Gaziantep Avukatı - Avukat Ali Deniz

Gaziantep Avukatı - Avukat Ali Deniz

Did You Know?

Advanced visual search system powered by Ajax

MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI

Estimated reading: 1367 minutes 247 views
Hüseyin KOVAN

İzmir Bölge Adliye Mahkemesi (İstinaf)

14       .Hukuk Dairesi Başkanı

100 SORUDA
MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI İŞLEM
HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI
TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI
4       . Baski
ADALET YAYINEVİ

Ankara – 2023

ADALET BASIM YAYIM DAĞITIM SAN. ve TİC. LTD. ŞTİ.
100 Soruda Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları

Hüseyin Kovan

Hukuk Yayınları Dizisi – 1955

Dördüncü Baskı        : Temmuz, 2023

ISBN                            : 978-605-264-342-6

ADALET YAYINEVİ
Merkez

Strazburg Caddesi No: 10/B Sıhhiye-Ankara

Tel : (0312) 231 17 00

Fax : (0312) 231 17 10

İstanbul Şube

Mustafa Kemal Caddesi No: 60/C (Anadolu Adliyesi Karşısı) Kartal-İstanbul

Tel : (0216) 305 72 81

Dağıtım

Strazburg Caddesi No: 17/B Sıhhiye-Ankara

^ : adalet.com.tr-adaletyayinevi.com

^ : adalety@adaletyayinevi.com

Bursa Şube

Bursa Adliye Sarayı Zemin Kat Bursa

O : facebook.com/adaletyayinevi ^ : twitter.com/adaletyayinevi

Sayfa Tasarımı:

Nimet Yıldız

Kapak Tasarımı:

Yasin Özbudak

Baskı:

Repro Bir Matbaacılık Kağ. Rekl. Tasarım Tic. Ltd. Şti.

İvedik OSB Matbaacılar Sitesi 1514 Cad. No: 23-25 Yenimahalle-Ankara

Sertifika No: 47381

Eğer tek bir kişi,

insanlığın geri kalanından farklı bir kanaate sahipse, nasıl o kişinin gücü olsa insanlığı susturma hakkı yoksa, insanlığında o kişiyi susturma hakkı yoktur.

Stuart Mili

ÖNSÖZ
Ülkemizde miras bırakanın, mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla muvazaalı işlem yapmasına bağlı olarak ortaya çıkan uyuşmazlıklar geçmişte olduğu gibi günümüzde de yoğun bir şekilde devam etmekte­dir. Bu sebeple muris muvazaası hukukumuzda her zaman önemini ve güncelliğini koruyan ve bununla birlikte yargısal iş yükünün de önemli bir kısmını işgal eden hukuki bir kurumdur.

Ancak kanun koyucu, böylesine pratik ve teorik önemi haiz olan bir hukuksal kurumu düzenleme konusunda sadece Türk Borçlar Kanu- nu’nun 19. maddesi (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun m. 18) ile ye­tinmiştir. Dolayısıyla hukukumuzun kısmen sükût ettiği bu alanda top­lumsal ihtiyaçlara cevap verme ve ortaya çıkan sorun ve uyuşmazlıkları en uygun şekilde çözüme kavuşturma vazifesi öğreti ve uygulamaya düşmüştür.

İşte elinizdeki bu kitapla öğretinin ve Yargıtay içtihatlarının ışığı al­tında uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar başarılı bir şekilde tespit edilmiş ve her sorunun çözümü güncel Yargıtay içtihatları çerçevesinde ele alınmıştır. Kendisi de uygulamanın bizzat içinde yer alan müellif Hâkim Hüseyin Kovan, bilgi ve tecrübesiyle bu alanda önemli bir esere imza atmış, birbiri ile iç içe geçen ve karmaşık bir görünüm arz eden ku­rumlar arasındaki ilişkiyi yalın ve basit bir şekilde ele almıştır. Kitabın formatının “100 Soruda” biçiminde belirlenmesi yöntemsel açıdan sorun­ların ve çözümlerin tespitini de kolaylaştırmıştır. Bu sebeple eserin, uy­gulamada ortaya çıkan sorunların hızlı ve hukuka en uygun şekilde çö­züme kavuşturulmasında etkin bir işleve sahip olacağı ve Türk Huku­kuna önemli bir katkı sağlayacağına canı gönülden inanıyorum. Gerek bu zor ve zahmetli eserin oluşumundaki çabaları gerekse Türk Huku- ku’na katkıları dolayısıyla Hâkim Hüseyin KovanT kutluyor ve eserinin hayırlı olmasını diliyorum.

Prof. Dr. Hüseyin ALT AŞ

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Öğretim Üyesi

İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ…………………………………………………………………………………………………………………….. 7

İÇİNDEKİLER……………………………………………………………………………………………………………… 9

100 SORUDA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI

TAPU İPTAL VE TESCİL – TAZMİNAT DAVALARI İLE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL
NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL -TEŞCİL-TAZMİNAT DAVALARI

SORU – 1 MURİS MUVAZAASI NEDİR?…………………………………………………………………………. 19

SORU-2 TAPUDAKİ SATIŞ DEĞERİ İLE DAVAYA KONU TAŞINMAZIN GERÇEK DEĞERİ ARASINDA FAHİŞ FARK BULUNMASI MUVAZAA İÇİN TEK BAŞINA YETERLİ MİDİR?………… 21

SORU – 3 MUVAZAALI İŞLEM TARİHİNDE MİRASÇI OLMAYAN VEYA MURİS İLE EVLİ BULUNMAYAN VEYA SAKLI PAY SAHİBİ OLMAYAN MİRASÇILAR MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?…………………………………………………………………………………… 34

SORU -4 DAVACI MİRASÇI, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇACAĞI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA NEYİ TALEP EDECEKTİR……………….. 41

SORU-5 MİRASÇILARDAN BİR TANESİNİN KENDİ MİRAS PAYI İÇİN AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILDIKTAN SONRA, DAVA AÇMAYAN BİR MİRASÇININ ÖLMESİ HALİNDE, DAVACI, ÖLEN MİRASÇIDAN GELEN MİRAS PAYI YÖNÜNDEN AYNI KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?………………………………………………………………………………………… 49

SORU – 6 MURİS MUVAZASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA KADASTRO KANUNUNUN 12/3 MADDESİ UYGULANIR MI?………………………… 51

SORU-7 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL- TESCİL DAVASINDA DAVALININ YARGILAMA SIRASINDA SUNDUĞU, DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİ VE YA SULH OLDUKLARINA DAİR BELGENİN HATA VE HİLE İLE ALINDIĞINI, DAVACI, DAVANIN HER AŞAMASINDA İLERİ SÜREBİLİR Mİ?………………………… 53

SORU-8 MEHİR OLARAK VERİLEN TAŞINMAZ NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDİNİNE DAYALI TAPU İPTAL- TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?…………………… 57

SORU-9 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI VE TENKİS DAVASI AYRI AYRI AÇILABİLİR Mİ?……………………… 64

SORU-10 KİŞİ TAPUDA KENDİ ADINA ASALETEN VEYA VELAYETEN YAPTIĞI İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR Mİ?……………………………………………………………… 66

10
İçindekiler
SORU-11 MİRASÇILARDAN BİR TANESİ MURİSTEN GELEN MİRAS PAYINI DİĞER BİR MİRASÇIYA TEMLİK EDERSE, TEMLİK EDENİN MİRASÇILARI MURİS MUVAZAASI İDDİASINDA BULUNABİLİRLER Mİ?………………………………………………………………………….. 70

SORU-12 MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINDA DAVACILARIN BİR KISMI DAVASINI TENKİS OLARAK ISLAH EDERLERSE NE OLUR?……………………………………………………………………………………………… 77

SORU-13 MURİSİN İNTİFA HAKKINI KENDİ ÜZERİNDE BIRAKARAK TAŞINMAZIN ÇIPLAK MÜLKİYETİNİ SATMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?……………………………………. 86

SORU-14 MURİSİN KENDİ PARASI İLE ÜÇÜNCÜ KİŞİLERDEN, MİRASÇILARDAN BİRİ ADINA TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?……………………………….. 92

SORU-15 MAHKEME, YARGITAY BOZMA İLAMINDAN SONRA ÖNCEKİ GEREKÇESİNİ DEĞİŞTİREREK ÖNCEKİ KARARIN AYNISINI VERİR İSE BU KARAR DİRENME KARARI SAYILIR MI?…………………………………………………………………………………………. 102

SORU-16 MURİSİN KENDİNE AİT TAŞINMAZI GAYRİ MEŞRU BİR İŞ İÇİN ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK ETMESİ VEYA MİRASÇILARA GİZLİ BAĞIŞ HALİNDE, MİRASÇILAR O KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TENKİS DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?………………………………………………………………………………….. 105

SORU -17 TENKİS DAVASI REDDEDİLEN BİR KİŞİ AYNI OLAY NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANARAK TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?………………………………………………………………………………………………………….. 113

SORU-18 EŞLER ARASI BAĞIŞ, ŞUFA HAKKININ KULLANILMASINI ENGELLER Mi?…………… 116

SORU-19 EŞİNDEN BOŞANAN KİŞİNİN KATILMA ALACAĞINA İLİŞKİN EŞİNİN KENDİSİNDEN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAALI OLARAK TAŞINMAZI DEVRETTİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?……………………………………………………. 121

SORU-20 20.03.1957 TARİH 1956/12 ESAS, 1957/2 KARAR SAYILI İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ UYGULANABİLMESİ İÇİN DEVREDEN VE DEVRALAN KİŞİNİN MİRASÇILIK İLİŞKİSİ BULUNMASI GEREKİR Mİ? YOKSA AKRABA OLMASI YETERLİ MİDİR?……………………………………………………………………………………………….. 128

SORU-21 TRAMPA HALİNDE ŞUF’A HAKKI KULLANILABİLİR Mİ? TRAMPA EDİLEN MALLAR ARASINDAKİ DEĞER FARKI TEK BAŞINA İŞLEMİN TRAMPA OLMADIĞININ İSPATI İÇİN YETERLİ MİDİR?…………………………………………………………………………….. 135

SORU-22 TAPUDAKİ MALİKLERDEN BİR TANESİ HİSSESİSİNİ EŞİNE BAĞIŞLAMASI HALİNDE DİĞER MALİKLER ANILAN TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASIYLA ŞUFA HAKKI NEDENİ İLE TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?……………….. 144

İçindekiler
11
SORU-23 MALİK VEKALET VERDİĞİ KİŞİNİN. BU VEKALETE DAYANARAK TAŞINMAZINI 3. KİŞİLERE SATMASI HALİNDE VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANILDIĞI İDDİASIYLA TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………. 147

SORU-24 VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMA VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL İDDİASI AYNI DAVA İÇİNDE BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?………………………………… 152

SORU-25 MURİSİN MİRASÇILARI ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMAK AMACI İLE TAPUDA YAPTIĞI MUVAZAALI İŞLEMLER HAKKINDA 01/04/1974 GÜN 1/2 YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI UYGULANABİLİR Mİ?…………………………………………….. 162

SORU-26 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE
TESCİL DAVALARINDA, EHLİYETSİZLİK VE MURİS MUVAZAASI
İDDİASI BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?………………………………………………… 167

SORU – 27 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL
DAVASINDA MUVAZAA İDDİASIYLA BİRLİKTE HİLE VE EHLİYETSİZLİK
İDDİALARI AYNI DAVA İÇERİSİNDE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?………………………… 174

SORU-28 MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ İLE VEYA MİRASÇI İLE YAPMIŞ OLDUĞU
ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TEMLİK ETTİĞİ
TAŞINMAZ NEDENİ İLE, MİRASÇILARIN, ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN VEYA AKİT
YAPILAN MİRASÇININ MURİSLERİNE BAKMADIĞI VE EDİMİNİ YERİNE
GETİRMEDİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI
AÇABİLİRLER Mİ?…………………………………………………………………………………. 182

SORU-29 MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİ İLE YAPMIŞ
OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK
TAŞINMAZLARDAN BİR TANESİNİ VEYA BİR KISMINI VEYA
TAMAMINI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİNE TEMLİK
ETMESİ HALİNDE, MİRASÇILAR ÜÇÜNCÜ KİŞİYE KARŞI YADA TEMLİK
YAPILAN MİRASÇIYA KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL

NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?…………. 185

SORU-30 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESCİL DAVASI SONUNDA, DAVANIN KABULÜ YÖNÜNDE VERİLEN
KARAR KESİNLEŞMEDEN ÖNCE DAVACI, DAVADAN FERAGAT EDER
İSE, MAHKEMECE NASIL BİR KARAR VERİLMELİDİR?………………………………… 197

SORU-31 TAPUDA KAYITLI OLMAYAN BİR TAŞINMAZ HAKKINDA MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL
DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………… 200

SORU-32 A) TAPUDA SATIŞ İŞLEMİ OLARAK GÖRÜLEN BİR GAYRİMENKULÜN
ALICISI VEYA SATICISI BU İŞLEMİN GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI VE
MUVAZAALI OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR Mİ?…………………………………………. 204

B) TARAFLAR ARASINDAKİ SATIŞ İŞLEMİNİN GERÇEKTE SATIŞ
OLMADIĞINI, MUVAZAALI OLDUĞUNU ÜÇÜNCÜ KİŞİLER İLERİ
SÜREBİLİR Mİ?…………………………………………………………………………………….. 216

12
İçindekiler
SORU
SORU
SORU

SORU

SORU
SORU

SORU

SORU
SORU
33 MURİSİN, İŞLEM TARİHİNDE TEK MİRASÇISI OLAN KİŞİ İLE YAPTIĞI
ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK TEMLİK ETTİĞİ
TAŞINMAZLAR NEDENİ İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL
NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………….. 217

34 MUVAZAALI İŞLEMLERDE TAPUYA GÜVEN İLKESİ KORUNUR MU?………………. 221

BİR BAŞKA DEYİŞLE MUVAZAALI ŞEKİLDE BİR GAYRİMENKULÜ
TEMLİK ALAN KİŞİDEN, BU GAYRİMENKULÜ SATIN ALAN İYİ NİYETLİ
ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN İKTİSABI KORUNUR MU?

“KÖTÜ”NİYET İDDİASI BİR DEF’İ MİDİR YOKSA İTİRAZ MI?

MAHKEME’NİN BU DURUMU RE’SEN DİKKATE ALMASI GEREKİR Mİ?

35 MUVAZAA İDDİASI NASIL İSPAT EDİLEBİLİR?……………………………………………… 227

36 TAPUDA RESMİ ALIM SATIM İŞLEMİ YAPAN TARAFLARDAN BİR
TANESİNİN DAHA SONRA ÖLMESİ HALİNDE, ÖLEN KİŞİNİN
MİRASÇILARININ, TAPUDAKİ RESMİ İŞLEMİN MUVAZAALI (İNANÇLI)
OLDUĞU HUSUSUNU, İŞLEMİN DİĞER TARAFINA KARŞI, İLERİ
SÜRMELERİ MÜMKÜN MÜDÜR? MÜMKÜN İSE İSPAT ŞEKLİ NASIL

OLMALIDIR?………………………………………………………………………………………… 278

37 VERMİŞ OLDUĞU BİR PARA BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI
OLARAK TAPUDAN GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİ,
GAYRİMENKULÜ, ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE………………………………….. 284

A)     GAYRİMENKULÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI
OLARAK TEMLİK EDEN GERÇEK MALİK, SON TAPU MALİKİNE KARŞI
TAPU İPTAL DAVASI AÇABİLİR Mİ?………………………………………………………… 284

B)     GAYRİMENKULÜNÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI
OLARAK TEMLİK EDEN MALİK, İNANÇLI İŞLEMİN DİĞER TARAFINA
KARŞI TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR Mİ? AÇABİLİR İSE MAHKEME
NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?…………………………………………………………….. 284

38 MURİS MUVAZAASI NEDENİYLE AÇILACAK TAPU İPTALİ VE TESCİL
DAVALARINDA DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLMÜŞ HERHANGİ BİR
ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR?………………………….. 293

39 MURİS MUVAZAASI NEDENİ İLE TAŞINMAZLARI TEMLİK ALAN
KİŞİNİN TAŞINMAZLARI İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE SATMASI
HALİNDE AÇILACAK TAZMİNAT DAVALARINDA VEYA HİÇ SATIŞ
OLMAKSIZIN İLGİLİLER TARAFINDAN AÇILACAK TAZMİNAT
DAVALARINDA, DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLEN HERHANGİ BİR
ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR?………………………………. 297

40 MUVAZAALI İŞLEMİN ÜZERİNDEN UZUN YILLAR GEÇTİKTEN SONRA,
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE
TESCİLİ DAVASI AÇILMASI HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI OLARAK
DEĞERLENDİRİLEBİLİR Mİ?…………………………………………………………………… 302

41 TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİ VELAYETEN YAPAN KİŞİNİN O İŞLEMİN
MUVAZAALI OLDUĞUNA DAYANARAK HAK İDDİA EDEBİLİR Mİ?………………. 307

İçindekiler
13
SORU-42 TAPUDA MUVAZAALI İŞLEM YAPAN MURİS, BU İŞLEMİ GİZLEMEK İÇİN TEMLİK TARİHİNDEN SONRA ADİ YAZILI BELGE İLE TAPUDAKİ İŞLEMİN AMACINI AÇIKLAYAN BİR YAZILI BİLDİRİMDE BULUNMASI TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİN NİTELİĞİNİ DEĞİŞTİRİR Mİ?…………………………………………………………………… 312

SORU-43 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN BİR TAPU İPTAL DAVASINDA YAPILAN YARGILAMASI SONUCUNDA

MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN DEĞİL DE ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAA OLGUSUNUN SAPTANMASI HALİNDE GENEL MUVAZAA HÜKÜMLERİNE GÖRE KARAR VERİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?……….. ……………………………………. 314

SORU -44 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVASININ YEMİN İLE ÇÖZÜME KAVUŞTURULMASI MÜMKÜN MÜDÜR?…………………………………………………………………………………………………………. 320

SORU-45 MUVAZAALI OLARAK BOŞANDIĞI GEREKÇESİ İLE ÖLÜM AYLIĞININ SGK TARAFINDAN KESİLMESİ ÜZERİNE, KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ VE KESİLEN ÖLÜM AYLIKLARININ FAİZİ İLE İSTENMESİ HALİNDE DAVACI NEYİ NASIL İSPAT ETMELİDİR?…………….. ……………………………………………………….. 323

SORU-46 MUVAZAA HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI SIRA CETVELİNE İTİRAZ DAVASI AÇILABİLMESİ İÇİN DAVA AÇAN KİŞİNİN ALACAĞININ NE ZAMAN DOĞMUŞ OLMASI GEREKİR?……………………………………………………………………………….. 348

SORU -47 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASINDA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK TENKİS TALEBİNE DÖNÜŞTÜRÜR İSE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?…………………. 359

SORU-48 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANILARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA HARÇ VE AVUKATLIK ÜCRETİ NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR? 372

SORU-49 MURİSİN KOOPERATİF HİSSESİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?.. 381

SORU-50 MURİSİN EŞİ ÖLDÜKTEN SONRA YENİDEN EVLENMEYİ TEMİN AMACI İLE VEYA KENDİSİ ÖLDÜKTEN SONRA EŞİNİ KORUMA ALTINA ALMA AMACI İLE İKİNCİ EŞİNE TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?…………………………………………………………….. 392

SORU-51 MURİSİN İKİNCİ EŞİNE TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZI, EŞİNİN SATARAK YERİNE BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?………………… 400

SORU-52 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL DAVASINDA DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMİŞ VE BU KARARIN KESİNLEŞMİŞ OLMASI HALİNDE BİR BAŞKA MİRASÇI TARAFINDAN AYNI PARSEL HAKKINDA YENİ BİR DAVA AÇILIR İSE MAHKEME NASIL BİR YARGILAMA YAPIP, ESAS HAKKINDA NE TÜR BİR KARAR VERECEKTİR?…………………………………………………………… 406
14
İçindekiler
SORU – 53 MURİSE AİT TAPUSUZ TAŞINMAZ, MURİS TARAFINDAN, KADASTRO TESPİTİNDEN ÖNCE OĞLUNA SATIP ZİLYETLİĞİNİ OĞLUNA DEVİR ETSE KADASTRO TESPİTİ SIRASINDA BU TAŞINMAZ MURİS İN OĞLU ADINA TESPİT GÖREREK TAPULU HALE GELMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………………… 411

SORU – 54 MURİS SAĞLIĞINDA MİRASÇILARDAN BİRİSİ ADINA BANKAYA PARA YATIRSA LEHİNE PARA YATIRILAN MİRASÇI ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………. 418

SORU-55 MURİS TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZ HAKKINDA, DAHA SONRA SAĞLIĞINDA TEMLİK ETTİĞİ KİŞİYE KARŞI O TEMLİKİN HATA VEYA HİLE İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE TAPU İPTAL DAVASI AÇMIŞ İSE, KİŞİ ÖLDÜKTEN SONRA MİRASÇILAR BU TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASI İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?………………………………. 423

SORU-56 MURİSİN EVLİ İKEN BİR BAŞKA BAYAN i İLE İLİŞKİSİNİ DEVAM ETTİRMEYE YÖNELİK OLARAK ONA BİR TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİDE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?… 426

SORU-57 MURİSİN TORUNUNA TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ NEDENİ İLE AÇILAN MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA, MURİSİN MİRASÇILAR ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMA AMACI İLE BU TEMLİKİ YAPTIĞI İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ ?…………………………………………………………….. 430

SORU – 58 MİRASÇILARDAN BİR KISMI,MURİSİN, TEMLİK TARİHİ İTİBARİYLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE, MURİSİN TEMLİK TARİHİNDE FİİL EHLİYETİ OLMADIĞI YARGILAMA SIRASINDA ADLİ TIP RAPORU İLE TESPİT EDİLİR İSE,MAHKEME,MURİS MUVAZAASI KOŞULLARI YÖNÜNDEN BİR İNCELEME YAPACAK MIDIR, YAPMAYACAK İSE NASIL BİR KARAR VERECEKTİR………………………………………………………………………… 437

SORU-59 MİRASÇILARDAN BİR KISMI MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE YAPILAN YARGILAMADA MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLDUĞUNUN ADLİ TIP RAPORU İLE ANLAŞILMASI HALİNDE, MAHKEMECE DAVACILARIN DAYANDIKLARI İKİNCİ HUKUKİ SEBEP OLAN MURİS MUVAZAASI YÖNÜNDEN İNCELEME YAPMAYA DEVAM EDEBİLECEK MİDİR?…………………. 450

SORU – 60 MURİS İKİ TAŞINMAZINI MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA AMACI İLE İKİ AYRI KİŞİYE TAPUDA SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK ETSE, MİRASÇILARDAN BİR KISMI, TAŞINMAZIN BİRİSİ YÖNÜNDEN AÇTIĞI DAVAYA,DİĞER TAŞINMAZ MALİKİNİ DE DAVAYA DAHİL EDEBİLİRLER Mİ ?…………………………………………………………………………………. 456

İçindekiler
15
SORU – 61 MURİS KENDİSİNE AİT BİR TAŞINMAZI SATARAK TAŞINMAZIN SATIŞ BEDELİ İLE DİĞER BİR MİRASÇIYA BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALSA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?…………………………………………………………….. 459

SORU-62 DAVANIN ISLAH EDİLMESİ HALİNDE TENKİS DAVASINDAKİ HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE YÖNÜNDEN DAVA TARİHİ Mİ YOKSA ISLAH TARİHİ Mİ DİKKATE ALINIR?……. 465

SORU – 63 MİRAS BIRAKAN KENDİ TAŞINMAZLARINI SATARAK BAZI MİRASÇILAR ADINA BANKAYA PARA YATIRSA YADA TAŞINMAZ SATIŞ BEDELLERİNİ BU MİRASÇILARA ELDEN VERSE MURİS MUVAZAASI OLUR MU?……………………………………….. 469

SORU-64 EVLAT EDİNENDEN ÖNCE ÖLEN EVLATLIĞIN MİRASÇILARI EVLAT EDİNEN ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?………………………………………………………………………………… 472

SORU-65 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TEREKEYE TEMSİLCİ ATANMASI HALİNDE, DAVA AÇAN MİRASÇI VEYA MİRASÇILARIN DAVAYI TAKİP YETKİSİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLUR MU ?………………………………………………………………………………………………….. 474

SORU-66 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESCİL DAVASININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI, DAVACI İLE
SULH OLDUKLARINI VE BU NEDENLE DAVACININ DAVADAN
FERAGAT ETTİĞİNE İLİŞKİN DİLEKÇEYİ MAHKEMEYE SUNAR İSE,
DAVACI BU SULH SÖZLEŞMESİNİN HİLE İLE ALINDIĞINI BEYAN EDİP
FERAGATİN SÖZ KONUSU OLMADIĞINI VE DAVAYA DEVAM ETMEK
İSTEDİĞİNİ BELİRTİR İSE MAHKEME NE KARAR VERECEKTİR……………………… 478

SORU-67 MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK
AMACI İLE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ DAHA SONRA İMAR GÖRÜR
İSE VEYA BİR BAŞKA PARSEL İLE BİRLEŞİR İSE İPTAL EDİLECEK TAPU
MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR………………………………………………………….. 484

SORU-68 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN
TAPU İPTAL, TESCİL DAVALARINDA, DAVA AÇILMADAN ÖNCE
MURİSTEN TAŞINMAZ TEMLİK ALAN KİŞİ ÖLMÜŞ İSE ÖLMÜŞ KİŞİNİN
MİRASÇILARI DAVAYA DAHİL EDİLEBİLİR Mİ ? MİRASÇILARIN DAVAYA
DAHİL EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL İSE DAVAYA DAHİL EDİLMELERİ
HALİNDE MİRASÇILAR KENDİNİ VEKİL İLE TEMSİL ETTİRMİŞ İSE

MİRASÇILAR LEHİNE VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLİR Mİ ?…………………….. 489

SORU-69 TENKİS DAVASI KABUL EDİLEN MİRASÇI AYNI OLAY NEDENİ İLE
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK İLGİLİ
KİŞİ ALEYHİNE TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ?………………………… 497

SORU-70 MURİSİN EŞ VEYA ÇOCUKLARINDAN BİRİNE VEYA BİR KAÇINA TAŞINMAZINI TAPUDA BAĞIŞ YOLU İLE TEMLİK ETMESİ HALİNDE, BU İŞLEMİN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA AMACI İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?………………… 500
16
İçindekiler
SORU-71 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN DAVA SONUCUNDA VERİLEN,VE KESİNLEŞEN KARARDA,DAVACININ MİRAS PAYI YANLIŞ YAZILMIŞ İSE BUNUN TAVZİHİ TALEP EDİLEBİLİR Mİ ?………………………………. 503

SORU – 72 MURİS, MİRASÇILARDAN BİR TANESİ İLE ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ KARŞILIĞI BİR TAŞINMAZINI ONA TEMLİK ETMİŞ ANCAK TAPUDA HENÜZ İŞLEM YAPILMAMIŞ İSE, DİĞER MİRASÇILAR, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………. 508

SORU-73 KENDİSİ LEHİNE MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİ YAPILAN KİŞİ,MİRASTAN FERAGAT EDEN KİŞİNİN MİRAS HAKKININ DA KENDİSİNE VERİLMESİ İÇİN,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAKTAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ?……………………………………………………………………………………… 510

SORU-74 MURİS KENDİSİNE AİT BİR ARACI SATIŞ YOLU İLE BİR BAŞKA KİŞİYE TEMLİK ETSE MİRASÇILAR ARACI SATIN ALAN KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK ARAÇ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİN İPTALİ İLE KENDİ ADLARINA MİRAS PAYI ORANINDA TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?………… 515

SORU – 75 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN BİR DAVADA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK TAZMİNATA DÖNÜŞTÜRÜR VEYA DOĞRUDAN TAZMİNAT DAVASI OLARAK AÇARSA,HÜKME ESAS ALINACAK TAZMİNAT MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR……………………………………………………………………….. 528

SORU-76 MURİSİN KIZININ EVLİLİĞİNİ KURTARMAK İÇİN VEYA DAMADINI EKONOMİK ÇIKMAZDAN KURTARMAK AMACI İLE YAPTIĞI TEMLİKLERE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………. 534

SORU-77 MURİSİN LİMİTED ŞİRKET HİSSELERİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI HİSSE DEVRİNİN İPTALİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………………………………………….. 537

SORU-78 DAHA ÖNCE AÇILAN VE USULDEN RED EDİLEN BİR DAVA YENİ AÇILAN DAVADA KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ?…………………………………………………………………….. 544

SORU – 79 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA DAVALI BULUNMASI HALİNDE DAVANIN KABULÜ NEDENİ İLE DAVACIYA VERİLECEK OLAN VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR?……………………………………………………………………… 547

SORU -80 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA DAVACI BULUNMASI HALİNDE VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR?…………………………………….. 550

SORU-81 MURİSİN TAPU TAHSİS BELGESİNDEKİ HAKLARINI TEMLİK ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mi ?……………………………………………………………………………………………………. 553

İçindekiler
17
SORU-82 MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN MİRASÇI VEYA ÜÇÜNCÜ BİR KİŞİYE MİNNET DUYGUSU İLE TEMLİK EDİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKUSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………. 560

SORU-83 MURİS TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ GEREĞİ TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ VEYA TAŞINMAZLARDIR EDİM KARŞILIĞI OLMAKLA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN DAVALAR RED Mİ EDİLMELİ ? YOKSA GÖZETİLECEK BAŞKACA İLKELER VAR MI DIR ?………………………………. 568

SORU -84 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA TAŞINMAZ BULUNMASI VE TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE AYRI AYRI DAVA AÇILMASI HALİNDE BU DAVALAR BİRLEŞTİRİLMELİ Mİ YOKSA DAVALAR AYRI AYRI TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE GÖRÜLMEYE DEVAM MI EDİLMELİDİR ?……………… 574

SORU -85 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA DOSYADAKİ VERASET İLAMI GERÇEĞİ YANSITMASA,YADA TAPU KAYDI İFRAZ GÖRMÜŞ OLSA HAKİM MEVCUT VERASET İLAMINA GÖRE VE ESKİ TAPU KAYDINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALI YOKSA DOĞRU MİRAS PAYINA VE TAPUNUN EN SON PARSEL NUMARASINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALIDIR?………………………………………………………………………………………………………….. 579

SORU-86 MURİS TARAFINDAN MİRASÇILARDAN BİRİSİNE VERİLEN VEKALET İLE MURİSE AİT BİR TAŞINMAZIN SATILARAK PARASININ BİR KISIM MİRASÇILARIN HESABINA YATIRILMIŞ OLMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TAZMİNAT

DAVASI AÇILABİLİR Mİ?………………………………………………………………………… 584

SORU – 87 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN TAPU
İPTAL TESCİL DAVALARININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI TAŞINMAZI
ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE MAHKEME NE YAPMALIDIR ?…………………. 587

SORU – 88 MURİS SAĞ İKEN OĞLUNA TAPUDAN SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK ETTİĞİ

İKİ ADET TAŞINMAZIN GERÇEKTE BAĞIŞ OLDUĞU İDDİASI İLE AÇMIŞ
OLDUĞU DAVANIN YARGILAMASI SIRASINDA ÖLÜR İSE
MİRASÇILARDAN BİR TANESİ,MURİSİN SAĞ İKEN AÇMIŞ OLDUĞU
BU DAVAYI ISLAH EDİP,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE
DAYALI MİRAS PAYI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI
OLARAK DAVAYA DEVAM EDEBİLİR Mİ ?………………………………………………… 590

SORU-89 MURİSİN SAĞLIĞINDA AÇIP RED EDİLEN MUVAZAA NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI MİRASÇININ AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI YÖNÜNDEN KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ?…………………………………………………………………………………………… 592

SORU-90 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇAN MİRASÇI YARGILAMA SIRASINDA DAVASINI “TAPU İPTAL TESCİL OLMADIĞI TAKTİRDE TENKİS ” OLARAK ISLAH EDEBİLİR Mİ ?……………………………………. 595

18
İçindekiler
SORU-90 MURİS TARAFINDAN EŞİNE TAŞINMAZ ÜZERİNDE İNTİFA HAKKI TEMLİK EDİLMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………………………………………. 601

SORU-92 MURİSİN KADASTRO TESPİT ÇALIŞMASI SIRASINDA KENDİSİNE AİT TAŞINMAZI, SATTIĞINI VE KULLANAN KİŞİ ADINA TESCİL EDİLMESİNE MUVAFAKAT ETTİĞİNİ BEYAN ETMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI AÇILABİLR Mİ ?………………………………………………………………. 606

SORU-93 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TAŞINMAZ ÜZERİNE KONULAN TEDBİRİN, TAŞINMAZ ÜZERİNDEKİ İPOTEKLERE ETKİSİ NEDİR ?…………………………………………………………………… 614

SORU-94 MURİSİN ÇOK SAYIDAKİ TAŞINMAZINI ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ UYARINCA TORUNUNA TEMLİK ETMESİ HALİNDE BU KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?……………………………………………………………………………………. 620

SORU-95 MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVALARINDA TARAFLARA SON SÖZLERİ SORULMADAN HÜKÜM KURULUR İSE BU BOZMA NEDENİ OLUR MU………………………………………………………………………………… 623

SORU -96 MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK AÇILAN
TAPU İPTAL TESÇİL DAVASINDA, MURİSİN TEMLİK ETTİĞİ ARSA
ÜZERİNE DAVALI MİRASÇI, BAĞIMSIZ BÖLÜMLER YAPMIŞ İSE
MAHKEME HANGİ DEĞERLERİ DİKKATE ALACAK, DAVANIN KABULÜ
HALİNDE NASIL BİR HÜKÜM KURACAKTIR………………………………………………. 626

SORU-97 MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN EŞİNE EVLİLİK HEDİYESİ OLARAK
VERİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE
DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?…………………………………. 639

SORU-98 DAVACI TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ
GEREĞİNCE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZIN MURİS TARAFINDAN
DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA KASTI İLE TEMLİK EDİLDİĞİ
İDDİASI İLE AÇILAN DAVADA DAVA KONUSU TAŞINMAZIN Ö.B.S.

GEREĞİNCE DEĞİL DE SATIŞ ŞEKLİNDE DAVALIYA TEMLİK
EDİLDİĞİNİN ANLAŞILMASI HALİNDE MAHKEME NASIL BİR KARAR
VERECEKTİR?………………………………………………………………………………………. 642

SORU-99 TENKİS DAVASINDA FAZLAYA DAİR HAKLARINI SAKLI TUTAN
DAVACI,SONRA AÇTIĞI BAKİYE ALACAK MİKTARI YÖNÜNDEN
ÖNCEKİ BİLİRKİŞİ RAPORUNA GÖRE HÜKÜM KURULABİLİR Mİ ?……………….. 645

SORU-100 MURİS SAĞ İKEN ÇOCUKLARI KENDİ ARASINDA MİRAS PAYLARINI
BİRBİRLERİNE DEVİR EDEBİLİRLER Mİ?……………………………………………………. 646

100 SORUDA
MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI
İŞLEM HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI
TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI

Muris muvazaası nedeni ile tapu iptali ve tescili davaları genellikle murisin ölmeden önce mirasçıların bir kısmını mirastan mahrum bırak­mak, onlardan mal kaçırmak amacı ile mirasçılardan birine veya birkaçı­na gayrimenkullerinden bir kısmını veya tamamını, tapuda satış göster­mek sureti ile bağışlaması ile mağdur olan mirasçı veya mirasçıların di­ğer mirasçı veya mirasçılara karşı muris muvazaası nedeni ile tapu iptal davası açması şeklinde gerçekleşir.

Murisin yine aynı amaç ile gayrimenkullerinden bir kısmını veya ta­mamını üçüncü kişilere devir etmesi halinde ise mağdur olan mirasçıların üçüncü kişiye karşı açtıkları dava şeklinde de karşımıza gelebilmektedir.

SORU – 1
MURİS MUVAZAASI NEDİR?

Uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası” olarak tanımlanan muva­zaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaa da miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazı­nı devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bı­rakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu ta­şınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 72 sayılı İnançları Birleştirme kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni kanunun 706 Borçlar Kanunu’nun 213 (TBK 237) ve Tapu Ka- nunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bu­lunduğundan, sözleşme geçersizdir.

“l.HD.13.03.2006 tarih 2006/646 Esas 2006/576 Karar”
20
Hüseyin KOVAN
Muvazaa BK. 18. maddesinde “TBK 19” düzenlenmiştir. TBK.nun 19. maddesi “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yo­rumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amacını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.

Borçlu yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı, bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulu­namaz.” demektedir.

Muvazaa “Tarafların 3. kişileri aldatmak amacıyla fakat kendi irade­lerine uymayan aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır…” şeklinde tanımlanabilir. Bilindi­ği gibi muvazaa iki türlü olabilir taraflar herhangi bir hukuki işlem yap­mayı istemezler. Yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli işlem açıklamasında bulunurlar yâda taraflar gerçekten hukuki işlem yapmak isterler. Ancak onu saklamak amacıyla başka bir işlemin kurulduğu gö­rünümünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

(HGK 04.05.1960 gün 2/24 Esas, -24 Karar yine HGK’nun 03.06.1964 gün 2/422 Esas, -398 Karar…)

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı ister ikinci bir işlem yapmayı arz etmiş olsunlar görünüşteki işlem tarafların gerçek iradeleri­ni yansıtmadığından ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi gizli işlem “bağış” da şekli aykırılıktan dolayı geçersizdir. Mutlak Butlan ile batıl olan işlem başlangıcından itibaren hükümsüzdür. Onay ile ya da zaman geçmekle geçerlilik kazanmaz.

“HGK.01.03.2000 tarih 2000/1-126 Esas 2000/143 Karar”

SORU – 2
TAPUDAKİ SATIŞ DEĞERİ İLE DAVAYA KONU TAŞINMAZIN
GERÇEK DEĞERİ ARASINDA FAHİŞ FARK BULUNMASI,
MUVAZAA İÇİN TEK BAŞINA YETERLİ MİDİR?

