09.1994 tarihinde davalıya yaptığı temliklerin 01.04.1974 tarih 72 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararı gözetilerek mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek ve bu olgu benimsenmek suretiyle davanın kabul edilmiş olması kural olarak doğrudur. Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile muvazaa olgusu kabul edilerek bedele hükmedilmiştir. Ne var ki, davacılar eldeki birleşen davalarda, tapu iptal-tescil olmadığı takdirde tenkis isteğinde bulunmuşlar, 30.09.2009 tarihli oturumda tenkis isteklerinden vazgeçip, tapunun iptal ve tescilini olmazsa bedel ödenmesini talep ettikleri gözetildiğinde davadaki öncelikli isteğin iptal ve tescile yönelik olduğu dikkate alınarak bu hususta bir karar verilmesi gerekeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle bedele hükmedilmiş olmasının doğru olduğu söylenemez. Hal böyle olunca, miras bırakan tarafından temlike konu edilen ve muvazaalı olduğu belirlenen 365 parsel sayılı taşınmazın arsa niteliği ile değerinin hesaplanması ve davalıya ait dava konusu olmayan 264 parsel ile tevhidinden sonra oluşan 416 parsel üzerine yapılan bağımsız bölümlerin değerlerinin belirlenmesi, bu değere göre 365 parselin arsa niteliğindeki değeri üzerinden oranlama yapılarak, bu oran içerisinde davacıların miras paylarının bağımsız bölümlere yansıtılarak iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken öncelikli isteğin göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. 630 Hüseyin KOVAN Kabule göre de, harcı tamamlanmayan değer üzerinden davacılar yararına fazla Avukatlık parasına hükmedilmiş olmasıda isabetsizdir. Tarafların, öteki temyiz itirazlarının reddiyle, diğer temyiz itirazlarının kabulüne hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden taraf vekilleri için 750.00.-’şer TL. duruşma avukatlık parasının karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.20.04.2010 tarih 2010/293 Esas 2010/4658 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Esra Ç.Tn raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve miras payı oranında tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne; dava konusu 27 ada 343 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının 424163274792/3945500000000 hissesinin iptali ile davacı adına tesciline, dava konusu taşınmaz üzerindeki tüm bağımsız bölümlerin davalıya aidiyetinin tespiti ile tapu kaydına şerh verilmesine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 27 ada 303 parsel sayılı taşınmazın tarafların miras bırakanları Fatma ve Mehmet adına paylı mülkiyet üzere kayıtlı iken; miras bırakan Mehmet’e ait 245/363 payın mirasçılarına intikal ettiği, bilahare dava dışı mirasçılar Nezahat, G. Mehmet ve Yusuf ile davacı Erol’un çeşitli tarihlerde babalarından kalan paylarını davalıya satıp devrettikleri, mirasbırakan Fatma’nın ise kendisine ait 118/363 pay ile eşinden miras yolu ile kalan payını 6.10.1995 tarihinde davalıya satış yolu ile temlik ettiği, davalının taşınmazda 11.8.2008 tarihinde müstakilen malik olduğu, 303 parselin 342 parsel ile tevhidi sonucu ’arsa’ vasfında 27 ada 343 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, 11.11.2009 tarihinde taşınmazda kat irtifakı tesis edilmekle 9 adet bağımsız bölümün davalı adına tescil edildiği anlaşılmaktadır. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 631 Davacı, annesi Fatma tarafından yapılan 6.10.1995 tarihli satış işleminin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme neticesinde, davalıya yapılan temlikin muvazaalı olduğu saptanmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalının temyiz itirazları yerinde olmadığından reddine. Davacının temyiz itirazlarına gelince; Hemen belirtilmelidir ki, miras bırakan Fatma E.in davalıya yaptığı pay temliki arsa niteliğindeki 303 parsel sayılı taşınmaza ilişkindir. Oysa, davalı tarafından taşınmaz üzerine bina yapılarak tapu kayıtlarında kat irtifakı tesis edildiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 719. maddesi taşınmazların yatay mülkiyet kapsamını belirlerken 718. maddesi hükmü ile de dikey mülkiyet kapsamı belirlenmiştir. Diğer yandan, yasal ayrıcalıkların dışında ayrılmaz parçanın (mütemmim cüz’ün) mülkiyeti ve buna bağlı olarak tasarruf hakkı üzerinde bulunduğu arzın mülkiyetine bağlıdır. Bu husus Türk Medeni Kanunun 684. maddesinde açıkça vurgulanmıştır. Bu düzenlemeler karşısında; üzerinde 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca kat irtifakı veya kat mülkiyeti kurulmamış bir binanın mülkiyetinin TMK.nun 684. maddesi gereğince zeminin mülkiyetine tabi olacağından müstakil olarak kullanılan bölüm veya katlarda bağımsız mülkiyet oluşturulmasına yasal olanak yoktur. Gerçekten de; hukukumuzda çifte mülkiyet kabul edilmemiş olup taşınmaz üzerindeki her türlü muhdesat ve yapılar arzın mülkiyetine tabidir. Başka bir değişle bütünleyici parça niteliğindedir. Bu nedenle, binadaki belli bir bölümün bir tarafa aidiyeti ile onun adına tescili ayrık durumlar hariç (Kat Mülkiyeti Kanunu) yasal açıdan mümkün değildir. Ancak sonradan inşa edilen bölüm veya kat bakımından koşulların varlığı halinde bedel talep edilebileceği kuşkusuzdur. Somut olaya bu ilke ve esaslar çerçevesinde bakıldığında, mahkemece kat irtifakı kurulu taşınmaz üzerindeki binanın davalıya, zeminin paylı mülkiyet üzere davacı ve davalı adına çifte mülkiyet oluşacak şekilde hüküm kurulması doğru değildir. 632 Hüseyin KOVAN Öte yandan, 6100 s. HMK’nun 297/2. maddesinde düzenlenen hakimin doğru sicil oluşturma görevi gereğince infazda tereddüt yaratmayacak biçimde hüküm oluşturulması gerekir. Ayrıca, taşınmazın temlik tarihinde mevcut değeri ile dava tarihindeki değerleri arasında fark olacağından, yapının hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı, davalının yaptırdığı bölümlerin nelerden ibaret olduğu, bu ilave ve eklentiler yapılmadan önce ve sonra taşınmazda meydana gelen değer artışı vb. hususlarda herhangi bir tespit yapılmadığı da görülmektedir. Öyleyse, muvazaaya konu edilen 118/363 paydan, davacıya isabet edecek 1/4 oranındaki miras payı ile 245/363 paydan, davacıya isabet edecek 1/16 paya tekabül eden arsa ve temlik tarihinde mevcut muhtesat değeri ile kat irtifaklı bağımsız bölümlerin değerinin, ayrıca tevhitle oluşan 343 parsel sayılı taşınmaz ile temlike konu 303 parsel sayılı taşınmazların yüzölçümleri de dikkate alınarak keşfen bilirkişi marifetiyle tespit edilmesi, değerlerine göre oran kurularak payın belirlenmesi ve belirlenecek payın ayna tahvil edilerek bunun üzerinden iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir. Davacının, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.03.11.2014 tarih 2014/873 Esas 2014/16714 Karar” 2-Davalının muristen temlik aldığı taşınmazı mütahide vererek bağımsız bölümler kazanması halinde ise…………………………………….. Kat karşılığı inşaat söz leşmesi uyarınca davalıya düşen bağımsız bölümlerin davacının miras payı oranında tapusnun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesçiline karar verilmelidir. Burada sanki muris taşınmazı son hali ile davalıya temlik etmiş gibi işlem yapılır. Bunu da bir örnek ile somutlaştırmaya çalışacak olur isek,murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa üzerine davalı 5 katlı bağımsız bölüm inşa etmiş ve davalı adına tapuda kayıtlı olsun,davacının miras payı da murisin mal varlığının 1/5 i olsun, bu durumda mahkeme davanın kabu- Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 633 lü halinde,davalıya ait……………. ada…… parsel…………. (Beş adet bağımsız bölümün numaraları tek tek yazılarak) davacının miras hissesi olan 1/5 oranındaki tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline şeklinde hüküm kurulacaktır. Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davalılar Engin ve Fahrettin yönünden davanın kabulüne, davalı Ayfer yönünden ise husumet yokluğu nedeni ile reddine ilişkin olarak verilen karar davalı Engin ve Fahrettin vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 28.06.2016 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Mehmet Ç.geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davacı Ayşe Ç. vekili Avukat, davalı Ayfer Ö. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Nurdan B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı, miras bırakanı Hasan’ın 17 ada 1 parsel sayılı taşınmazını gelini olan davalı Ayfer’e satış suretiyle temlik ettiğini, davalı oğlu Engin ile diğer davalı Ayfer’in 1999 yılında boşandıklarını ve boşanma protokolü ile dava konusu taşınmazın 1/2’şer pay ile murisin oğlu olan davalı Engin ve Fahrettin adına tescil edilmesinin kararlaştırıldığını, taşınmazda kat mülkiyeti kurulup davalılar adına bağımsız bölümlerin tescil edildiğini, anılan tüm devirlerin muvazaalı ve mal kaçırma amaçlı olduğunu ileri sürerek, dava konusu taşınmazda davalılar Engin ve Fahrettin adına olan tapuların iptali ile miras payı oranında adına tesciline, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalı Ayfer, davacının murisi Hasan’ın dava konusu 816 ada 1 parsel sayılı taşınmazın geldisi olan 17 ada 1 sayılı parseldeki payını bedelsiz ve ileride davalı oğullarına temlik etmesi amacıyla devrettiğini, ancak dava tarihinde kayıt maliki olmadığını, davalılar Engin ve Fahrettin, murisin dava konusu payını diğer davalı Ayfer’e bedeli karşılığında devrettiğini, boşanma protokolünde dava konusu taşınmazın kendilerine bırakılacağının kararlaştırıldığını ve bu hususun boşanma ilamında yer aldığını, taşınmazda yapılan bağımsız bölüm bedelini müteahhide ödediklerini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. 634 Hüseyin KOVAN Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle davalılar Engin ve Fahrettin yönünden davanın kabulüne, davalı Ayfer’in davada taraf sıfatının kalmadığı gerekçesiyle hakkındaki davanın husumet yokluğu nedeni ile reddine karar verilmiş, davalı Engin ve Fahrettin tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, mirasbırakan Hasan’ın 17 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki payını 29.11.1988 tarihinde davalı Ayfer’e satış suretiyle temlik ettiği, imar uygulaması sonucu anılan parselin 816 ada 1 sayılı parsele dönüştüğü, davalı Ayfer ile davalı Engin’in 1992 yılında evlenip İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/129 E – 1999/74 K sayılı kararı ile boşandıkları ve boşanma protokolünde dava konusu 17 ada 1 sayılı parselin eşit olarak davalı Engin ve Fahrettin’e devredileceğinin kararlaştırıldığı, bunun üzerine davalı Ayfer’in çekişmeli taşınmazı 08.11.2007 tarihinde anılan davalılara 1/2’er pay ile satış suretiyle temlik ettiği, Engin’in 1/2 payının tamamını 31.01.2008 tarihinde dava dışı Tuncay’a temlik ettiği, Tuncay’ın da çekişmeli payı dava dışı Ahmet’e devrettiği, davalı Fahrettin’in ise adına kayıtlı 1/2 payın 1/4’nü payını davalı Engin’e devrettiği, taşınmazda kat irtifakı kurulması ile 10,11 ve 12 nolu bağımsız bölümlerin davalı Fahrettin adına, 6 ve 7 nolu bağımsız bölümlerin ise davalı Engin adına, 3 nolu bağımsız bölümün ise 1/2’şer pay ile davalılar Engin ve Fahrettin adlarına kayıtlı olduğu, murisin 17.04.1995 tarihinde ölümüyle geriye mirasçı olarak davacı kızı Ayşe ile davalı oğulları Engin ve Fahrettin’in kaldıkları, anlaşılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek ve benimsenmek suretiyle davalılar Engin ve Fahrettin bakımından davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince; çekişme konusu 816 ada 1 parsel sayılı taşınmazda kat mülkiyeti tesisi ile bağımsız bölümler oluştuğu ve oluşan bağımsız bölümlerin bir kısmında davalılar müstakil, birinde ise paydaş oldukları halde hükümde ” .. 816 ada, 1 parsel sayılı, 276 m2‘lik arsa üzerinde yapılan binada davalılar Fahrettin ve Engin Esmer adına kayıtlı olan taşınmazların tümünün tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında davacı Ayşe ile davalılar Fahrettin ve Engin adına Tapuya Kayıt ve Tesciline” ifadesine yer verilerek infazda tereddüt oluşturacak şekilde hüküm kurulmuştur. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 635 Hâl böyle olunca, dava konusu 816 ada 1 parsel sayılı taşınmazda davalılar adına müstakil ya da paylı olarak kayıtlı 3, 6, 7, 10, 11 ve 12 nolu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile davacı Ayşe’nin miras payı oranında adına tesciline, kalan payın malik veya malikleri üzerinde bırakılması gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir. Kabule göre de, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda dava değeri, dava konusu edilen taşınmazların toplam değeri üzerinden davayı açan mirasçı ya da mirasçıların miras payına isabet eden değer olmasına rağmen mahkemece bu kural göz ardı edilerek davalıların miras payına isabet eden değer üzerinden fazla harca hükmedilmiş olması da isabetsizdir. Davalılar Engin ve Fahrettin’in bu hususlara yönelik temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.28.06.2016 tarih 2016/4098 Esas 20168/27694 Karar” Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, alacak davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabul kısmen reddine ilişkin olarak verilen karar taraf vekillerince yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 16.01.2018 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar vekili Avukat Süleyman Y.ile diğer temyiz eden davacılardan Aysel Ş. Safure Ş.ve vekili Avukat Emrah C.geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selman P.