Hemen belirtmek gerekir ki tapudaki gösterilen satış bedeli ile davaya konu taşınmazın gerçek bedeli arasındaki fahiş fark bulunması, muva- zaa’nın kanıtı için tek başına yeterli bir delil değildir. Bunun diğer yan delil­ler ile de desteklenmiş olması gerekir ve murisin gerçek iradesinin bağış olduğunun ve mirasçıdan mal kaçırma amacıyla böyle bir işleme başvurdu­ğunun anlaşılması gerekir. “.. .Belirtilmelidir ki satışa konu edilen bir malın devrinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semen’in bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şartı olmayıp, belirli bir hizmet ya da emek te olabileceği kabul edilmelidir.

“HGK.29.04.2009 tarih 2009/1 Esas 2009/130 Karar”

… Esasen yukarıda değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açılan davaların, hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 gün 1/2 İçtihat Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilir, başka bir ifade ile murisin ifadesi önem taşır.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkindir.

Davacı, davalı ile ortak mirasbırakanı (halası) Bedia N. D.’nun, dava konusu 32 ada 8 parsel sayılı taşınmazda bulunan 13 no’lu meskeni ken­disinden mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 1993 yılında dava­lıya satış yoluyla temlik ettiğini, davalının da taşınmazı 2004 yılında da­va dışı kişiye devrettiğini ileri sürerek 1/2 miras payı oranında tazmina­tın tahsilini istemiştir.

Davalı, dava konusu taşınmazı Kadıköy 6. Noterliğinin 23.02.1993 tarih 12038 yevmiye no’lu Düzenleme Şeklinde Satış Vaadi Sözleşmesi ile 40.000 TL bedelle satın aldığını ve bu sözleşmede davacının da ta­nık olduğunu, taşınmazın rayiç değerini ödediğini, mirasbırakanın ölümünden 3-4 ay sonra taşınmazı adına kaydettirip 2009 yılında sat­tığını, alım gücü bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuş; 07.11.2012 tarihli ıslah dilekçesiyle, zamanaşımı süresinin geçtiğini be­yan etmiştir.

22
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, dava konusu taşınmazın davalıya temlikinin mirasçı­dan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın ka­bulü ile davacının miras payına isabet eden 115.000,00 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1333 doğumlu mirasbırakan Bedia N. D/nun 05.01.2004 tarihinde ölümü üzerine davacı ve davalı ye­ğenlerinin mirasçı kaldıkları, mirasbırakanın dava konusu 32 ada 8 par­sel sayılı taşınmazda bulunan 13 noTu meskeni intifa hakkını üzerinde bırakarak 07.04.1993 tarihinde satış yolu ile davalı yeğeni Fatma İlknur’a temlik ettiği, taşınmaz üzerindeki intifa hakkının 30.04.2004 tarihinde terkin edildiği ve davalının bu taşınmazı 04.11.2010 tarihinde dava dışı 3. kişiye satış yolu ile temlik ettiği, eldeki davada davacı vekilinin 21.02.2013 tarihli duruşmada tanık deliline dayanmadığını, bedeller ara­sında fahiş fark olduğunu, 12.11.2013 tarihli duruşmada İstanbul Anado­lu 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/5 Esas 2013/109 Karar sayılı dosyasına delil olarak dayandığını beyan ettiği, eldeki davada kesinleş­mesi beklenilen İstanbul Anadolu 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/5 Esas 2013/109 Karar sayılı 21.03.2013 tarihli kararının incelenme­sinde, tarafların aynı olup dava konusunun ise tarafların bir başka halası olan Azade Nevin Alpagut’un başka bir taşınmazla ilgili olarak 23.12.1993 tarihinde davalıya yaptığı satış işlemi nedeniyle tazminat is­teğine ilişkin olduğu ve davanın kabulüne dair verilen kararın derecattan geçerek 06.10.2015 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yap­mak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
23
saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşme­yi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(HMK) 190. maddesinde, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.”; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun(TMK) 6. maddesin­de, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hak­kını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde yer alan hükümlerle, açılmış bir davada ispat yükünün kural olarak davacı­ya yüklendiği tartışmasızdır.

Somut olaya gelince, davacı tanık deliline dayanmamıştır. Davacı tarafça delil olarak dayanılan ve mahkemece güçlü delil kabul edilen İs­tanbul Anadolu 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/5 Esas 2013/109 Karar sayılı dosyasında mirasbırakan ve çekişmeli taşınmazın farklı olup eldeki dava açısından güçlü delil teşkil etmeyeceği, öte yandan bedeller arasındaki farkın da tek başına muvazaanın kanıtı olamayacağı, topla­nan deliller yukardaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde HMK 190. ve TMK 6. maddeleri gereğince davacı tarafça muvazaa iddiasının kanıt- lanamadığı açıktır.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanıl­gılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un

24
Hüseyin KOVAN
428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alman peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi.

“l.HD,19.12,2019 tarih 2016/13736 Esas 2019/6739 Karar”

Yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırma olmadığı, akitte gösterilen bedel ile gerçek bedel arasında, fahiş fark var ise de bu hususun tek başına muvazaa’nın kanıtı sayılamayacağından, davanın reddi gerekirken, delillerin takdi­rinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi nedeniyle kara­rın BOZULMASINA

“l.HD.01.04.2014 tarih 2013/19672 Esas 2014/6895 Karar”

…Somut olaya gelince çekişme konusu taşınmazın… 1990 tarihinde miras bırakan tarafından Almanya’da bulunan oğlunun eşi davalıya temlik edildiği davalının temlik işlemi sırasında kendisine vekille temsil ettirdiği, tanık beyanlarına göre satış bedelinin bir kısmı ile davacının borcunu ödediği, kalan bedelin terekeden çıkmaması da temlik ile ölüm tarihi arasındaki süre göz önüne alındığında olağan bulunduğu, miras bırakanın 1992 yılında da 3. kişiye İstanbul da bulunan bir başka taşın­mazını da sattığı dosya kapsamında sabittir. Bu durumda dava konusu temlikin muvazaalı değil gerçek satış niteliğinde bulunulduğu sonucuna varılmaktadır. Salt bedeller arasındaki oransızlığın da tek başına muva­zaanın kanıtlanmasına yeterli olmayacağı da kuşkusuzdur. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlen­dirme ile kabulü yönünde hüküm kurulması doğru değildir.

“l.HD.31.12. 2004 tarih 2004/14161 Esas 2004/14960 Karar”

Taraflar arasındaki “Tapu îptali, Tescil ve Tenkis” davasından dolayı yapı­lan yargılama sonunda; Sarıyer 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabu­lüne dair verilen 20.06.2008 gün ve 2006/183 E.- 2008/202 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dai- resi’nin 17.02.2009 gün ve 2008/11225 E., 2009/1940 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
25
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı Gülseren’nin maliki olduğu 35 ada 13 parsel sayılı taşınmazdaki 4/16 payının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 21.10.1999 tarihli akitle davalıya satış yoluyla temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, miras bırakan Gülseren’nin davalıya yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki da­vayı açmışlardır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanım­lanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşın­mazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bı­rakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşın­mazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafla­rın gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706 (yeni 782), Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 2 6. maddelerinde ön­görülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan, gizlenen gerçek irade ile amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan, bu yön­deki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendi­rilmesi de büyük önem taşınmaktadır.

Öte yandan, miras bırakanın sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını,mirasçıları arasında hoşgörü ile karşılanabilecek makul ölçüler içerisinde paylaştırmışsa, mirasçısından mal kaçırma iradesinden söz etme olanağı yoktur. O halde, miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden, taşınır, taşınmaz ve hakların araştırılması,tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getir­tilmesi, her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ile değerleri

26
Hüseyin KOVAN
hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak, paylaştırmanın mı yoksa mal ka­çırma amacının mı üstün tutulduğunun aydınlığa kavuşturulması zorunludur.

Somut olaya gelince, davacıların miras bırakan Gülseren’nin oğulları, da­valı Sevgi Silva A.’ın ise kızı olduğu, miras bırakan Gülseren’in sağlığında da­valı ile birlikte aynı çatı altında hayatını idame ettirdiği ve hasta olması sebebiy­le davalının; annesi olan murisin gerekli her türlü tedavisi ile ilgilendiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşıladığı ve murise hayatı boyunca bir evla­dın ebeveynine bakmakla ve göstermekle yükümlü olduğu şartların fevkinde il­gisini ve hizmetini esirgemediği dosya kapsamı ile sabittir.

Oysa çekişme konusu taşınmazın satış şeklinde davalıya temlik edildiği gö­rülmektedir. Hemen belirtilmelidir ki, satışa konu edilen bir malın devrinin be­lirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin bir başka ifade ile ma­lın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet veya bir emekte olabileceği kabul edilmelidir. Esasen yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabi­lirliğinin kabulü gerekir. Bir başka ifade ile murisin iradesi önem taşır.

O halde, yukarıda değinilen somut olgular açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, miras bırakının yapmış olduğu temlikle ilgili olarak gerçek amaç ve iradesinin mirasçıdan mal kaçırmak olmadığı ve bu amaçla temlikin gerçekleştirilmediği kabul edilmelidir.

Hal böyle olunca açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yönünde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yar­gılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve ten­kis isteklerine ilişkindir.

Mahkemenin; ”Toplanan kanıtlardan murisin sağlığında dava konusu ta­şınmazdaki payının çıplak mülkiyetini davalıya bağışladığı ancak yapılan işle­min satış şeklinde gösterildiği gerçekte bu temlikin ivazsız ve bağış niteliğinde olduğu; temlikin diğer mirasçıları miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile yapıldığı anlaşılmıştır.” gerekçesiyle “davanın kabulüne” dair verdiği karar; Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önce­ki kararda direnilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
27
Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava ko­nusu taşınmazın davalıya temlikinin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak isimlendirilen muva­zaa türünün Türk Hukukunda büyük yeri ve önemi vardır. Muvazaa davaları­nın büyük bölümü muris muvazaasına ilişkin bulunmaktadır.

Muris muvazaası da taraf muvazaası gibi pozitif hukukumuzda ayrıntılı biçimde düzenlenmemiş, sadece Borçlar Kanununun 18.maddesinde nispi (mev- suf-vasıflı) muvazaa olarak soyut bir şekilde hükme bağlanmıştır. Ancak bu yönde pek çok davaların bulunması, toplumun gereksinmeleri ve zorlamaları ile, muris muvazaası gerek öğretide ve gerekse uygulamada geniş boyutları ile ele alınmış, bu yönde görüş ve kurallar geliştirilmiştir.

Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, arala­rında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve giz­lenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (nite­liği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değişti­rildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de ta­şınmaktadır.

Muris muvazaası da öteki nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaalar gibi dört un­surdan oluşur.

a-Görünüşteki Sözleşme: Miras bırakanın, mirasçıdan mal kaçırmak, onla­rın kendilerinden mal kaçırıldığı yönünde yapacakları itirazları, açacakları dava­ları önlemek, başka bir anlatımla onları aldatmak için, karşı taraf ile anlaşarak, gerçek iradesine uygun düşmeyecek ve hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacak biçimde düzenlediği sözleşmeye görünüşteki sözleşme denir.

b-Uçüncü Şahısları (Mirasçıları) Aldatmak Amacı: Muris muvazaasına bu açıdan bakıldığında, öteki nispi muvazaalardan farkı mirasçıları aldatmak ama­cıyla yapılmasıdır. Daha açık anlatımıyla, muris muvazaasında aldatmak iste­yen (muvazaalı işlem yapan) miras bırakan, aldatılmak istenen ise mirasçıdır. Oysa muris muvazaası dışında kalan mutlak ve nispi muvazaalarda aldatılmak istenen üçüncü kişinin mirasçı olması şart değildir.

28
Hüseyin KOVAN
Muvazaalı sözleşme yapıldığı sırada mal kaçırılmak, aldatılmak istenen bir mirasçının veya mirasçıların bulunması, aldatmak amacının (kastının) gerçek­leşmesi için yeterlidir. Bu durumda miras bırakanın ölüm tarihine göre mirasçı olan ve terekeden miras hakkı alması gereken mirasçının, kendisinin henüz mi- rasçılık sıfatını kazanmadığı tarihte yapılan muvazaalı işleme karşı durarak, muvazaanın tespiti için dava açmakta hukuki yararının ve hakkının bulunduğu açıktır. Muvazaalı sözleşmenin yapıldığı tarihte mirasçı olmamasının muvazaa davası açma hakkına hiçbir etkisi yoktur. Esasen bir mirasçı muvazaa nedeniyle açtığı bir iptal ve tescil davası sonunda muris muvazaasının varlığını ispat edip o taşınmazın terekeye dönmesini sağladığı takdirde, muvazaalı sözleşme tari­hinde mirasçı olmayıp da, miras bırakanın ölüm tarihinde mirasçılık sıfatını kazanan mirasçı o taşınmazdan pay aldığına göre, kendisine, muvazaalı sözleş­me tarihinde mirasçı olmaması nedeniyle dava açma hakkı tanınmaması açık bir çelişki yaratacağı gibi, hukuk mantığına da uygun düşmez.

Miras bırakan sağlığında mallarını mirasçıları arasında, makul ölçüler içe­risinde, dengeli bir biçimde paylaştırmışsa, artık mirasçıdan mal kaçırmak, onla­rı aldatmak kastı ve iradesi bulunmadığından, muris muvazaasından söz etmek mümkün olmaz.

Bu gibi temliklerde miras bırakanın amacı mirasçıdan mal kaçırmak değil, mallarını sağlığında mirasçılar arasında pay etmektir. Uygulamada “denkleş­tirme” olarak da tanımlanan bu paylaştırmanın kabulü için, miras bırakanın tüm mirasçılar arasında paylaştırma yapması, paylaştırmada tam bir eşitlik ol­masa dahi makul ve hoşgörü ile karşılanabilecek bir denge kurması gerekir.

Miras bırakan sadece mirasçılardan birine veya birkaçına pay vermişse veya paylaştırmada makul ve hoşgörü sınırlarını aşan bir dengesizlik bulu­nuyorsa, paylaştırma değil mirasçıdan mal kaçırma amacı üstün tutulmuş sayılacağından, aldatmak unsuru teşekkül edecektir. Bu takdirde de pay al­mayan veya az pay verilen mirasçı veya mirasçıların dava açmak hakları do­ğacaktır.

Denkleştirmenin var olup olmadığının anlaşılabilmesi içim tüm mirasçıla­ra verilen mal ve kıymetlerin; tanık dinlemek, ilgili mercilerden bilgi ve belge istemek, tüm taraf delillerini toplamak, uzman bilirkişi aracığı ile her bir miras­çıya verilen mal ve değerleri birbirleri ile kıyaslamak gerekir.

c-Tarafların Beyanları ile İradeleri Arasında İsteyerek Meydana Getirdikle­ri Uyumsuzluğu Açıklayan Muvazaa Anlaşması: Muris muvazaasındaki mu­vazaa anlaşması, miras bırakan ile karşı taraf arasında görünüşte yapılan söz­leşmenin niteliğini değiştiren sözleşmedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
29
Muvazaa sözleşmesi hiçbir şekil koşuluna bağlı değildir. Yazılı yapıldığı gibi çok kez de sözlü yapılabilmektedir. Uygulamada muvazaa anlaşmasının çok zaman gizli sözleşme ile bir arada, hatta onunla iç içe yapıldığı görülmektedir. Ancak gizli sözleşme ile birlikte yapılması muvazaa sözleşmesinin ayrı bir söz­leşme olması niteliğini ortadan kaldırmaz.

Gerek “taraf” gerekse “muris muvazaasında” muvazaa anlaşmasının varlığı muvazaanın oluşması için şarttır. Muvazaa anlaşmasını miras bırakan bizzat veya vekili aracılığı ile yapabilir. Miras bırakanın görünüşteki sözleşmeyi bizzat yapması, muvazaa anlaşmasını vekili aracılığı ile yapmasına engel teşkil etmez.

Muvazaa anlaşmasının görünüşteki sözleşmeden önce veya en geç onunla ay­nı zamanda yapılması gerekir. Daha sonra yapılan sözleşme bu muvazaa sözleşme­sini değil, önceki geçerli sözleşmeyi değiştiren ikinci bir sözleşme niteliğini taşır.

d-Gizli Sözleşme: Muris muvazaasının son unsuru, tüm nispi muvazaa­larda olduğu gibi gizli sözleşmedir. Miras bırakan malını bağış yoluyla devret­mek istemekte, bu iradesine uygun bir sözleşme yapmaktadır. Ne var ki, bu söz­leşmeyi gerçek iradesine uygun olmayan başka nitelikteki bir sözleşmenin arka­sına gizlemektedir. Gerçek iradesine uygun olmayan, bilinen ve açıklanan söz­leşmeye “görünüşteki sözleşme”, gerçek iradesine uygun olan, ancak saklanan, gizli kalan sözleşmeye de “gizli sözleşme” denmektedir.

Muris muvazaasında gizli sözleşme daima bağış sözleşmesi şeklinde yapıl­maktadır. O halde muris muvazaasında öteki mirasçılardan gizlenen, malın temliki değil, temlik sözleşmesinin niteliğidir. Gizli sözleşme bulunmadığı tak­dirde muris muvazaasından söz etme olanağı yoktur.

Bu noktada; görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığın­dan, gizli sözleşme de şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespitini ve tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtilmelidir ki; burada yapılan temlikin gerçek yönünün, eş söy­leyişle miras bırakanın irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçim­de ortaya çıkarılması önemlidir. Bunun için de, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, bakım borçlusu ve diğer mirasçılarla ilişkileri, yaşı, sağlık durumu, temlik edilen malın tüm mame­lekine oranı gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Saklı pay sahibi olsun veya olmasın, her mirasçı mirastan mal kaçırmak amacıyla miras bırakan tarafından yapılan muvazaalı sözleşmenin geçersizliği­nin tespitini, bu sözleşmeye dayanılarak bir tapu kaydı oluşmuşsa tapu kaydının

30
Hüseyin KOVAN
iptali ile pay oranında adına tescilini veya eski hale getirilmesini (terekeye dön- dürülmesini) isteyebilir. Mirasçı, muvazaalı sözleşmenin dışında kaldığından ve ona karşı koyduğundan üçüncü kişi durumundadır. Her ne kadar mirasçı mu­vazaalı sözleşme yapan kişinin ardılı (külli halefi) ise de, miras bırakan muvaza­alı sözleşme yaparak kanunen kendisine intikal etmesi gereken miras hakkına mani olup onun tamamını veya bir bölümünü başkasına intikal ettirdiğinden, bu sözleşmeye karşı koymakta, onun geçersizliğini istemektedir.

Görülüyor ki, miras bırakanın iradesi ile mirasçının yararı çatışmaktadır. Bir bakıma mirasçı kanuni hakkını miras bırakana karşı korumaya çalışmakta­dır. Miras bırakanın iradesine karşı dava açmaktadır. Bu itibarla muris muva­zaası davasında mirasçının üçüncü kişi sıfatıyla hareket ettiği kuşkusuzdur.

Elbette miras bırakan saklı pay dışındaki mallarını kanunların öngördüğü biçimde serbestçe tasarruf etme ve başkasına dilediği gibi temlik etme hakkına sahiptir. Ancak mallarını kanuna uymayan şekilde temlik ettiği takdirde, öldük­ten sonra zarar gören mirasçının bu tasarrufa karşı koyma, geçersizliğinin tespi­tini isteme hakkının bulunduğunun da kabulü gerekir.

Öteki deyişle, miras bırakanın nasıl ki saklı pay dışındaki mallarını kanuna uygun biçimde devretme hakkı varsa, mirasçının da miras bırakanın kanuna aykırı biçimde düzenlediği ve kendisini miras hakkından yoksun bırakan hukuki tasarruflarına karşı koyma, yapılan temlik ve tescilin iptalini isteme hakkı var­dır.

Asıl olan miras bırakanın terekesinin kanunlarda öngörülen şekilde miras­çılarına intikal etmesidir. Miras bırakanın saklı pay dışındaki mallarda dilediği gibi tasarruf etme hakkı varsa da, bu temliki yaparken kanunlarda öngörülen şekil koşuluna uymak zorundadır. Şekil koşuluna uyulmadığı taktirde, kanun gereği malik olacak mirasçının şekil noksanlığından dolayı bu temlikin iptalini istemekte hukuki yararı vardır.

Bununla birlikte, miras bırakan bağış sözleşmesini görünüşte satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi ivazlı bir sözleşme arkasına gizleyerek, mirasçının saklı payını da temlik etmiştir. Miras bırakanın bu kötü niyeti ve onunla işbirliği içerisindeki karşı tarafın kötü niyete dayanan hakkı kanun tara­fından korunamaz.

Muris muvazaası davası açacak kişinin muvazaalı sözleşme yapan miras bırakanın mirasçısı olması yeterlidir. Saklı pay sahibi mirasçı olması gerekmez. Dava açan mirasçı üçüncü kişi durumunda olduğundan, davasını her türlü delil ile ispat edebilir. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Seçkin yayınevi, 2.baskı, s.343-482)

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
31
Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakılınca; davacılar ve davalının kar­deş, murisin ise tarafların annesi olduğu, dava konusu payın ilişkin bulunduğu taşınmazın ilk maliki Talat A.’ın ölümünden sonra taraflara ve muris anneye kaldığı, davalı Sevgi Silva A.’ın bekar olup, anne Gülseren Acar ölene kadar muris ile birlikte yaşadığı, murisin ve davalının taşınmazın kira gelirinden baş­ka hiçbir gelirlerinin bulunmadığı, murisin ölümüne kadar tüm ihtiyaçlarının ve bakımının davalı tarafindan karşılandığı, murisin 21.10.1999 tarihinde dava konusu taşınmaz payın intifa hakkını kendi üzerinde bırakarak, çıplak mülkiye­tini davalıya satış göstermek suretiyle tapuda devir ettiği, bu tarihten çok önce­leri başlayan ve özellikle murisin son yıllarında ağırlaşan hepatit hastalığı nede­niyle sık sık tedavi gördüğü, günlerce hastanede yattığı onun bu halinde bile bakımının sadece davalı tarafindan yapıldığı ve davalının refakatçi olarak gün­lerce murisin yanında kaldığı, davacıların ise murisin çocukları olmasına rağ­men muris ile hiç ilgilenmedikleri gibi, davacılardan Kevork Acar’ın murisi has­talığının ağırlaştığı son aylarında şikayet etmek suretiyle hakkında ceza davası açılmasını sağladığı, ceza davasının murisin ölümü ile düştüğü, hususları gerek davacı ve gerekse davalı tanıklarının beyanları ile dosyada mevcut belgelerden anlaşılmaktadır.

Tüm bu olayların gelişiminden, miras bırakanın hepatit hastalığı nedeniy­le, sağlık harcamalarının arttığı, kira gelirinden başka hiçbir gelirinin bulunma­dığı, karşılaştığı sağlık harcamalarına kaynak yaratmak için çekişmeli taşınmaz payını hayatı ve hastalığı boyunca yanında kalıp kendisiyle ilgilenen ve destek olan davalıya sattığı; her ne kadar taşınmazın akitteki bedeli ile gerçek değeri arasında fark bulunsa da, salt tapuda gösterilen değer ile gerçek değer arasındaki nispetsizliğin muvazaanın varlığına yeter delil sayılamayacağı, kaldı ki, ölene kadar taşınmazda oturmaya devam etmesi ve davalının kendisine sağladığı ba­kım ve desteğin yarattığı minnet duygusu dikkate alındığında, satışın gerçek değer üzerinden yapılmamasının mal kaçırma amacıyla hareket edildiği anlamı­nı doğurmayacağı sonuç ve kanaatine varılmaktadır.

Diğer taraftan; evladın elverdiğince ebeveynine bakıp yardım etmesi ahlaki bir görev ise de, görev sınırının aşıldığı, ana babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın hizmetin karşılığında bir şey iste­mesi ve sunulan aşırı hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği, hukuka uygun düşeceğinden, böyle bir durumda temlikin ivazlı olduğu kabul edilmelidir.

O halde, taraflar arasındaki pay devri isteminde, muris muvazaasının ol­mazsa olmaz unsurlarından “gizli sözleşme” unsuru bulunmadığından işlemin gerçekten satış olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

32
Hüseyin KOVAN
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.04.2009 gün ve 2009/1-130-150 ve 22.10.2008 gün ve 2008/1-650-656 sayılı kararlarında da aynı ilkeler benim­senmiştir.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı de­ğerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

Bu nedenle, direnme kararının bozulması gerekmiştir.

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, oybirliği ile karar verildi.

“HGK.16.6.2010 tarih 2010/1-295 Esas 2010/333 Karar”

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delilerden, miras bırakan Keziban’ın 23.1.1996 tarihli akit ile 1 no lup meskenini kızı Mine’ye, 5.9.2005 tarihli akit ile 2 no lup meskenini kızı davalı Sevinç’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır..

İddianın ileri sürülüş biçimi ve içeriğinden davacının anılan temlik­lerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu ileri sürüp miras payı oranında iptal ve tescil isteğinde bulunarak eldeki davayı aç­tığı, davalıların ise miras bırakanın davacıya da taşınmaz devri yaptığını savundukları görülmektedir.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların, sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı miras bırakanın sözleşme­yi yapmakta haklı bir makul nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihinde ki gerçek değer arasındaki fark taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
33
Somut olayda hükme elverişli araştırma ve inceleme yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.

Hal böyle olunca yukarıdaki ilke ve olguları kapsar biçimde erekli araştırma ve incelemenin yapılması soruşturmanın eksiksiz tamamlan­ması, miras bırakanın mal paylaştırma iradesi ilamı ya da mal kaçırma amacıyla mı hareket ettiğinin duraksamaya yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir diye yerel mahkemenin kararı­nın bozulması üzerine mahkeme önceki kararda direnmiştir.

Direnme kararının özel Daire bozma kararında gösterilen nedenler­den dolayı BOZULMASINA

“HGK.27.06.2012 tarih 2012/1-23 7 Esas 2012/417 Karar”

SORU – 3
MUVAZAALI İŞLEM TARİHİNDE MİRASÇI OLMAYAN VEYA
MURİS İLE EVLİ BULUNMAYAN VEYA SAKLI PAY SAHİBİ
OLMAYAN MİRASÇILAR MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL

NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI
AÇABİLİRLER Mİ?

TMK ve yerleşmiş Yargıtay içtihatları uyarınca temlik tarihinde mi­rasçı olmayan veya mirasçı ile evli bulunmayan ancak daha sonra muris ile evlenerek murisin ölüm tarihinde ona mirasçı olan kişilerde dava açabilecekleri gibi dava açan mirasçının saklı pay sahibi olması gibi bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçıların dava açma hakları vardır

Muris muvazaasına dayalı işlemin yapıldığı tarihte mirasçı olmayan davacı daha sonra mirasçı sıfatına haiz olduğuna göre muvazaalı işlemin iptali için dava açma, hakkı vardır. Böyle bir davanın temlikin yapıldığı tarihte mirasçılık sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul etmek olanağı bulunmamaktadır.

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda (Üsküdar Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.4.1998 gün ve 1997/466 E- 1998/234 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 19.10.1998 gün ve 1998/10725-11152 sayılı ilamı ile; (…Davacı, 140 parsel sayılı taşınmazın miras bırakanı ta­rafından muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri sürüp iptal tescil iste­minde bulunmuştur.

Davalılar reddini savunmuşlar, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Davada ileri sürülen iddianın niteliği itibariyle yanlar ara­sındaki uyuşmazlık davaya konu temliki işlemin yapıldığı tarihte başka­ca mirasçıların varlığına karşın o tarih itibariyle mirasçı sıfatını henüz kazanmayan, ancak murisin ölüm gününde mirasçı olan kişi yönünden 1.4.1974 tarih, 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygula­ma yeri bulup bulamayacağı ve o kişi (davacı) tarafından işlemin iptali davasının açılıp açılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığı doğuran inançları birleştirme kararında (bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla tapu sicilinde kayıt-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
35
lı taşınmaz malını gerçekte bağışlamak istediği halde, tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıkladığının gerçekleşmesi du­rumunda, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin muvazaalı olduğunu ve gizlenen bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulundu­ğunu ileri sürerek dava açabilecekleri, bu dava hakkının geçerli sözleş­meler için düzenlenen MK. nun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı hak­lara etkili olamayacağı) öngörülmüş-tür. Gerek kararın gerekçesinden, gerekse bağlayıcı olan sonuç bölümünden böyle bir davanın yalnızca temliki işlemin yapıldığı tarihte mirasçılık sıfatını taşıyanların açabilece­ğini kabul edebilmek olanağı yoktur. Aksine, “miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar” denerek o tarihte (temlik tarihinde) mevcut ve sonradan or­taya çıkabilecek mirasçılar bakımından ayrım yapılmış değildir. Kararın “bir kimsenin mirasçısını” sözcükleriyle başlatılması “mal kaçırma ama­cını” ortaya koymak içindir.

Hemen belirtmelidir ki, BK. nun 18. maddesinde deyimini bulan muvazaa (…tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görü­nüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır…) şeklinde tanımlanabilir. Bi­lindiği gibi, muvazaa iki türlü olabilir; taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; yada taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar (Hukuk Genel Kurulu 4.5.1960 gün ve 2/24 E, -24 K. Hukuk Genel Kurulu 3.6.1964 gün ve 2/422 E, -398 K. Hukuk Genel Kurulu aynı gün 2/335 E, -397 K. Hukuk Genel Kurulu 4.5.1966 gün ve 2/406 E, -132 K.; Hukuk Genel Kurulu 22.12.1982 gün ve 13/1905 E, -966 K.) Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar; görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtma­dığından ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem (bağış) dahi şekli aykırılıktan dolayı geçersizdir (MK. m. 634, BK. m. 213, 2613 sayılı Kanun m. 26). Müeyyidesi mutlak butlan olan ve başlangıcından itibaren hükümsüzlük ifade eden işlem icazet (onay) ile yada zaman geçmekle geçerlilik kazanamayacağına göre, işlemden sonra mirasçılık sıfatını alan kişiler için geçerli hale gelemez. Bu tür işlemlerde temlike konu tapulu taşınmaz yada taşınmazların mülkiyeti yanlara temlik yapı­lana şeklen nakledilmiş gözükse de, gerçekte miras bırakanın mal varlı-

36
Hüseyin KOVAN
ğından (terekesinden) çıkmış sayılamaz. Diğer bir anlatımla 1.4.1974 ta­rih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını zo­runlu kılan işlemlerde miras bırakanla gerçekte kendisine bağış yapılan kişi öğretide “kollusion” denilen hileli anlaşma yoluna başvurmakta, bağışı satış gibi göstermektedirler. Bütün hukuk sistemlerinin benimse­diği temel ilke uyarınca hiç kimse kendi yaptığı hileli anlaşmadan ve haksızlıktan kısmen de olsa kendisine çıkar sağlayamaz (Nullus Commodum Capere Protest x sus İnsuria Propria). Öte yandan, mirasçı- lık sıfatı ölümle doğar (MK.nun m. 522).. Miras açılınca mirasçılar onun tamamına sahip olurlar (MK. m. 539). Evlatlık ve füruu, kendisine evlat edinen kimseye; nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar (MK. m. 447). Öyle ise, olayda, 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulabileceği ve davacının da değinilen karara dayanarak dava açabileceği kabul edilmeli; işin esasının araştırılması suretiyle sonucu doğrultusunda bir hüküm kurulmalıdır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak, mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 634, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Öte yandan; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çö­züme ulaştırabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iş sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ge­nellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması ya­nında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmeside büyük önem taşı-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
37
maktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplum­sal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yap­makta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelin­ce; açıklanan ilkeleri karşılayacak kapsamda bir araştırma yapıldığını söyleyebilmek olanağı yoktur.

Hal böyle olunca, anılan ilkelere göre araştırma yapılması ve sonu­cuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, noksan soruşturma ile yeti­nilerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsizdir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama so­nunda; mahkemece önceki kararda direşilmiştir.

Yerel mahkeme ile özel daire arasındaki uyuşmazlık davaya konu temliki işlemin yapıldığı tarihte başkaca mirasçısının varlığına karşın o tarih itibariyle mirasçı sıfatını henüz kazanmayan ancak murisin ölüm gününde mirasçı olan kişi yönünden 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay inançları Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulmayacağı, o kişi (davacı) tarafından işlemin iptali davasının açılıp-acılamıyacagı nokta­sında toplanmaktadır.

Söz konusu İnançları Birleştirme Kararında “bir kimsenin mirasçısı­nı miras hakkından yoksun etmek amacıyla tapu sicilinde kayıtlı taşın­maz malını gerçekte bağışlamak istediği halde, tapu sicil memuru önün­de iradesini satış doğrultusunda açıkladığının gerçekleşmesi durumun­da saklı pay sahibi olsun yada olmasın miras hakkı çiğnenen tüm miras­çıların görünürdeki satış sözleşmesinin muvazaalı olduğunu ve gizlenen bağış sözleşme sininde biçim koşulundan yoksun bulunduğunu, ileri sürerek dava açabilecekleri bu dava hakkının geçerli sözleşmeleri için düzenlenen Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olamayacağı” öngörülmüştür. Gerek kararın gerekçesinden gerek­se bağlayıcı olan sonuç bölümünden böyle bir davanın temlikin yapıldığı tarihte mirasçıhk sıfatını taşıyanların açabileceğini kabul etmek olanağı yoktur. Aksine değinilen kararda belirli bir mirasçı veya mirasçılardan söz edilmeyip genel “mirasçı” sözcüğü kullanılmak “miras hakkı çiğne­nen tüm mirasçılar” denmek suretiyle temlik tarihinde mevcut ve sonra­dan ortaya çıkabilecek mirasçılar bakımından ayrım yapılmış değildir, nitekim 22.5.1987 tarih 4/5 sayılı İnançları Birleştirme Kararının sonuç bölümünde de “miras bırakanın yaptığı temliki tasarruflardan zarar gö-

38
Hüseyin KOVAN
ren mirasçıların” dava açabilecekleri belirtilmiştir. O halde muvazaalı temlik tarihinde miras bırakanın başka bir mirasçısının bulunması, mi­rasçıdan mal kaçırma iradesinin oluşması için yeterlidir. Esasen muva­zaalı temlikten bir veya birkaç mirasçı değil tüm mirasçıların zarar göre­ceği aşikardır.

Hemen belirtmek gerekirki, Borçlar Kanununun 18. maddesinde de­yimini bulan muvazaa (, .. tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve fakat kendi iradelerine uymayan aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır…) şeklinde tanımlanabi­lir. Bilindiği gibi muvazaa iki türlü olabilir. Taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler. Yalnız görünüşte bir hukuki iş­lem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar, yada taraflar gerçekten bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla başka bir işlemin kurulduğu görünümünü yaratmak üzere idari açıklamasında bu­lunurlar (HGK. 4.5.1960 gün ve 2/24 Esas, 24 Karar. HGK. 3.6.1994 gün ve 442 Esas, 398 Karar, HGK. 3.6.1994 gün 335 Esas, 397 Karar. HGK. 4.5.1966 gün, 406 Esas, 132 Karar. HGK. 22.12.1982 gün 13/1905 Esas, 966 Karar).

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradele­rini yansıtmadığından ötürü herhangi bir sonuç doğurmadığı gibi Me­deni Kanunun 634, Borçlar Kanunun 213, 2613 sayılı Kanunun 26. mad­desinde düzenlenen şekil koşulu bir geçerlilik koşulu sayıldığından ta­pulu taşınmazlar yönünden gizli işlem (bağış) dahi, şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir. Kararlılık kazanmış Yargıtay İçtihatlarında ve bilim­sel alanda ortaklaşa kabul edildiği üzere muvazaalı işlemin müeyyidesi mutlak butlandır. Bu itibarla muvazaalı sözleşmeler başlangıçtan itiba­ren geçersiz olduklarından hiçbir hüküm ve sonuç doğurmazlar. Açılan dava sonunda verilen karar yenilik doğuran (inşai) bir karar değil açık­layıcı (ihdasi) bir karar durumundadır. Muvazaanın varlığı hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman iddia ve isnat edilebilir. Muvazaa, istek ol­maksızın mahkemece kendiliğinden (resen) göz önünde tutulur. Belirli bir zaman geçmesi muvazaa sebebinin ortadan kalkması veya tarafları olur (icazet) vermesi ile muvazaalı sözleşmeler geçerli hale gelmezler. Bu tür işlemlerde temlike konu tapulu taşınmaz yada taşınmazların mülki­yeti temlik yapılana şeklen geçmiş gozüksede gerçekte miras bırakanın mal varlığından çıkmış sayılmaz. Bu husus 7.10.1953 gün 1953/8 Esas, 1953/8 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararında da aynen (… me­mur huzurunda bey akdi hakkında iradelerinin telahuk ettiği akitler be-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
39
yan eyleseler ve fakat hakiki kasıtlarının akıt yaparken hibe olduğu sabit olsa, bey akdi batıl olur, amma yerine hibe akdi kaim olmaz çünkü me­mur huzurunda bey akdi hakkında tarafların iradeleri telahuk eylemiş­tir. Bu halde tapu kaydı hali aslisine icra olunmakla iktifa olunur. Müşte­ri vaziyetinde bulunan şahsa hibe sebebiyle mülkiyet intikal eylemiş olamaz. Bundan başka salahiyetli memur huzurunda gayrimenkul mül­kiyetini iktisap etmesi kast olunan şahsın isminin gizlenmesi böylece onun yerine mevhum bir veya hakiki akitlerden başka bir şahsın ismi kullanılarak akde yabancı kimse namına sicille tescil vaki olmuş ise (nam-ı müstear) bu halde de memur huzurunda akitlerin hakiki kasdının ifade edilmemiş olması bakımından temlike esas olan akit batıldır. Sicilin yâlnız eski haline icraı icap eder. Yani eski malik namına kayıt tashih olunur. Böyle bir münasebet yeni bir tescile mevzuu olunamaz”. Biçi­minde yer almıştır.

1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının uygulanma­sını zorunlu kılan işlemlerde miras bırakan ile gerçekte kendisine bağış yapılan kişi öğretide “kolluksion” denilen hileli anlaşma yoluna baş­vurmakta bağışı satış gibi göstermektedirler. Bütün bu sistemlerin be­nimsendiği temel ilke uyarınca hiç kimse kendi yaptığı hileli anlaşmadan ve haksızlıktan her ne sebeple olursa olsun kısmende olsa kendisine çı­kar sağlayamaz (Hullus commodum ca pere potest ex sus insuria propria).