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde bedel isteğine ilişkindir. 636 Hüseyin KOVAN Davacılar, mirasbırakan Yaşar Ş/nin maliki olduğu taşınmazları ara malik kullanmak suretiyle davalı oğullarına satış suretiyle devrettiğini, taşınmazların imar uygulamasına tabi tutulup kat karşılığı inşaat sözleşmesine konu edildiğini, işlemlerin miraçlılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu, murisin mal satmaya ihtiyacı olmadığı gibi davalıların da alım güçlerinin bulunmadığını ileri sürerek, 203 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14, 1571 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15-16, 1571 ada 5 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15-16, 1583 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15- 16-17 nolu bağımsız bölümler ile 569 parsel, 1541 ada 6-7, 1633 ada 8, 269 ada 5-7, 1571 ada 6 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmazsa bedele karar verilmesini istemişlerdir. Davalılar, zamanaşımı itirazında bulunup, bir kısım taşınmazların mirasbırakan ile ilgisinin bulunmadığını, Hazine ya da üçüncü kişilerden satış suretiyle edindiklerini, muristen taşınmaz satın almadıklarını, temliklerin muvazaalı olmadığını, işlemlerin gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, mirasbırakan Y. Ş.’nin maliki ve paydaşı olduğu 461 parsel sayılı taşınmazı 04.06.1991, 352 parsel sayılı taşınmazı 27.01.1995 tarihinde dava dışı A. E.’i ara malik kılarak, 604 ada 1 ve 4 parsel sayılı taşınmazları ise 13.04.2004 tarihinde davalı oğullarına satış suretiyle temlik ettiği, taşınmazların bir kısmının imar ve tevhit işlemleriyle parsel numaralarının değişip kat karşılığı inşaat sözleşmelerine konu edilerek bağımsız bölümlerin davalılar adına tescil edildiği, bir kısmının dava dışı 3. kişilere temlik edildiği, 1930 doğumlu murisin 22.04.2009 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacı kızları ile davalı oğulları ve dava dışı eşi Fatmahanım’ın kaldığı anlaşılmaktadır. Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle yapılan temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu saptanmak suretiyle davanın kısmen kabul edilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 637 Tarafların diğer temyiz itirazlarına gelince; Hemen belirtilmelidir ki; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu- nu’nun (HMK) 309/2. maddesinde, feragat ve kabulün hüküm ifade etmesinin karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine bağlı olmadığı ve 311. maddesinin birinci cümlesinde, feragatin kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı düzenlenmiştir. Yargılama sırasında davacılar vekili 17.04.2014 tarihili duruşmada 269 ada 5 ve 7 parseller ile 569 parsel sayılı taşınmazlara yönelik davalarından feragat ettiklerini beyan etmiş, 12.10.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile 1541 ada 6 ve 7, 1633 ada 8, 1571 ada 6 parsel, 1571 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1, 2, 3, 4, 5, 8, 13, 14, 15, 16, 1571 ada 5 parsel sayılı taşınmazdaki 1, 2, 4, 5, 6, 7, 8, 1583 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 6, 7, 8, 9, 10,16,17 nolu bağımsız bölümler bakımından davalarını ıslah ettiklerini, anılan taşınmazlar haricindeki sayılmayan diğer taşınmazlar yönünden davadan feragat ettiklerini belirtmişlerdir. Bu nedenle mahkemece, sadece 269 ada 5 ve 7 parseller ile 569 parsel sayılı taşınmaz bakımından feragat nedeniyle reddine karar verilip, feragat edilen diğer taşınmazlar bakımından davacı tarafa harç ikmali yaptırılarak davanın esastan reddine karar verilmesinin doğru olduğu söylenemez. Feragatin, davacının talep sonucundan vazgeçmesi ve kesin hüküm gibi sonuç doğuran taraf işlemlerinden olması dikkate alınarak, feragat edilen taşınmazların tamamı bakımından feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi ve hükmün ferilerinin de (dava dilekçesinde gösterilen dava değerine itiraz edilmediği de dikkate alınarak) bu doğrultuda oluşturulması gerekmektedir. Öte yandan mahkemece, gerek davacıların miras paylarının, gerekse bu paylara isabet eden değerlerinin tespiti bakımından birden fazla bir- biriyle çelişkili bilirkişi raporları alınmış, raporlar arasındaki çelişki giderilmeden birden çok rapora itibar edilerek sonuca gidilmiştir. Hâl böyle olunca, davacıların miras payları karşılığı ve bu paylara isabet eden değerlerin tespiti bakımından mahalinde uzman bilirkişi heyeti ile keşif yapılarak, davalıların dava dışı paydaşlardan da pay temliki aldığı ve taşınmazın imar uygulamaları ile ifraz ve tevhit işlemlerine konu edildiği dikkate alınarak, miras bırakandan temlik edilen payların ne kadarlık bir kısmının güncel tapu kayıtlarına isabet ettiğinin saptanıp önceki raporlar arasındaki çelişkileri de giderir şekilde denetime elverişli 638 Hüseyin KOVAN rapor alınması, davacıların bir kısım taşınmazlara yönelik feragat beyanları da dikkate alınarak hükmün ferilerinin de bu doğrultuda oluşturulması, toplanan ve toplanacak delillerin bir bütün olarak değerlendirip hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, çelişkili bilirkişi raporlarına itibar edilerek eksik inceleme ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir. Tarafların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekilleri için 1.630.00.’ar-TL. duruşma vekâlet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.16.01.2018 tarih 2016/4314 Esas 2018/279/Karar” SORU – 97 MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN EŞİNE EVLİLİK HEDİYESİ OLARAK VERİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ? Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir. Yukarıda da açıkça görüldüğü üzere muris diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı ile taşınmazı temlik etmelidir. Oysa burada murisin amacı mal kaçırma değildir .Muris muvazaasına dayanan tapu iptal ve tescil davalarında muris diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı taşımaksızın yaptığı işlemler ve temlikler usulüne uygun yapılmasa dahi muris muvazaasından bahsedilemez. Örneğin murisin amacı mal varlığını sağlığında tüm mirasçıları gözeten ve hak dengesini gözeten bir paylaştırma yapma olması halinde temlikler tapuda satış şeklinde bile yapılsa muris muvazaasından bahsedilemeyecektir. 640 Hüseyin KOVAN Yukarıdaki soruya tekrar dönecek olursak murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp eşine hediye vermek olduğundan muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır,böyle bir durumda muris tarafından taşınmaz eşe tapudan satış şeklinde temlik edilse dahi muris muvazaasından söz etmek mümkün olmayacaktır. Taraflar arasında görülen tapu iptal ve tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi S. O.’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil olmazsa tenkis istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişme konusu 351 ada 56 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümün miras bırakan Şevket D. tarafından 27.05.2003 tarihinde davalı Cemileye, Cemile’den 02.12.2009 tarihinde davalı Nafiye’ye satış suretiyle devredildiği anlaşılmaktadır. Davacılar, miras bırakan tarafından yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır. Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşul- larmdan yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 641 Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın satın alma gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince; davalı Cemile ile miras bırakan Şevket D.’ın 09.01.2003 tarihinde evlendikleri, çekişmeli taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümün ise, anılan davalıya 27.05.2003 tarihinde temlik edildiği, dinlenen davalı tanıklarının, taşınmazın davalı Cemileye evlilik hediyesi olarak verildiğini bildirdikleri, murisin geride çok sayıda taşınmazı olduğu dosya kapsamı ile sabittir. Öyle ise, 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının miras bırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmayı amaçladığı durumlarda uygulanacağı, oysa somut olayda taşınmazın Cemile’ye evlilik hediyesi olarak verildiği görülmektedir. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir. Davalıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı HMK’nın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.24.02.2014 tarih 2013/19913 Esas 2015/4792 Karar” SORU – 98 DAVACI TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ GEREĞİNCE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZIN MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA KASTI İLE TEMLİK EDİLDİĞİ İDDİASI İLE AÇILAN DAVADA DAVA KONUSU TAŞINMAZIN Ö.B.S. GEREĞİNCE DEĞİL DE SATIŞ ŞEKLİNDE DAVALIYA TEMLİK EDİLDİĞİNİN ANLAŞILMASI HALİNDE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR? 6100 sayılı HMK’nun 33.maddesi: “Hakim Türk hukukunu resen uygular “demektedir. Yargıtay içtihatları ile H.M.K hükümleri ile sabit olduğu üzere maddi vakıaları anlatmak taraflara ait olup olaya uygulanacak yasa hükmünü bulmak ve hukuki nitelemeyi yapmak ise hakime aittir. Türk Hukukunu resen uygulamakla yükümlü hakim, tarafların ileri sürdükleri maddi olay ve netice talepleri ile bağlı olup, onların hukuki nitelendirmesi ile bağlı değildir. 04/06/1958 tarih, 1958/16-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da kabul edildiği gibi taraflarca ileri sürülen iddia ve maddi olayların hukuki tavsifini yapmak mahkemeye ait olup, hakim olaya uyan ilgili yasa maddelerini resen gözetmek, bulmak ve uygulamak zorundadır. Eş anlatımla, olayların hukuksal açıdan değerlendirilmesi ve nitelendirilmesi mahkeme hakimine aittir. (Y.8.HD. 02/10/2017 gün 2015/9556 E. 2017/11960K.) Burada davacı murisin kendisinden mal kaçırma amacı ile taşınmazı diğer mirasçıya temlik ettiğini belirtip kendi miras hakkına ilişkin dava açmıştır. Davacı kendisinin miras hakkı bertaraf edilmek için yapılan işlem nedeni ile miras hakkını almak istemektedir. Davacmın amacı miras hakkına kavuşmaktır. Temlikin nasıl yapıldığının onun için bir önemi yoktur. Taşınmazın Ö.B.S. gereğince değilde tapuda satış şeklinde davalıya temlik edildiğinin anlaşılması halinde mahkeme yargılamaya devam edip tarafların delillerini toplayıp muris muvazaası koşullarının var olup olmadığını araştırıp buna göre bir karar vermelidir. Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Musa M.’nun kızlarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 641 parsel sayılı taşınmazdaki 3/6 payın ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile davalı oğlu Yahya’ya, yine 640 parseldeki 1/3 payını ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile davalı oğlu Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 643 M.Ali’ye temlik ettiğini, davalıların miras bırakana bakıp gözetmediklerini ileri sürüp, miras payları oranında 640 parseldeki 1/3 payın, 641 parseldeki 6/8 payın tapusunun iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir. Davalılar, bakım borçlarını yerine getirdiklerini bildirip, davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece, murisin gerçek iradesinin ölünceye kadar bakım sözleşmesi yapmak olduğu, davacıların iddialarını kanıtlayamadıkları gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S. A.’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu taşınmazlardan 640 sayılı parselin tamamı tarafların miras bırakanı Musa M. adına kayıtlı iken 13.3.2003 tarihli ölünceye kadar bakım akdi ile davalı oğlu M.Ali’ye temlik ettiği, 641 parsel sayılı taşınmazın ise 3/6 payının ise miras bırakanın eşi ve tarafların annesi Emine M. adına kayıtlı iken 13.3.2003 tarihli yine ölünceye kadar bakım akdi ile davalı Yahya’ya temlik ettiği, diğer taraftan aynı taşınmazın 3/6 payının da miras bırakan Musa’ya ait iken yine aynı tarihte ve satış yoluyla davalı oğlu Yahya’ya devrettiği, 640 ve 641 sayılı parsellerin yargılama sırasında imar uygulaması gördüğü ve oluşan yeni parsellerin tamamının davalılara özgüle- nerek adlarına kayıt tesis edildiği görülmektedir. Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmışlardır. Hemen belirtilmek gerekir ki, davalı M.Ali’ye ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile devredilen 640 sayılı parsel yönünden işlemin danışıklı olmadığı belirlenmek ve bu olgu mahkemece benimsenmek suretiyle davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacıların, bu taşınmaza ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir, reddine Davacıların, öteki temyiz itirazlarına gelince; Bilindiği üzere; HUMK.’nun 76.maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara, hukuki nitelemeyi yaparak olaya uygulanacak yasa hükmünü bulup uygulamak hakime aittir. 