Öte yandan Medeni Kanunun 522. maddesi uyarınca (mirasçı ola­bilmek için murisin vafatında mirasçılığa ehil olarak sağ olmak lazım­dır). Başka bir koşul söz konusu olamaz. Yine aynı Kanunun 539. mad­desinde (miras açılınca mirasçılar onun tamamına sahip olurlar. Kanun- da-açıkça yazılı haller müstesna olmak üzere müteveffanın alacakları ve bilcümle hakları zilyet bulunduğu mallar mirasçılarına intikal eder) hükmü getirilmiştir. Medeni Kanunun deyinden açık hükümleri karşı­sında bir mirasçının daha önce değil, murisin ölüm tarihinde (mirasın açılma tarihinde) mirasçılığa ehil ve sağ olması esastır. İstikrar kazanmış Yargıtay İçtihatlarında murisin muvazaalı temliki yaptığı tarihteki ço­cukları ile bundan sonra ana rahmine düşen çocukları arasında dava hakkı yönünden hiçbir fark gözetilmemiştir. Medeni Kanunun 447. maddesinin (evlatlık ve füruu kendisini evlat edinen kimseye nesebi sa­hih füruu gibi mirasçı olurlar) hükmü gereğince füruu ve evlatlık ara­sında bir ayrım yapmakta olanaksızdır. Bunun yanında miras bırakanın başka bir mirasçısının muvazaa nedeniyle dava açıp tapu kaydının iptali

40
Hüseyin KOVAN
ile terekeye döndürülmesini sağladığı takdirde temlik tarihinden sonra mirasçı olan kişinin o taşınmaza payı oranında malik olacağı kuşkusuz­dur. Hal böyle olunca muvazaalı temlik tarihinden sonra mirasçılık sıfatı kazanan mirasçıya muvazaa nedeniyle dava açmak hakkı tanınmaması izahı güç bir çelişki oluşturur, muvazaalı işlemlerin hüküm ve sonuçla­rına ilişkin ilkelere” Medeni Kanunun açık hükümlerine, sözü edilen İnançları Birleştirme Kararlarına, Yargıtay’ın yerleşmiş İçtihatlarına ters bir sonuç doğurur.

Öyle ise miras bırakanın muvazaalı temlikinden sonra evlat edindi­ği, veya evlendiği kişinin yahut ana rahmine düşen çocuğunun muris muvazaasına dayanarak tapulu taşınmazlar hakkında açtığı iptal ve tes­cil davalarında 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Ka­rarının uygulama yeri bulacağı buna bağlı olarak somut olayda da dava­cının dava açabileceği kabul edilmeli, işin esası araştırılarak sonucu doğ­rultusunda bit hüküm kurulmalıdır.

Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken; önceki kararda direnilmesi doğru değildir. Usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.01.03.2000 tarih 2000/1-126 Esas 2000/143 Karar”

SORU-4
DAVACI MİRASÇI, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE
DAYALI OLARAK AÇACAĞI TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA

NEYİ TALEP EDECEKTİR.

Davacı mirasçı; 1- Muvazaa ya konu gayrimenkulün kendi miras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile kendisi adına tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir

Bu durumda bir sorun yoktur, koşulları oluşmuş ise davacının mi­ras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilir. Davalı da mirasçı ise, ki çoğu zaman mirasçı olur. Bu durumda davalının muristen gelen miras hakkı gözetilmeli ona göre tapu iptali sağlanmalıdır.

2- Muvazaa ya konu gayrimenkulün tüm mirasçıların miras hissele­ri oranında davalı tapusunun iptali ile hisseleri oranında mirasçılar adı­na tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir.

Bu durumda mahkeme davacıya tüm mirasçıların davaya muvafa­katinin alınması veya miras şirketine mümessil tayin edilmesi için kesin süre vermelidir. “TMK 640. md”.

(Davalıda mirasçı ise hiç şüphesiz onun muvafakatini almaya gerek olmayıp davalı dışındaki mirasçıların muvafakatlerinin alınması yeterli olacaktır. Davacı verilen kesin süre içerisinde diğer tüm mirasçıların da­vaya muvafakatlerini almış veya miras şirketine mümessil tayin ettirmiş ise davaya devam olunur aksi taktirde başkaca bir şey incelenip irde- lenmeksizin bu nedenle davanın reddi gerekir.

Dava, muris muvazaası ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tazminat iste­ğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan eşi Mustafa E/in yaşının ilerlemesi ve rahat­sızlıkları sebebiyle tüm işlerini takip edebilmesi için ilk eşinden oğlu da­valı Ahmet’i vekil tayin ettiğini, ancak vekilin vekalet görevini kötüye kullanarak 205 ada 3, 217 ada 40 ve 56, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3, 222 ada 6 ve 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazlarını baldızı olan diğer da­valı Zeliha’ya temlik ettiğini, 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazın da davalı Efor Turizm Ltd Şti.’ye devredildiğini, mirasbırakana herhangi bir satış bedeli ödenmediğini, mirasbırakanın devri öğrenmesi üzerine davalı vekil Ahmet’i azlettiğini ve Alanya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin

42
Hüseyin KOVAN
2008/714 Esas sayılı dosyası ile tapu iptali ve tescil davası açtığını, ancak yargılama aşamasında öldüğünü, ayrıca mirasbırakanın ikinci eşi olması sebebiyle ilk eşinden çocukları olan diğer mirasçılar tarafından sevilme- yip hor görüldüğünü, miras hakkından yoksun kalması için söz konusu devirlerin yapıldığını belirterek tapu kayıtlarının miras payı oranında iptali ile adına tesciline, olmadığı takdirde tazminata karar verilmesini istemiş, yargılama aşamasında davalı E. Turizm Ltd Şti. yönünden dava­sını atiye terk ettiğini bildirmiştir.

Davalı Zeliha, mirasbırakanın kendisine mirasının bir bölümünü ilk eşinden olan mirasçı çocuklarına devretmek istediğini söylediğini ve aracı olmasını istediğini, taşınmazları bu şekilde vekil aracılığı ile bedelsiz ola­rak devraldığını, daha sonra da diğer mirasçılara devrettiğini belirterek davanın reddini savunmuş, davalı Ahmet davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, davalılar Ahmet ve Zeliha’nın el ve işbirliği içerisinde mirasbırakanı zararlandırdıkları, çekişme konusu taşınmazların dava tarihinden önce 3. kişilere devri nedeniyle terditli olarak talep edilen tazminatın davalılardan tahsiline; davalı Efor Turizm Ltd Şti yönünden açılan davanın takip edilmemesi nedeniyle davanın açılmamış sayılma­sına karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delilerden; 1932 doğumlu mirasbırakan Mus­tafa E/in 05.03.2009 tarihinde ölümüyle geride mirasçı olarak ikinci eşi olan davacı Müzeyyen, ilk eşinden olan davalı oğlu Ahmet ile dava dışı çocukla­rı Hatice, Fatma, Emiş ve Durali’yi bıraktığı, mirasbırakanın Alanya 4. No- terliği’nin 16.2.2007 tarih ve 16277 yevmiye nolu vekaletnamesi ile dava ko­nusu 205 ada 3, 217 ada 40 ve 56, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3, 222 ada 6 ile 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazlarını dilediği kişiye satmak üzere davalı oğlu Ahmet’i vekil kıldığı, vekilin vekaletnameye istinaden dava konusu taşınmazları 12.03.2007 tarihinde baldızı olan davalı Zeliha’ya temlik ettiği, Zeliha’nm temellük ettiği 205 ada 3, 217 ada 40 ve 56, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3 ile 222 ada 6 parsel sayılı taşınmazları 05.11.2008 tarihinde dava dışı Davut’a; 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazı 1/4’er pay ile dava dışı Hatice, Ayşe, Emiş ve Fatma’ya, Davut’un devraldığı 205 ada 3, 217 ada 40, 220 ada 1, 2 ve 7, 221 ada 1 ve 3 parsel sayılı taşınmazları 01.02.2010 tarihinde dava dışı Hayrettin’e; 217 ada 56 parsel sayılı taşınmazı 04.06.2009 tarihinde dava dışı Murat’a; 222 ada 6 parsel sayılı taşınmazı 05.03.2009 tarihinde dava dışı Bayram’a, Hatice, Ayşe, Emiş ve Fatma’nın devraldıkları 113 ada 1 parsel sayılı taşınmazı 13.10.2008 tarihinde davalı E. Turizm Ltd Şti.’ye devrettiği anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
43
Hemen belirtmek gerekir ki; maddi vakıayı bildirmek taraflara, hu­kuki nitelendirme yaparak olayı çözümlemek hakime aittir. İddianın içeri­ğinden ve ileri sürülüş biçiminden davada vekalet görevinin kötüye kul­lanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanıldığı açıktır.

Mirasbırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine ta­bidir. Davacılar dışında başkaca mirasçılar bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil nite­liğindeki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışın­da ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması, hata, hile, gabin vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hare­ket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisi­nin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçıların da­vada muvafakatlerinin sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi) tartışmasızdır.

O halde, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebebine da­yalı olarak 3. kişiye pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez.

Ne var ki, eldeki davada muris muvazaası hukuksal nedenine de dayanılmıştır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

44
Hüseyin KOVAN
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşme­yi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Hal böyle olunca, vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiası bakı­mından davacı tarafından miras payı oranında açılan davanın dinlenemeye- ceğinin gözetilmesi, muris muvazaası hukuksal nedeniyle miras payı ora­nında istekte bulunulabileceğinden bu iddia bakımından inceleme yapılma­sı, toplanan ve toplanacak deliller doğrultusunda bir karar verilmesi gerekir­ken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.

Davalı Zeliha’nın değinilen yön itibariyle yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMA­SINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.12.02.2020 tarih 2016/15515 Esas 2020/832 Karar ”

Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil; olmadığı taktirde tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak veri­len karar davalı vekilince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ile tüm mirasçılar adına tescil; olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan M. U. 28.10.2010 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak ilk eşi Teslime’den olma çocukları davacılar Nazife ve Haşan ile ikinci eşi davalı Fatma ve ikinci eşinden olma çocukları dava dışı Yaşar, Satı ve Güldane’nin kaldı­ğı anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
45
Davacılar, miras bırakanları M. U.’un 1103 parsel sayılı taşınmazdaki payını muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla ikinci eşi olan davalı­ya satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek tapu iptal ve tüm mirasçılar adına tescil;olmadığı taktirde tenkis isteği ile eldeki davayı açmışlardır.

Dava dilekçesi içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre, dava­da elbirliği halinde mülkiyetin bulunduğu açıktır.

Bilindiği üzere elbirliği (İştirak) halinde mülkiyet, yasa veya yasada be­lirtilen sözleşmeler uyarınca aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olma durumudur.

Türk Medeni Kanununun 701-703. maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi eşya üzerinde ortak­lardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da yoktur. Mülkiyet bir bütün olarak ortaklardan tümüne aittir. Başka bir anlatımla ortaklık tas­fiye oluncaya kadar ortaklardan birinin ayrı mal veya hak sahipliği bu­lunmayıp, hak sahibi ortaklıktır. Değinilen mülkiyet türünde malikler mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır. Bu kural, Türk Medeni Kanununun 701 maddesinde (… Kanun ve kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakla­rın belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malla­rın tamamına yaygındır.) biçiminde açıklanmıştır. Elbirliği (İştirak) ha­linde mülkiyetin bu özelliği itibariyle ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Şayet yasa veya elbirliği (iştirak) halinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse, ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dı­şındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar alma­ları ve birlikte hareket etmeleri zorunluluğu vardır.

Türk Medeni Kanununun 702/2. maddesi bu yönde açık hüküm ge­tirmiştir. Ancak, açıklanan kural yargısal uygulamada kısmen yumuşa­tılmış bir ortağın tek başına dava açabileceği, ne var ki, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir. (1.10.1982 tarih 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı) Nite­kim bu görüş bilimsel alanda da aynen benimsenmiştir.

Somut olayda, elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet söz konusu olup, da­va dışı ortaklar bulunmaktadır. Hal böyle olunca, davaya katılmayan ortak­lar Yaşar, Satı ve Güldane’nin olurlarının alınması yada miras şirketine M.K.nun 640. mad. uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdü-

46
Hüseyin KOVAN
rülmesi gerekirken, davanın görülebilirlik koşulu göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere davanın esası hakkında hüküm kurulması doğru değildir.

Kabule göre de, Kadastro Müdürlüğünün yazı cevabındaki ekli kro­kide ve fen memuru sıfatını taşıyan uzman bilirkişinin rapor ve kroki­sinde dava konusu 1 ada 1103 parselin 169 ada 2 parsel olduğu belirtil­miş ise de çekişmeli taşınmazın revizyon kayıtları getirtilmeksizin hü­küm kurulması da isabetsizdir.

Davalı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabu­lüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.12.02.2014 tarih 2013/17585 Esas 2014/2216 Karar”

Taraflar arasındaki “tapu iptali, terekeye iade ya da tenkis” dava­sından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 2.Asliye Hukuk Mah­kemesince davanın kabulüne dair verilen 22.07.2008 gün ve 2005/334- 2008/366 K. sayılı kararın incelenmesi davacı ve davalı vekilleri tarafın­dan istenilmesi üzerine, Yargıtay l.Hukuk Dairesinin 06.05.2009 gün ve 2009/4226-5262 sayılı ilamı ile;

(…Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, te­rekeye iade ya da tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme ko­nusu 46 parça taşınmazını 24.7.1986 ve 16.1.1987 tarihlerinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; elbirliği (İştirak) halinde mülkiyet, yasa veya yasada belirtilen sözleşmeler uyarınca aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olma durumudur.

M.K.nun 701-703.maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (or­taklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi eşya üzerinde ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da yoktur. Mülkiyet bir bütün olarak ortak­lardan tümüne aittir. Başka bir anlatımla ortaklık tasfiye oluncaya kadar ortaklardan birinin ayrı mal veya hak sahipliği bulunmayıp, hak sahibi ortaklıktır. Değinilen mülkiyet türünde malikler mülkiyet payları ayrıl­madığından paydaş değil, ortaktır. Bu kural, M.K.nun 701 maddesinde (… Kanun ve kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dola­yısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
47
Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.) biçiminde açıklan­mıştır. Elbirliği (İştirak) halinde mülkiyetin bu özelliği itibariyle ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Şayet yasa veya elbirli­ği (iştirak) halinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse, ortaklığın tasfiyesini is­teme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunluluğu vardır.

M.K.nun 702/2.maddesi bu yönde açık hüküm getirmiştir. Ancak, açıklanan kural yargısal uygulamada kısmen yumuşatılmış bir ortağın tek başına dava açabileceği, ne var ki, davaya devam edebilmesi için öte­ki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir. (11.10.982 tarih 1982/3-2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı) Nitekim bu görüş bilim­sel alanda da aynen benimsenmiştir.

Somut olayda, elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet söz konusu olup, dava dışı ortaklar bulunmaktadır.

Hal böyle olunca, davaya katılmayan ortakların olurlarının alınması yada miras şirketine M.K.nun 640. mad. uyarınca atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesi gerekirken, davanın görülebilirlik koşulu gözardı edilerek yazılı olduğu üzere davanın esası hakkında hüküm kurulması doğ­ru değildir…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Yerel mahkemece; davanın kabulüne, muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil ile tazminat davasının kabulüne; tenkis davası yönünden konu­su kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Özel Dairece; yukarıda yazılı gerekçelerle kararın bozulması üzeri­ne, yerel mahkemece önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı, davalı vekili tarafindan temyiz edilmiştir.

Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya katıl­mayan ortakların olurlarının alınması yada miras şirketine atanacak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülmesinin gerekip gerekmediği; bu­rada varılacak sonuca göre, davanın görülebilirlik şartlarının yerine geti­rilip getirilmediği noktasında toplanmaktadır.

48
Hüseyin KOVAN
1-     Davalı vekilinin usule ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Davacı vekili, dava dilekçesinde ve yargılama safahatında miras bıra­kan tarafından davalıya yapılan satış işleminin muvazaalı olduğunu ileri sürerek temliki tasarrufun tümü ile iptaline, tapu kayıtlarının eski hale geti­rilmesine ve taşınmazların miras bırakanın terekesine iadesine karar veril­mesini talep etmiştir. Mahkemece, davacının talebi daraltılmak suretiyle, sadece davacıya ait payın iptaline ve davacı adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmiştir. Mahkemenin bu ilk kararı, davacı vekili tarafından da mi­ras bırakan tarafından gerçekleştirilen temliki tasarrufun tamamının iptaline karar verilmesi gerektiği yönünde temyiz edilmiş ve Özel Daire tarafından metni yukarıda aynen alınan karar ile bozulmuştur.

Bundan sonra, yerel mahkemece ilk kararda direnilmesine ve yine sadece davacıya düşen pay yönünden işlemin iptaline karar verilmiş ol­masına rağmen, bu karar davacı tarafından temyiz edilmemiş, sadece davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Görüldüğü üzere, davacı direnme kararını temyiz etmemekle, bu yön davalı bakımından usulü kazanılmış hak haline gelmiştir. Bozma ve direnme kararlarının kapsamları gözetildiğinde davalının kendi lehine olan direnme kararını, temyiz etmesinde usul hukukundaki aleyhe boz­ma yasağı karşısında bir hukuki yararı bulunmamaktadır.

O halde davalının, direnme kararını usul yönünden temyiz etme­sinde, bir hukuki yararı bulunmadığından davalının temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.

2-     Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Özel Daire tarafından işlemin muvazaalı olup olmadığı yönü incelenmemiş olduğun­dan dosyanın bu hususun incelenmesi için dairesine gönderilmesi gerekir.

Mahkeme kararının ve bozma ilamının içeriğine göre, işin esasının Özel Daire tarafından incelenmediği anlaşılmaktadır. İşin esasına yöne­lik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daire’ye gönde­rilmesi gerekmektedir.

1-     Davalı vekilinin usule ilişkin temyiz itirazlarının 1.bentte gösteri­len nedenlerle REDDİNE,

2-     Davalı vekilinin esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenebilmesi için, (2).bentte gösterilen nedenlerle dosyanın 1.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine

“HGK02.06.2010 tarih 2010/1-282 Esas 2010/315 Karar”

SORU – 5
MİRASÇILARDAN BİR TANESİNİN KENDİ MİRAS PAYI İÇİN
AÇMIŞ OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE
DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILDIKTAN SONRA,
DAVA AÇMAYAN BİR MİRASÇININ ÖLMESİ HALİNDE, DAVACI,
ÖLEN MİRASÇIDAN GELEN MİRAS PAYI YÖNÜNDEN AYNI
KİŞİYE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE

DAYALI TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?

Muvazaalı işlem geçersiz olup hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Bu nedenle muvazaa nedenine dayanılarak her zaman dava açılabilir. Hakkı çiğnenen mirasçı pay oranında iptal ve tescil davası açabileceği gibi, ta­şınmazın terekeye döndürülmesin! de isteyebilir

Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan davada, mahkemece veri­len karar süresinde temyiz edilmekle;

Davacı ile dava dışı kız kardeşi Eşme’nin, çekişmeli taşınmaz yö­nünden davalı aleyhine ayrı ayrı açtıkları davalarda, tarafların ortak mi­ras bırakanı Mustafa’nın davalı oğluna yaptığı temliki işlemin muvazaalı olduğu kabul edilerek paylan oranında iptal ve tescile karar verilmiş, o davaların açıldığı tarihte sağ olan ve dava açmayan anneleri Zöhre’nin payı davalı üzerinde kalmıştır.

Anneleri Zöhre’nin ölümü üzerine davacı, eldeki dava ile bu kez annelerinin davalı üzerinde kalan payı hakkında yine muris muvazaası hukuksal sebebine ve mirasçılık hakkına dayanarak payı oranında iptal ve tescil istemiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki çekişmeli taşınmazın devrine ilişkin mi­ras bırakan ile davalı arasında yapılan işlemin muvazaalı olduğu, daha önce açılıp sonuçlanan davalarla sabittir. Çözümlenmesi gereken husus; daha önce muris muvazaası nedeni ile davalı üzerindeki tapu kaydının iptal edilerek terekeye döndürülmesin! isteyeceği yerde pay oranında dava açıp, pay oranında iptal ve tescil kararı alan davacının, dava aç­maması nedeniyle davalı üzerinde kalan annenin payı hakkında onun ölümünden sonra yine kök murisin muvazaası nedeniyle iptal ve tescil davası açıp açamayacağının tayin ve tespitinden ibarettir.

Bilindiği üzere muvazaalı işlem geçersiz olup hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz. Ayrıca belirli bir sürenin geçmesiyle veya tarafların olurları (rıza­ları) ile geçerli hale gelemez. Mahkemece kendiliğinden (re’sen) göz önünde

50
Hüseyin KOVAN
tutulur. Bu itibarla muvazaa nedenine dayanılarak, her zaman dava açılabilir. Açılan dava sonunda verilen karar yenilik doğurucu değil, açıklayıcı bir karar olduğundan geçmişe etkili (makable şamil) hüküm ve sonuç doğurur.

Değinilen bu ilkelere göre miras bırakanın muvazaalı temliki sonucu davalıya intikal eden çekişmeli taşınmazdaki annenin payı şeklen davalı adına kayıtlı olmasına karşın aslında anne Zöhre’nin mal varlığı içerisinde­dir. Annenin sağlığında dava açmamış olması hakkından feragat anlamına gelmeyeceği gibi, muvazaalı işleme de geçerlilik sağlamaz. Ayrıca davacının önceki davada çekişmeli taşınmazın terekeye döndürülmesin! istemeyip pay oranında dava açması, daha sonra ölen annesinin payı hakkında dava açma­sını engellemez, Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarına göre hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak pay oranında iptal ve tescil davası açabilecekleri gibi, taşınmazın terekeye döndürülmesin! de isteyebilirler. Bunlardan birinin tercihi ötekine göre kişinin haklarında bir azalma veya çoğalma yaratmaz. Aksinin kabulü yukarıda açıklanan ilkelere ters düşer. Mahkemece davanın kabulü yönünde kurulan hüküm doğrudur. Davalının yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve ya­saya uygun olan hükmün ONANMASINA, (oyçokluğu ile)

“l.HD.20.01.1997 tarih 1996/15576 Esas 1997/458 Karar”

Diyerek Yüksek Yargıtay 1. HD ara murisin mirasçısının da ara mu­risin kök muris’ten gelen miras payından, kendi miras payı oranında dava açabileceğini oy çokluğu ile kabul etmiş olup ancak dairenin iki üyesi davacının önceden açtığı davada tereke adına istekte bulunabile­cek iken kendi miras payına hasren iptal istediğinden dava ve talep hak­kının miras payı ile sınırladığından sonradan davacının ara muristen gelen miras payı nedeniyle dava açamayacağını belirterek çoğunluğun görüşüne katılmamışlarıdır. Kanaatimce de çoğunluk kararı yerindedir. Çünkü davacının diğer mirasçılar sağ iken, tüm mirasçıların miras payı için dava açmaya zorlanamayacağı gibi esasen böyle bir dava açsa dahi bu durumda diğer mirasçıların muafakatları gerekmektedir. Esasen ara murisin ölümü ile davacı, ara murise mirasçı olmakla, ara muristen ken­disine gelecek miras payı yönünden gerçek anlamda hukuki menfaati de o zaman başlamaktadır. Davacıyı önceki davada sadece kendi miras payı için dava açtığı gerekçesiyle ara muristen gelen miras payı yönünden dava açamayacağını iddia etmek hukukun genel ilkelerine uygun bir söylem olmayacaktır, diye düşünüyorum.

SORU – 6
MURİS MUVAZASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESCİL DAVALARINDA KADASTRO KANUNUNUN

12/3 MADDESİ UYGULANIR MI?

3402 sayılı kadastro kanununun 12/3. maddesi “kadastro tespit tuta­nağında belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların ke­sinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki huku­ki sebeplere dayanılarak itiraz edilemez ve dava açılamaz.” Demektedir.

Burada önemli olan murisin ölüm tarihidir. Eğer muris kadastro tespitinden önce ölmüş ise bu durumda Kadastro kanununun 12/3 mad­desinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süre de geçmiş ise bu durum­da dava açılamayacaktır.

Muris kadastro tespitinden sonra ölmüş ise bu durumda bu yasanın uygulanması mümkün olmayacaktır. Çünkü murisin ölümü ile mirasçı­lar tereke üzerinde hak sahibi olurlar ve dava açma hakkı doğar.

Taraflar arasında görülen tapu iptal, tescil, tenkis ve tazminat davası sonunda, yerel mahkemece, davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil, tenkis ve tazminat istemlerine ilişindir.

Mahkemece, davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişme konusu 07.12.1962 tarih ve 35 sıra numarasında tapuya kayıtlı taşınmazın miras bırakan D… C… tarafından dava dışı H… K…’a satış suretiyle devredildi­ği, H../in de taşınmazı davalıların murisleri olan O… ve S…’e satış sure­tiyle temlik ettiği, anılan tapulu taşınmazın kadastro sırasında 65 ada 30 parsel numarasıyla S… ve O… adına tespit edildiği ve kadastro tespitinin 30.03.1979 tarihinde kesinleştiği, muris D…C…’in kadastro tespitinden sonra 19.07.1990 tarihinde öldüğü görülmektedir.

Davacı, miras bırakan tarafından yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

52
Hüseyin KOVAN
Hemen belirtilmelidir ki, bu tür isteklerde dava hakkının murisin ölümüyle ortaya çıkacağı kuşkusuzdur. Başka bir anlatımla, Kadastro Yasasının 12/3.maddesi hükmünde öngörülen hak düşürücü sürenin uy­gulanmasında murisin ölüm tarihi büyük önem taşır. Anılan yasal dü­zenlemeye göre, kadastro tespit tutanağında belirtilen haklara, sınırlan­dırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz edilemez ve dava açılamaz. Başka bir ifadeyle anılan süre ancak hakkın kadastro tespit tutanağının tanzim tarihinden önce doğması halinde uy­gulanır. Tutanağın tanziminden sonra doğan haklara ilişkin açılan dava­larda uygulama yeri yoktur. Miras bırakanın ölümü ile tereke mirasçıla­ra intikal eder ve terekenin açılmasıyla mirasçılar tereke üzerinde hak sahibi olurlar.

Somut olayda miras bırakan kadastro tespitinden sonra öldüğüne göre 3402 Sayılı Yasanın 12/3.maddesinde öngörülen hak düşürücü sü­renin uygulanamayacağı tartışmasızdır.

Hal böyle olunca, işin esasına girilerek gerekli inceleme ve araştır­manın yapılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davacının bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3. madde­si yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’un 428.maddesi gereğince BOZUL­MASINA

“1HD.18.03.2014 tarih 201315749 Esas 2014/5818 Karar”

SORU – 7
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI

TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA DAVALININ YARGILAMA
SIRASINDA SUNDUĞU, DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİ
VE YA SULH OLDUKLARINA DAİR BELGENİN HATA VE HİLE İLE

ALINDIĞINI, DAVACI, DAVANIN HER AŞAMASINDA
İLERİ SÜREBİLİR Mİ?

Davanın devamı sırasında dayanılan bir belge yada sözleşmenin ge­çersizliği her zaman ileri sürülebileceği gibi davacı tarafından bu belge­lerin hata ve hile ile alındığı savunması da davanın genişletilmesi olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 4.Hukuk Mahkemesinin davanın reddine dair verilen 18.3.2010 gün ve 2008/ 52-2010/97 sayılı kararının incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 6.12.2010 gün ve 8199-12944 sayılı ilamı ile..

… Dava, tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Davacı, çe­kişme konusu taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara temlik edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; davacı 25.12. 2009 tarihli di­lekçesi ile davadan feragat ettiğini bildirmiş, 28.12.2009 tarihli dilekçesi ile de, 01.09.2009 tarihli “Sulh Protokolü” başlıklı belgedeki edimler arasında fahiş fark olup, değerlerin de karşı tarafın beyan ettiği değerlerde olmadı­ğını, karşı tarafın beyanına kandığını, feragat beyanının ve taraflar arasın­daki Sulh Sözleşmesinin hile nedeniyle geçersizliğine karar verilmesini istemiş, Mahkemece davacının sulh sözleşmesi ve feragat dilekçesinin tan­zimi sırasında hataya düşürüldüğünü ispatlayamadığı gerekçesiyle dava- nm feragat nedeniyle reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ne vaki, temyiz dilekçesine ekli olarak sunulan belgelerden davacı tarafından da­vanın reddine ilişkin olarak verilen karardan sonra 21.05.2010 tarihinde Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. Sayılı dava dosyası ile sulh sözleşmesinin iptali istemiyle dava açıldığı görülmektedir. Anılan davanın eldeki dava sonucu etkiyeceği kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. sayılı dava dosyasının sonucunun beklenmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi için karar bozulmalıdır. Davacının bu yöne de-

54
Hüseyin KOVAN
ğinen temyiz itirazı yerindedir…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmazsa tenkis istemine ilişkindir.

Davacı vekili, davacı ikinci eşin miras bırakanı tarafından, önceki eş­ten olan davalı çocuklarına yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığı iddiası ile tapu iptali ve tescil, ol­mazsa tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır.

Yargılama sırasında davalılar vekili 16.11.2009 tarihli dilekçesinde ve akabinde 9.12.2009 günlü celsede; davacı ile sulh sözleşmesi yaptıkla­rını bildirerek, 1.9.2009 tarihli “Sulh Protokolü” başlıklı belgeyi ve buna dayalı olarak düzenlenen 25.12.2009 tarihli feragat dilekçesini mahkeme­ye ibraz etmiştir.

Mahkemece her iki belgeye karşı davacının beyanının alınması için isticvap davetiyesi gönderilmiştir. Davacı asil, 29.12.2009 günlü celsede, mahkemeye sunduğu 28.12.2009 tarihli dilekçesini tekrarladığını, dosya­ya konulmuş harici sulh ve buna dayalı feragatinin olmadığını, davaya devam edeceğini bildirmiştir.

Davacı vekili tarafından dosyaya sunulan 28.12.2009 havale tarihli dilekçede de, sulh sözleşmesinin ve buna dayalı olarak düzenlenen fera­gat dilekçesinin müvekkili davacının gerçek iradesini yansıtmadığı, sulh konusunda aldatıldığı, yanıltıldığı, edimler arasında fahiş fark olduğu ileri sürülmüştür.

Bu nedenle, öncelikle uyuşmazlığa ilişkin usul hükümlerinin irde- lenmesinde yarar vardır:

Bilindiği üzere, 4.2.2011 tarihinde yayımlanarak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun: 163. maddesinde:

“Yargılama sırasında, davaya ilişkin bir ön sorun ortaya çıkarsa, il­gili taraf, bunu dilekçe vermek suretiyle yahut duruşma sırasında sözlü olarak ileri sürebilir.”

164.maddesinde ise: “(1) Hâkim, taraflardan birinin ileri sürdüğü ön sorunu incelemeye değer bulursa, belirleyeceği süre içinde, varsa delille­riyle birlikte cevabmı bildirmesi için diğer tarafa tefhim veya tebliğ eder.

(2) Ön sorun hakkında iki taraf arasında uyuşmazlık varsa, hâkim gerekirse tarafları davet edip dinledikten sonra kararını verir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
55
(3) Hâkim, ön sorun hakkındaki kararını taraflara tefhim veya tebliğ eder.”

hükümlerine yer verilmek suretiyle “ön sorun” kurumu düzenlen­miştir.

Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) nun 222.maddesinde:

“Tahkikat esnasında davaya müteallik bir mesele hakkında tahkikat hakiminden karar almak isteyen taraf bunu tetkikata mahsus celsede şifa­hen veya celse haricinde iki nüsha olarak vereceği arzuhal ile talep eder.”

Yine aynı Kanunun 223/2.maddesinde:

“Hadise hakkında iki taraf ihtilaf halinde ise tahkikat hakimi kararı­nı evrak üzerine veya kendilerini davet ve ifadelerini istima ettikten son­ra verir. Kanunen şekli mahsus tayin edilmiş olan ahval müstesnadır.”

224.maddede ise, “Kaide olarak tahkikat hakimi hadise hakkında bir celsede iki tarafı istima ve delailini tetkik ve kararını ita eder. İktizasına göre delillerin diğer celsede ikame ve tetkikine de karar verebilir.” şek­lindeki hükümlerle de “hadise” müessesesi düzenlenmiştir.

Anılan bu maddeler ile, devam eden bir davada ibraz edilen ve da­vanın sonucuna etkili olacak bir belgenin hata ve hileye dayalı olarak düzenlendiği iddiasının aynı dava içerisinde mülga 1086 sayılı HUMK hükümlerine göre hadise, yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK hüküm­lerine göre de ön sorun olarak incelenmesi, öngörülmüştür.

Aksine bir yaklaşımla, dava devam ederken, böyle bir iddia ile ilgili olarak ve bu belgelere dayanılarak başka bir mahkemede dava açılabile­ceğinin kabulü ise, asıl davanın görüldüğü mahkemenin yetkisinin sınır­landırılması anlamına gelir ki, bu kabul şekli hem usule hem de yargıla­maya hakim ilkelere aykırı olacaktır.

Öte yandan, davanın devamı sırasında bir hata-hile iddiasında bu- lunulmayıp da, karar kesinleştikten sonra böyle bir iddia ileri sürülürse bu iddianın ayrı bir davanın konusunu oluşturacağında ise hiç kuşku bulunmamaktadır.

Somut olayda, yargılama sırasında davalı tarafça ibraz edilen dava­cının sulh ve buna bağlı feragat beyanına ilişkin belgelere karşılık, davacı hata ve hile ile alındığı savunmasını getirmiştir.

Davacının hata iddiası ile ilgili olarak, mahkemece taraf delilleri topla­narak inceleme yapılması yerinde olup; esasen bu konuda Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında bu konuda bir uyuşmazlık da bulunmamaktadır.

56
Hüseyin KOVAN
Uyuşmazlık, davacının hile iddiasının, mahkemece iddianın genişle­tilmesi olarak nitelendirilerek araştırılmamasının yerinde olup olmadığı noktasındadır.

Hemen belirtmekte yarar vardır ki, Özel Dairece, bozma ilamında her ne kadar hile iddiası ile ilgili olarak davacı tarafından hükümden sonra açıldığı anlaşılan Kadıköy Asliye 2.Hukuk Mahkemesinin 2010/239 Esas sayılı dosyasının sonucunun beklenilmesi gereğine işaret edilmişse de, bu bozma nedenine katılmak olanaklı değildir. Zira, yukarıda da açıklandığı üzere hile iddiası eldeki dosyada ön sorun (hadise) olarak ele alınıp incelenebileceğinden, anılan dosyanın beklenmesine gerek bu­lunmamaktadır.

Öte yandan, davanın devamı sırasında dayanılan bir belge ya da söz­leşmenin geçersizliği her zaman ileri sürülebileceğine ve davacı taraf ta, 28.12.2009 havaleli dilekçesinde hem hata hem de hile iddiasını ileri sür­düğüne göre, artık davacı yönünden iddianın genişletilmesinden bahsedi- lemeyeceği gibi buradaki iddia dava dilekçesinde ileri sürülen iddia ol­mayıp, davanın devamı sırasında ortaya çıktığı iddia edilen olayla (hata- hile) ilgili olduğundan iddianın genişletilmesinden de söz edilemez.

Hal böyle olunca, mahkemece, iddianın genişletildiğinden bahisle, hile iddiasının incelenmemesi doğru olmadığı gibi, Özel Dairenin 2010/239 Esaslı dava sonucu beklenmesine işaret eden bozma nedeni de yerinde değildir.

Mahkemece yapılacak iş; hile iddiasını da ön sorun (hadise) olarak ele alıp, eldeki dava içinde çözümlemek olmalıdır.

O halde, yerel mahkemece açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edi­lerek, iddianın genişletildiğinden bahisle hile iddiasının incelenmemiş ve bu kararda direnilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup; kararın, yuka­rıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekir.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK21.03.2012 tarih 2012/1-1 Esas 2012/236 Karar”

SORU – 8
MEHİR OLARAK VERİLEN TAŞINMAZ NEDENİYLE
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDİNİNE DAYALI

TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası murisin kendisi adına tapuda kayıtlı olan bir taşınmazını diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mirasçılardan birine veya üçüncü kişiye amacı bağışlamak olmasına rağmen tapuda satış veya bir başka şekilde temlik etmesi olup dayanağı da 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı İçti­hadı Birleştirme kararıdır.

Bu nedenle murisin iradesi son derece önemlidir. Eğer muris diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile değilde mehir olarak taşınmazı temlik etmiş ise bu durumda muris muvazaasından bahsetmek müm­kün olmayacaktır,hiç şüphesiz davalının taşınmazın kendisine mehir olarak verildiğini beyan etmiş olması gerektiği kuşkusuzdur.

Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, mirasbırakan babala­rı Abdurrahman Y.’in, 4024 parsel sayılı taşınmazını ikinci eşi olan da­valı Ayfer’e satış suretiyle temlik ettiği, işlemin mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişler, 07.10.2015 tarih­li ıslah dilekçeleri ile muris muvazaası hukuksal nedenine ilave ola­rak, taşınmazın davalının baskı ve tehdidi neticesinde gerçekleştiğini ileri sürerek irade fesadına ve genel muvazaaya da dayandıklarını be­lirtmişlerdir.

Davalı, taşınmazın mehir olarak kendisine verildiği belirterek dava­nın reddini savunmuştur.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazın mirasçılardan mal kaçır­mak amacıyla değil, evlilik hediyesi olarak devredildiği gerekçesiyle da­vanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmak­la Tetkik Hâkimi Merve A.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dos­ya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; davacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazı-

58
Hüseyin KOVAN
nın reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 25.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılar­dan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.12.02.2020 tarih 2016/15517 Esas 2020/836 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 17.10.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar vekili Avukat Muharrem K. ile temyiz edilen vekili Avukat Ali S. geldiler, duruşmaya başlandı, süre­sinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabu­lüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlen­di, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Mümine B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan babaları İsmet B.Tn 455 ve 1243 parsel sa­yılı taşınmazlarını dava dışı Olcay M.’yu ara malik olarak kullanarak 2. eşi olan davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, temlikin mirastan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu, ara malikin taşınmazlara hiçbir zaman zilyet olmadığını ileri sürerek miras payları oranında tapu iptali ve tescil istemişlerdir.