644 Hüseyin KOVAN Somut olayda, davacılar dava dilekçesinde miras bırakanın dava konusu edilen her iki temlikinin ölünceye kadar bakım sözleşmesine konu olduğunu bildirmişlerse de, dosyaya getirtilen kayıtlardan 641 sayılı parseldeki miras bırakanın Musa tarafından davalı Yahya’ya yapılan pay temlikinin satışa dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Belirlenen bu olgu karşısında davacıların davada asıl amaçlarının murisin yaptığı devrin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, miras payları oranında iptalini sağlamaktır. Diğer bir deyişle, davacılar miras bırakanın 641 parseldeki Yahya’ya yaptığı pay temlikinin de mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasındadırlar. O halde, mahkemece anılan parselin ölünceye kadar bakım sözleşmesine konu olmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmiş olması yerinde değildir. Hal böyle olunca, 641 sayılı parsel açısından iddia ve savunma doğrultusunda taraf delillerinin muris muvazaası iddiası bakımından irdelenerek değerlendirilmesi, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, 641 parsel yönünden de yazılı olduğu şekilde davanın reddine karar verilmesi yerinde değildir. Davacıların, temyiz itirazları açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.16.03.2011 tarih 2011/2025 Esas 2011/3050 Karar” SORU – 99 TENKİS DAVASINDA FAZLAYA DAİR HAKLARINI SAKLI TUTAN DAVACI,SONRA AÇTIĞI BAKİYE ALACAK MİKTARI YÖNÜNDEN ÖNCEKİ BİLİRKİŞİ RAPORUNA GÖRE HÜKÜM KURULABİLİR Mİ ? Taraflar arasında görülen önceki dava kesinleşmiş ise o dava dosyası içinde bulunan ve tazminat miktarını belirleyen rapor bakiye alacak için açılan dava dosyası içinde bağlayıcı olacaktır .Ancak var ise faiz talebi yeni dava tarihinden itibaren uygulanır. Yanlar arasında görülen alacak davası sonunda, yerel mahkemece da- vanın, kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi H.Fatih D. ‘in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Dava, tazminat isteğine ilişkindir. Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davacının bir kısım taşınmazlar yönünden muris muvazaası nedeniyle iptal tescil veya tazminat, bir taşınmaz için de tenkis veya tazminat istemi ile açtığı Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/24 E. 2006/139 K. sayılı dosyasında taleple bağlı kalınarak tazminata hükmedildiği, anılan kararın temyiz edilmeksizin 13.09.2006 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın bakiye tazminatın tahsili istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır. Önceki ilamın taraflar için bağlayıcı nitelikte olduğu ve o dosyada hükme dayanak olan bilirkişi raporunun tarafları bağlayacağı kuşkusuzdur. Hal böyle olunca, Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/24 E. 2006/139 K. sayılı dosyasında kesinleşen kararda belirlenen tazminat miktarı esas alınarak davacı isteminin kabul edilmesi ve bu meblağa eldeki dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu şekilde karar verilmiş olması doğru değildir. Tarafların bu yönlere değinen temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanm geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi. “1.HD.21.02.2013 tarih 2012/11798 Esas 2012/2420 Karar” SORU – 100 MURİS SAĞ İKEN ÇOCUKLARI KENDİ ARASINDA MİRAS PAYLARINI BİRBİRLERİNE DEVİR EDEBİLİRLER Mİ? Miras payı üzerinde sözleşme başlıklı4721 sayılı TMK.’nun 677 maddesi; “Terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle bağlıdır “aynı kanunun mirasın açılmasından önce yapılan sözleşmeler başlıklı 678 maddesi de “Miras bırakanın katılması veya izni olmaksızın bir mirasçının henüz açılmamış bir miras hakkında diğer mirasçılar veya üçüncü kişilerle yapacağı sözleşmeler geçerli değildir. Böyle bir sözleşme gereğince yerine getirilmiş olan edimlerin geri verilmesi istenebilir.” hükümlerini içermektedir. Madde metninden de anlaşılacağı üzere mirasçılar arasında miras payının devri yazılı olması koşulu ile geçerlidir. Muris henüz sağ iken yapılan miras payı temlikleri yönünden ise T.M.K.’nun 678.maddesinin mevhumu muhalifinden anlaşılacağı üzere, sözleşmenin geçerli olabilmesi için miras bırakanın da bu sözleşmeye katılması yada bu temlike izin vermiş olması gerekir. Aksi taktirde temlik geçersiz olacaktır. Taraflar arasında görülen davada; Davacı, miras bırakan Osman’ın 36 adet tapulu taşınmazını davalı torununa mal kaçırma amacıyla muvazaalı biçimde satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek, tapuların iptali ile payı oranında adına tescil, olmazsa tenkise karar verilmesini istemiştir. Davalı, davacının miras payından ivazlı olarak feragat edip, sözleşmeye imza attığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi B. D. K.’