Davalı, taşınmazların rayiç bedellerini ödeyip satın aldığını, mirasbırakandan intikal eden yaklaşık 100 dönüm taşınmazın satılıp parasının mirasçılar arasında paylaşıldığını, kolon kanseri olan mirasbırakana yıllarca baktığını belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalının mirasbırakana ölene dek baktığı, mirasbırakanın başkaca taşınmazlarının bulunduğu, taşınmazların temlikindeki amacın mal kaçırma değil mehir olduğu gerekçesiyle da­vanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan İsmet B.’ın 23.09.1997 tarihinde 455 parsel sayılı taşınmazının (31.700m2, tarla) 200/317 payını davalıya; söz konusu taşınmazda geriye kalan 117/317 payı ile 1243 parsel sayılı taşınmazının (14.100 m2, tarla) tamamını

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
59
07.04.2004 tarihinde dava dışı Olcay M.’ya satış suretiyle temlik ettiği, dava dışı Olcay’ın da mirasbırakandan temlik aldığı taşınmazları 07.05.2004 tarihinde davalıya devrettiği, 1929 doğumlu mirasbırakanın 18.06.2006 tarihinde öldüğü, geriye mirasçıları olarak ilk eşinden olma çocukları davacılar ile 14.02.1997 tarihinde evlendiği 2. eşi davalının kaldığı kayden sabittir.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak miras­çısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğ­rultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, görünürde­ki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşulla­rından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluş­turulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştı­rılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söy­leyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bı­rakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturul­ması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan ya­rarlanılmasında zorunluluk vardır.

60
Hüseyin KOVAN
Somut olayda, davalı taşınmazın mehir olarak verildiği savunma­sında bulunmadığı gibi satış bedellerini ödediğini de ispat edememiştir. Dinlenen tüm tanık beyanlarıyla mirasbırakanın mal satmaya ihtiya­cının olmadığı, davalının alım gücünün bulunmadığı, satış bedelleri ile gerçek bedeller arasında fahiş fark olduğu anlaşılmaktadır.

Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkeler ile değerlendirildi­ğinde, dava konusu taşınmazın mirasbırakan tarafından ara malik kulla­nılarak davahya temlikinin muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken ya­nılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsizdir.

Davacıların yerinde görülen temyiz itirazının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMKun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tari­hinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edi­lenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.17.10.2019 tarih 201618375 Esas 2019/5325 Karar”

Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanın ma­liki olduğu 29 parsel sayılı taşınmazı davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, yapılan işlemin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, imar sonucu 28935 ada 2 ve 28967 ada 8 parsellerde davalı­nın pay sahibi olduğunu ileri sürerek tapu iptali ile muris adına tesci­lini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa iddiasının kanıtlandığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı vekilince süresinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Miras bırakan Mükremin’in 21.10.2008 tarihinde vefat ettiği, davacı­ların ilk eşten olma çocukları davalının 2.eş oldukları, murisin 29 parsel sayılı taşınmazını 21.12.2000 tarihinde intifa hakkını uhdesinde bıraka-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
61
rak satış suretiyle davalıya temlik ettiği, bilahare taşınmazın imar uygu­lamasına tabi tutulduğu ve oluşan 28935 ada 2 nolu imar parselinin 56/2400 payı ile 28967 ada 8 nolu imar parselinin 4/2400 payının davalı adına tescil edildiği kay den sabittir.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sa­yılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleş­me tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. madde­lerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava aça­rak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; murisin intifa hakkını üzerinde bırakarak satış suretiyle taşınmazın çıplak mülkiyetini davalıya devrettiği ve satışın sembolik bir değer gösterilerek yapıldığı kayden ve dosya kapsamıyla sabit ise de davalının taşınmazı satın alacak maddi bir alım gücünün bu­lunmadığı bu nedenle bedelsiz olarak temlikin gerçekleştirildiği tartış-

62
Hüseyin KOVAN
masızdır. Öyle ise, temlikteki murisin gerçek irade ve amacının ne oldu­ğunun duraksamaya yer bırakmayacak biçimde açıklığa kavuşturulması çekişmenin giderilmesi bakımından önemlidir. Zira, bedelsizlik muris muvazaasının varlığı için başlı başına bir neden değildir. Başka bir ifade ile murisin mirasçısından mal kaçırma gayesi ile mi temliki gerçekleştir­diği açıkça ortaya konulmalıdır.

Hemen belirtilmelidir ki, T.M.K.’nun 6.maddesi gereğince iddia sa­hibi iddiasını ispatla yükümlüdür. Davacı tarafın gösterdiği tanıklar ta­şınmazı edinmesi bakımından davalının maddi gücünün bulunmadığını ve taşınmazın devrinin bedelsiz olduğunu belirtirken hiçbirisi murisin mirasçısından mal kaçırmak amacıyla temlikin gerçekleştirildiğini ima yollu dahi bildirmemiş, ortaya koymamışlardır. Aksine davacılardan E…., murisin davalı aleyhine açtığı ve boşanma ile sonuçlanan davada tanık sıfatıyla verdiği ifadesinde çekişmeli yerin (evin) tapusunun davalı ile murisin evlenirken muris tarafından davalıya verildiğini belirtmiş, mal kaçırma olgusundan hiç bahsetmemiştir.

Kaldı ki, murisin davacılardan (mirasçılarından) mal kaçırması için bir nedeninin varlığı ispat edilmiş değildir.

Oysa, davalı tanıkları taşınmazın davalıya bağışlandığını vurgula­yarak mehir olarak verildiğini ifade etmişlerdir.

Bilindiği üzere; mehir kocanın evlenme sözleşmesi anında ya da de­vamı sırasında bazen de sona ermesi halinde kadına belirli bir mal, para veya ekonomik değeri olan bir şeyi armağan etmesidir.

Medeni Kanun, evlenme sözleşmesi sırasında karı kocadan birinin diğerine bir mal veya para vermesini ya da vermeyi vaad edip bir süre ertelemesini yasaklamamıştır. Bu nedenle, eski hükümlere göre kurul­muş mehir, Medeni Kanun tarafından yasaklanmış bir hukuki ilişki ola­rak kabul edilemez. (2.12.1959 günlü 14/30 sayılı İçtihadı Birleştirme Ka­rarı gerekçesi). Mehr sözleşmeleri bu gün içinde geçerlidir. (Örnek: Yar­gıtay İkinci Hukuk Dairesi’nin 25.10.1965 günlü, 4557/5028 sayılı kararı)

Mehri müeccel, ileriye yönelik bir bağışlama vaadidir. Koca dışında üçüncü bir kişinin de bağışlama vaadi geçerlidir. Ancak, bu durum, Borçlar Kanununun 110. maddesinde yazılı üçüncü kişi yararına borç altına girme olmayıp, Borçlar Kanununun 238. maddesinde düzenlenmiş bağışlama vaadidir. Bağışlama vaadinin geçerliliği, yazılı olma koşuluna bağlıdır. Esasen taşınmazın sicil kaydı (mülkiyeti) da davalıya intikal ettirilmiştir. (B.K. M. 238/1). (4.HD. 18.2.1985 – 1984/9153 E, 1985/1223 K.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
63
YKD. 1985 Sayı Sh. 802). Bu durumda değinilen ilkeler çerçevesinde id­dia ve buna ilişkin olgular birlikte değerlendirildiğinde anılan olguya değer verileceği kuşkusuzdur. (BK. 238/Son)

Bu açıklamalar karşısında temlikin gerçekleştirilme sebebinin mehir olduğu kabul edildiği takdirde murisin mirasçısından mal ka­çırma iradesiyle hareket ettiği düşünülemez. Öte yandan, devir olgusu gerçekten de, bedelsiz bir temlik olduğuna göre bağış niteliğini taşır ki, bu da B.K.’nun 18.maddesi kapsamında genel muvazaanın konusunu teşkil eder ve muris muvazaasında gözetilmesi gerekli 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İ.B.K.’nın konusu dışındadır.

O halde, B.K.’nun 18.maddesinden kaynaklanan genel muvazaa hu­kuksal nedenine dayanılarak açılmadığı ve buna bağlı sair bir istekte bu­lunmadığına ve ayrıca muris muvazaası iddiası da kanıtlanamadığı gö­zetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.

Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı H.M.K.’nun geçici 3.maddesi uyarınca) 1086 sayılı Yasanın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA

(Oy çokluğu ile)

“l.HD.05.10.2011 tarih 2 011/8161 Esas 2011/9851 Karar”

SORU – 9
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI VE TENKİS DAVASI AYRI AYRI AÇILABİLİR Mİ?

Muris muvazaasına dayalı iptal davaları ile tenkis davaları, ileri sü­rülüş biçimleri, hukuksal esasları, kapsamları, hüküm ve sonuçları ba­kımından birbirinden tamamen farklı davalardır, bu nedenle hukuken ayrı açılmalarına bir engel yoktur. Ancak uygulamada genellikle bu iki dava terditli olarak aynı dava içerisinde karşımıza gelmektedir.

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Milas Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12/5/1997 gün ve 1995/407-416 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25/9/1997 gün ve 1997/10320-11103 sayılı ilamı ile; (…Dava, “muris muvazaası” hu­kuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Gerçekten, 2/5/1987 tarih, 4/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararına göre, bu tür davalar­da iptal isteği ile birlikte kademeli olarak tenkis talebinde de bulunulabilir. Bunun yanı sıra, ayrı bir tenkis davası açılmış ve henüz o dava sonuca bağ­lanmamış ise, daha kapsamlı olan iptal davası hükme bağlanabilir. Ne varki; önceden açılmış davada, davacı mirasçıların hakları tenkis hükümle­rine göre tanınmış ve buna ilişkin ilamda kesinleştiği takdirde kesinleşen tenkis ilamına rağmen iptale hükmedilmesine yasal olanak yoktur. Somut olayda davacıların açtıkları tenkis davasının eldeki davaya bakılırken so- nuçlandırıldığı ve tenkis ilamının da kesinleştiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendir­meyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir…………………………………………………………………………………………………….. gerekçesiyle bo­zularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Muris muvazaasına dayalı iptal davaları ile tenkis davaları, ileri sü­rülüş biçimleri, hukuksal esasları, kapsamları, hüküm ve sonuçları ba­kımından birbirinden tamamen farklı davalardır. Bu iki dava 22/5/1987 tarih 1986/4 esas, 1987/5 karar sayılı İçtihatları Birleştirme kararında be­lirtildiği üzere aynı dava içerisinde kademeli istek olarak ileri sürülebile­ceği gibi, ayrı ayrıda açılabilir. Birbirlerinin açılmasını engelleyen bir ya­sa hükmü bulunmadığından davacılar, bunlardan birini ötekisine terci­hen açmaya zorlanamaz. Bu davalardan birinin önceden açılması, açık bir irade beyanı olmadan ötekisinden feragat anlamına da gelmez. Biri hakkında verilen hüküm ötekisi hakkında kesin hüküm oluşturmaz. Bu iki dava arasında derdestlik itirazı dinlenemez.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
65
Ancak, bu iki davanın birbirleri ile yakın ilişkilerinin bulunduğu hüküm ve sonuçları bakımından birbirlerini etkiledikleri de kuşkusuz­dur. Bu yakın ilişki ve etkinin doğal sonucu olarak ayrı davalar söz ko­nusu ise daha kapsamlı muvazaa davası olumlu sonuçlandığı takdirde tenkis davasının konusu kalmayacağından tenkis davası için bekletici sorun sayılmakta kademeli biçimde tek davada yer almaları halinde önce muvazaaya dayalı istek yönünden araştırma yapılıp hüküm kurulmakta bu davanın kanıtlanamaması durumunda tenkis hükümlerine göre dava çözüme kavuşturulmaktadır.

Öte yandan tenkis davaları geçerli temliki tasarruflar, muvazaa da­vaları ise temelde geçersiz tasarruflar hakkında açıldığından tenkis da­vasında sözleşmenin geçerli olduğu olgusu kabul edilmiş ve verilen hü­küm kesinleşmişse, aynı taraflar arasında görülen muvazaa davasında bu olgunun tarafları bağlayacağı ve temliki tasarrufun geçersizliğinin artık ileri sürülemeyeceği gerek uygulamada gerekse bilimsel alanda ortaklaşa kabul edilmektedir.

Somut olayda ise önce tenkis davası açılmış aynı taraflar arasında, aynı taşınmaz hakkında daha sonra açılan muvazaa davası görülmekte iken temliki tasarrufun geçerliliği kabul edilmek suretiyle tenkise hük­medilmiş temyiz itirazı üzerine “murisin davalı tarafından bakılıp göze­tildiği, minnet duygusu altında temlikte bulunduğu, miras yoluyla ken­disine intikal eden taşınmazları da davacılara verdiği, mahfuz hisseyi ihlal kastının bulunmadığı” gerekçesi ile verilen hüküm bozulmuş boz­maya uyularak verilen davanın reddine ilişkin karar kesinleşmiştir.

Açıklandığı üzere tenkis davasında temliki tasarrufun geçerli olduğu, bozmadan sonra tenkise dahi karar verilemeyeceği kabul edilip dava red­dedildiğine göre, kesin hükümle belirlenen bu olgu muvazaa davasında tarafları bağlar. Başka bir anlatımla sözleşmenin geçerli olduğuna ilişkin belirlenen bu olgudan sonra temlik tasarrufun geçersizliği ileri sürülemez.

Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Da­ire bozma kararına uyularak muvazaa davasının reddine karar vermek gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu ne­denle Yerel Mahkemenin direnme kararı bozulmalıdır.

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.09.12.1998 tarih 1998/1-860 Esas 1998/894 Karar”

SORU – 10
KİŞİ TAPUDA KENDİ ADINA ASALETEN VEYA
VELAYETEN YAPTIĞI İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNU
İDDİA EDEBİLİR Mİ?

Hiç kimse kendi hatasından kendi lehine hak ve menfaat temin edemediği gibi hiç kimse de kendi muvazaasını ileri sürerek kendisi le­hine hak ve menfaat elde edemez. Bu her şeyden önce TMK.nun 2. mad­desinde belirtilen hakkın kötüye kullanılması olur ki, hukukun bunu koruması düşünülemez.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları Halil İbrahim’in adına kayıtlı 2046 par­sel sayılı taşınmazını, mirasçıdan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak davalı torununa satış suretiyle devrettiğini ileri sürerek, kaydın iptali ile payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalı, bedelin anne ve babası tarafından ödendiğini, davacıların iddiasının doğru olmadığını belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, işlemin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabu­lüne karar verilmiştir.

Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Berna D. K.’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelen­di, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemli olarak açılmış, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya kapsamına, toplanan delillere göre murisin terekeden mal kaçırma amaçlı olarak nizalı taşınmazı davalıya tapuda satış göstermek suretiyle devrettiği anlaşıldığından aşağıda belirtilen husus dışında ka­lan davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; işlemin danışıklı olduğu amacın terekeden mal kaçırma için muris tarafından yapıldığı belirlen­miş olduğundan kural olarak tüm davacılar yönünden davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

Ancak davacılardan Salih davalı Mesut’un babasıdır. Tapuda devir işleminin yapıldığı 1997 tarihinde davacının velayeti altındadır.Bu ne­denle tapuda davalı adına satış gösterilerek yapılan intikalde davalının

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
67
velisi olarak (davalının dava dışı olan annesi ile birlikte) işleme taraf ol­muş ve davalı adına tapuda devir işlemini gerçekleştirmiştir.

Dosya arasında bulunan resmi senette muris taşınmazı bedeli karşı­lığı sattığını belirtmiş, davacı baba da bedelini vererek taşınmazı davalı adına aldığını açıklamıştır. Diğer davacıların bu devrin danışıklı oldu­ğuna dair kendi miras haklarına dayanarak açtıkları bu davanın her tür­lü delil ile ispatı mümkün ise de, davacı Salih işlemde velayeten taraf olduğundan kendisinin bizzat yaptığı bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Burada bir hususu açıklamakda yarar vardır. Bir işlem ya muvazaalıdır ve bu nedenle davada taraf olanların tümü için geçersizdir veya değildir. İşlemin bazı davacılar için geçerli, bazıları için geçersiz olduğunu söyleme olanağı yoktur.Bu nedenle dava­cı Salih yönünden de geçersiz olduğu söylenebilir.Ancak burada bir ay­rım söz konusudur.Davacı her ne kadar tapudaki muvazaalı işlemde velayeten bulunmuş ise de işlemin tarafıdır,taşınmazı bedel ödeyerek davalı adına aldığını resmi memur huzurunda beyan etmiştir.O halde kendisinin de bir muvazaası söz konusudur ve kural olarak hiç kimse kendi muvazaasına dayanarak bir hak talep edemez.Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu,bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten T.M.Y. ikinci maddesine de aykırıdır.

Bu durumda davacı Salihin kendi muvazaasının sonuçlarından ya­rarlanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan bu kişi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır. Davalının bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabu­lü ile açıklanan nedene hasren yerel mahkeme kararının HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oyçokluğu ile karar verildi.

“l.HD.26.02.2009 tarih 2009/1721 Esas 2009/2493 Karar”

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Tekirdağ 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 25.12.2008 gün ve 2008/67 E.-370 K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dai­resinin 26.02.2009 gün ve 2009/1721 E.-2493 K. sayılı ilamı ile; (…Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemli ola­rak açılmış, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

68
Hüseyin KOVAN
Dosya kapsamına, toplanan delillere göre murisin terekeden mal kaçırma amaçlı olarak nizalı taşınmazı davalıya tapuda satış göstermek suretiyle devrettiği anlaşıldığından aşağıda belirtilen husus dışında ka­lan davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; işlemin danışıklı olduğu amacın terekeden mal kaçırma için muris tarafından yapıldığı belirlen­miş olduğundan kural olarak tüm davacılar yönünden davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

Ancak davacılardan S………… davalı M……… ‘un babasıdır. Tapuda devir iş­leminin yapıldığı 1997 tarihinde davacının velayeti altındadır. Bu neden­le tapuda davalı adına satış gösterilerek yapılan intikalde davalının velisi olarak (davalının dava dışı olan annesi ile birlikte) işleme taraf olmuş ve davalı adına tapuda devir işlemini gerçekleştirmiştir.

Dosya arasında bulunan resmi senette muris taşınmazı bedeli karşılığı sattığını belirtmiş, davacı baba da bedelini vererek taşınmazı davalı adına aldığını açıklamıştır. Diğer davacıların bu devrin danışıklı olduğuna dair kendi miras haklarına dayanarak açtıkları bu davanın her türlü delil ile is­patı mümkün ise de, davacı S…. işlemde velayeten taraf olduğundan kendi­sinin bizzat yaptığı bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Burada bir hususu açıklamakta yarar vardır. Bir işlem ya muvazaa­lıdır ve bu nedenle davada taraf olanların tümü için geçersizdir veya değil­dir. İşlemin bazı davacılar için geçerli, bazıları için geçersiz olduğunu söy­leme olanağı yoktur. Bu nedenle davacı S…. yönünden de geçersiz olduğu söylenebilir. Ancak burada bir ayrım söz konusudur. Davacı her ne kadar tapudaki muvazaalı işlemde velayeten bulunmuş ise de işlemin tarafıdır, taşınmazı bedel ödeyerek davalı adma aldığını resmi memur huzurunda beyan etmiştir. O halde kendisinin de bir muvazaası söz konusudur ve ku­ral olarak hiç kimse kendi muvazaasına dayanarak bir hak talep edemez. Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını ye­rine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten T.M.Y. ikinci maddesine de aykırıdır.

Bu durumda davacı S………… ‘in kendi muvazaasının sonuçlarından ya­rarlanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan bu kişi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır….

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
69
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; tapuda devir işleminin vekil aracılığı ile değil, ergin olmayan davalının velisi aracılığı ile ve herhangi bir yerden talimat almadan bizzat velinin inisiyatifi ile yapılmış olmasına göre,

Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararı­na uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykı­rıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Da­ire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.27.01.2010 tarih 2010/1-1 Esas 2010/32 Karar”

SORU – 11
MİRASÇILARDAN BİR TANESİ MURİSTEN GELEN MİRAS PAYINI DİĞER BİR MİRASÇIYA TEMLİK EDERSE, TEMLİK EDENİN MİRASÇILARI MURİS MUVAZAASI İDDİASINDA

BULUNABİLİRLER Mİ?

TMK.nun 677 maddesine göre “Terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle bağlıdır.” Demektedir. Mirasçılar arasındaki miras payının devri yazılı olmak şartı ile geçerlidir. Temlik eden murisin mirasçıları, bu temlikin muvazaalı olduğu yönünde dava açmaları halinde, mahkemece muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığı ayrıntılı olarak araştırılmalıdır.

Taraflar arasındaki “Tapu İptali ve Tescil” davasından dolayı yapı­lan yargılama sonunda; A… 5. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın “reddine” dair verilen 11.03.2009 gün ve 2007/184 E-2009/78 K. Sayılı ka­rarın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargı­tay 1.Hukuk Dairesinin 07.07.2009 gün ve 2009/4698-8001 sayılı ilamı ile;

…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli taşınmaz 1967 tari­hinde ölen Ahmet’e ait iken eşi Şivazet’in 1/4 oranındaki kanuni miras payını 1.2.1989 tarihinde düzenlenen akit uyarınca 14.347.500-TL. bedelle davalı C.. T..’na temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacılar 1992 tarihinde ölen muris Şivazet’in torunları olup Şivazet’in yaptığı pay temlikinin kendilerinden mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini ve muvazaa ile illetli olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlar. Mahkemece mirasçıların birbirleriyle miras payları yö­nünden yapacakları temliklerin geçerli işleme dayalı olduğu ve dolayı­sıyla 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 677.maddesi hükmü gereğin­ce resmi olarak yapılan bu işlemin korunması gerekli olduğu gerekçesiy­le davanın reddine karar verilmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki, gerçekten de Türk Medeni Kanununun 677.maddesi hükmü uyarınca mirasçılarının miras payları üzerinde bir­birleriyle yapacakları pay temliklerinin yazılı olmak koşulu ile geçerli olacağı tartışmasızdır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
71
Somut olayda da muris Ş.. kendi miras bırakanı A./den gelen kanu­ni miras payını davalıya temlik etmiştir. O halde böylesi bir işlemin mi­rasçıdan mal kaçırma amacıyla gerçekleştirildiğinin saptanması halinde olayda 1.4.1974 tarih 1/2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına uygulama yeri bulacağı kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan, bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Hal böyle olunca, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda gös­terdikleri ve gösterecekleri tüm delillerin toplanması, toplanan ve toplana­cak delillerin yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi, miras bırakanın temlikdeki gerçek iradesinin duraksamaya yer bırakmaya-

72
Hüseyin KOVAN
cak şekilde açığa kavuşturulması, ayrıca aynı hukuki sebebe ve aynı miras bırakandan intikal eden taşınmazlarla ilgili açıldığı dosya kapsamından anlaşılan davalar ile eldeki dava arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu gözetilerek HUMK’nun 45.maddesi uyarınca birleştirilmelerinin düşünül­mesi ve hâsıl olacak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir… gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yar­gılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, miras bırakan Babaanneleri Şivezat T. oğlu’nun, diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak babaları İ./ın ölümünden kısa bir süre sonra, 438 ada 14 parsel sayılı taşınmazda­ki payını satış göstererek davalıya devrettiğini, taşınmazın daha sonra imar görerek imar parsellerine gittiğini, miras bırakanın daha birçok ta­şınmazını aynı şekilde davalıya temlik ettiğini ileri sürerek, dava konusu imar parsellerinin miras bırakandan davalıya intikal eden 1/4 pay ora­nında iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalı, temlikin gerçek bir satış olduğunu, taşınmazları bedelini ödeyerek satın aldığını bildirip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, tapu memuru huzurunda resmi şekilde yapılan miras payının devri işleminin geçerli bulunduğu, muvazaa nedenine dayalı tapu iptali davasının koşulları oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçeler ile hüküm bozulmuştur.

Yerel mahkeme, somut olayda görünürdeki işlemin Borçlar Kanunu 213 vd. maddeler kapsamında bir taşınmaz pay satışı olmayıp, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 612. madde kapsamında dava konusu taşınmaz­la ilgili miras payının devri sözleşmesi olduğu, bu nedenle satış doğrul­tusunda açıklanmış irade açıklamasından söz edilemeyeceğinden, dava­ya konu işlemin İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamına da girmediği; miras payının devri sözleşmesinin yazılı olarak yapılması yeterli olup, resmi şekle tabi olmadığı, somut olayda, muris ve davalının, zorunlu şekil olmadığı halde tapu memuru önünde miras payının devrine ilişkin sözleşme imzaladıkları, İçtihadı Birleştirme Kararının adi yazılı şekle tabi miras payının devri sözleşmelerini kapsamayacağı gerekçesi ile ilk hükümde direnmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
73
Uyuşmazlık; olayda muris muvazaası mı, yoksa miras payının yazılı şekilde devri sözleşmesinin mi söz konusu olduğu, buna göre 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmasının gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre Özel Dairenin istediği yönde araştırma yapılmasına ihtiyaç olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, muvazaa kavramı ve hukuki niteliği üzerinde durulmasında yarar vardır.

İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde ta­nımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Borçlar Kanunu’nun 18. mad­desinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını giz­lemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların haki­ki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir.

O halde muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç do­ğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bu­lunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.

Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraf­lar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurul­duğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Mu­vazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşte­ki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte ger­çekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin,

74
Hüseyin KOVAN
tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklan­dığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır.

Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların ger­çek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir.

Nitekim bu ilke, 07.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleş­tirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığm irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18.maddesine dayanarak muvaza­alı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bu­lunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.

Öte yandan, gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 677. mad­desine ve gerekse mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 612. maddesi kapsamında göre, mirasçılar arasında terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda yazılı olarak yapılan sözleşme­ler geçerlidir.

Bu genel açıklamaların ışığında somut olaya bakıldığında; davacıla­rın, miras bırakan babaanneleri Ş.. T./nun, diğer mirasçılarından mal kaçırmak ve davalıyı koruyup kayırmak amacıyla, muvazaalı olarak ba­baları İsfendiyarTn ölümünden kısa bir süre sonra, 438 ada 14 parsel sa­yılı taşınmazdaki payını satış göstererek davalıya devrettiğini, ileri süre­rek dava açtıklarına göre, muvazaa hukuksal nedenine dayandıkları açık bir biçimde görülmektedir.

Kaldı ki, davalı taraf cevap dilekçesinde, dava konusu taşınmazın muris tarafından ucuz-pahalı üçüncü kişilere satılmasının önlenmesi amacıyla bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, mal kaçırma ve muva­zaanın söz konusu olmadığını ifade ettiği görülmektedir.

Bu noktada, olayları ortaya koymak tarafların uygulanacak kanun hükmünü bulmak, diğer bir anlatımla olayların hukuki sebebini tayin etmek, kanunları kendiliğinden (re’sen) uygulamakla görevli olan haki­min görevidir (HUMK.m.76).

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
75
Hal böyle olunca; gerek dava dilekçesindeki anlatımlardan, gerekse tüm dosya kapsamından, davanın gerçek sebebi ve temelinin muris mu­vazaasına dayalı olduğu sonucuna varılmıştır.

4721 sayılı Türk Medeni Yasasının 1.maddesine göre “Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır”, yine aynı maddeye göre “Hakim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yarar- lanır.”Kanunun yasada belirtilen biçimde özüyle de uygulanabilmesi için hakim tarafından yorumlanması gerekmektedir. Bu husus hem yargısal kararlarda, hem de bilimsel görüşlerde kabul gören bir uygulamadır. 04.02.1959 gün ve 1957/14 E. 1959/6 K. Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde bu husus “Kanun hükümlerinin sadece kanunun lafzına gö­re değil, fakat hem lafzına ve hem de ruhuna göre tefsir edilmesi ve kanu­nun yalnız lafzına dayanılarak hükümlerin konuluş maksatlarına aykırı neticelere varılmasına meydan bırakılmaması, bugünkü hukuk ilminin ve tatbikatının ana kaidelerindendir.” denilmek suretiyle açıklanmış olup, keza aynı husus 27.3.1957 gün ve 1957/1 E. 1957/3 K Sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararının gerekçesinde de belirtilmiştir.

Diğer taraftan H.G.K. 20.02.1963 gün ve 4/71-21 Sayılı kararında da belirtildiği gibi; “Bir konunun İçtihadı Birleştirme Kararı ile aydınlanma­sı, ameli sonuç bakımından, o konuda yeni bir yasa çıkarılması anlamına gelmektedir”. Nasıl ki, yasa hükümleri uygulanırken tefsirleri ve asıl amaçlarının belirlenmesi gerekmekte ise yine yasa hükmünde olan İçti­hadı Birleştirme Kararlarının da tefsiri mümkün olup, bu durum sonuç­ları ile bağlayıcı olan İçtihadı Birleştirme Kararlarının genişletilmesi veya değiştirilmesi anlamına gelmemektedir.

İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde, muris muvazaasının oluşabilmesi için taşınmazın tapu sicillinde kayıtlı olması yanında, muri­sin tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış ol­ması koşulunun ne anlama geldiğinin saptanması gerekmektedir. Burada­ki kastedilen irade açıklaması murisin bizzat tapu memurunun önüne gi­derek beyanda bulunması değil, her ne biçimde ve her ne yolla olursa ol­sun, murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapu­daki muvazaalı devir işlemine esas olmasıdır, yani iradenin hangi vasıta ile değil, hangi amaçla tapu memuru önüne geldiği önemlidir.

Sonuçta, murisin iradesi tapudaki devir işlemine dayanak teşkil et­tiğine ve açıklanan bu iradenin gerçek irade olmayıp mirasçıdan mal ka­çırmak amacını güttüğü iddia edildiğine göre, muris muvazaası nedeni­ne dayanılarak açılan davanın dinlenmesi gerekir.

76
Hüseyin KOVAN
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2006 gün ve 2006/1-734 E., 2006/761 K sayılı ilamında da belirtildiği gibi; harici taşınmaz satımı gibi murisin tapu memuru önünde oluşturmayıp da herhangi bir biçimde dışarıda oluşturulduktan sonra tapu memuru önüne gelen iradesi sonu­cu gerçekleştirilen taşınmaz devirlerinde muris muvazaasının incelene- meyeceği görüşü kabul edildiği taktirde, bu uygulamanın yaygınlaşacağı ve Türk Medeni Yasasının miras hükümlerinin bertaraf edilebileceği de gözden uzak tutulmamalı ve 01.04.1974 gün ve 1974/1-2 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmasında tereddüt edilmemelidir.

Davalı her ne kadar dava konusu temlikin muvazaalı temlik olarak değil, miras payı devri olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtse de, önemli olanın murisin bu işlemi yaparken güttüğü amacın ne olduğunun tespiti olduğundan ve iradenin hangi vasıta ile kullanıldığının bu an­lamda bir önemi bulunmadığından, uyuşmazlığın sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi için davalıya yapılan temlikin gerçek yönü­nün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması gerekmektedir. Öyle ise, içsel bir durum olan miras bırakanın asıl irade ve amacın tespiti için Özel Dairenin bozma kararında belirtilen şekilde araştırma yapılma­sı zorunlu bulunmaktadır.

Bu itibarla, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Dairenin bozma kararında açıklanan nedenlerden do­layı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.16.6.2010 tarih 2010/1-281 Esas 2010/323 Karar”

SORU – 12
MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI AÇILAN
TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINDA DAVACILARIN BİR KISMI

DAVASINI TENKİS OLARAK ISLAH EDERLERSE NE OLUR?

Muris muvazaası nedeni ile tapu iptal davası, işlemin geçersiz oldu­ğu iddiasına dayanır, oysa tenkis talebinde ise işlemin geçerli olduğu kabul edilir, geçerli işlemin davacının saklı pay’a (mahfuz hisse) teca- vüzlü bölümü talep edilir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal davası ıslah ile tenkise dönüştürülmüş ise bu du­rumda muvazaa iddiası incelenemeyecektir. Tenkis davasının koşulları­nın oluşup oluşmadığı araştırılacaktır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, mirasbırakanları Yunus K.’in 27 ada 111 parsel üzerinde­ki bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunma­yan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle mirasçı­lardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara devrettiğini ileri sürülerek muvazaalı satış sözleşmelerinin iptali ile dava konusu ta­şınmazların mirasbırakana ait olduğunun tespitine karar verilmesini is­temişler, 10/12/2013 tarihli dilekçe ile tenkis talebinde bulunmuşlardır.

Davalılar, dava konusu binadaki dükkan ve daireleri alabilecek maddi güce sahip olduklarını, tasarrufun tümünün değil, ancak saklı pay oranında iptalinin mümkün olabileceğini, tenkis isteğinin süresinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, satış yolu ile yapılan temlikler sebebiyle tenkise hük- medilemeyeceği, satış sözleşmesine konu dairelerin menkul hükmünde bulunduğu, zamanaşımı süresinin ıslah tarihi itibarıyla geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hande B/nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı sözleşmesinin ip­tali, mülkiyetin aidiyetinin tespiti, aşamada tenkis istemine ilişkindir.

Hemen belirtmek gerekir ki, dava sözleşmenin iptali istekli olarak açıl­mış, 10.12.2013 tarihli dilekçe ile tenkis davasına dönüştürülmüş olup muris muvazaasına dayalı iptal talebi, tenkise göre daha geniş kapsamlı olduğu için

78
Hüseyin KOVAN
ıslaha gerek kalmaksızın davanın tenkise çevrilmesi mümkündür. Çünkü “çoğun içerisinde azın da bulunduğu” kuralı gözönünde tutulursa muvazaa isteklerinin tenkise dönüştürülmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur.

Diğer taraftan; miras, mirasbırakanın ölümüyle açılır (TMK 575.md). Türk Medeni Kanunu’nun 571/1. maddesi ise “Tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlaya­rak bir yıl ve her halde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruf­larda mirasın açılması tarihinin üzerinden on yıl geçmekle düşer.” hük­münü amirdir. Bu süre hak düşürücü nitelikte olup hakim tarafından yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınır.

Dava 28.11.2011 tarihinde açılmış, aşamada talep daraltılarak dava tenkis davasına dönüştürülmüştür. Bu durumda hak düşürücü süre ba­kımından ıslah tarihi olarak kabul edilen 10.12.2013 tarihinin değil, dava tarihinin esas alınması gerekeceği kuşkusuz olup mirasbırakanın ölüm tarihi (02.10.2011) itibariyle hak düşürücü sürenin geçmediği sabittir.

Somut olayda davacılar, mirasbırakanın 27 ada 111 parsel üzerine inşa ettiği bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunmayan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle davalılara devrettiğini, devirlerin mal kaçırmak amacıyla muvazaalı ola­rak yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmış aşamada taleplerini ten­kise hasretmişlerdir.

Ne var ki; dosyada bulunan tapu kaydına göre, 27 ada 111 parsel sayılı müfrez tarla vasıflı taşınmazın dava dışı kişiler adına kayıtlı oldu­ğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, TMK’nın 684. maddesinde “Bir şeye malik olan kim­se, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur. Bütünleyici parça, yerel âdetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, za­rara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır. ” düzenlemesi mevcuttur. Buna göre harici sözleşmelere konu dükkan ve dairelerin üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetine tabi olduğu, öte yandan bu dükkan ve dairelerin mirasbırakana ait olduğuna dair dosyada bir delil bulunmadığı açık olup davacıların tenkis isteğinin reddi bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre davacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiy- le usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.22.05.2019 tarih 2016/9983 Esas 2019/3256 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
79
Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu Asliye 2.Hukuk Mahkemesinin dava­nın kısmen kabulüne dair verilen 06.05.2009 gün ve 2000/102 E-2009/125 K. Sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili ile davalılar vekilleri tara­fından istenilmesi üzerine, Yargıtay l.Hukuk Dairesinin 08.12.2009 gün ve 2009/8379-12697 sayılı ilamı ile;

(“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, tenkis isteği yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle satış yoluyla davalı NL.’e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N…’e, onun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle satışlar davalı H…’a, yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H…’a, onun da, aynı taşmmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı R…’ya yine sa­tış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırmak ve saklı pay­larının ihlal etmek amacıyla yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmış­lar ise de, mahkemece muris muvazaası iddiası yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan tenkis isteği bakımından hüküm kurulmuş, ne var ki, muris muvazaasına yönelik istek bakımından davacılar tarafın­dan bir temyiz itirazında da bulunulmamıştır.

Dosya kapsamı ile, çekişmeye konu edilen 205 ada 9,122 ve 290 par­sel sayılı taşınmazların davalı H../a ölünceye kadar bakma akdi ile tem­lik edildiği kay den sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki; ölünceye kadar bakıp gözetmek sözleş­mesi basitçe taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen, bazı yönleri itibarıyla talih ve tesadüfe, ayrıca şekle bağlı bir sözleşme şeklinde ta­nımlanabilir. Nitekim, söz konusu sözleşme B.K.nun 511.maddesinde, “kaydı hayat ile bakma mukavelesi, akitlerden birinin diğerine ölünce­ye kadar bakmak ve onu görüp gözetmek şartıyla bir mamelek yahut bazı malların temlikini iltizam etmesinden ibaret olan bir akit” olarak tarif edilmiştir.

80
Hüseyin KOVAN
Anılan yasanın bu ve devamı maddelerinin açık hükümlerin de be­lirtildiği gibi ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile, bakım alacaklısı söz­leşmeye konu olan mamelek veya bazı mallarının mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme, bakım borçlusu da kural olarak bakım alacaklısını kendi ailesi içerisine alıp, ona özenle ölünceye kadar bakıp gözetmek yükümlülüğü altına girer.

Bilindiği üzere; bakım borçlusunun bakıp gözetmek yükümlülüğü, aksi kararlaştırılmadığı sürece bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp, ikametini temin etme yanında, besleme giydirme hastalığında hekime götürüp, gerekli ihtimamı gösterme, manevi yönden her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri de içerisine alır. Kuşkusuz bakım borçlusu yükümlülüklerini yerine getirirken, aldığı malların kıymetine, bakım alacaklısının önceden sahip olduğu içtimai mevkiine ve hakkaniyet ku­rallarına göre hareket etmek zorundadır. Öte yandan, yükümlülüklerin yerine getirilmemesinin sonuçları BK.nun 517.maddesinde açıklanmış sözleşmeden doğan ödevlere aykırılık yüzünden ilişki çekilmez olmuşsa, ya da başka önemli nedenlerle ilişkinin sürdürülmesi aşırı ölçüde güç­leşmiş veya olanaksız hale gelmişse taraflardan her birinin tek yanlı ola­rak sözleşmeyi fesh etme, verdiği şeyi geri alma hatta karşı tarafın kusur­lu olması halinde tazminat isteme hakkı tanınmıştır.

O halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyen bakım borçlusuna karşı bakım alacaklısı her zaman fesih hakkını kullanabilmekte, fesih geçmişe etkili (makable şamil) olmak üzere sözleşmeyi sona erdirdiğin­den verdiği şeyi de geri isteyebilmektedir.

Somut olaya gelince; dosya kapsamı, tanık beyanları ile davalılar­dan H… ile annesi olan davalı N…’in tarafların miras bırakanı İbrahim ile yaşadıkları, yaşam süresi içerisinde onun maddi ve manevi her türlü ih­tiyacını giderdikleri ve son zamanlarında yatalak olan murise karşı ba­kım görevinin yerine getirildiği görülmektedir.

Kaldı ki, bakım alacaklısı muris İbrahim’in sağlığında akitten kay­naklanan bakım borcunun yerine getirilmediğine dair bir dava açılmadı­ğı gibi bir iddianın da sebk etmediği açıktır.

Bu durum karşısında, anılan üç parça taşınmazın temlikinin ivaz karşılığı olduğu gözetildiğinde tenkis hükümlerini tabi olmayacağı da tartışmasızdır. Vurgulamak gerekir ki, miras bırakanın ölüme bağlı ta­sarrufları ile (vasiyetname ve miras mukavelesi) sağlar arası (hibe) gibi tasarrufları tenkise tabidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
81
O halde, 205 ada 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlar bakımından tenkis isteğinin kabul edilmiş olması doğru değildir.

Öte yandan; her ne kadar 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazlar da­valı N…’e satış suretiyle temlik edilmiş ise de, yapılan araştırma ve ince­leme sonucunda miras bırakanın gerçek iradesinin satış olmayıp mirasçı­dan mal kaçırma amacını taşıdığı, bir başka ifadeyle yapılan temlikin ba­ğış amaçlı olduğu saptandığına göre tenkise tabi olacağında kuşku yoktur.

Diğer taraftan, 116, 151, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payının davalı N../e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H…’a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır.

Ayrıca, dosya kapsamı ile miras bırakanın dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı 03.05.1989 tarihinde davacı N.. T…’a satış suretiyle temlikinin bedelsiz olduğunun kanıtlanamadığı da anlaşılmaktadır.

Buna karşın, 95 parsel sayılı taşınmaz bakımından yapılan temlik nedeniyle davacı N../in saklı payını aldığının kabulü doğru değildir.

Bu açıklamalar ve ortaya konulan ilke ve somut olgular karşısında tenkis hesabının da değişeceği kuşkusuzdur.

Kabul tarzı itibariyle de, davalılar tercih haklarını Türk Medeni Ya­sasının 564. maddesi hükmü uyarınca ayın olarak verme şeklinde kul­landıkları ve, mahkemece sabit tenkis oranına göre davacıların saklı payı oranında iptal ve tescile karar verilmiş olması da doğru değildir. Zira, davalılar tercihlerini ayın yönünde kullandıklarına göre, taşınmazların mülkiyetinin davacılara bırakılması ve davacıların davalılara bedel ödemesi yasal koşul olduğu halde mahkemece bu hususta yanılgıya dü­şülerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

Bilindiği üzere; tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (teberru) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasınm dinlenebilmesi için öncelikli koşul; mi­ras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile sak­lı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelen­diğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile, iade­ye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin akti­fini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişi-

82
Hüseyin KOVAN
lerin bir aylık iaşe, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indiril­mesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mi­rasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (MK.565) Miras bırakanın Medeni Ka­nunun 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bu­lunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarru­fun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde saklı payları zede­leme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellik­le muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılar­dan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadı­ğına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu iş­lem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarru­fun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma so­nunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımla­rın bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının ter­cihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmiş­se sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 gün­lü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiyatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıy­la çarpımından bulunacak nakdin ödetilmesine karar verilmelidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
83
Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Ta­rafların temyiz itirazları yerindedir…”) gerekçesiyle bozularak dosya ye­rine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Davacılar vekili miras bırakanlarının maliki olduğu 12, 122, 140, 141(4/5 payı), 290, 292, 297, 116, 451 ve 205 ada 9 parsel sayılı taşınmazla­rının, bir kısmını satış, bir kısmını ölünceye dek bakma akdi ve hibe ile davalılara mal kaçırmak amacıyla temlik ettiğini, miras bırakanın başka­ca malı olmayıp tüm mal varlığını davalılara aktarmasını haklı kılacak hiçbir nedenin bulunmadığını, bakıma muhtaç olmadığını, satış sureti ile devrettiği taşınmazların gerçekte bağışlandığını, temliklerin hepsinin muvazaalı olması nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, alınan tenkis raporları doğrultusunda davacı N… yö­nünden saklı payının ihlal edilmediği gerekçesi ile davanın reddine; di­ğer davacılar yönünden ise davanın kabulü ile pay olarak tapu iptal tes­cil kararı verilmiştir.

Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmuş; Ye­rel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğindeki belgelerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle satış yoluyla davalı kızı N../e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınma­zın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N../e, O’nun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle da­valı oğlu H…’a satış suretiyle; yine 9,122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları ise 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H../a, O’nun da, aynı taşınmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı eşi R…’ya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

İlk olarak, bozma ilamında da değinildiği üzere davacılardan N.. T…’a dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazm miras bırakan tarafından 3.5.1989 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği ve onun tarafından da da­va dışı İbrahim Sucu’ya 27.11.1998 tarihinde satıldığı belirgindir. Her ne kadar alınan bilirkişi raporunda anılan parselin satışı nedeniyle davacı

84
Hüseyin KOVAN
N../in saklı payına herhangi bir el atma olmadığı tenkis isteyemeyeceği görüşü üzerine mahkemece davacı N… yönünden davanın reddine karar verilmişse de, davacının taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanmış değildir. Öyleyse Mahkemece anılan davacının talepleri irdelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, davasının reddi doğru değildir.

Öte yandan, bir kısım davacılar her ne kadar başlangıçta muris mu­vazaası hukuksal nedenine de dayanarak tapu iptal ve tescil istemişlerse de, mahkemeye sundukları 13.04.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini tenkise çevirmişlerdir.

Bilindiği üzere, saklı paylarının değerini alamayan mirasçıların mi­ras bırakanlarının, mirastan tasarruf edebileceği kısmı aşan yani saklı paylarına yaptığı tecavüzü ortadan kaldırmak ve geri alınmasını sağla­mak için açtıkları davalar öğretide tenkis(Indirim) davaları olarak ad­landırılmakta olup; tenkis davaları, özünde geçerli olan işlemler için açı­labilir. Yani geçerli olmayan işlemlerde tenkis uygulanamaz.

Eldeki davada davacılar gerek satış suretiyle temlik edilen 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazların, gerekse ölünceye kadar bakma koşulu ile temlik edilen taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri sürdüklerine göre, muvazaa iddiasının özünde temliklerin geçerli olmadığı iddiası vardır. Öncelikle satış suretiyle gerçekleştirilen temlik işleminin muva­zaalı olduğu, yani geçersizliği iddia edildiğine göre tenkise konu olama­yacaktır. Zaten satış işlemin geçerli olması halinde de, ivazlı işlem olaca­ğından yine tenkise tabi olamayacaktır.

Ölünceye kadar bakma akdi ile temlike konu edilen 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin yapılan temliklerin de muvazaalı oldu­ğu, geçersiz olduğu ileri sürüldüğünden tenkise konu edilemez. Kaldı ki, dosya içeriği ve toplanan delillere göre bakım koşulu gerçekleştiğinden ve miras bırakan tarafından bakım borcunun yerine getirilmediğine dair sağlığında bir çekişme de yaratılmadığına göre, temlik ivaz karşılığı ya­pılmış olduğundan, tenkise tabi olmayacaktır.

Öyleyse geçersiz olmayan ve bir ivaz karşılığı yapıldığı belirlenen ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edilen 9,122, 290 nolu parseller ile satış suretiyle temlik edilen taşınmazlar yönünden bir kısım davacıların taleplerini tenkis olarak ıslah etmeleri nedeniyle muvazaa incelemesine de girilemeyeceğinden ve ivazlı işlemlerde tenkis uygulanamayacağın­dan 12, 292 ve 297 nolu parseller yönünden davanın reddi gerekir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
85
Çekişme konusu edilen 116, 451, 140 ve 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payı yönünden ise, davalı N../e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafın­dan da davalı H../a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmaz­ların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır.

O halde, bir kısım davacıların tenkise yönelik talepleri dava konusu edilen hibeye konu taşınmazlar yönünden araştırılmalıdır.

Hemen belirtilmelidir ki, dosya içerisindeki veraset ilamından miras bırakanın 04.12.1999 tarihinde vefat ettiği anlaşıldığına göre, eldeki da­vada ölüm tarihinde yürürlükte olan 743 Sayılı Türk Kanunu Medeni­sindeki tenkis hükümlerinin uygulanacağı açıktır.

Bunun yanı sıra, davalılar her ne kadar ilk cevap dilekçelerinde tercih haklarını mal olarak değil de, para olarak kullanacaklarını belirtmişlerse de; gerek 26.10.2005 tarihli celsede gerekse 07.11.2007 tarihli celsedeki be­yanlarında tercih haklarını mal olarak kullanacaklarını, para ödeyecek du­rumları olmadığını bildirmişlerdir. Öyleyse Yerel Mahkemece tenkis ince­lemesi yapılırken davalıların bu istekleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu durumda yerel mahkemece yapılacak iş;

1-     Davacılardan N.. T…Tn dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı bedel­siz aldığı kanıtlanamadığından, talepleri konusunda olumlu veya olum­suz bir karar verilmesi,

2-     Davalılardan H../a temlik edilen ölünceye kadar bakma akdine konu 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların temlikinin ivaz karşılığı olduğu anlaşıldığından, çekişmeli parseller yönünden tenkis isteğinin reddine karar verilmesi,

3-     Davalı N../e satılan 12, 292 ve 297 parsellere ilişkin tenkis isteği­nin de yukarıda açıklanan gerekçelerle reddine karar verilmesi,

4-     Davalı N…’e hibe edilen ve O’nun tarafından diğer davalı H…’a satış suretiyle temlik edilen 116, 451, 140, 141 parsel (4/5 payı) sayılı ta­şınmazlar yönünden ise tenkis incelemesi yapılarak olumlu veya olum­suz bir karar verilmesi gerekir.

Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkemenin direnme karan usul ve yasa­ya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir.

Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle, HUMK.nun 429. maddesi gere­ğince BOZULMASINA

“HGK.13.4.2011 tarih 2010/1-701 Esas 2011/130 Karar”

SORU – 13
MURİSİN İNTİFA HAKKINI KENDİ ÜZERİNDE BIRAKARAK
TAŞINMAZIN ÇIPLAK MÜLKİYETİNİ SATMASI HALİNDE MURİS

MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Böyle bir dava açılması halinde murisin gerçek iradesinin ne oldu­ğunun araştırılması gerekir. Tapuda satış görünse bile murisin amacı kendisine bakıp gözetilmesi amacıyla bu temliki yapmış ve temlik edilen taşınmazın değeri murisin malvarlığı toplamı içinde az bir değer teşkil ediyorsa veya murisin toplam mal varlığına göre dava konusu malın de­ğeri makul değerde ise muvazaa dan bahsedilemeyecektir. Bu nedenle muvazaa koşullarının bulunup bulunmadığı ve murisin gerçek iradesi araştırılarak taraf delilleri toplanarak bir karar verilmelidir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 19.09.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Tayfun Altundağ ile temyiz edilen davacı vekili Avukat Yağmur Doğan geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçe­sinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamala­rı dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan anneannesi Tanyıldızı T.’nun 442 ada 70 par­sel sayılı taşınmazda bulunan 2 noTu dükkanı mirastan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak 25.05.1998 tarihinde davalı kızına satış yoluyla temlik ettiğini, annesi Hatice’nin 03.10.1995 tarihinde öldürül­mesi ve babasının da kısa bir süre sonra ölümü üzerine tek başına kal­dığını, tüberküloz hastası olduğunu, mirasbırakanın taşınmazı elden çıkartması için haklı bir neden bulunmadığını ileri sürerek çekişme ko­nusu 442 ada 70 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 noTu bağımsız bö­lümün davalı adına olan tapu kaydının iptali ile payı oranında adına tescilini istemiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
87
Davalı aşamalarda, satışın gerçek olup mirasbırakanın paylaştırma amacıyla hareket ettiğini, zira mirasbırakan ve eşinin taşınmazlarını ço­cuklarına ve torunlarına bıraktıklarını, mirasbırakanın dava dışı eşi Mus­tafa Kemal Tanyeli’nin 13.05.2004 tarihli vasiyetname ile 172 ada 189 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu bağımsız bölüm ile 172 ada 190 parsel sayılı taşınmazda bulunan 1 no’lu bağımsız bölümü davacıya bı­raktığını ancak davacının bu taşınmazları satıp parasını tükettiğini, da­vacının yaşının küçük olması nedeniyle davacının hakkının kardeşlerine verildiğini, davacı ve kardeşleri için mirasbırakanın pek çok harcama yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, mirabırakanın eşi tarafından davacıya taşınmaz veril­miş olmasının paylaştırma sayılmayacağı, tüm mirasçıları kapsar şekilde paylaştırma yapılmadığı, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle dava­nın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, 1921 doğumlu mirasbırakan Tanyıldızı T.’nun 25.07.2010 tarihinde ölümü üzerine davalı kızı Zehra D. 03.10.1995 tarihinde ölen kızı Hatice Uğur’dan olma torunları davacı Mustafa Kemal ile dava dışı torunları Ülker Özlem ve Zeynep İnci’nin mirasçı kaldıkları, dava konusu 442 ada 70 parsel sayılı taşınmazda bu­lunan 2 no’lu bağımsız bölümün mirasbırakan adına kayıtlı iken mirasbırakanın intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetin tamamını 25.05.1998 tarihinde davalıya satış yolu ile temlik ettiği, mirasbırakanın yine 25.05.1998 tarihinde dava dışı 635 ada 5 parselde bulunan 1 no’lu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini dava dışı torunu Zeynep İ.’ye, 04.10.1994 tarihinde dava dışı 160 ada 403 parselde bulu­nan 14, 15, 16, 17 no’lu bağımsız bölümleri davalı kızına, dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 14 no’lu bağımsız bölümü dava dışı torunu Ülker Özlem’e, 160 ada 404 parselde 16 ve 17 no’lu bağımsız bölümleri davacının da annesi olan müteveffa kızı Hatice Uğur’a, 28.09.1995 tari­hinde dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 11 no’lu bağımsız bölümü davalı kızına, 30.06.2000 tarihinde dava dışı 5536 ada 6 parselde bulunan 4 no’lu bağımsız bölümü davalı kızına, 12.10.2000 tarihinde dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 13 no’lu bağımsız bölümü dava dışı torunu Ülker Ö.’e, 22.09.1995 tarihinde dava dışı 160 ada 404 parselde bulunan 15 no’lu bağımsız bölümü dava dışı torunu Zeynep İ.’ye, 30.06.2000 tari­hinde dava dışı 5657 ada 29 parselde bulunan 4 no’lu bağımsız bölüm ile 5536 ada 6 parselde bulunan 4 no’lu bağımsız bölümün çıplak mülkiyet­lerini davalı kızına satış yolu ile temlik ettiği, dava dışı 172 ada 190 par-

88
Hüseyin KOVAN
selde bulunan 1 no’lu dükkan ile 172 ada 189 parselde bulunan 2 no’lu dükkanın tamamı mirasbırakanın dava dışı eşi Mustafa Kemal T. adına kayıtlı iken adı geçenin 13.05.2004 tarihli vasiyetname ile bu taşınmazları davacıya bıraktığı ve bu taşınmazların 01.02.2013 tarihinde mahkeme kararı ile davacı adına tescil edildiği, davacının da bu taşınmazları bila­hare dava dışı 3. kişiye satış yolu ile devrettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yap­mak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanununun (TBK) 237., (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delil­lerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlen­dirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bu­lunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
89
Öte yandan, muvazaa iddiasına dayalı davalarda mirasbırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile Türk Medeni Kanunu (TMK) 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mü­kelleftir. Bir başka ifade ile temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ispat külfeti davacı tarafa aittir.

Ne var ki, miras bırakanın, sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yap­mış olması durumunda, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı kuşkusuzdur.

Somut olaya gelince, miras bırakan Tanyıldızı tarafından paylaştır­manın yapıldığı tarihte davacının annesi Hatice Uğur’a da davalı ile bir­likte taşınmazlar verildiği kayden sabit olup davalı yanın paylaştırma savunması yerinde olduğu gibi, HMK 190. ve TMK 6. maddeleri uyarın­ca ispat yükü kendisinde olan davacının da iddiasını kanıtlayamadığı, bu somut olgular yukarıdaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde mirasbırakanın dava konusu temliki yaparken gerçek irade ve amacının mirasçılardan mal kaçırmak olmadığı sonucuna varılmaktadır.

Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanıl­gılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hu­susların incelenmesine yer olmadığına, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe gi­ren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 2.037.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden almmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.19.09.2019 tarih 2016/5305 Esas 2019/4704 Karar”

Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden toplanan delillerden tarafların ortak miras bıra­kanı G./nin malik olduğu taşınmazdaki 4/16 payının intifa hakkını üze­rinde bırakarak çıplak mülkiyetini … tarihli akit ile davalıya satış yoluy­la temlik ettiği anlaşılmaktadır.

90
Hüseyin KOVAN
Davacılar miras bırakanı G.. nin davalıya yapmış olduğu temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaa olduğunu ileri sürerek el­deki davayı açmışlardır.

………….. öte yandan miras bırakanın sağlığında mal varlığının tama­mını veya bir kısmını mirasçıları arasında hoşgörü ile karşılanabilecek makul ölçüler içinde paylaştırmışsa mirasçıdan mal kaçırma iradesinden söz etme olanağı yoktur. O halde miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması miras bırakandan tüm mirasçılara intikal eden taşınır ve taşınmaz ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve arsa ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi her bir miras­çıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ile değerleri hakkında uz­man bilirkişiden rapor alınarak paylaştırmanın mı yoksa mal kaçırma amacının mı üstün tutulduğu aydınlığı kavuşturulması zorunludur.

Somut olaya gelince davacıların miras bırakan G nin oğulları davalı S.. S..A nin ise kızı olduğu miras bırakan S nin sağlığından davalı ile aynı çatı altında hayatını ikame ettirdiği ve hasta olması nedeniyle davalının annesi olan murisin gerekli her türlü tedavisi ile ilgilendiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşıladığı ve murise hayatı boyunca bir evla­dı ebeveynine bakmakla ve göstermekle yükümlü olduğu şartların üs­tünde ilgisini ve hizmetini esirgemediği dosya kapsamı ile sabittir.

Oysa çekişme konusu taşınmazın satış şeklinde davalıya temlik edildiği görülmektedir

…. miras bırakanın gerçek iradesinin araştırılması gerekir

Hal böyle olunca murisin mal kaçırma amacıyla hareket etmediği anlaşıldığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yö­nünde hüküm kurulması doğru değildir yerel mahkeme kararı bozul­muş mahkeme önceki kararda direnmiştir.

…murisin ve davalının taşınmazın kira gelirinden başka hiçbir gelir­lerinin bulunmadığı murisin ölümüne kadar tüm ihtiyaçlarının ve bakı­mının davalı tarafından karşılandığı, murisin … tarihinde dava konusu taşınmazın payını intifa hakkını kendi üzerinde bırakarak çıplak mül­kiyetini davalıya satış göstermek suretiyle tapuda devrettiği bu tarih­ten çok önceleri başlayan ve özellikle murisin son yıllarında ağırlaşan hepatit hastalığı nedeniyle sık sık tedavi gördüğü, günlerce hastanede yattığı onun bu halinde bile bakımının sadece davalı tarafından yapıldığı ve davalının refakatçi olarak günlerce murisin yanında kaldığı, davacıla­rın ise murisin çocukları olmasına rağmen muris ile hiç ilgilenmedikleri

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
91
gibi davacılardan K..H nin murisi hastalığının ağırlaştığı son aylarında şikayet etmek suretiyle hakkında ceza davasının açılmasını sağladığı, ceza davasını murisin ölümü ile düştüğü, hususları gerek davacı ve ge­rekse davalı tanıklarının beyanları ile dosyada mevcut belgelerden anla­şılmaktadır.

Tüm bu olayların gelişiminden miras bırakanın hepatit hastalığı ne­deniyle sağlık harcamalarının arttığı, kira gelirinden başka hiçbir geliri­nin bulunmadığı karşılaştığı sağlık harcamalarına kaynak yarattığı için çekişmeli taşınmaz payını hayatı ve hastalığı boyunca yanında kalıp, kendisi ile ilgilenen ve destek olan davalıya sattığı her ne kadar taşınma­zın akitteki bedel ile gerçek değeri arasında fark bulunsa da salt tapuda gösterilen değer ile gerçek değer arasında nispetsizliği muvazaanın var­lığına yeterli delil sayılamayacağı, kaldı ki ölene kadar taşınmazda oturmaya devam etmesi ve davalının kendisine sağladığı bakım ve des­teğin yarattığı minnet duygusu dikkate alındığında, satışın gerçek değer üzerinden yapılmaması mal kaçırma amacıyla yapılmadığı sonuç ve ka­naatine varılmaktadır.

Diğer taraftan evladın el verdiğinde ebeveynine bakıp yardım etme­si ahlaki bir görev ise de, görev sınırının aşıldığı, ana babanın normal bakımın ötesinde ihtimama muhtaç olduğu durumlarda evladın hizme­tin karşılığında bir şey istemesi ve sunular aşırı hizmetin semen olarak değerlendirilmesi gerektiği, hukuka uygun düşeceğinden böyle bir du­rumda temlikin ivazlı olduğu kabul edilmelidir.

O halde taraflar arasında pay devri isteminde, murisi muvazaasının olmazsa olmaz unsurlarından olan gizli sözleşme unsuru bulunmadı­ğından işlemin gerçekte satış olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlen­dirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Direnme kararının yukarıda ve özel dairede gösterilen bozma nedenlerden dolayı bozulmuştur.

“HGK.16.6.2010 tarih 2010/1-295 Esas 2010/333 Karar”

SORU – 14
MURİSİN KENDİ PARASI İLE ÜÇÜNCÜ KİŞİLERDEN,
MİRASÇILARDAN BİRİ ADINA TAŞINMAZ SATIN ALMASI
HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI

TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Yüksek Yargıtay 1. HD çok önceki yıllardaki içtihatlarında murisin kendi parası ile 3. kişilerden satın aldığı bir gayrimenkulu mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla mirasçılardan biri adına tapuya kayıt ettirmesi, veya parasını muris vermesine rağmen sanki mirasçı ile 3. kişi arasında alım satım sözleşmesi gibi yapılarak mirasçı adına tapuya kayıt edilmesi halinde, bu işlemden zarar gören mirasçıların açtığı muris muvazaası nedeniyle tapu iptali tescil davalarında, yapılan işlemin “gizli bağış” ol­duğu gerekçesiyle 01/04/1974 gün 72 Yargıtay içtihadı birleştirme kararı­nın olayda uygulanması gerektiğini ve paranın muris tarafından öden­diğinin ispatlanması halinde muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tesciline karar verilmesi gerektiğini kabul etmesine rağmen sonraki yıl­lardaki içtihatlarında, 01/04/1974 gün 72 Yargıtay içtihadı birleştirme ka­rarının bu tür işlemlerde uygulanamayacağını koşullarının oluşması ha­linde tenkis yönünden inceleme yapılabileceğini belirtmiş ve bu içtihadı da kararlılıkla uygulamaya devam etmiştir.

Yargıtay’ın her iki görüşe ilişkin önceki yıllara ilişkin ve görüş de­ğiştirdikten sonraki ve geçerli olan içtihatları aşağıda sunulmuştur.

Taraflar arasında görülen davada; davacılar vekili, üçüncü bir kişi adına tapunun 3.10.1945 tarih 18 numarasında kayıtlı olan dava konusu taşınmazın gerçekte karşılık olarak sahibi bulunduğu koyun sürüsünü vermek suretiyle müvekkillerinin miras bırakanı Hakkı tarafından satın alınmasına karşın, tapudaki ferağ işleminin muvazaalı biçimde o tarihte murisin evlilik dışı birlikte yaşadığı davalılardan Ayşe üzerine yapıldığını, daha sonra davalı Ayşe’nin çekişmeli taşınmazı ölünceye kadar bakma şartı ile muvazaalı olarak evlatları diğer davalılara devrettiğini ileri sürüp müvekkillerinin miras payları oranında iptal ve tescil istemiştir.

Davalılar vekili, cevap layihasında yazılı nedenlerden ötürü dava­nın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın temyizen incelenmesi süresinde davalılar vekili tarafından istenilmekle;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
93
Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacılar, dava konusu taşınmazın gerçekte üçüncü bir kişi­den miras bırakanları Hakkı tarafından satın alındığını, ancak kendile­rinden mal kaçırılmak amacıyla bu yerin tapusunun murisin o tarihte evlilik dışı birlikte yaşadığı davalılardan Ayşe adına muvazaalı olarak oluşturulduğunu, Ayşe’nin de daha sonra nizah taşınmazı yine muvaza­alı işlemle kendi öz oğulları diğer davalılara devrettiğini ileri sürerek, payları oranında iptal ve tescil istemişlerdir.

Dosya içeriğinden toplanan delillerden ve özellikle, dinlenilen da­vacıların tanıkları ile davalı taraf tanığı Sefer’in açıklamalarından dava konusu taşınmazı gerçekte karşılık olarak sahibi bulunduğu koyun sürü­sünü vermek suretiyle Rüsmet oğlu Mustafa adlı üçüncü bir kişiden mi­ras bırakan Hakkı’nın satın aldığı, ancak tapu kaydının murisin o tarihte evlilik dışı birlikte yaşadığı davalı Ayşe adına muvazaalı olarak oluştu­rulduğu anlaşılmaktadır.

Miras bırakanın yarar sağlamak istediği kişiye, üçüncü şahıslardan aldığı malın bedelini ödemesinin gizli bağış olduğu devamlılık kazanmış yargısal kararlar gereğidir. Olayda gizli bağışın tipik bir örneği mevcut­tur. Görünürdeki satış bağıtı muvazaa, örtülü bağış akti de şekil noksan­lığı nedeni ile geçersizdir. Bunun yanı sıra temellük gayri meşru birleş­meyi sağlamak ve sürdürmek amacıyla yapıldığı, bu itibarla BK. nun 65. maddesi hükmünce verilenin geri alınamayacağına ilişkin kuralın olaya uygulanma olanağı yoktur. Şöyle ki; gizli bağışı yapanla (miras bırakan­la) temellük eden davalı Ayşe arasında bir dava mevcut olmadığı gibi işbu dava miras bırakanın halefleri tarafından halefiyet yoluyla açılmış bir dava da değildir. Aksine muvazaa hukuksal nedeninden kaynakla­nan ve haksız eylem kurallarına dayanan iptal davası söz konusudur.

Hal böyle olunca ancak sözleşenler yada onların halefleri arasında halefiyet esaslarına göre açılan davalarda uygulama yeri bulanan BK;nun 65. maddesi hükmünün bu davada nazara alınması mümkün değildir. Nitekim bu yön Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 3.2.1982 tarih, 14464/77 sayılı kararında açıkça vurgulanmaktadır.

Öte yandan, davalı Ayşe’nin sonradan kendi oğulları diğer davalı­lar Mehmet ve Metin’e yaptığı temlik nedeni ile anılan davalıların MK. nun 931. maddesinin koruyuculuğu altında bulundukları da dü­şünülemez.

94
Hüseyin KOVAN
O halde, davalıların sair temyiz itirazları yerinde değildir. Reddi­ne. Ancak; davacıların kendi payları oranında iptal ve tescil istedikleri gözetilip, istek çerçevesinde iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere tüm mirasçıların paylarının belirlenmesi suretiyle hüküm kurulması doğru değildir, davalıların temyiz itirazı bu yönüyle yerindedir. Kabulüyle hükmün yalnızca belirtilen nedenden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.6.6.1983 tarih 198316572 Esas 1983/6628 Karar”

Kararda da belirtildiği üzere yüksek Yargıtay 1.Hukuk Dairesi mu­risin kendi parası ile üçüncü kişi adına satın aldığı taşınmaz nedeni ile açılan davada gizli bağış nedeni ile muris muvazaasını kabul etmiş sade­ce yerel mahkemenin talebi aşarak karar vermesi nedeni ile kararı boz­muş olup Ayşe’nin çocuklarının da tapuya güven ilkesinden yararlana­mayacağını belirtmiştir.

Eğer Ayşe bu taşınmazı çocuklarına değil de üçüncü bir kişiye sat­mış olsa idi bu durumda üçüncü kişinin iyi niyetli olması halinde (yani, kendisine satılan taşınmazın, muvazaalı bir işlem ile Ayşe adına tapuya kayıt ve tescil edildiğini bilmemesi halinde) tapuya güven ilkesinden yararlanacağı kuşkusuzdur.

Taraflar arasında görülen davada, davacılar, 133 ada 3 parsel sayılı taşınmazın satış bedelinin tamamının miras bırakanları babaları Tahsin tarafından ödendiğini, ancak kendilerinden mal kaçırmak amacıyla bu yerin tapusunun muvazaalı olarak üvey anneleri davalı adına oluşturul­duğunu ileri sürerek tapunun iptali ile adlarına tescilini ve paylarına ba­ki el atmanın önlenmesini istemişlerdir.

Davalı, nizalı parselin terekeye dahil bir mal olmadığını ve 10 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar ve­rilmiştir.

Dava, muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacılar, dava konusu 133 ada 3 parsel taşınmazın satış bedelinin tamamının miras bırakan, muvazaalı olarak üvey anneleri bulunan da­valı adına oluşturulduğundan bahisle tapunun iptali ile payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir. Tüm dosya içeriğine göre, davalının çe-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
95
kişmeli taşınmazı satın alacak ekonomik güce sahip olmadığının saptan­dığı bir yana, bu yön Nazilli Sulh Hukuk Mahkemesinin… say ılı dosya­sında               tarihli oturumda “Kuşadası’ndaki arsayı Tahsin bana alıverdi. Üzerine de ev yaptı. Benim üzerime tapusu bu şekilde çıktı” şeklindeki beyanı ile davalının da kabulündedir.

Miras bırakanın yarar sağlamak istediği kişiye, üçüncü şahıslar­dan aldığı malın bedelini ödemesinin gizli bağış olduğu devamlılık kazanmış yargısal kararlar gereğidir.

Olayda gizli bağışın tipik bir örneği mevcuttur. Bu itibarla görü­nürdeki satış bağıtı muvazaa, örtülü bağış akti de şekil noksanlığı ne­deni ile geçersizdir.

Bu durumda mahkemece davanın kabul edilmesi gerekirken ya­nılgıya düşülerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi BOZMA’yı ge­rektirmiştir.

“l.HD.25.10.1982 tarih 1982/12317 Esas 1982/12081 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı vekili, müvekkilinin murisi Abdulkadir’in parasını vererek satın aldığı 6 ve 7 parsel sayılı taşınmazları eşit olarak davalılar adına tapuya tescil ettirdiğini, aslında bağışladığı halde onlar almış gibi işlem yapıldığını, parayı murisin ödediğini ileri sürerek muvazaa nedeni ile pay oranında tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde tenkise karar veril­mesini istemiştir.

Davalılar vekili, dava konusu taşınmazların müvekkilleri tarafından satın alındığını, işlemlerde muvazaa bulunmadığını bildirip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, murisin gizli bağış yaparak mal kaçırdığı gerekçesi ile tapu iptali ve tescil davasının kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 6 ve 7 parsel sayılı taşınmazların ortak miras bırakan tarafından bedeli ödenmek sure­tiyle dava dışı kişiden satın alındığı ve davalılar adına tescil edildiği anla-

96
Hüseyin KOVAN
şılmaktadır. Davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savun­masına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini biz­zat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydet­tirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 Sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kara­rının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten, 1.4.1974 tarihli karar, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargı­tay İnançları Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Ku­rulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.12.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır.

Bu durumda çekişmeli taşınmazlar bakımından yukarıda ifade edil­diği üzere 1.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının ola­ya uygulanma olanağı yoktur. Öyle ise tapu iptali ve tescil kararı veril­mesi isabetsizdir.

Ne var ki, davada iptal isteği yanında tenkis talebi de mevcuttur. Ancak, mahkemece bu konuda bir araştırma yapılmış değildir.

Bilindiği üzere; Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payla­rı zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (teberru) ya­sal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır.

Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiple­rinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların, zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı tere­kenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm; tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Mi­ras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin bir aylık na­fakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net te­rekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıl-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
97
dığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (MK md. 565) Miras bırakanın Medeni Kanu­nun 506. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulu­nan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) un­surlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her ka­zandırmada saklı payları zedelenen kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (Ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilen­ler) veya saklı payı ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerle­rinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Ka­nunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisse­den fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki harcını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, almanla mütenasip sorumluluk kuralı gö- zetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oran­da (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının müm­kün olup olamayacağı (MK md. 564) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonun­da tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının ter­cihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmiş­se sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 gün­lü 4/4 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oraruna göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki hatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak nakdin ödetilmesine karar verilmelidir.

98
Hüseyin KOVAN
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler gereğince gerekli araş­tırmanın yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik soruşturma ve gerekçe ile yazılı şekilde davanın kabulü doğru değildir.

Davalıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile açıklanan nedenlerle HUMK’mn 428. maddesi uyarınca kararın BO­ZULMASINA

“l.HD.23.11.2004 tarih 2004/8613 Esas 2004/13056 Karar”

Yanlar arasında görülen tapu iptali-tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davalı Yasemin hakkında açılan davanın reddine, da­valı M. hakkında açılan davanın ise kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davalı Yasemin hakkında açılan davanın husumet yö­nünden reddine, davalı Metin hakkında açılan tapu iptal ve tescil dava­sının kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 2157 parsel sayılı taşınmazın A. Ş. tarafından 24.08.1998 tarihli akitle davalı M/e sa­tış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, anılan taşınmazın bedelinin miras bırakanları A.K. tara­fından ödenmek suretiyle davalı M. adına alındığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.

Davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydet­tirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme ka­rarının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten, 1.4.1974 tarihli ¥2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Karan, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcı­dır. Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
99
karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulama­sı bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır.

Somut olaya gelince; davalı M taşınmazı üçüncü kişiden edindi­ğine göre 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygula­namayacağı açıktır.

Öte yandan, davalı Yasemin hakkındaki dava husumetten reddedil­diğine göre lehine maktu avukatlık parasına hükmedilmesi doğrudur.

Hal böyle olunca, iptal tescil isteğinin reddedilmesi tenkis bakımın­dan değerlendirme yapılması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile ya­zılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.

Davalılar vekilinin Y. bakımından temyiz itirazının reddi ile davalı M. bakımından yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.1.04.2013 tarih 2012/10756 Esas 2013/5608 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmazsa bedel tespiti ve tah­sili davası sonunda, yerel mahkemece tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne iliş­kin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Barış B.’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında ta­pu iptal ve tescil olmazsa murisin ödediği bedelin tespiti ile miras payları ora­nında tahsili isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak mirasbırakan Mehmet Emin K. ‘in bedelini ödeyerek satın aldığı 30306 ada 6 parseldeki 3 nolu bağımsız bölümü ikinci eşi olan davalı adı­na tapuya kaydettirdiğini, murisin ilk eşinden olan çocuklarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak işlem yaptığını ileri sürerek miras payları oranın­da tapunun iptali ile adlarına tesciline olmazsa mirasbırakanın çekişmeli taşın­mazdaki katkı payının tespiti ile miras payları oranında tahsiline karar verilme­sini istemişlerdir.

Davalı, çekişmeli taşınmazı 1997 yılında boşandığı eşinden aldığı 2.500,00 TL ile satın aldığını belirtip davanın reddini savunmuştur.

100
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesi ile tapu iptal-tescil isteğinin kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;1929 doğumlu mirasbırakan Mehmet Emin K.’in 22.01.2012 tarihinde öldüğü, geriye ilk eşi Mevlüde’den olma çocukları davacılar Rukiye, Şermin ve Nermin ile 10.02.1999 tarihinde evlendiği ikinci eşi davalı Şükran’ı mirasçı olarak bıraktığı, 30306 ada 6 parsel­deki çekişme konusu mesken niteliğindeki 3 nolu bağımsız bölümün kat mülki­yeti kurulmak suretiyle 16.01.1997 tarihinde 3. kişi Metin K. adına tescil edildi­ği ve anılan kişiden taşınmazı davalının 14.03.2000 tarihinde 1.800,00 TL be­delle satın almak suretiyle edindiği,öncesinde Van ilinde bulunan 1252 ada 37 parseldeki mirasbırakana ait 10 nolu bağımsız bölümün 06.03.2000 tarihinde 3.000,00 TL bedelle 3. kişiye satıldığı anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargı­tay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten, 1.4.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. Somut Olayda ol­duğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağ­layıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı ka­rarlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda ka­rarlılık kazanmıştır.

Somut olaya gelince; yukarda açıklanan gerekçe ile tapu iptal-tescil isteği dinlenemez ise de, davada terditli olarak bedel istenmiş olup, da­va konusu taşınmazın bedelinin muris tarafından ödendiği tüm dosya kapsamı ile sabittir. Esasen bu yön mahkemenin de kabulündedir.

Hâl böyle olunca; tapu iptali-tescil isteğinin reddedilmesi, murisin çekişmeli taşınmaza ödediği bedelin tespiti ile tahsiline yönelik davacı­ların talebinin değerlendirilmesi ve varılacak sonuç çerçevesinde bir ka-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
101
rar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.04.03.2015 tarih 2014/4255 Esas 2015/3273 Karar”

Yukarıda da belirtildiği üzere, 1. HD 1980 ve önceki yıllarda murisin kendi parası ile 3. kişiden diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla mirasçılardan birisi lehine gayrimenkul satın alması halinde, muris mu­vazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davasının kabul edilmesi ve 01/04/1974 gün % Yargıtay içtihati birleştirme kararının uygulanması gerektiğini belirtirken daha sonraki kararlılık kazanan içtihatları ile böy­le bir durumda, 01/04/1974 gün % Yargıtay içtihadı birleştirme kararının uygulanmasının mümkün olmadığını talep edilmiş ise ve koşulları var ise ancak tenkis hükümlerininin uygulanabileceğini belirtmektedir.

Ayrıca yukarıda içeriği belirtilen 04.03.2015. tarihli içtihadın da gözden uzak tutulmaması gerekir.

SORU – 15
MAHKEME, YARGITAY BOZMA İLAMINDAN SONRA ÖNCEKİ
GEREKÇESİNİ DEĞİŞTİREREK ÖNCEKİ KARARIN AYNISINI

VERİR İSE BU KARAR DİRENME KARARI SAYILIR MI?

Mahkeme önceki kararındaki gerekçesini genişletebilir ise de tamamen değiştiremez, değiştirir ise bu direnme kararı değil yeni bir karar olur, tem­yiz yeri de Hukuk Genel Kurulu değil, ilgili Hukuk Dairesi olacaktır.

Taraflar arasındaki “tapu iptal-tescil, tenkis” davasından dolayı ya­pılan yargılama sonunda; Kütahya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince da­vanın kısmen kabulüne dair verilen 15.07.2010 gün ve 2008/90 E., 2010/255 K. Sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üze­rine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.12.2010 gün ve 2010/12923 E., 2010/13973 K. sayılı ilamı ile;

(“…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tes­cil veya tenkis isteğine ilişkin olup mahkemece yapılan araştırma ve ince­leme sonucunda, miras bırakanın davalıya satış suretiyle devrettiği 7 adet taşınmaz yönünden temliki işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek suretiyle tapu iptali ve tescil isteğinin ka­bulüne ve tenkise konu olduğu anlaşılan 12 parça taşınmaz yönünden da­vanın tefrikine karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yok­tur. O halde davalının tüm, davacının sair temyiz itirazları yerinde değil­dir. Reddine, bu yönlere ilişkin hükmün ONANMASINA;

Ancak, mahkemece 3.kişiden satın aldığından bahisle reddine karar verilen 6 parça taşınmaz yönünden iptal tescil isteminin reddine karar verilmesi doğru ise de bu tür temliklerin de koşullarının varlığı halinde tenkise tabi olabilecekleri tartışmasızdır. Davada iptal tescilin yanında kademeli olarak tenkis isteğinin de bulunulduğuna göre anılan taşın­mazlar yönünden de tenkis araştırması yapılması zorunludur. Ne var ki, mahkemece bu yönde bir inceleme ve araştırma yapılmamıştır.

Davacı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabu­lüyle hükmün açıklanan nedene hasren BOZULMASI gerekir…”

gerekçesiyle, davalının tüm temyiz itirazlarının reddi ile bu yönlere ilişkin hüküm onanıp; davacının temyizi yönünden bozularak dosya ye­rine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
103
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmazsa tenkis istemine ilişkindir.

Yerel mahkemenin bozmaya konu ilk kararında, dava konusu 115 ada 264, 140 ada 59, 121 ada 187, 297, 299 ve 110 ada 2 nolu parsellerin muris ile bir ilgisi bulunmadığı, davalının murisin dışında başka kişiler­den satın alma yoluyla zilyet olduğu ve kadastro zamanında adına tespit gördüğü, gerekçeleri benimsenerek, davanın reddine karar verilmiştir.

Taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda başlık bö­lümünde yer alan gerekçe ile karar bozulmuştur.

Yerel mahkemece, önceki kararda direnildiğinden bahisle ‘Taşınmazla­rın satım bedelinin muris ta rafından verildiği iddia edilerek kararın temyiz edildiği, yargılama sırasında bu hususun ispat edilemediği, koşulları bu­lunmadığından tenkis hesabına dahil edilmeyeceği” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hükmü davacılar vekili temyize getirmiştir.

Görüldüğü üzere; yerel mahkeme ilk kararında altı parça taşınmazla ilgili tenkis yönünden herhangi bir gerekçeye yer vermemiş; muris mu­vazaası yönünden gerekçe oluşturarak davanın reddine karar vermiş iken, temyize konu direnme olarak adlandırdığı kararında bozmadan esinlenerek tenkis konusuna girip bu hususu irdelemek suretiyle yeni bir hukuki olguya dayanarak hükme varmıştır.

Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşme sırasında, işin esasının ince­lenmesinden önce, temyize konu kararın gerçekte yeni hüküm niteliğin­de olup olmadığı; dolayısıyla, temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kuru- lu’nca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu, ön sorun olarak değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan ön­ceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi).

Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozma­dan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde dur­madığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.

104
Hüseyin KOVAN
Somut olayda: Yukarıda ayrıntısıyla açıklandığı üzere, ilk kararında, altı adet taşınmaz hakkında tenkise ilişkin herhangi bir gerekçe ve hü­küm oluşturmamışken, temyize konu kararının gerekçesinde, bozma ilamından esinlenerek, bu ilamda işaret olunan şekilde tenkise ilişkin değerlendirme yapmış, açıkça ilk karardan farklı bir olguya ve hukuki nedene dayalı hüküm oluşturmuştur.

Mahkemenin direnme olarak adlandırdığı temyize konu bu kararın, usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı; bozmadan esinlenilerek ilk kararda tartışılıp değerlendirilmemiş yeni gerekçeye dayalı, yeni hüküm niteliğinde olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.

Hal böyle olunca; kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi, Hukuk Genel Kurulu’na değil, Özel Daireye aittir.

Bu nedenle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin yeni hükme yö­nelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 1. HUKUK DAİRE­SİNE GÖNDERİLMESİNE

“HGK.30.11.2011 tarih 2011/1-620 Esas 2011/715 Karar”

SORU – 16
MURİSİN KENDİNE AİT TAŞINMAZI GAYRİ MEŞRU BİR İŞ İÇİN
ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK ETMESİ VEYA MİRASÇILARA GİZLİ

BAĞIŞ HALİNDE, MİRASÇILAR O KİŞİ ALEYHİNE MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK TENKİS

DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?

Yüksek Yargıtay miras bırakanın yarar sağlamak istediği kişiye, gayri meşru bir amaç için dahi olsa yapılan temlikleri gizli bağış olduğu­nu yerleşmiş içtihatları ile kabul etmiş, olup,yine murisin parasını kendi­sin vererek gizli bağış şeklinde gerçekleştirdiği işlemler yönünden de muris muvazaası hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığını koşulların varlığı halinde tenkis hükümlerinin uygulanması gerektiğini belirtmektedir.

Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil, terekeye iade, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen dava­ların reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içe­risinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 16.01.2020 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı Ayşe O ve vekili Avukat Murat O. geldiler, davetiye tebliği­ne rağmen temyiz edilen davalılar İbrahim Cengiz v.d. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanm bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Murat A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp dü­şünüldü:

Dava, muris muvazaası ve gizli bağış hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali-tescil, terekeye iade, olmadığı takdirde tenkis isteklerine ilişkindir.

Asıl ve birleştirilen davaların davacısı, mirasbırakan anne ve babasının dava konusu taşınmazlannm bir kısmını ölünceye kadar bakım aküyle, bir kısmını satış suretiyle, bir kısmını da gizli bağış yoluyla davalı çocukları İbrahim ve Halide ile İbrahim’den olma torunu Azmi’ye kazandırdıklannı, işlemlerin kendisinden mal kaçırmak amacıyla yapıldığını ileri sürerek ölünceye kadar bakım akti ve satış şeklinde temlik edilen taşınmazlar yö­nünden tapu iptali-tescile; gizli bağışa konu taşınmazlar yönünden de tere­keye iadeye, aksi takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir.

106
Hüseyin KOVAN
Asıl ve birleştirilen davaların davalıları, iddiaların doğru olmadığı­nı, mirasçılar arasında paylaştırma yapıldığını belirtip davaların reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, mirasbırakanlar tarafından temlik edilen taşınmazların mirastan mal kaçırmak amacıyla temlik edildiğinin ve üçüncü kişilerden alınan taşınmazların bedellerinin mirasbırakanlar tarafından ödendiği­nin kanıtlanamadığı gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Getirtilen kayıt ve belgelerden:

Mirabırakan Ali C/in 2012/12 Esas sayılı davaya konu 106 ada 15 parsel ve 106 ada 17 parsel sayılı taşınmazlarını 02.05.2006 tarih 907 yevmiye sayılı “ölünceye kadar bakma sözleşmesi” ile yarı yarıya çocuk­ları İbrahim ve Halide’ye,

Mirasbırakan Hava C/in 2012/19 Esas sayılı birleşen davaya konu:

1)     509 ve 1096 parsel sayılı 2 adet taşınmazını 14.10.2004 tarih ve 1477 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle torunu Azmi’ye,

2)     832 ve 959 parsel sayılı 2 adet taşınmazını 14.10.2004 tarih ve 1478 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle kızı Halide’ye,

3)     612, 1294, 1812, 1998, 2229, 2916, 3632, 4485, 4487 ve 4589 parsel sayılı 10 adet taşınmazını 02.05.2006 tarih 906 yevmiye sayılı “ölünceye kadar bakma sözleşmesi” ile oğlu İbrahim’e,

Mirasbırakan Hava C/in 2012/109 Esas sayılı birleşen davaya konu:

1)     101 ada 205 parseldeki hissesini 13.05.2004 tarih 645 yevmiye sayı­lı resmi akitte “satış” suretiyle eşit olarak davacı ile davalılara,

2)     101 ada 219 ve 240 nolu parseller ile 102 ada 3 ve 7 nolu parselle­rini 13.05.2004 tarih 646 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle kızı Halide’ye,

3)     101 ada 197 ve 238 nolu parsellerle 102 ada 10, 44 ve 60 nolu par­sellerini 13.05.2004 tarih 647 yevmiye sayılı resmi akitte “satış” suretiyle kızı Ayşe’ye,

4)     101 ada 185, 231, 209, 203 ve 244 nolu parsellerle 102 ada 23, 29 ve 37 nolu parsellerini 13.05.2004 tarih 648 yevmiye sayılı resmi akitte “sa­tış” suretiyle oğlu İbrahime, temlik ettiği kayden sabittir.

Diğer taraftan; mirasbırakan 1915 doğumlu Ali C/in 05.08.2010 tari­hinde, karısı olan diğer mirasbırakan 1924 doğumlu Hava C/in 01.08.2011 tarihinde öldükleri, geride mirasçıları olarak kızları 1949 do-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
107
ğumlu Halide ve 1953 doğumlu Ayşe ile oğulları 1953 doğumlu İbra­him’in kaldığı görülmektedir

Davacı Ayşe, açtığı asıl ve birleşen davalarda, yukarıda belirtilen temliklere yönelik olarak muris muvazaası nedeniyle payı oranında tapu iptali-tescile karar verilmesini istemiş; aşamadaki “ıslah” dilekçesinde ise, davalı İbrahim adına kayıtlı 1090, 1097, 1099 nolu parseller, 570 ada 8 nolu parseldeki daire, 21761 ada 2 nolu parseldeki daire ile davalı Azmi adına kayıtlı 1099 parseldeki hisselerin satış bedellerinin mirasbırakan tarafından ödendiğini ileri sürerek terekeye iadelerine, olmadığı taktirde tenkise karar verilmesini talep etmiştir.

Bilindiği üzere; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı uyuş­mazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıka­rılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yön­deki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yapılan tem­likin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesinde de, söz­leşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir.

Öte yandan; bedeli mirasbırakan tarafından ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmadığı, koşullarının oluşması halinde tenkis yönünden değerlendirme yapı­labileceği yargısal uygulama ile kararlılık kazanmıştır.

Hemen belirtilmelidir ki, dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Ali C.’in asıl davaya konu edilen 106 ada 15 ve 17 nolu parsellerini ölünceye kadar bakım aktiyle çocukları İbrahim ve Halide’ye

108
Hüseyin KOVAN
temlikinde mirastan mal kaçırma iradesiyle hareket etmediği; mirasbırakan Hava Cengiz’in ise birleşen 2012/109 Esas sayılı davaya konu edilen 101 ada 205 parsel, 101 ada 219 ve 240 nolu parseller, 102 ada 3 ve 7 nolu parseller, 101 ada 185, 231, 209, 203 ve 244 nolu parseller, 102 ada 23, 29 ve 37 nolu parseller ile ilgili temliklerini mirasçıları ara­sında paylaştırma yapmak amacıyla gerçekleştirdiği; ayrıca, üçüncü ki­şilerden edinilen ve gizli bağışa konu edilen 570 ada 8 nolu parseldeki daire ile 21761 ada 2 nolu parseldeki dairenin ve 1090, 1097, 1099 nolu parsellerdeki hisselerin satın alma bedellerinin mirasbırakan tarafın­dan ödendiği iddiasının ise kanıtlanamadığı anlaşıldığından; davacı­nın yukarıda belirtilen taşınmazlara yönelik olarak ileri sürdüğü tem­yiz itirazları yerinde bulunmamıştır. Anılan taşınmazlar bakımından davacının temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA.

Ne var ki; dosyada mevcut tüm deliller yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, mirasbırakan Hava Cengiz’in birleşti­rilen 2012/19 Esas sayılı davaya konu edilen 509 ve 1096 parsel sayılı 2 adet taşınmazını “satış” suretiyle torunu Azmi’ye, 832 ve 959 parsel sayılı 2 adet taşınmazını ”satış” suretiyle kızı Halide’ye ve 612,1294,1812,1998, 2229, 2916, 3632, 4485, 4487, 4589 parsel sayılı 10 adet taşınmazını “ölün­ceye kadar bakım sözleşmesi” ile oğlu İbrahim’e temlik etmesinin haklı ve geçerli bir nedene dayanmadığı ve tüm mameleki içerisinde makul kabul edilebilecek bir oran taşımadığı, sonuç itibariyle anılan taşınmaz­ların temlikinin mirastan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiği sonuç ve kanaatine varılmaktadır.

Hal böyle olunca; 509, 1096, 832, 959, 612, 1294, 1812, 1998, 2229, 2916, 3632, 4485, 4487, 4589 parsel sayılı taşınmazlar yönünden davanın kabul edilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile reddedilmesi isabetsizdir.

Davacının açıklanan nedenden ötürü yerinde bulunan temyiz itirazının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı-birleştirilen da­vada davacı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davalılar-birleştirilen davada davalılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi.

“l.HD.16.01.2020 tarih 2016/10225 Esas 2020/228 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
109
Taraflar arasındaki “Tapu İptali” davasından dolayı yapılan yargı­lama sonunda; (Osmaniye Asliye Hukuk Mahkemesi)’ince (davanın ka­bulüne) dair verilen 29.11.1977 gün ve 724-654 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine; Yargıtay 1. Hukuk Daire- si’nin 30.5.1978 gün ve 5226-6246 sayılı ilamıyla; (… Davacılar, miras bı­rakanlarının kendilerini miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla dava konusu olan taşınmazları gerçekte davalıya bağışladığı halde tapu sicilinde satılmış gibi muvazaalı işlem yapmak suretiyle davalıya temlik ettiğini ileri sürerek tapu kayıtlarının iptalini istemişlerdir.

Davalı ise, temlikin gerçek nedeni satış olduğundan söz ederek da­vanın reddini savunmuştur. Miras bırakanla davalının nikahsız olarak birlikte yaşadıkları açıktır. Taşınmazların gerçek değerleri ile tapu sici­linde gösterilen bedelleri arasında açık bir nisbetsizlik vardır. Bu itibarla temlikte satıştan çok bağış amacına üstünlük tanındığı kuşkusuzdur. Miras bırakanın, davacılara miras haklarından yoksun bırakmaktan öte, davalı ile olan nikahsız ilişkisini sürdürmeyi sağlayabilmek amacıyla dava konusu taşınmazları ona bağışlamak gereğini duyduğu bellidir.

Hal böyle olunca olayın BK/nun 65. maddesi uyarınca değerlendi­rilmesi ve ahlaka aykırı bir maksadın elde edilmesi için verilen bir şeyin geri alınması olanağı bulunmadığından davanın reddedilmesi gerekli olduğundan düşünülmemesi yolsuzdur…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; Mahkemece önceki karada direnilmiştir.

Davacılar miras bırakanları Mehmet ile davalı SultanTn gayrimeşru bir ilişki içinde olduğunu, bu arada kendilerinin saklı paylarını bertaraf etmek amacıyla üç parça tapulu taşınmazın muvazaalı bir şekilde ve be­delsiz olarak bağış amacıyla davalıya devir ve temlik edildiğini, aslında bağış sözleşmesini gizlemek amacıyla tapudaki işlemin satış gibi göste­rildiğini ileri sürerek, sonuç olarak (… kendilerinin saklı paylarını berta­raf etmek kastıyla yapılmış olan temliki tasarrufa ilişkin tapu kayıtları­nın iptaline karar verilmesini…) istemişlerdir. Yerel mahkeme (… topla­nan delillere göre, miras bırakanın davacıları mirastan mahrum bırak­mak amacı ile davaya konu taşınmazları gayrimeşru bir şekilde yaşadığı davalı Sultan’a muvazaalı olarak satış gibi göstermek suretiyle aslında bağışlamış olduğunu, bu bakımdan sözleşmenin şekle aykırılık nedeniy­le BK/nun 18. maddesi hükmünce geçersiz bulunduğunun… kabul ile tapuların iptaline karar vermiştir.

110
Hüseyin KOVAN
Özel daire, hükmü yukarıda metni aynen alınan ilamla (dava red­dedilmek üzere) bozmuş, yerel mahkeme aynı gerekçe ile eski kararında direnmiştir.

Şu kısa açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; davacıların miras bı­rakanın sağlığında üç parça tapulu taşınmazını cüz’i bedel karşılığında davalıya devir ve temlik ettiği, ancak yapılan işlem satış şeklinde göste­rilmiş ise de, gerçekte bu temliklerin ivazsız ve bağışlama niteliğinde olduğu ve temlikin davacıları miras hakkından mahrum bırakmak ama­cıyla yapıldığı hususunda mahkeme ile özel daire arasında bir uyuşmaz­lık yoktur. Nitekim dosyadaki kanıtlar da bu kabulü desteklemektedir.

Özel daire (Davacıların miras bırakanı tarafından sağlığında davalı­ya yapılan bu temlikin, ahlaka aykırı bir amacın sağlanması için yapıldı­ğını, bu itibarla BK. m. 65 gereğince artık geri alınamayacağını, bu du­rumda davanın reddi gerektiğini) ileri sürmüş; buna karşın yerel mah­keme, (davacıları miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla satış gibi gösterilen bu temlikin gerçekte bağış olduğunu, bu itibarla temlik işle­minde resmi şekle uyulmadığını) kabul ile geçersiz olan temlikin iptaline karar vermiştir.

Görülüyor ki, gerek yerel mahkeme ve gerekse özel daire, davacıla­rın miras bırakanı ile davalı arasında yapılan temlikin geçersiz olduğu yönünde birleşmekte ve fakat geri alınma konusunda farklı düşünmek­tedirler. O halde sorunun her iki yönden incelenmesinde zorunluluk vardır.

Yukarıda defaatle vurgulandığı veçhile, dava konusunu oluşturan ta­şınmazların tapulu olduğu ihtilafsızdır. Bilindiği gibi, MK.’nun 634. mad­desinde, mülkiyeti nakleden sözleşmelerin, resmi şekilde yapılması gerek­tiği açıklanmıştır (BK. m. 213). Gerçekten dava konusu taşınmazların tem­likinin resmi memur huzurunda yapıldığı sabittir. Ne var ki BK/nun 18. maddesi gereğince sözleşmeler yorumlanırken, tarafların gerçek ve müşte­rek amaçlarını araştırmak gerekir. Şayet miras bırakan ile davalının gerçek sözleşmeyi gizledikleri ve görünüşte başka bir sözleşme yapmak istiyor­larmış gibi irade bildiriminde bulundukları anlaşılırsa, görünüşteki söz­leşme (satış) değil, onun altında saklanan gerçek sözleşme yapmak (yani bağış sözleşmesi) geçerli sayılır. Ancak yasaca belli bir şekle uyularak ya­pılması zorunlu kılınan sözleşmeleri meydana getiren irade bildirimleri­nin işbu şekle uygun olarak açıklanması şarttır. Davanın konusunu teşkil eden somut olayda (yukarıda da açıklandığı gibi) yapılan satış sözleşmesi

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
111
karşılığı olarak miras bırakanın herhangi bir bedel almadığı, gerçek söz­leşmenin taşınmaz mal bağışı niteliğinde olduğu halde, resmi memur (ta­pu sicil muhafızı) önünde, bu durum saklanarak, işlemin satış şeklinde oluşturulduğu sabit olmuştur. O halde 7.10.1953 gün ve 7/8 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da açıklandığı üzere; sözü geçen satış sözleşmesi muvazaa nedeniyle geçersizdir. Ancak onun yerine tapulu taşınmazlara ilişkin bağış sözleşmesi kaim olmaz; çünkü, yetkili memur önünde bağış­lama hakkında taraf iradeleri birleşmemiş, düğümlenmemiştir. O halde bağış sözleşmesi de şekle uyulmaması nedeniyle geçersizdir. Olayımızda da davacıların miras bırakanı ile davalının gerçek amacının satış olmadığı gerçekleştiğinden satış sözleşmesi ve bağış konusunda taraf iradeleri bir- leşmediğinden dolayı da bağış sözleşmesi geçersizdir. Nitekim bu konuda yerel mahkeme ile özel daire arasında bir uyuşmazlık yoktur. Yerel mah­kemenin, temlikin anılan nedenlerle iptaline karar vermesine karşın özel daire, bu temlikin miras bırakanın davalı ile gayrimeşru birleşmeyi sağla­mak amacıyla yapıldığım, BK. m. 65 hükmünce de verilenin geri alınama­yacağını ileri sürmektedir.

Hemen belirtmek gerekir ki bu dava, temlik edenle (satan ya da ba­ğışlayan miras bırakanla) temellük eden davalı arasında değildir. Öte yandan yukarıda da açıkça belirtildiği gibi bu dava, miras bırakanın ha­lefleri tarafından halefi yet yoluyla açılmış bir dava da değildir. Aksine bu dava, miras bırakanın mirasçılarını mirastan yoksun bırakması ve davalının da aynı amaçla miras bırakanla muvazaalı bir işlem yapması hukuksal nedeninden kaynaklanan ve haksız eylem kurallarına dayanan bir iptal davasıdır. Hal böyle olunca ancak, sözleşenler ya da onların ha­lefleri arasında haleflik esaslarınca açılan davalarda uygulama yeri bulan BK. m. 65 kuralının bu davada söz konusu edilmesi asla düşünülemez. (Bu konuda geniş bilgi için bakınız. Hüseyin Hatemı – Hukuka ve Ahla­ka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları – İstanbul 1976 Sayfa 594. vd.). O hal­de, özel dairenin BK. m. 65 kuralının uygulanması suretiyle davanın reddine ilişkin bozma kararı yukarıda belirtilen gerekçelerle çoğunluk tarafından benimsenmemiştir.

Ne var ki yerel mahkemenin, temlikin (tapuların) iptaline ilişkin ge­rekçesi de Usulün 74. maddesi hükmünce yerinde görülmemiştir.

Yargıtay’da istikrarla vaki uygulamaya göre; MK.’nun miras hü­kümlerince tenkisi istenilen işlemler, aslında geçerli bulunan işlemlerdir. Bir diğer ifade ile, miras bırakanın tasarruf nisabına giren malvarlığını temlikte serbest bulunması ancak geçerli işlemler hakkında söz konusu

112
Hüseyin KOVAN
olabilir. Eğer ortada, bu davada olduğu gibi, geçerli bir sözleşme yoksa miras hakkı halele uğrayan kişiler tasarruflarını tamamen iptalini isteye­bilirler. Ne var ki davacılar bu davada tasarrufun (dava konusu taşın­mazların tapu kayıtlarının) tamamen iptalini değil, yukarıda da değinil­diği veçhile tasarruf nisabını aşan, yani saklı paya tecavüz eden bölü­mün iptalini, diğer bir deyimle tenkis istemişlerdir. Gerçekten de her­hangi bir davacı, miras bırakanın iradesine de bir dereceye kadar saygı göstermek düşüncesiyle yahut bu konuda kanıt bulamayacağını hesaba katarak aslında (somut olayda olduğu gibi) karşılıksız (muvazaalı) bir sözleşme olduğu halde karşılıklı bir sözleşme şeklinde yapılmış bulunan işlemin, saklı pay kuralının çiğnenmesi amacıyla yapıldığını ileri sürerek tenkisini isteyebilir. Bu takdirde davaya bakan Hakimin, az yukarıda anılan gerekçe ile ve özellikle HUMK.’nun 74. maddesi hükmünce artık işlemin tamamının iptaline karar vermesi düşünülemez (HGK, 3.6.1964 gün ve E. 2/422, K. 398; HGK. 3.6.1964 günve E. 2/335, K. 397, HGK. 13.5.1970 gün ve E. 2/655, K. 262). O halde mahkemenin dava dilekçesin­deki isteği gözeterek, gerekli araştırma ve inceleme yaparak, saklı paya herhangi bir tecavüz mevcut olup olmadığını saptayıp, hasıl olacak so­nucuna göre bir karar vermesi gerekirken, dava dilekçesindeki isteğin nitelik ve kapsamını yorumda hataya düşüp, dava konusu taşınmazlara ilişkin kayıtların iptaline karar vermiş olması usul ve yasaya aykırıdır ve direnme kararı sadece anılan nedenlerle bozulmalıdır.

Temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösteri­len sebeplerden dolayı HUMK.’nun 429. maddesi gereğince (BOZUL­MASINA

“HGK.03.02.1982 tarih 1979/1-464 Esas 1982/77 Karar”

SORU – 17
TENKİS DAVASI REDDEDİLEN BİR KİŞİ AYNI OLAY NEDENİYLE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANARAK TAPU

İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?

Tenkis davası kural olarak geçerli olan işlemlerde açılan ve mirasçının saklı payının murisin tasarrufu nedeniyle ihlal edildiği gerekçesi ile açılır.

Oysa muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davaları ise mu­risin geçersiz olan işlemleri nedeni ile açılabilir. Bu nedenle bir mirasçı murisin tasarrufları hakkında tenkis talebinde bulunmuş ve bu talebi mahkeme tarafından bir karara bağlanmış ise bu durumda murisin ta­sarrufunun geçerli bir işlem olduğu mahkeme kararıyla da tescillenmiş olacağından aynı mirasçının, aynı olay nedeni ile muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayanarak miras payının tamamını talep etmesi müm­kün olmayacaktır. Zira davacı daha önce açtığı davada verilen kararla murisin yaptığı tasarruf işleminin geçerli olduğunu kabul etmiştir.

Davacının bu kez aynı işlemin geçersiz olduğunu ileri sürmesi hu­kuken mümkün olmayacaktır.

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Milas Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12/5/1997 gün ve 1995/407-416 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 25/9/1997 gün ve 1997/10320-11103 sayılı ilamı ile; (…Dava, “muris muvazaası” hu­kuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Gerçekten, 2/5/1987 tarih, 4/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararına göre, bu tür davalar­da iptal isteği ile birlikte kademeli olarak tenkis talebinde de bulunulabilir. Bunun yanı sıra, ayrı bir tenkis davası açılmış ve henüz o dava sonuca bağ­lanmamış ise, daha kapsamlı olan iptal davası hükme bağlanabilir. Ne varki; önceden açılmış davada, davacı mirasçıların hakları tenkis hükümle­rine göre tanınmış ve buna ilişkin ilamda kesinleştiği takdirde kesinleşen tenkis ilamına rağmen iptale hükmedilmesine yasal olanak yoktur. Somut olayda davacılarm açtıkları tenkis davasının eldeki davaya bakılırken so- nuçlandırıldığı ve tenkis ilamının da kesinleştiği anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendir­meyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru değildir…………………………………………………………………………………………………….. gerekçesiyle bo­zularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

114
Hüseyin KOVAN
Muris muvazaasına dayalı iptal davaları ile tenkis davaları, ileri sü­rülüş biçimleri, hukuksal esasları, kapsamları, hüküm ve sonuçları ba­kımından birbirinden tamamen farklı davalardır. Bu iki dava 22/5/1987 tarih 1986/4 esas, 1987/5 karar sayılı İçtihatları Birleştirme kararında be­lirtildiği üzere aynı dava içerisinde kademeli istek olarak ileri sürülebile­ceği gibi, ayrı ayrıda açılabilir. Birbirlerinin açılmasını engelleyen bir ya­sa hükmü bulunmadığından davacılar, bunlardan birini ötekisine terci­hen açmaya zorlanamaz. Bu davalardan birinin önceden açılması, açık bir irade beyanı olmadan ötekisinden feragat anlamına da gelmez. Biri hakkında verilen hüküm ötekisi hakkında kesin hüküm oluşturmaz. Bu iki dava arasında derdestlik itirazı dinlenemez.

Ancak, bu iki davanın birbirleri ile yakın ilişkilerinin bulunduğu hüküm ve sonuçları bakımından birbirlerini etkiledikleri de kuşkusuz­dur. Bu yakın ilişki ve etkinin doğal sonucu olarak ayrı davalar söz ko­nusu ise daha kapsamlı muvazaa davası olumlu sonuçlandığı takdirde tenkis davasının konusu kalmayacağından tenkis davası için bekletici sorun sayılmakta kademeli biçimde tek davada yer almaları halinde önce muvazaaya dayalı istek yönünden araştırma yapılıp hüküm kurulmakta bu davanın kanıtlanamaması durumunda tenkis hükümlerine göre dava çözüme kavuşturulmaktadır.

Öte yandan tenkis davaları geçerli temliki tasarruflar, muvazaa da­vaları ise temelde geçersiz tasarruflar hakkında açıldığından tenkis da­vasında sözleşmenin geçerli olduğu olgusu kabul edilmiş ve verilen hü­küm kesinleşmişse, aynı taraflar arasında görülen muvazaa davasında bu olgunun tarafları bağlayacağı ve temliki tasarrufun geçersizliğinin artık ileri sürülemeyeceği gerek uygulamada gerekse bilimsel alanda ortaklaşa kabul edilmektedir.

Somut olayda ise önce tenkis davası açılmış aynı taraflar arasında, aynı taşınmaz hakkında daha sonra açılan muvazaa davası görülmekte iken temliki tasarrufun geçerliliği kabul edilmek suretiyle tenkise hük­medilmiş temyiz itirazı üzerine “murisin davalı tarafından bakılıp göze­tildiği, minnet duygusu altında temlikte bulunduğu, miras yoluyla ken­disine intikal eden taşınmazları da davacılara verdiği, mahfuz hisseyi ihlal kastının bulunmadığı” gerekçesi ile verilen hüküm bozulmuş boz­maya uyularak verilen davanın reddine ilişkin karar kesinleşmiştir.

Açıklandığı üzere tenkis davasında temliki tasarrufun geçerli ol­duğu, bozmadan sonra tenkise dahi karar verilemeyeceği kabul edilip

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
115
dava reddedildiğine göre, kesin hükümle belirlenen bu olgu muvazaa davasında tarafları bağlar. Başka bir anlatımla sözleşmenin geçerli ol­duğuna ilişkin belirlenen bu olgudan sonra temlik tasarrufun geçer­sizliği ileri sürülemez.

Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Da­ire bozma kararına uyularak muvazaa davasının reddine karar vermek gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu ne­denle Yerel Mahkemenin direnme kararı bozulmalıdır.

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.09.12.1998 tarih 1998/1-860 Esas 1998/894 Karar”

SORU – 18
EŞLER ARASI BAĞIŞ, ŞUFA HAKKININ
KULLANILMASINI ENGELLER Mİ?

Bu soruya hem evet ve hem de hayır yanıtını vermek mümkündür. Her somut olayda olayın özelliklerine göre incelenip irdelenmesi gerekir.

Kural olarak bir taşınmazda önceden beri paydaş olan bir kimsenin kendi payını doğrudan eşine bağışlaması durumunda bu işleme karşı ön alım hakkının kullanılamayacağı gerçektir. Çünkü ön alım hakkı ancak satış halinde kullanılabilir.

Buna karşı, ilgili kişinin taşınmazda önceden paydaş olmayıp ken­disinin hisseli bir taşınmazdan hisse satın aldıktan hemen sonra satın aldığı yerin şufa hakkının kullanılmasını önlemek amacıyla davalı eşine bağışlaması durumunda ise şufa hakkı sahibi olan hissedarlar ve malik­ler bu işlemin muvazaalı olduğundan bahisle ilgili kişi aleyhine dava açmaları mümkün olacaktır.

Taraflar arasındaki şufa (ön alım) davasından dolayı verilen kabul kararının bozulması üzerine direnme yoluyla; (Antalya Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)’nden verilen 17.06.2009 gün ve 158-253 sayılı kara­rın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurul u’nd an çıkan 11.11.2009 gün, 2009/6-427 E., 492 K. sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yo­luyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir.

Dava, şufa hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davalı Mehmet 28.02.2005’de A… K… Mah. 7463 ada 13 parselden 528/972 pay satın almış; davacı diğer paydaş şufa hakkını kullanmadan önce de, 29.09.2005 tarihinde eşi Şefika’ya hibe etmiştir. Eldeki dava 06.07.2006 tarihinde açılmıştır.

Yerel mahkemece, davalılardan Şefika ile Mehmet karı-koca olmala­rı ve akit tablosunda gösterilen rayiç değer ile tanık beyanları gözetildi­ğinde, davalılar arasındaki bağışlama sözleşmesinin davacı hissedarın onalım hakkını bertaraf etmek için muvazaalı olarak yapıldığı kanaatine varılarak, davanın kabulüne ve tapu kaydının iptali ile davacı adına tes­ciline karar verilmiştir.

Özel Daire’ce, davacının tapuda yapılan bağışın satış olduğunu ka­nıtlayamadığı, onalım hakkının sadece payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceği ve dava konusu edilen payın da davalı Şefi-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
117
ka’ya bağışlanmış olduğu anlaşıldığından, davanın reddine karar veril­mesi gerektiği, gerekçesi ile hükmün bozulması üzerine; yerel mahke­mece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca davalılar vekilinin temyizi üzerine yapılan incelemede Özel Daire’nin bozma kararı benimsenerek direnme kararı bozulmuş; davacı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Uyuş­mazlık; eşler arasındaki bağışın gerçekte şufa hakkının kullanılmasını engelleme amacı ile muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı; dolayısı ile şufa hakkının kullanılıp kullanılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Devir Hakkının Kısıtlamala­rı” üst başlığı altında “yasal onalım hakkı” kenar başlıklı 732. maddesi; “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen ve­ya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar onalım hakkı­nı kullanabilirler.” hükmünü içermektedir.

Madde gerekçesinde ise: “maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını ister tamamen, ister kısmen bir başkasına satması halinde, diğer paydaşların onalım haklarını kullanabilecekleri öngörül­müştür. Bu suretle, onalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır denmektedir.

Aynı Kanun’un “Kullanma Yasağı, Feragat ve Hak Düşürücü Süre” kenar başlıklı 733. maddesi; “Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerin­den iki yıl geçmekle düşer.” şeklinde düzenlenmiştir.

Madde gerekçesinde de; “Bununla onalım hakkının, paylı mülkiyet­teki payın, pay sahibinin iradi satışlarında kullanılabileceği vurgulanmış, bu satış pay sahibinin kendi serbest iradesine dayanmıyor, cebri arttır­maya dayanıyorsa onalım hakkının kullanılamayacağı öngörülmüştür… Maddenin üçüncü fıkrası satışın alıcı ya da satıcı tarafından diğer pay­daşlara bildirilmesi yükümlülüğünü getirmiştir. Bu bildirimin noter ara­cılığı ile yapılması öngörülmüştür. 1984 tarihli Öntasarının 653. madde­sinin beşinci fıkrasında da yer alan bu hüküm sayesinde uygulamada en büyük sıkıntıya neden olan, onalım hakkı sahibinin, satıştan haberdar olmadığı iddiasıyla bu hakkın kullanılabileceği üst süre olan 10 yılın bi­timine kadar bu hakkını kullanmasının önlenmesi amaçlanmıştır.” den­mektedir.

118
Hüseyin KOVAN
Kural olarak; bir taşınmazda önceden beri paydaş olan bir kimsenin kendi payını doğrudan eşine bağışlaması durumunda, bu işleme karşı şufa (onalım) hakkının kullanılamayacağı her türlü izahtan varestedir.

Ne var ki, eldeki davada davalı Mehmet’in baştan beri paydaş olma­yıp, şufalı payı satın alan ve hemen ardından diğer davalı eşine bağışlayan durumunda bulunduğu; davacı paydaşın da gerçekte böyle bir bağış ya da devrin olmadığı, bağışın muvazaalı olduğu iddiasıyla, bu işleme dayalı kaydın iptali istemiyle şufa (onalım) hakkını kullandığı belirgindir.

Bu noktada, muvazaa kavramının hukuksal niteliği hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür:

Muvazaa, en basit tanımıyla, bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişi­lerden gerçek durumu gizleyerek, onları aldatmak maksadıyla, gerçek ira­delerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaş­malarıdır. Bu şekilde yapılan işlemlere de, muvazaalı işlemler adı verilir.

Nispi (mevsuf) muvazaa, ya sözleşmenin niteliğinde, ya konusunda ve şartlarında ya da tarafların şahsında ortaya çıkabilir. Bu durumda, gö­rünüşteki işlem tarafların gerçek iradesine uygun bulunmadığından, her koşulda geçersizdir. Gizli işlem ise, yasanın o işlem için öngördüğü şekil şartma ve ayrıca herhangi bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı genel geçerlilik şartlarına uygun bulunduğu takdirde geçerli olabilecektir.