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma isteği değerden reddedilip gereği görüşülüp, düşünüldü. Dava, tapu iptali ve tescili isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 647 Dosya içeriğine, toplanan delillere göre, davacının muris Osman’ın kızı, davalının ise miras bırakandan önce ölen Hüseyin’den olma torunu olduğu, miras bırakanın çekişmeye konu taşınmazların bazılarını tümden, bazılarında ise maliki olduğu payını 4.8.1976 tarihinde satış suretiyle davalıya temlik ettiği, 10.8.1981 tarihinde ölümü üzerine mirasçılarından davacı Havva’nın yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açtığı görülmektedir. Davalı, miras bırakanın sağlığında dava dışı mirasçılarının da yer aldığı 4.8.1976 tarihli belge ile sözleşme yaptığını, buna göre davacının terekeden hakkını aldığını ve bu sebeple miras hakkından feragat ettiğini savunarak belgeyi ibraz etmiş, mahkemece sözleşme miras hakkından feragat sözleşmesi olarak benimsenmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 676. maddesi mirasçıların tereke üzerinde yapacakları taksimin keza mirasçıların birbirleri ile miras paylarının temliki konusundaki yapacakları sözleşmelerin aynı yasanın 677. maddesi hükmü gereğince geçerli olması için yazılı olması koşulunu öngörmüştür. Her iki halde de,yapılacak tasarrufların murisin ölümünden sonra gerçekleştirilmesinin olanaklı bulunduğu sabittir .Öte yandan, Türk Medeni Kanununun 678. maddesi düzenlemesi ile de, murisin sağlığında ilerde (murisin ölümünden sonra) intikal edecek terekedeki hakkıyla ilgili olarak bir mirasçının diğer mirasçılarla veya üçüncü bir kişi ile yapacağı sözleşmelerin geçerli olabilmesi için yazılı olması ve ayrıca miras bırakanın da sözleşmede yer alması ve onun katılımıyla gerçekleştirilmesinin zorunlu olduğu kuralına yer verilmiştir. Davalının savunmasının dayanağını teşkil eden 4.8.1976 tarihli belge yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde Türk Medeni Kanununun 676 ve 677. maddesi hükmü ile ilgisinin bulunmadığı ve bu düzenlemeler kapsamında kabul edilemeyeceği tartışmasızdır. Ancak aynı içerikli ve aynı tarihli mahkemenin hükmünü dayandırdığı ve fotokopi (suret) olduğu bildirilen 4.8.1976 tarihli belgenin birinde muris Osman imzası belgede yer alırken aynı nitelikteki davacı tarafından dosyaya sunulan surette murisin imzasının bulunmadığı ve belgede yer verilmediği görülmektedir. 648 Hüseyin KOVAN Belgenin düzenlendiği tarihte muris sağdır. Davacı belgedeki imza- sma itiraz etmemiştir. Oysa, davacı taraf, Osman imzasının bulunduğu belgedeki murisin imzasının sonradan belgeye geçirildiğini, başka bir anlatımla belgenin sahtecilikle illetli olduğunu ileri sürmüş olmasına karşın belge üzerinde bilirkişi tetkikatı yaptırılmadan neticeye gidilmiştir. Akit düzenlenirken miras bırakanın akte katılmamasının tespiti halinde belgenin hukuki kıymetten düşeceği ve belgeye hukuki bir sonuç bağlanamayacağı kuşkusuzdur. Yukarıda da değinildiği üzere böylesi bir belgenin hukuken bir anlam ifade edebilmesi bakımından miras bırakanın akdin düzenlenmesi sırasında akde iştiraki belgenin geçerliliği için sıhhat şartıdır. O halde, mahkemece bu konuda bir araştırma,irdeleme ve inceleme yapılmış değildir. Eksik incelemeyle yetinilerek yazılı olduğu şekilde hüküm kurulmuş olması doğru olmadığı gibi, bir mirasçının miras hakkı ile tenkis hükümlerinden kaynaklanan hakkı birbirinden tamamen ayrıdır ve farklı farklı sonuçları olduğu gibi yasal açıdan da değişik hüküm ve düzenlemelere tabidirler. Eldeki davada miras bırakanın yapmış olduğu temlikin muris muvazaası ile illetli olduğu iddia edilmiş ve davacı mirastan kaynaklanan hakkına yönelik haksız fiil ika edildiğini ileri sürmüş olup, 4.8.1976 tarihli belgede ise, davacı miras hakkından değil,tenkis hakkından feragat ettiğini bildirmiştir. O halde, mahkemece anılan belgenin davacının miras hakkından feragat ettiği şeklindeki değerlendirilmesinin de doğru olduğu da söylenemez. Hal böyle olunca, davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA,alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. “l.HD.05.03.2009 tarih 2009/1181 Esas 2009/2759 Karar”