Diğer taraftan görünüşteki hukuki işlemin muvazaa nedeniyle geçer­siz bulunduğu iddiası, hukuken korunması gereken bir hakkı bulunan üçüncü kişiler tarafından da ileri sürülebilir. Çünkü, muvazaalı bir hukuki işlem ile üçüncü kişinin zarara uğratılması, ona karşı işlenmiş bir haksız fiil niteliğindedir. Somut olay yönünden önem taşıyan yön de budur.

Görünüşteki işlemin geçerliliği ve ispatı bir şekle bağlı bulunsa bile, üçüncü kişiler muvazaa iddiasını tanık da dahil olmak üzere her türlü delille ispat edebilirler. Esasen, üçüncü kişiye, tarafı olmadığı bir söz­leşmedeki muvazaa olgusunu yazılı delille kanıtlama yükümü getirilme­sine hukuken olanak da yoktur (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.10.2002 gün ve 2002/6-618 E.-659 K. sayılı kararı).

Diğer taraftan, 14.02.1951 tarih ve 1949/17 E., 1951/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da; “Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyi niyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötü niyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağı ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötü niyetin bu durumda mahkemece re’sen nazara alınabileceği” kabul edilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
119
Bu ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davaya konu davacının paydaş olduğu A… K… Mah. 7463 ada 13 parsel sayılı taşınmazda bulunan 528/972 pay; bir kısım paydaşlar tara­fından 28.02.2005 tarihinde 13.000 YTL bedelle davalılardan Mehmet’e satılmış; yapılan bu satış alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşa noter aracılığıyla bildirilmemiştir. Bu arada davalı Mehmet, söz konusu payı 29.09.2005 tarihinde diğer davalı eşine tapuda 13.000 YTL bedel göstere­rek bağışlamıştır.

Davacı, paydaşı olduğu taşınmazda davalılardan Mehmet’e yapılan satış işlemine karşı şufa hakkının kullanılmasını önlemek için, Meh­met’in diğer davalı eşiyle yaptığı bağış sözleşmesi ile muvazaalı şekilde payını devrettiğini ve bu nedenle yapılan son bağış işleminin gerçek bir bağış olmadığını ifadeyle, 06.07.2006tarihinde eldeki davayı açmış; bağış sözleşmesine dayalı tapu kaydının iptali ile şufa hakkının kullandırıla­rak, bu payın kendisi adına tescilini istemiştir.

Şu hale göre, bozma ilamında işaret edilen; davacının, son temlikin muvazaalı olup, gerçekte payın satıldığını ileri sürerek onalım davası açtığı yönündeki belirleme somut olaya uygun düşmemekte; davacının, bağış şeklinde yapılan son temlikin aslında satış olduğu yönünde bir id­diası da bulunmamaktadır.

Öte yandan, yapılan ilk satış işleminde alıcı konumunda bulunan Mehmet ve onun tarafından yapılan bağış sonucu temlik alıcısı Şefika davada davalı olarak yer almışlardır. Taraflar arasındaki son bağış işle­minin muvazaalı olduğu iddiası mevcut olduğundan, muvazaalı işlemin tarafı olan her iki kişinin de görülmekte olan davada davalı olarak yer almasında taraf sıfatı yönünden bir sorun bulunmamaktadır.

Mahkemece yerinde yapılan keşif sonrasında düzenlenen 02.10.2007 ta­rihli bilirkişi raporunda, temlik tarihi itibariyle payın değerinin 382.528.96 YTL, dava tarihi itibariyle ise 421.509.44 YTL olduğu belirtilmiştir. Dinlenen tanıklar da yeminli beyanlarında; şufalı payın gerçek alıcısının aslında Ha­kan olduğu halde muvazaalı olarak davalı Mehmet üzerine satın alındığını ve onun da eşi olan diğer davalı Şefika’ya bağışladığımı, tüm bu işlemlerdeki gerçek amacın satış ya da bağış olmayıp, şufa hakkının kullanılmasının en­gellenmesi olduğunu, Hakan’ın davalı Mehmet’in de bulunduğu bir ortam­da tanıklar huzurunda “biz burayı başkası üzerine aldık, o da eşine hibe etti, ne yaparsanız yapın, bir şey yapamazsınız, hak iddia edemezsiniz” şeklinde beyanda bulunduğunu ifade etmişlerdir.

120
Hüseyin KOVAN
Hal böyle olunca; tüm dosya kapsamına göre; davalı Mehmet’in da­va konusu taşınmazın 528/972 payını 28.02.2005 tarihinde 13.000 TL’ye satın aldığı halde, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 733. maddesi uyarınca davacı paydaşa pay satın aldığını noter kanalı ile bildirmeyerek üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmediği ve bu payı satın aldıktan kısa bir süre sonra da 29.09.2005 tarihinde eşine bağış göstererek, şuta hakkının kullanımını engellemek için temlik ettiği anlaşılmaktadır. Da­valı Şefika’nın, eşinin diğer paydaşa noter bildirimi yapmadığını ve eşi­nin kötü niyetli olduğunu bilebilecek bir konumda bulunduğu sabittir.

Olayların gelişiminden, gerek davalı Mehmet’in, gerekse eşi Şefi- ka’nın tarafı bulundukları bağış işleminde kötü niyetli oldukları; asıl amaçlarının bağış işlemi yapmak olmayıp, şufa hakkının kullanılmasının önlenmesi olduğu açık bir biçimde anlaşılmaktadır.

Bu şekildeki kötü niyetli temliklerde salt araya bağış işleminin gir­mesi nedeniyle şufa hakkının kullanılamayacağının kabul edilmesi du­rumunda, pay satın alanların şufa hakkının kullanılmasını önlemek için kötü niyetli bir şekilde hemen satın aldıkları payı bir yakınlarına bağış yoluyla devrederek şufa hakkının kullanılması olanağını büsbütün orta­dan kaldıracakları; bu durumun da kanun koyucunun amacı ile bağ­daşmayacağı kuşkusuzdur.

O halde, somut olayda “muvazaalı şekilde yapılan bağış olarak gös­terilen işlemin; davacı yönünden geçersiz ve asıl amacın davacının şufa hakkını kullanımının engellenmesi olduğuna, bu nedenle yapılan ilk sa­tış nedeniyle davacmın şufa hakkını kullanabileceğine” ilişkin yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir. Ancak, diğer temyiz itirazları Özel Daire’ce incelenmemiştir. Bu nedenle, davacı vekilinin karar dü­zeltme isteminin kabulü ile “bozma” yönündeki Hukuk Genel Kuru- lu’nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. ve 492 K. sayılı kararının kaldı­rılması ve direnme uygun bulunmakla, diğer temyiz itirazlarının ince­lenmesi için dosyanın Özel Daire’ye gönderilmesi gerekir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle; şufa (Önalım) hakkının kullanılabile­ceği yönündeki” direnme uygun bulunmakla, davacı vekilinin karar dü­zeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu’nun 11.11.2009 gün ve 2009/6-427 E. ve 492 K. sayılı bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için ALTINCI HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, oyçokluğu ile karar verildi

“HGK.24.02.2010 tarih 2010/6-94 Esas 2010/100 Karar”

SORU – 19
EŞİNDEN BOŞANAN KİŞİNİN KATILMA ALACAĞINA İLİŞKİN
EŞİNİN KENDİSİNDEN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAALI
OLARAK TAŞINMAZI DEVRETTİĞİ İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE
TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?

4721 sayılı TMK’nın,değer artış payı başlıklı 227.maddesi “Eşler­den biri diğerine ait bir malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya ko­runmasına hiç yada uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş­sa, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı ora­nında alacak hakkına sahip olur ve bu alacak o malın tasfiye sırasın­daki değerine göre hesaplanır; bir değer kaybı olduğunda katkının başlangıçtaki değeri esas alınır.

Böyle bir malın daha önce elden çıkarılmış olması halinde hakim, diğer eşe ödenecek alacağı hakkaniyete uygun olarak belirler” hüküm­lerini içermektedir.

Aynı yasının 236.maddesi de “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olurlar. Alacaklar takas edilir.

Zina veya hayata kast nedeni ile boşanma halinde hakim, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranının hakkaniyete uygun olarak azaltıl­masına veya kaldırılmasına karar verebilir” hükümlerini içermektedir

Yukarıda belirtilen madde metinlerinden de anlaşılacağı üzere eş­lerden birisinin boşanma nedeni ile diğer eşe karşı katkı payından dolayı açacağı dava, kişisel hakka dayalı olarak açılacak bir alacak davası olup taşınmazın aynına ilişkin bir dava değildir.

Bu tür davalarda davacı, kişisel hakka dayalı tazminat talebinden bulunabilir. Çünkü eşin diğer eşten Malın aynı-na ilişkin bir talepte bulunması mümkün değildir.

Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Davacı, 5005 ada 8 parsel sayılı taşınmazda bulunan 8 nolu bağımsız bölümün kayıt maliki olduğunu, davalı ile Antalya 5. Aile Mahkemesi’ nin 2011/320 Esas, 2011/1500 Karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, kararın 18.03.2013 tarihinde kesinleştiğini, taşınmazda halen davalının oturdu­ğunu, boşanma ilamı ile taşınmazı davalının kullanmasının dayanağının kalmadığını ileri sürüp, elatmanın önlenmesi ve ecrimisil istemiştir

122
Hüseyin KOVAN
Davalı, dava konusu taşınmazın evlilik birliği içerisinde satın alın­dığını, bedelin ortaklaşa ödendiğini, eşler arasında yasal mal rejimi bu­lunduğunu, taşınmaz üzerinde yarı oranında hak sahibi olduğunu, taraf­lar arasında Antalya 2. Aile Mahkemesi’ nin 2013/416 Esas sayılı katkı payı nedeniyle alacak davası olduğunu, mahkemenin görevsiz olduğu­nu, dosyanın aile mahkemesindeki dosya ile birleştirilerek görülmesi gerektiğini, işgalci olmadığını, mülkiyet hakkına dayalı olarak taşınmazı kullandığını belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davacının çap maliki olduğu, tarafların boşandığı, bo­şanma kararının 18.03.2013 tarihinde kesinleştiği, boşanma kararı ile da­valının taşınmazda oturmasının haklı bir nedeni kalmadığı, katılım ala­cağı davasının şahsi hak tanıdığı, mülkiyet durumuna etkisi bulunmadı­ğı gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı tarafından adli yardım istekli temyiz edilmiştir.

Bilindiği üzere, Anayasa’da aranan hak arama özgürlüğünün kulla­nılabilmesi ve adil yargılama hakkının unsurlarından olan, taraflar ara­sında silahların eşitliği ilkesinin hayata geçirilebilmesi için gerekli yargı­lama giderlerini ödemede sıkıntıya düşecek veya ödeyemeyecek du­rumda bulunan kişilere, her türlü mali ve hukuki korunma taleplerinde kolaylık sağlanması, sosyal hukuk devletinin ilkelerinden olup, bu gere­ğin yerine getirilebilmesi de adli yardım ile mümkündür. Bu nedenle adli yardım müessesesi 1086 sayılı HUMK’un 465 ila 472 maddeleri ile 6100 sayılı HMK’nin 334 ila 340. maddeleri arasında düzenlenmiştir.

Öte yandan; 6100 sayılı HMK’nin 336/3. maddesinde adli yardım ta­lebinin kanun yollarına başvuru sırasında Yargıtay’a da yapılabileceği açıkça belirtilmiş ve 337/1. maddesinde de duruşma yapılmaksızın talep hakkında karar verilebileceği hükme bağlanmıştır.

Somut olaya gelince, temyiz dilekçesi ekinde davalı tarafın çalışma­dığı, vergi mükellefi olmadığı ve taşınmazı bulunmadığına ilişkin ilgili kurumlardan aldığı belgeleri ibraz ettiği ve adli yardım yönünden yasal şartların oluştuğu görülmekle, davalının adli yardım talebinin kabulüne karar verilip, işin esasının incelenmesine geçildi.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, çekişmeli bağımsız bölümün davacı adına kayıtlı olduğu, boşanmanın kesinleşmesinden itibaren davalının taşınmazda oturmasını haklı kılacak bir nedenin olmadığı gözetilerek, yazılı ışekilde karar verilmesi doğru

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
123
olduğuna göre, davalının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, adli yardım talebi nedeniyle geçici muafiyet tanınan 8.607.06 TL nisbi temyiz harcından, tahsil edilen 27,70 TL maktu temyiz harcının mahsubu ile bakiye 8.579.36 TL nisbi temyiz harcının davalıdan tahsiline, oybirliğiyle karar verildi.

“l.HD.21.03.2016 tarih 2015/17749 Esas 2016/3307 Karar ”

Taraflar arasındaki “tapu iptali tescil olmazsa alacak” davasından do­layı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7. Aile Mahkemesi’nin davanın reddine dair verilen 28.01.2010 gün ve 2009/330 E-2010/61 K. sayılı kararı­nın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 21.09.2010 gün ve 2010/2531 E-4228 K. sayılı ilamı ile;… Davacı Suna vekili; evlilik birliği içinde satın alınarak davalı eş Nuri adma kaydedilen 27195 ada 5 parselde bulunan 14 nolu bağımsız bölümün vekil edenini zarara uğratmak amacıyla kız kardeşinin eşi olan diğer davalı Yılmaz’a boşanma davasının açılmasından hemen sonra, değerinin çok altında bir değerle, muvazaalı bir biçimde devrettiğini belirterek davalı­lardan Yılmaz adına olan tapu kaydının iptali ile dava konusu taşınmazın yeniden davalı eş Nuri adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiş; daha sonra ise, 12.10.2009 tarihli dilekçe ile; dava konusu taşınmazın evli­lik birliği içinde edinilmiş bir taşınmaz olması nedeniyle yarı hissesinin vekil edenine ait bulunduğunu, dava dilekçesinde davalı Yılmaz adına kayıtlı tapu kaydının iptali ile taşınmazın yeniden davalı eş Nuri adına tapuya tesciline ilişkin istemlerinin maddi hataya dayandığını, asıl isteni­lenin davalı Yılmaz adına olan kaydın iptali ile ¥2 payının vekil edeni olan davacı Suna adına tapuya tescili olduğunu; eğer bu talepleri yerinde gö­rülmez ise, dava konusu taşınmazın alımmda vekil edeninin de en az da­valı Nuri kadar katkısının bulunması nedeniyle hesaplanacak katkı payı­nın davalı Nuri’den tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılardan Yılmaz vekili, davacının asıl isteğinin TMK’nun 227. maddesi uyarınca açılmış şahsi hakka ilişkin bulunduğunu, tapu iptali ve tescil isteyemeyeceğini belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Diğer davalı Nuri vekili ise; dava dilekçesine ve 12.10.2009 tarihli dilekçeye verdiği cevaplarda özetle; davalı Yılmaz’a yapılan satı­şın gerçek bir satış olduğunu, muvazaanın bulunmadığını, zaten şahsi hakka dayanılarak taşınmazın aynının talep edilemeyeceğini, dava di­lekçesinde kademeli (terditli) bir talepte bulunulmadığını, bu nedenle

124
Hüseyin KOVAN
12.10.2009 tarihli dilekçe ile dava dilekçesindeki talep sonucunun değiş­tirilmesinin ve yeni bir talebin eklenmesinin olanaklı olmadığını, işlemi onaylamadıklarını, kaldı ki davacının dava konusu taşınmazın edinilme­sinde hiçbir katkısının bulunmadığını, çalışmayan, ev kadını olan dava­cının katkı sağlayacağının da düşünülemeyeceğini ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece; “………. Davacı vekilinin davayı tapu iptali ve tescil olarak nitelendirdiği, evlilik birliği içinde edinilmiş mal rejimlerinde malın ay­nının istenemeyeceği M.K ilgili maddelerinde belirtildiğinden ………………………………… ” ba­

hisle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tara­fından temyiz edilmiştir.

Dava, tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde TMK.nun 236. maddesi gereğince açılan edinilmiş mallara katılma (artık değer) alacağı isteğine ilişkindir.

Dosya arasında bulunan bilgi ve belgelere göre; taraflar 27.03.1986 tarihinde evlenmiş, 03.09.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabu­lüne ilişkin hükmün 15.09.2008 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlar­dır. Başka mal rejimi seçilmediğinden; taraflar arasında 01.01.2002 tari­hine kadar 743 sayılı TKM.nun 17O.maddesi gereğince mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açılma tarihine kadar yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4721 sayılı TMK.nun 202 m). TMK.nun 225. maddesi uyarınca başka bir mal rejimi seçilemediğinden (eşler tarafından) boşanma davasının açılmasıyla yasal edinilmiş mallara katılma rejimi sonra ermiştir. Dava konusu taşınmaz, davalı eş Nuri tarafından 25.02.2004 tarihinde edinildiğine göre; taraflar arasındaki uyuşmazlığın edinilmiş mallara katılma rejimi kuralları gere­ğince çözüme kavuşturulması gerektiği konusunda duraksamamak ge­rekir. (TMK.m. 218, 219, 229, 230, 231, 232, 235, 236). Dava dilekçesinde dava konusu taşınmazın sadece aynı dava konusu yapılmış ise de, 12.10.2009 tarihli dilekçe ile ayına ilişkin talep kabul edilmez ise, alacak isteğinde bulunulduğu belirtilmiştir. Kural olarak iddia ve savunma, karşı tarafın onayı olmadan değiştirilemez ise de; bu kuralın istisnala­rından biri ıslah kurumudur. (HYUK mad. 83 ve devamı) Islah tamamen veya kısmen olabileceği gibi, tahkikata tabi davalarda, tahkikat sona erinceye kadar, tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın so­nuna kadar yapılabilir. Dava dilekçesinde, kademeli istekte bulunulma­mış olması halinde daha sonra yapılan ıslahla ilk isteğe kademeli başka bir isteğin eklenmesi kısmi ıslah olup, ıslah karşı tarafın oluruna bağlı

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
125
değildir. Davacı vekilinin 28.01.2010 günlü oturumdaki “Bizim asıl da­vamız tapu iptali ve tescildir” şeklindeki beyanı da kademeli istekten vazgeçildiği anlamını taşımaz. Sadece öncelikli isteğin tapu iptali ve tes­cil olduğunu belirtme yönünde bir beyan olup 12.10.2009 tarihli ıslah dilekçesinde belirtilen isteklerle aynı doğrultudadır.

Mahkemece, yukarıda açıklanan olguların göz ardı edilmesi sonu­cunda, dava sadece tapu iptali tescil isteğine ilişkin bir dava imiş gibi değerlendirilerek, kademeli (terditli) ikinci talep dikkate alınmadan ve değerlendirilmeden sadece tapu iptali ve tescil isteği için geçerli olan ve 07.10.1953 tarih 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına uygun bulunan bir gerekçe ile verilen davanın reddine ilişkin kararda isabet bulunmamaktadır. Hiç şüphesiz tapu iptali ve tescil isteğinin reddi kara­rı yerindedir. Ancak, mahkemece, ikinci istek konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş olması doğru değildir. Bu bakımdan önce­likle 12.10.2009 tarihli ıslah dilekçesi kapsamı gereğince kısmi ıslah ile istenen alacak miktarının davacı vekiline açıklattırılması, belirlenecek alacak miktarı üzerinden gerekli harcın alınması için davacı vekiline süre ve imkan tanınması, ondan sonra davanın yürütülmesi gerekir… gerek­çesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargı­lama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Davacı vekili, evlilik birliği içinde satın alınarak davalı eş Nuri adı­na kaydedilen 27195 ada 5 parselde bulunan 14 nolu bağımsız bölümün davacıyı zarara uğratmak amacıyla kız kardeşinin eşi olan diğer davalı Yılmaz’a boşanma davasının açılmasından hemen sonra, değerinin çok altında bir değerle, muvazaalı bir biçimde devredildiğini ileri sürerek davalılardan Yılmaz adına olan tapu kaydının iptali ile davalı eş Nuri adına tapuya tescilini istemiştir. Davalı Nuri, davacının taşınmazın alı- mına katkıda bulunduğu iddiasına dayandığından tapu iptali ve tescil isteyemeyeceğini bildirerek, davanın reddini savunmuştur.

Davalı Yılmaz vekili ise, yatırım amaçlı olarak taşınmazı satın aldı­ğını, muvazaa olmadığını bildirmiştir. Mahkemece; “…Davalının yatırım amaçlı olarak pek çok kez ev alıp sattığı dava konusu evin de oturulmak amaçlı alınmadığı ve hiç oturulmadığı bunun yanında davacı vekilinin davayı tapu iptal ve tescil olarak nitelendirdiği, evlilik birliği içinde edi­nilmiş mal rejimlerinde malın aynının istenemeyeceği…” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

126
Hüseyin KOVAN
Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıya metni alman gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkeme önceki kararda direnmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davanın tapu iptali ve tescil isteminin yanı sıra katılma alacağı isteğine de ilişkin olup olma­dığı, 12.10.2009 tarihli dilekçenin ıslah niteliğinde bulunup bulunmadığı, her iki istemin birlikte terditli olarak istenebilip istenemeyeceği, buna göre katılma alacağı konusunda mahkemece bozma ilamında değinilen işlemlerin yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmakta­dır. Mahkemece 01.10.2009 günlü celsede, davacı vekiline, davasının katkı payı ve değer artış payı alacağına mı yoksa muvazaaya dayalı iptal tescile mi ilişkin olduğu hususunun açıklanması için kesin süre verilmesi üzerine, davacı vekili 12.10.2009 tarihli dilekçesini mahkemeye sunarak tapu iptali ile davalı Nuri ile adına yarı yarıya tescili; olmazsa katılma alacağının hesaplanarak hüküm altına alınmasını istediğini belirtmiştir. 28.01.2010 günlü celsede ise, dilekçesini tekrar ettiğini, asıl davanın tapu iptali ve tescil olduğunu bildirmiştir. Bu beyandan davada sadece tapu iptali ve tescil isteği olduğu sonucunun çıkarılamayacağı açıktır.

1086 sayılı HUMK ve 6100 sayılı HMK’da düzenlenen ıslah yolu ile iddia ve savunma genişletilip değiştirilebilir. Buna göre davacı dava di­lekçesinde belirttiği dava sebebini de değiştirebilir. Öte yandan dava di­lekçesinde nelerin yer alması gerektiği hususu 1086 sayılı HUMK’nun 187. maddesi ve 6100 sayılı HMK’nun 119. maddesinde düzenlenmiştir. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 31. maddesinde ise; “Ha­kim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteye­bilir.” hükmüne yer verilmiştir. O halde açıklık bulunmayan hallerde hakim, dava dilekçesinin açıklanmasını ilgili taraftan her zaman isteyebi­lir. Davacı tarafa da dava dilekçesini açıklaması için süre verilmiş olup davacı, mahkemeye sunduğu 12.10.2009 tarihli dilekçesinde, dava konu­su taşınmazın alımına katkıda bulunduğunu, mülkiyetin eşi davalı Nuri adına oluştuğunu, anılan davalının boşanma davası açılması üzerine da­valı eşinin kendisinden mal kaçırmak için taşınmazı muvazaalı olarak diğer davalı eniştesine temlik ettiğini ileri sürüp, tapu iptali ve tescil, ol­mazsa katılma alacağının hesaplanmasını ve tahsilini istediğini belirt­miştir. Gerek dava dilekçesi gerekse 12.10.2009 günlü dilekçesinden da­vacının tapu iptali ve tescil istemindeki amacının da, taşınmazın kocanın

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
127
mülkiyetine döndürülerek sonuçta katılma alacağını elde etmek olduğu anlaşılmaktadır.

Davacı vekili tarafından sunulan 12.10.2009 tarihli bu dilekçede, da­va sebebi değiştirilmiş olmayıp; bu dilekçede ileri sürülen hususlar tek­rarlanarak, ilerde açılacak katılma alacağına ilişkin davanın sonuçsuz kalmaması için tapu iptal ve tescil istediğini belirtmiştir. Özel Daire bozma ilamında da belirtildiği üzere, davacının katılma alacağına iliş­kin, kural olarak ayın talebinde bulunamayacağından, mahkemenin bu yöne ilişkin talebi reddetmesi yerindedir. Ne var ki, mahkemece 12.10.2009 tarihli davanın açıklanmasına ilişkin dilekçesindeki katılma alacağı konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiştir.

Öyle ise, mahkemece davacının 12.10.2009 tarihli dilekçesindeki ta­lep ettiği alacak miktarı açıklattırılarak, varsa eksik harcının tamamlan­ması sonrasında işin esasına girilerek karar verilmesi gerekir. Açıklanan bu değişik gerekçe ile yerel mahkeme direnme kararı usul ve yasaya ay­kırı olup bozulması gerekir.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle, 6100 Sayılı Hukuk Muhakeme­leri Kanunu’nun geçici 3. maddesinin atfı dikkate alınarak HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

“HGK.10.04.2013 tarih 2012/1505 Esas 2013/494 Karar”

SORU – 20
20.03.1957 TARİH 1956/12 ESAS, 1957/2 KARAR SAYILI
İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARININ UYGULANABİLMESİ İÇİN

DEVREDEN VE DEVRALAN KİŞİNİN MİRASÇILIK İLİŞKİSİ
BULUNMASI GEREKİR Mİ? YOKSA AKRABA OLMASI
YETERLİ MİDİR?

Muvazaa davalarında, sözleşmenin tarafı olan kişinin kendi yaptığı işlemin muvazaa iddiasına dayanamayacağı kuralı geçerlidir. Bunun tek istisnası ise miras hukukuna ilişkin yapılan temlik veya hibenin tapuda satış şeklinde gösterilmesi halinde, sözleşmenin taraflarının bunun mu­vazaalı olduğunu ileri sürebilmesi hususudur.

20/03/1957 tarih 1956/12 Esas, 1957/2 Karar sayılı İçtihadı birleştirme kararı buna izin vermiştir.

Anılan içtihadı birleştirme kararının bağlayıcı olan sonuç kısmında

“Müşterek mülkün hissedarı, hissesini karı ve kocaya, evlada veya­hut akrabaya temlik etmesi halinde, şeklen satış akdi bulunsa bile haki­katten satıştan gayri miras hukukuna müteferri maksatların veya hibe gibi mülahazaların hakim olduğu ahvalde MK’nun hakiki satışlarda ka­bul eylediği şufa hakkının cereyan etmeyeceği” kararı verildiği belirtil­miştir.

İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde belirtildiği üzere anılan içtihad kararından yararlanabilmek için temlik eden ve temlik alan arasında mirasçılık ilişkisi bulunması gerekmemektedir. Tarafların akraba olması, tapuda satış gösterilen işlemin gerçekte bağış olduğunu ileri sürmek için tarafların akraba olması yeterli olup ayrıca mirasçı ol­ması gerekmemektedir.

Taraflar arasındaki “ön alım hakkına dayalı tapu iptal ve tescil” da­vasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Görele Sulh Hukuk Mah­kemesince davanın reddine dair verilen 02.04.2010 gün ve 2008/501 E., 2010/157 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 28.12.2010 gün ve 2010/6489-14378 sayılı ilamı ile;… Dava, onalım hakkına konu edilen payların iptali ile davacı adına tesciline ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar ve­rilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, dava dilekçesinde, davacının paydaşı olduğu 26.10.1987 ta­rih ve 4, 5, 6, 7 sırada ve 3.8.2005 tarih 2. sırada kayıtlı taşınmazların

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Doyalı Tapu İptal Tescil Davaları
129
paydaşı Ayşe’nin paylarını 20.3.2007 tarihinde 5000 TL bedelle davalıya sattığını belirterek onalım hakkı nedeniyle davalı adına kayıtlı payların iptali ile davacı adına tescilini istemiştir. Davalı vekili, dava konusu pay­ların davalının amcasının eşi olan satıcı paydaş tarafından davalıya hibe edildiğini, davalının annesinin ölümü üzerine altı yaşından itibaren da­valıya yengesi Ayşe ‘nin bakıp büyüttüğünü bu sebeple davalının baba­sının vefa borcunu ödemek amacıyla davaya konu edilen payları çok düşük bir bedelle Ayşe ‘ye sattığını, Ayşe ‘nin da söz konusu payları eşi­nin vasiyeti üzerine tekrar davalıya bağışladığını onalım hakkının kulla­nılamayacağını, tapuda satış görünse de yapılan temlikin aslında bağış olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Ön alım hakkına konu edilen taşınmazlardaki paylarını satan Ayşe davalının amcası Nazmi’nin eşi yani yengesi olup üçüncü derecede ka­yın hısımıdır. Taraflar arasındaki uyuşmazlık davalının 27.3.1957 tarih 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında kalıp kalmadığı, buna bağlı olarak davacının onalım hakkını kullanıp kullanamayacağı nokta­sındadır. Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre ortak mülkiyetin paydaşının payını karı ve kocaya, evlada yahut akrabaya temlik etmesi halinde şeklen satış akdi bulunsa bile gerçekte miras hukuku ile ilgili amaçların yada hibe gibi düşüncelerin hakim olduğu durumlarda ona­lım hakkı kullanılamaz. İçtihadı Birleştirme Kararı’nda sözü edilen akra­badan kastedilenin miras hukuku anlamında mirasçı sıfatını taşıyan ak­raba olduğunu anlamak gerekir. Çünkü mirasçı sıfatını taşımayan diğer akrabalara yapılan satışlar miras endişesi yaşamamaktadır. (Feyzi N. Feyzi oğlu SHP.270, Fikret Arık mirasçıya satışlarda şufa cereyan eder mi SBFD. C.12, No 4, 1957 Sh.214) Miras Hukuku’nun ancak mirasçı olan akrabayı ilgilendireceği kuşkusuzdur. Her akraba mirasçı olmayabilir. Miras hukukunda yasal mirasçıların kimler olduğu Medeni Kanunu’nun 495 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Paylı mülkiyetin paydaşı miras hissesini ileride kendisine mirasçı olacak kimseye veya akrabasına sattığında sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nın uygulanabilmesi için tapudaki işlem tarihinde satan ile alan kişi arasında birbirine mirasçı olacak bir ilişkinin bulunması gerekir. Zira gücünü ve kaynağını doğru­dan doğruya kanundan alan, taşınmaz mülkiyetinin kısıtlamalarından olan onalım hakkı gerçek satışlar için söz konusudur. Gerek doktrinde gerekse uygulamada satış sözleşmesinin tarafı olan kişinin kendi muva­zaasına dayanamayacağı tartışmasızdır. Sözleşmenin tarafı yaptığı söz­leşme ile bağlıdır. Bu halin tek istisnası olan miras hukukuna ilişkin ola­rak yapılan temlik veya hibenin satış şeklinde gösterilmesinde uzaktan

130
Hüseyin KOVAN
yakından akraba olan herkesin tarafı olduğu işlemin muvazaalı olduğu­nu ileri sürmesi kaynağını kanundan olan onalım hakkının engellenme­sine ve kanunun dolanılmasına yol açar. Akrabalık kavramının geniş tutulmasının yol açacağı bu durum ve 27.3.1957 tarih 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nin temel amacı esas alındığında ancak mirasçı duru­munda bulunan akrabalar arasında yapılan satışlarda onalım hakkının kullanılamayacağı kabul edilmelidir. Tüm bu açıklamalar karşısında pa­yını satan kişinin kayın hısımı olan davalı İçtihadı Birleştirme Kararında bahsedilen akraba kapsamı dışında kalmaktadır. Bunun sonucu olarak üçüncü şahıs durumunda olan davalı akdin tarafı olduğundan hibe sa­vunmasında bulunamaz. O halde tapuda yapılan işlem gerçek bir satış olduğundan davacının onalım hakkını kullanmasında bir engel bulun­mamaktadır. Mahkemece davacıya onalım bedelini depo etmesi için uy­gun süre verilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazı­lı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır…gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önce­ki kararda direnilmiştir.

Dava, onalım hakkına dayalı olarak tapu iptal ve tescil istemine iliş­kindir. Davacı vekili, davacının paydaşı olduğu 26.10.1987 tarih ve 4, 5, 6, 7 sırada ve 3.8.2005 tarih 2. sırada kayıtlı taşınmazların paydaşı Ayşe ‘nin paylarını 20.3.2007 tarihinde 5.000.- TL bedelle davalıya sattığını be­lirterek ön alım hakkı nedeniyle davalı adına kayıtlı payların iptali ile davacı adına tescilini istemiştir.

Davalı vekili, dava konusu payları Ayşe ‘nin davalıya bağışladığını onalım hakkının kullanılamayacağını, belirterek davanın reddini savun­muştur. Mahkemenin, dava konusu payları Ayşe ‘nin davalı Adil ‘e tapu­da satış olarak göstermiş ise de, aslında bu işlemin gerçekte bağış niteli­ğinde olduğunu, satıcı Ayşe ile davalı arasında akrabalık bağının mevcut olduğunu bu itibarla davacının onalım hakkını kullanamayacağı gerekçesi ile davanın reddine dair verdiği karar; Özel Dairece, yukarıda metni ay­nen yazılı gerekçe ile bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçeler genişletil­mek suretiyle direnme kararı verilmiş; direnme kararını davacı vekili tem­yize getirmiştir. Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Bir­leştirme Kararımın uygulanabilmesi için payını devreden ile devralan ara­sında mirasçılık ilişkisinin bulunmasının gerekip gerekmediği; burada varılacak sonuca göre davacının onalım hakkını kullanıp kullanamayacağı

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
131
noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde, öncelikle onalım hakkının niteliğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Bilindiği üzere paylı mülkiyette paydaşlar arasında ortak idare ve kullanma durumu söz konusu olduğundan paydaşların birbirlerini bil­meleri ve tanımaları önem taşımaktadır. Bu ihtiyacın gereği olarak pay­daşlar arasına yabancı bir kişinin girişini engellemek, taşınmazın daha küçük parçalara ayrılmasını önleyebilmek, hisselerin mümkün olduğu kadar hissedar elinde toplanmasını temin etmek amacıyla paylı taşın­mazlarda hissedarın temlik hakkı sınırlandırılarak kanuni onalım hakkı tanınmıştır.

Ön alım hakkı taşınmaz mal mülkiyetinin kanundan doğan takyitle­rinden olup 26.12.1951 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında yenilik doğuran bir hak olduğu belirtilmiştir.

Öte yandan 20.06.1951 gün 5/13 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ise onalım hakkının hukuki niteliği, “Şufa hakkı, mefşu hissenin üçüncü şahsa satılması ve satışa ıttıladan itibaren bir ay içinde kullanılmış olma­sı gibi muayyen şartlar altında kullanılacak yenilik doğurucu bir haktır ki, şefinin bu hakkı kullandığı yolundaki tek taraflı irade beyanının müş­teriye vasıl olmasıyla yeni bir hukuki vaziyet meydana getirilmesine ya­rar. Bu hakkın kullanılmasıyla şefi yeni bir akit yapmaya hacet kalmak­sızın müşteriye halef olur” şeklinde açıklanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Yasal Ön alım Hakkı-Ön alım Hakkı Sahibi” başlıklı 732. maddesinde “paylı mülkiyette bir pay­daşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşlar onalım hakkını kullanabilirler” hükmü öngörülmüştür.

Anılan düzenlemede onalım hakkının açık bir tarifi yapılmamakla birlikte temel prensibin mülkiyet serbestisi ve tasarruf yetkisi olduğu gözetilerek paydaşın temlik hakkı sınırlandırılırken bu sınırlandırma sınırlı tutularak sadece satım akitleri için onalım hakkı öngörülmüştür.

Bu husus yukarıda içeriği açıklanan 20.06.1951 gün ve 5/13 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararında da benimsenmiş; kararın gerekçesinde, ta­şınmaz mülkiyetinin takyitlerinden olan kanuni onalım hakkının taşın­mazda hisse sahibi bulunan şahsa, diğer bir kimsenin payının üçüncü kişiye satılması halinde o hisse müşteriye neye mal olmuş ise o miktar ile ve belli bir süre içinde satın almak yetkisini veren ayni bir hak olduğu ifade edilmiştir.

132
Hüseyin KOVAN
Açıkça görüldüğü üzere kanuni onalım hakkından söz edebilmek için paylı mülkiyet hükümlerine tabi bir taşınmazdaki payın üçüncü şahsa satılması gerekmektedir; onalım hakkının konusu pay satışıdır.

Gerçek bir satışın konusu olmayan, satım niteliğinde olmayan pay temliklerinde yasal onalım hakkı doğmayacaktır. Onalım hakkının payın satışındaki şartlar dahilinde kullanılması gerektiğinden, payı paradan başka bir karşılıkla iktisap edenlerden, onu, aynı şartlarla yerine getir­mek suretiyle temellük etmeye imkan bulunmamaktadır. Bu kapsamda temlikin hibe şeklinde olması halinde, hibede bir malın bedelsiz olarak üçüncü kişinin mülkiyetine geçirilmesi amaçlandığından onalım hakkı kullanılamayacaktır. Zira önalımda, onalım hakkını kullanan kişinin pa­yı satın alana ödemekle yükümlü olduğu bedel hibede mevcut değildir, onalım hakkını kullananın hiçbir bedel ödemeden payın kendisine dev­rini istemesi mümkün değildir. Payı satın alan tarafından temlik işlemi­nin satış olarak gösterilmekle birlikte gerçekte hibe olduğu savunmasın­da bulunulması halinde, diğer bir anlatımla hibe ile temlikin amaçlandı­ğının iddia edildiği hallerde, payı temlik alan davalı muvazaalı resmi işlemin tarafı olduğundan ve hiç kimse kendi muvazaasına dayanama­yacağından muvazaa iddiasının dinlenmeyeceği de açıktır.

Somut uyuşmazlıkta ise, davalı hisseleri devreden kişi ile aralarında yakın akrabalık ilişkisi bulunduğunu, hibe işleminin görünüşte satış iş­lemi olarak gösterildiğini savunarak, 20.03.1957 tarih ve 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına dayanmıştır.

Uyuşmazlığın çözümünde anılan “İçtihadı Birleştirme Kararlanın kapsamı ve amacı önem taşımakta olup, anılan kararın uygulanabilmesi için işlemin tarafları arasında doğrudan mirasçılık ilişkisinin bulunması gerekip gerekmediği hususunun değerlendirilmesi ve çözümlenmesi gerekmektedir.20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararının bağlayıcı olan sonuç kısmında, “Müşterek mülkün his­sedarı, hissesini karı ve kocaya evlada veyahut akrabaya temlik etmesi halinde şeklen satış akdi bulunsa bile hakikatte satıştan gayri miras hu­kukuna müteferri maksatların veya hibe gibi mülahazaların hakim oldu­ğu ahvalde Medeni Kanunun hakiki satışlarda kabul eylediği şufa hak­kının cereyan etmeyeceğine” karar verildiği belirtilmiştir. Anılan kararın açıklayıcı olan gerekçe kısmında, “miras hukukuna müteallik kaidelere tevkifan veya sair mülahazalarla kendi evladına veya akrabasına satış yapması halinde de şufa cereyan edip etmeyeceği noktasının…mülahaza

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
133
olunmak icap eder. Bu gibi akrabaya satışta ortada satış akdinin bir un­suru olan bedel zikredilmiş olsa bile bunu mücerret bir satış olarak kabul etmeye imkan yoktur. Çünkü burada mümellikin maksadı malının bede­lini almak değil, belki akrabalık münasebeti dolayısıyla onu tesahüp et­mek ve yerine geçmektir” açıklamasına yer verilmiştir. Görüldüğü üzere kararın hem bağlayıcı olan sonuç kısmında ve hem de açıklayıcı olan gerekçe kısmında özel bir hukuki statüyü ifade eden “mirasçı” teriminin tek başına kullanılmasından özenle kaçınılmış ve daha geniş olan “akra­ba” kavramına da yer verilmiştir. Bu halde, kararın sadece satış tarihi itibariyle ‘doğrudan mirasçı’ olan kişileri kapsamına aldığının kabulü mümkün değildir.

Öte yandan, anılan karar muvazaa iddiasının mevcudiyeti halinde yol gösterici olarak, bu halde akdin amacının tespitinin zorunlu olduğu­nu, “müşterinin, bayiin mirasçısı olması” hususunun akdin vasfını ta­yinde değerlendirilecek bir emare olduğunu belirtmiştir. Temlik işlemi­nin taraflarının birbirlerine akraba olmasının ötesinde “mirasçı” olması hususu akdin amacının satış olup olmadığını tayinde bir emare olarak kabul edilmiş ve “mirasçı” kavramına bu noktada özel olarak yer veril­miştir.

Başka deyişle, pay devri işleminin doğrudan mirasçılar arasında ya­pılması durumunda, bu işlemin gerçekte ‘satış’ olmayıp ‘bağış’ olduğu yönünde bir emare bulunması noktasında, mirasçılık sıfatı önem taşı­maktadır.

Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında 20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının, sözleşmede taraf olan kişi­nin işlemde muvazaa savunmasında bulunamayacağı ve bunu her türlü delille ispat edemeyeceği kuralının istisnası olduğu görülmektedir. Anı­lan kararın uygulanabilmesi için öncelikle satışın, satış tarihi itibariyle doğrudan mirasçılar arasında yapılması gerekmeyip, temlikin tarafları­nın akraba olması yeterlidir. Temlikin akrabalar arasında satış şeklinde yapılmış olması halinde ise bu kez İçtihadı Birleştirme Kararının aradığı “hibe veya miras hukukuyla ilgili amacı”nın bulunup bulunmadığı hu­susunun, diğer bir ifade ile akrabalar arasında yapılan her temlikte so­mut uyuşmazlığın niteliğine göre temlikin hibe veya miras hukukuyla ilgili amaçlarla yapılmış olup olmadığının yöntemince ispatı aranmalı ve ispatı halinde onalım hakkının kullanılmasının mümkün olamayacağı kabul edilmelidir.

134
Hüseyin KOVAN
Somut olayın özelliğine göre, paylı mülkiyete tabi taşınmazda pay­daş olan dava dışı Ayşe znin payını devrettiği davalı Ali znin yengesi ol­duğu, diğer paydaş davacının ise davalının amcası olup süresinde ona­lım hakkını dava yolu ile kullandığı anlaşılmaktadır. Davalı, tarafı oldu­ğu temlik işleminin muvazaalı olduğu gerçekte hibe amacı ile işlem ya­pıldığını ve hibe amacı ile yapılan temliklerde onalım hakkı kullanıla­mayacağını savunmuştur.

Bu açıklamalar ışığında, temlik işleminin tarafları arasında yenge- yeğen ilişkisi bulunması ve tarafların akraba olması karşısında Yerel Mahkemenin, “20.03.1957 tarih 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararının uygulanabilmesi için temlik işleminin tarafları arasında akrabalık ilişkisi bulunmasının yeterli olduğu, doğrudan mirasçılık iliş­kisinin aranması gerekmediğine” ilişkin direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, temlikin hibe veya miras hukukuyla ilgili amaçlarla ya­pıldığı hususunun yöntemince kanıtlanıp kanıtlanamadığına yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiştir. Dosyadaki tüm de­liller incelenerek bu konuda bir karar verilmek üzere dosyanın Özel Dai­reye gönderilmesi gerekmektedir

Yukarıda açıklanan nedenlerle, temlik işleminin tarafları arasında akrabalık ilişkisinin bulunmasının yeterli olduğu, doğrudan mirasçılığın aranması gerekmediğine ilişkin direnme uygun olup, temlikin hibe veya miras hukukuyla ilgili amaçlarla yapıldığı hususunun yöntemince kanıt­lanıp kanıtlanamadığına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 6. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE

“HGK.27.06.2012 tarih 2012/6-239 Esas 2012/411 Karar”

SORU-21
TRAMPA HALİNDE ŞUF A HAKKI KULLANILABİLİR Mİ? TRAMPA
EDİLEN MALLAR ARASINDAKİ DEĞER FARKI TEK BAŞINA
İŞLEMİN TRAMPA OLMADIĞININ İSPATI İÇİN YETERLİ MİDİR?

Şufa hakkını düzenleyen TMK’nun 732. Maddesine göre şufa hakkı ancak paydaşlardan birinin hissesini 3. kişiye satması halinde kullanılabilir. Gerçek anlamda trampa olması halinde şufa hakkı kul­lanılamaz. Ancak şufa hakkını kullanmayı engellemek amacıyla ger­çekte muvazaa’h olarak trampa şeklinde gösterilen temliklerde 3. kişi­ler temlikin trampa olmadığını ve işlemin muvazaa’h olduğunu belir­terek şufa hakkından kaynaklanan tapu iptali ve tescil davası açabi­lirler.

Trampa işleminde temlik edilen mal ile temlik olunan mal arasında­ki değer farkının tek başına işlemin trampa olmadığının ispatı için yeterli değildir. Burada asıl olan yapılan işlemdeki tarafın gerçek iradesini araş­tırmak gerekir.

Taraflar arasındaki “ön alım” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nce davanın kısmen ka­bulüne dair verilen 17.05.2011 gün ve 5-249 sayılı kararın incelenmesi davalı Arif Yılmaz vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hu­kuk Dairesi 29.11.2011 gün ve 11858-13206 sayılı ilamı ile;…Uyuşmazlık, onalım hakkına konu edilen payların iptali ile davacılar adına tesciline ilişkindir. Mahkemece davalı A. Y.hakkındaki davanın kabulüne, diğer davalılar B. Kanadı kırık ve Ç. Pala hakkındaki davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davalı Arif Y. vekili tarafından temyiz edilmiş­tir.

Ön alım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın al­ma hakkını veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Onalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı ara­sında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Onalım bedeli tapuda gösteri­len satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masrafların topla­mından ibarettir.

136
Hüseyin KOVAN
Olayımıza gelince; ön alım hakkına konu edilen payın ilişkin bu­lunduğu arsa vasıflı 127 parselin paydaşlarından F. Arı kanTn taşınmaz­daki 1245 / 34800 payını davalı Birdane Kanadı kırık’a 15.05.2006 tari­hinde 13.000 TL bedelle satmasından sonra, adı geçen davalı 8.500 TL değerindeki payını davalı Arif Y.’a ait Karakuşunlar Mahallesi 27521 ada 1 NoTu parselde bulunan 2.200 TL değerindeki 29 / 7435 payı ile 28.07.2006 tarihinde trampa etmiştir. Bu temlikten sonra davalı A. Y. ta­şınmazda başka paylar da satın almıştır. Davacılar ise tüm bu pay tem­liklerine yönelik olarak iki yıllık hak düşürücü süre içinde onalım hakkı­nın tanınmasını istemiştir. Satış dışındaki temliklerde onalım hakkının kullanılması mümkün değildir. Davacı da tapuda trampa şeklinde yapı­lan temlikin aslında satış olduğunu iddia ederek muvazaa iddiasında bulunmuştur. Tapudaki işlemin tarafı olmayan davacının bu iddiasını tanık dahil her türlü delille kanıtlaması mümkündür. Bu konuda tanık deliline de dayanmış ise de, dinlettiği tanıkları tapuda trampa olarak gösterilen temlikin gerçekte satış olduğuna dair beyanda bulunamamış­lardır. Trampaya konu edilen taşınmazlar arasındaki değer farkı tapuda trampa olarak yapılan temlikin aslında satış olduğunu göstermeye yeter­li değildir. Bu husus tanık beyanları ve toplanan diğer delillerle kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bu şekilde taşınmazda paydaş haline gelen davalı A. YılmazTn taşınmazda başka paylar alması paydaşa yapılan pay satışı niteliğindedir. Söz konusu paylara yönelik olarak onalım hakkı kullanılamaz. Bu durumda mahkemece davalı A. Y.hakkındaki davanın da reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir… gerekçesi ile bozularak, dosya yerine geri çevril­mekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, onalım isteğine ilişkindir. Davacılar vekili, asıl ve birleşen da­va ile paydaşı oldukları dava konusu 127 parsel sayılı taşınmazda, dava dışı F. ArıkanTn davalı B. Kanadı kırık’a 15.5.2006 tarihinde pay satışı yaptığını, B. tarafından bu payın davalı Arife trampa yolu ile temlik edildiği, gerçekte ise satış işlemi yapıldığını, davalı Arifin onalım hak­kının kullanılmasını bertaraf etmek için muvazaalı olarak taşınmazdan pay edinerek sonrasında diğer bir kısım payları da satın alarak taşınma­zın tamamına sahip olmak niyetiyle hareket edip, ortaklığın giderilmesi davası açtığını ileri sürerek, onalım isteğinde bulunmuştur. Davalı yan, davanın reddini savunmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
137
Mahkemece; “…davalı A.Y.’ın arsaya hissedar olarak girmek ve so­nuçta ortaklığın giderilmesi davası açarak taşınmazın tamamına malik olabilmek için B. Kanadırık’la muvazaalı satış ve trampa işlemi yaptırdı­ğı, işbirliği halinde onalım hakkının kullanılmasını önlemeye yönelik tasarruflarda bulunduğu…” gerekçesi ile davalı Arif yönünden davanın kabulüne, diğer davalılar yönünden ise kayıtla ilgileri kalmadığı gerek­çesi ile husumet yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Davalı A.nin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece başlık bölümüne metni aynen alınan gerekçe ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını temyize davalı Arif vekili getir­miştir.

Dosya içeriği ve belgelerden; davacıların dava konusu 127 parsel sayı­lı taşınmazda paydaş oldukları, davalı B. Kanadı kırık tarafından 15.5.2006 tarihinde 127 parseldeki 1245/34800 payın F. Ankan’dan 13.000 YTL bedel­le satm alındığı; 28.7.2006 gün, 12106 nolu akitle saat 14.45’te B. Kanadı kırık’ın bu payım vekili M. Temiz aracılığı ile davalı A. Y/a ait 27521 ada 1 parseldeki 29/7435 pay ile trampa ettiği; aynı gün saat 15.06’da 28.7.2006 gün, 12112 nolu akitle Karakuşunlar Mahallesinde bulunan 27521 ada 1 nolu parselin 29/7435 payını B. Kanadı kırık’ın, vekili M. Temiz aracılığı ile 2.200 YTL bedelle T. Ö’e sattığı, davalı Arif Y.’ın bundan sonra 127 parsel sayılı taşınmazda; 8.6.2007 gün, 9974 nolu akitle S. E. ait 1242 /34800 payı 9.000 YTL bedelle; 26.10.2007 gün, 19111 nolu akitle M. Mor ova adına ka­yıtlı 1230/ 34800 payı 21.500 YTL bedelle; 28.11.2007 gün, 21545 nolu akitle 617/34800 payı Yaşar Saç’tan 11.008, 92 YTL bedelle; 616/34800 payı Sabri Saç’tan 10 991, 08 YTL bedelle; son olarak ta 14.1.2008 gün, 639 nolu akitle davalı Ç.Pala’nın 83/2320 payını 70 000 YTL bedelle satın aldığı ve taşın­mazda toplam 416/2320 paymın bulunduğu, 14.11.2007 tarihinde de ortak­lığın giderilmesi davası açtığı anlaşılmaktadır.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 732. maddesi uyarınca, ona­lım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkı­nı verir. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Paydaşın paydaşa satış yapması halinde ise onalım hakkı kullanılamaz. Ayrıca satış dışın­daki işlemlerde de onalım hakkı doğmaz. Ne var ki, satış dışındaki pay edinimlerinde muvazaa iddiası ileri sürülebilir. İşlemin tarafı olmayan paydaşlar bu iddiayı her türlü delille kanıtlayabilirler.

138
Hüseyin KOVAN
Davacılar, davalı Arifin baştan beri taşınmazın tamamına malik olabil­mek amacıyla davalı B. el ve işbirliği içerisinde hareket ederek pay aldığını, gerçekte satın almasına rağmen onalım hakkını kullanmalarını önlemek için muvazaalı olarak işlemi trampa olarak gösterdiğini ileri sürmüşlerdir.

Dava konusu taşınmazda öncelikle dava dışı F. Arıkan, 3. şahıs ko­numunda olan davalı B.’ye diğer paydaşlara usulüne uygun bir bildirim yapmaksızın 15.05.2006 tarihinde 13.000 YTL bedelle pay satmıştır. B. Kanadı kırık Ankara Lodumu(Bey tepe Köyü) Köyü(Çay yolu’nda) bu­lunan 415 m2 miktarlı 8.500 YTL bedel gösterilen bu payı kısa bir süre sonra 28.07.2006 tarihinde vekili M.Temiz aracılığı ile saat 14.45 itibariyle davalı Arife ait Karakuşunlar mevkiindeki 27521 ada 1 nolu parseldeki 29 m2 imar planında ilkokul alanı olarak ayrılan ve akitte 2200 YTL be­del gösterilen paylı mülkiyete tabi bir taşınmazla trampa etmiş, trampa­ya konu yeri de aynı gün saat 15.06’da vekili aracılığı ile T. Özgeç adlı kişiye satmıştır.

Alınan bilirkişi raporunda trampaya konu 127 nolu parseldeki 415 m2 taşınmazın değerinin işlem tarihinde 51.875 TL; 1 nolu parselin trampaya konu 29 m2 olan kısmının değerinin ise 17.400 TL edeceği belirtilmiştir. Görüldüğü üzere trampaya konu taşınmazlar hem mevkii, hem miktar, hem de değer itibariyle denk değildir. Davalı B. tarafından trampada kar­şılık olarak alınan yer imar planında ilkokul alanı olup, başkaca paydaşları da bulunmaktadır. Taşınmaz satılıp parası alınabilecekken, bu çeşit bir trampa yoluna gidilmesi hayatın olağan akışına uygun düşmez. Davalı A. trampa yolu ile pay edindikten sonra taşınmazda diğer bir kısım payları da satın alarak, sonuçta 413/2320 payın sahibi olmuştur.

Somut olayda; satış olarak yapılacak bir işlemin trampa olarak ger­çekleştirildiği ve trampaya konu taşınmazın trampa işleminden 21 daki­ka sonra müşteri bulunarak satılması trampanın gerçek olmayıp muva­zaalı olduğunu göstermektedir. Ayrıca trampaya konu taşınmazların bedelleri arasındaki oransızlık, davalının trampadan sonra başka paylar alıp, daha sonra ortaklığın giderilmesi davası açması da bu hususu doğ­rular niteliktedir.

Öte yandan, dinlenen davacı yan tanıkları, taşınmazın bir kısım paydaşlarının paylarını satmaları için doğrudan veya dolaylı olarak ma­liklerin rahatsız edilip, payların satışı konusunda manevi baskı altında tutulduklarını bildirmişlerdir. Tanık beyanları da taşınmazdaki payların davalı Arif tarafından toplandığını göstermektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
139
Gerçekte satış olan işlemin sırf diğer paydaşların onalım haklarını kullanmalarının engellenilmesi için trampa olarak gösterilmesi halinde kanunun dolanılması söz konusu olur ki, bu hususu kanun korumaz. Öyle ise, yerel mahkeme direnme kararı gerekçesinde de belirtildiği üze­re, davalı A. tarafından, taşınmazda trampa yolu ile pay edinimi muva­zaalı olup, gerçekte satış işlemi ile pay edindiği ve davacı yan yönünden onalım hakkının var olduğu kabul edilmelidir.

Yerel mahkemenin direnme kararı bu yöne ilişkin olarak yerindedir. Ne var ki, hükmedilen onalım bedeline yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece inlenmemiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle uygun olup direnme un olup; Davalı Arif vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 6. HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERÎLMESİNE(oy çokluğu ile)

“HGK.03.04.2013 tarih 2012/6-858 Esas 2013/427 Karar”

Davanın kabulüne dair verilen 15.12.2010 gün ve 2010/139-464 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 14.06.2011 gün ve 2011/4643-6616 sayılı ilamı ile; …Uyuşmazlık, onalım hakkına konu edilen payın iptali ile davacı adına tesciline ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi üzeri­ne hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, müvekkilinin dava konusu edilen payın ilişkin bulunduğu 1 No’lu parselin paydaşlarından olduğunu, ta­şınmazın paydaşlarından Zeki ‘nin taşınmazdaki 211/ 7302 payını tapu­da trampa olarak göstererek 26.11.2009 tarihinde davalıya sattığını, da­vacının muvazaalı işlemi yeni öğrendiğini, paydaş Zeki ‘nin trampa ola­rak gösterilen işlem sonucu davalının 896 No’lu parseldeki 211/869250 payını aldığını, ancak bu payın birkaç kez el değiştirdikten sonra 18.1.2010 tarihinde yine davalı adına tescil edildiğini, diğer yandan trampaya konu edilen paylar arasında eşitlik bulunmadığını, alan ve ni­telikleri birlikte değerlendirdiğinde aralarında açık bir değer farkı oldu­ğunu, tüm bunları n temlikin muvazaalı yapıldığını, gerçekte dava ko­nusu payın davalıya satıldığını gösterdiğini, davacının onalım hakkını kullanmak istediğini belirterek, davalı adına kayıtlı payın iptali ile dava­cı adına tescilini talep etmiştir. Davalı vekili, tapuda yapılan temlikin muvazaalı olmadığını, müvekkilinin payı trampa yolu ile edindiğini, davalının bu işlemdeki amacının taşınmazın yoğun inşaat yapılan bir

140
Hüseyin KOVAN
bölgede olması nedeniyle bu hisse karşılığında gelecekte bir konut edinmek olduğunu, trampa işleminin yapılmasından birkaç ay sonra trampada vermiş olduğu hissenin satılık olduğunun emlak danışmanı tarafından bildirilmesi üzerine payını yeniden edinmek amacı ile bu his­seyi yeni malikinden satın aldığını, bu nedenle davacının muvazaa iddi­asının ve temliki yeni öğrendiği beyanının yerinde olmadığını, davanın süresinde açılmadığını, trampada onalım hakkı kullanılamayacağından kötü niyetle açılan davanın reddini savunmuştur.

Onalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın al­ma hakkını veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir.

Onalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Onalım bedeli tapuda gösteri­len satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masrafların topla­mından ibarettir.

Olayımıza gelince; onalım hakkına konu payın ilişkin bulunduğu arsa vasıflı parselin paydaşlarından Zeki ‘nin taşınmazdaki 16.000 TL değerindeki payını davalıya ait Ç.. Mühye Köyü 896 NoTu parselde bu­lunan 16.000 TL değerindeki 211/869250 payı ile 26.11.2009 tarihinde trampa etmesi üzerine davacı iki yıllık hak düşürücü süre içinde onalım hakkının tanınmasını istemiştir. Satış dışındaki temliklerde onalım hak­kının kullanılması mümkün değildir. Davacı da tapuda trampa şeklinde yapılan temlikin aslında muvazaalı olduğunu iddia ederek muvazaa id­diasında bulunmuştur. Tapudaki işlemin tarafı olmayan davacının bu iddiasını tanık dahil her türlü delille kanıtlaması mümkündür. Bu konu­da tanık deliline de dayanmış ise de 28.9.2010 tarihli oturumda göstermiş olduğu tek tanığı Hikmet Tn dinlenmesinden vazgeçmiştir. Trampaya konu edilen taşınmazlar arasındaki değer farkı ve davalının trampa so­nucu vermiş olduğu payı birkaç el değiştirmeden sonra yeniden satın alması tapuda trampa olarak yapılan temlikin aslında satış olduğunu göstermeye yeterli değildir. Bu husus tanık beyanları ve toplanan diğer delillerle kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bu durumda mahkemece da­vanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulma­sı doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…)

gerekçesi ile bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
141
Davacı vekili, müvekkilinin dava konusu edilen payın ilişkin bu­lunduğu 1 no’lu parselin paydaşlarından olduğunu, taşınmazın paydaş- larmdan Zeki znin taşınmazdaki 211/ 7302 payını tapuda trampa olarak göstererek 26.11.2009 tarihinde davalıya sattığını, davacının muvazaalı işlemi yeni öğrendiğini, paydaş Zeki ‘nin trampa olarak gösterilen işlem sonucu davalının 896 No’lu parseldeki 211/869250 payını aldığını, ancak bu payın birkaç kez el değiştirdikten sonra 18.1.2010 tarihinde yine dava­lı adına tescil edildiğini, diğer yandan trampaya konu edilen paylar ara­sında eşitlik bulunmadığını, alan ve nitelikleri birlikte değerlendirdiğin­de aralarında açık bir değer farkı olduğunu, tüm bunların temlikin mu­vazaalı yapıldığını, gerçekte dava konusu payın davalıya satıldığını gös­terdiğini, davacının onalım hakkını kullanmak istediğini belirterek, da­valı adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, tapuda yapılan temlikin muvazaalı olmadığını, mü­vekkilinin payı trampa yolu ile edindiğini, davalının bu işlemdeki ama­cının taşınmazın yoğun inşaat yapılan bir bölgede olması nedeniyle bu hisse karşılığında gelecekte bir konut edinmek olduğunu, trampa işle­minin yapılmasından birkaç ay sonra trampada vermiş olduğu hissenin satılık olduğunun emlak danışmanı tarafından bildirilmesi üzerine payı­nı yeniden edinmek amacı ile bu hisseyi yeni malikinden satın aldığını, bu nedenle davacının muvazaa iddiasının ve temliki yeni öğrendiği be­yanının yerinde olmadığını, davanın süresinde açılmadığını, trampada onalım hakkı kullanılamayacağından kötü niyetle açılan davanın reddi­ne karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece; “…mahallinde yapılan keşif sonucu alınan raporda edimler arasında denklik olmadığı, büyük fark olduğu anlaşılmış, dava­lının bir süre sonra bu taşınmazı geri almış olması göz önüne alındığında satış yapılmasına karşın şufa hakkının önlenebilmesi için tapuda trampa gibi işlem yapıldığı benimsendiğinden, bedel de bloke edildiğinden da­vanın kabulüne karar verilmesi gerekmiştir…” gerekçesi davanın kabu­lüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine; Özel Dairece, metni aynen yukarıda başlık bölümünde alınan ilam ile bozulmuş; mah­kemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı veril­miştir. Direnme kararını temyize davalı vekili getirmiştir.

Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Onalım davası­na konu 43049 ada 1 parselde davalının trampa ile mi, yoksa satış sure-

142
Hüseyin KOVAN
tiyle mi paydaş olduğu; buradan varılacak sonuca göre davacının onalım hakkının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.

Dosya içeriği ve belgelerden; davacının dava konusu Yuva Köyü, 43039 ada 1 parsel sayılı taşınmazda paydaş olduğu, dava konusu 211/7302 pay Zeki adına kayıtlı iken 26.11.2009 tarihinde davalı A.. Y.. adına kayıtlı Mühye Köyü, 896 nolu parselde bulunan 211/869250 pay ile her iki taşınmazdaki paydaki 16.000.TL rayiç değer üzerinden trampa edildikleri, davalının bu suret ile dava konusu payın ilişkin bulunduğu taşınmazda paydaş olduğu, trampaya konu Mühye Köyü, 896 nolu par­seldeki 211/869250 payın daha sonra Zeki tarafından 15.12.2009 tarihinde 16.500.TL bedelle dava dışı Muharrem adlı kişiye satıldığı, bu kişinin aynı payı 12.1.2010 tarihinde 16.500.TL bedelle dava dışı T..r İnşaat Sa­nayi ve Ticaret A.Ş. adlı şirketine sattığı, eldeki davanın davalısının bu şirketin yönetim kurulu başkan yardımcısı ve ortağı olarak söz konusu işlemde imzasının bulunduğu, anılan payın 14.01.2010 tarihinde dava dışı Zöhre adlı kişiye Yuva Köyü, 43190 ada 3 nolu parselde bulunan 11/511 pay ile trampa yapılmak suretiyle devredildiği, 18.1.2010 tarihin­de de bu kişi tarafından 16.500.TL bedelle davalı A.. Y..’a tekrar satıldığı ve böylece davalının dava konusu pay ile trampa yapmak suretiyle elin­den çıkardığı payı yaklaşık 2 ay gibi bir süre içerisinde tekrar edindiği açıkça anlaşılmaktadır.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 732.maddesi uyarınca, onalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşa o payı öncelikle satın alma hakkı­nı verir. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve o payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir. Paydaşın paydaşa satış yapması halinde, satış dışmdaki işlemlerde onalım hakkı doğmaz. Ne var ki, satış dışındaki pay edinimlerinde muvazaa iddiası ileri sürü­lebilir. İşlemin tarafı olmayan paydaşlar bu iddiayı her türlü delille ka­nıtlayabilirler.

Davacı, davalının dava konusu payı, gerçekte satın almasına rağ­men onalım hakkının kullanımını önlemek için muvazaalı olarak işlemi trampa olarak gösterdiğini ileri sürmüştür.

Somut olayda, 01.11.2010 tarihli bilirkişi raporuna göre her iki ta­şınmaz arasındaki değer farkının beş katına yakın olduğu görülmüştür. Her ne kadar, trampaya konu edilen taşınmazlar arasındaki değer farkı tasarrufun yalnız başına satış olduğunu göstermeye yeterli değil ise de;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
143
davalının trampa sebebiyle devrettiği taşınmaz payını, iki aydan daha az bir süre içerisinde, aynı değer üzerinden, üç kez el değiştirdikten sonra dördüncü intikalde tekrar almış olması; davalının, 12.01.2010 ve 14.01.2010 tarihli işlemlerde taşınmaz payını satın alan ve satan sıfatı ile T.İnş. San.Tic.A.Ş.’nin ortağı ve temsilcisi olarak işlemde yer alması gö­zetildiğinde, bu temlik işleminin davacının onalım hakkını kullanmasını engellemeye yönelik olduğunu kabul etmek gerekmiştir.

Gerçekte satış olan işlemin sırf diğer paydaşların onalım haklarını kullanmalarının engellenilmesi için trampa olarak gösterilmesi halinde kanunun dolanılması söz konusu olur ki, bu hususu kanun korumaz. Öyle ise, yerel mahkeme direnme kararı gerekçesinde de belirtildiği üze­re, davalı Arif tarafından, taşınmazda trampa yolu ile pay edinimi mu­vazaalı olup, gerçekte satış işlemi ile pay edindiği ve davacı yan yönün­den onalım hakkının var olduğu kabul edilmelidir.

Yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun bulunan di­renme kararının onanması gerekir.

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yu­karıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, . (oy çokluğuyla)

“HGK.23.10.2013 tarih 2013/109 Esas 2013/1476 Karar”

SORU – 22
TAPUDAKİ MALİKLERDEN BİR TANESİ HİSSESİSİNİ EŞİNE
BAĞIŞLAMASI HALİNDE DİĞER MALİKLER ANILAN TEMLİKİN
MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASIYLA ŞUFA HAKKI NEDENİ İLE

TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ?

Onalım hakkının niteliği gereği ancak satış halinde paydaşların bu hakkı kullanabileceği MK’nun 732. maddesi gereğidir. Hissedarlardan bir tanesi şufa hakkını önlemek için gerçekte şatış olmasına rağmen his­sesini tapuda muvazaalı olarak bağış şeklinde eşine temlik ederse bunun ispatı halinde hissedarlardan her birisinin şufa hakkından kaynaklanan tapu iptali ve tescil davası açma hakları vardır.

Taraflar arasındaki “şufa (onalım)” davasından dolayı yapılan yar­gılama sonunda; (Antalya Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)’nce da­vanın kabulüne dair verilen 15.05.2008 gün ve 2006/336-2008/172 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargı­tay Altıncı Hukuk Dairesi’nin 04.11.2008 gün ve 9209-11961 sayılı ilamı ile; (…Uyuşmazlık, onalım hakkına konu edilen payın iptali ile davacı adına tescili istemine ilişkindir. Mahkemece 13.450 YTL onalım bedeli üzerinden davanın kabulüne, davalı Şefika adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesi üzerine, hüküm davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, müvekkilesinin dava konusu pa­yın ilişkin bulunduğu 13 noTu parselin paydaşlarından olduğunu, Hol­landa’da ikamet ettiğini, Türkiye’ye dönüşünde bir işlem için Tapu Sicil Müdürlüğüne gittiğinde dava konusu edilen payın 28.02.2005 tarihinde davalı Mehmet’e satıldığını, onun da onalım hakkının kullanılmasını engellemek için 29.09.2005 tarihinde eşi olan davalıya bağışladığını öğ­rendiğini, onalım hakkını kullanmak istediğini belirterek, davalı adına kayıtlı payın iptali ile davacı adına tescilini talep etmiştir. Davalılar veki­li, onalım hakkının payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabile­ceğini, tapuda davalı Şefika’ya yapılan temlikin ise bağış olması nede­niyle davacının onalım hakkının bulunmadığını, diğer yandan üzerinde pay olmayan davalı Mehmet’e dava açılamayacağını, ayrıca payın dava tarihindeki değerinin tespitini istediklerini belirterek, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
145
Onalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü şahsa satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisini veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile de kullanılabilir hale ge­lir. Onalım hakkının kullanılması ile bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olur. Onalım hakkını kullanan pay­daş bu payı satın almak isterken tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masraflar toplamından ibaret onalım bedelini depo etmesi gerekir. Ancak davacı, tapuda yapılan işlemin tarafı olma­dığından tapuda yapılan temliki işlemin muvazaalı olduğu iddiasında bulunabilir ve bu iddiasını her türlü delille kanıtlayabilir. İşlemin ger­çekte bağış olmayıp satış olduğunun belirlenmesi halinde, şayet satış bedeli kanıtlanabilirse bu bedel, yoksa keşfen bilirkişi aracılığı ile tapu­daki işlem tarihinde saptanan bedel onalım bedeli olur.

Olayımıza gelince; davacının paydaşı olduğu 13 no’lu parselde bu­lunan ve dava konu edilen 528/972 pay, taşınmazın bir kısım paydaşları tarafından 28.02.2005 tarihinde 13.000 YTL bedelle davalı Mehmet’e sa­tılmıştır. Adı geçen davalı da söz konusu payı 29.09.2005 tarihinde eşi olan davalıya 13.000 YTL bedel göstererek bağışlamıştır. Davacı son tem­likin muvazaalı olup gerçekte payın satıldığını ileri sürerek onalım da­vası açmıştır. Bu iddia üzerine mahkemece yerinde yapılan keşif sonra­sında düzenlenen 02.10.2007 tarihli bilirkişi raporunda temlik tarihi iti­bariyle payın değerinin 382.528.96 YTL, dava tarihi itibariyle ise 421.509.44 YTL olduğu belirtilmiştir. Yine davacının iddiası doğrultu­sunda dinlenen tanıkları payın davalı Şefika’ya bağışlandığını beyan et­melerine karşın gerçekte satıldığına dair bir beyanda bulunmamışlardır. Dava konusu edilen payın eşler arasında tapuda bağış olarak temlik edilmesi, payın değerinin tapuda gösterilen bedelin çok üzerinde bu­lunması, tanık beyanlarının temlikin aslında satış olduğunu kanıtlayacak yeterlilikte olmaması karşısında davacı tapuda yapılan bağışın satış ol­duğunu kanıtlayamamıştır. Onalım hakkı yukarıda açıklandığı üzere sadece payın üçüncü kişiye satılması halinde kullanılabileceğinden ve dava konusu edilen pay da davalı Şefika’ya bağışlanmış olduğundan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm ku­rulması doğru görülmediği gibi, tapuda üzerinde pay kaydı bulunma­yan davalı Mehmet hakkındaki davanın reddedilmemesi de usul ve ya­saya aykırıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,

146
Hüseyin KOVAN
yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu ne­denle direnme kararı bozulmalıdır.

Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme ararının Özel Daire’nin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi GEREĞİNCE BOZULMASINA

“HGK.11.11.2009 tarih 2009/6-427 Esas 2009/492 Karar”

SORU – 23
MALİK VEKALET VERDİĞİ KİŞİNİN. BU VEKALETE DAYANARAK

TAŞINMAZINI 3. KİŞİLERE SATMASI HALİNDE VEKALET
GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANILDIĞI İDDİASIYLA
TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Koşullarının bulunması halinde malik vekalet verdiği kişinin veka­let görevini kötüye kullandığından tapu iptal ve tescil davası açabilir. Vekil bu görevini özenle yerine getirmesi gerektiği gibi aynı zamanda dürüstlük kuralı gereğince de hareket etmek zorundadır. Aksi taktirde, vekalet veren, vekil hakkında ve kötü niyetli ise vekil ile birlikte taşın­mazı temlik alan üçüncü kişi hakkında tapu iptal davası açabilecektir.

Üçüncü kişinin iyiniyetli olması halinde ise vekalet veren kişi, sade­ce kendi vekiline karşı tazminat davası açabilecek olup üçüncü kişinin iyiniyeti korunacaktır.

Taraflar arasında görülen davada; Davacı, 2076 ada 8 parsel 4.kat 14 nolu meskenini satmak istediğini, davalı Muammer’in “ben senin daireni en az 35.000.000.TL.ya satarım, sen bana vekalet ver, ötesine karışma” şek­lindeki kandırma sözleri üzerine satış yetkisi içerir vekaletname verdiğini” adı geçen davalının vekaletname tarihinden üçgün sonra, çekişmeli taşın­mazı muvazaalı olarak diğer davalı amcasının oğlu Mehmet’e temlik etti­ğini öğrendiğini ileri sürüp, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.

Davalı, geçerli vekaletnameye dayalı olarak yapılan satışın yasal ol­duğunu, iyi niyetle bedelini ödeyerek taşınmazı satın aldığını, muvazaa iddiasının yazılı delille kanıtlaması gerektiğini belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Diğer davalı, davaya yanıt vermemiştir.

Mahkemece, davacının davalı Muammer’e çekişmeli taşınmazın sa­tışı hususunda özel yetki verdiğini ve satışın Medeni Yasanın 706. mad­desine uygun yapıldığını; davacının ancak vekalet görevinin kötüye kul­lanılması nedeni ile satış bedeli için şahsi hak talebinde bulunabileceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından karar süresinde temyiz edilmiş ol­makla

Dava; vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine da­yalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

148
Hüseyin KOVAN
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını dü­zenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurun­dan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlü­lüğünden doğar.

Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde “vekil, müvekki­line karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir. ..” hükmüne yer veril­miştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kal­sa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış ya­pabileceği seklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değini­len maddenin birinci fıkrası uyarmca sorumlu olur.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. mad­desi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kul­landığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağ­men bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme ya­pan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Nevarki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kö­tü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu ola­rak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdı­ğından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kotu niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
149
Somut olaya gelince; davacının çekişme konusu taşınmazın kay den maliki olduğu, davalı Muammer’e 12.4.2002 tarihinde vekaletname vere­rek taşınmazın satılmasını istediği, davalı Muammer’in “taşınmazın de­ğerini bulunca satış işlemi yapacağım” diye davacıyı oyalarken vekalet tarihinden 3 gün sonra 15.4.2002 tarihinde, tebligatı tutanaklarından aynı işyerinde bulundukları anlaşılan diğer davalı Mehmet’e temliki gerçek­leştirdiği çekişme konusu taşınmazın satım tarihindeki rayiç değerinin 28.350.540.000.TL. iken tapuda 6.000.000.000.TL.ye satıldığı bedel ödeme savunmasının kanıtlanamadan el ve işbirliği içerisinde oldukları anla­şılmaktadır.

Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, ya­nılgılı değerlendirmeyle davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıkla­nan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMA­SINA

“l.HD.20.10.2004 tarih 2004/10768 Esas 2004/11615 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı vekili, müvekkilinin miras bırakan annesine vekalet verdiği­ni; annesinin çekişmeli taşınmazlarda, kendisinin davacının ve diğer or­tak miras bırakan babasından (muris Şaziye’nin eşi) kalan tüm payları davalı kardeşi İsmail’e bağışladığı halde işlemin satış şeklinde yapıldığı­nı ileri sürerek muvazaa nedeni ile payı oranını da iptali ile adına tescili­ne karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, müvekkili, davacı ve anneleri aralarında yaptıkları bir miras taksimi sonucu İstanbul’daki taşınmazların da davacıya verildiği­ni, davacının Hayat sigortası yapıldığını, bir kısım nakit ödendiğini, ara­dan da 9 yıl geçtiğini bildirip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacının annesine satış için vekalet verdiği, satışın iradi yapıldığı ve taşınmazların taraflar arasında taksim edildiği, muva­zaa bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve pay oranında tescil isteğine ilişkindir.

150
Hüseyin KOVAN
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği, toplanan delillerden dava dilekçesinde yazılı dava konusu taşınmazların 7.7.1994 tarihli akitle davacının annesi Şaziye’ye verdiği vekaletname ile davalıya satış yolu temlik edildiği görülmekte­dir. Anılan temlikte, vekilin kendi adına olan taşınmazlarla birlikte diğer miras bırakan Rıfat’tan gelen miras paylarının da temlik konusu yapıldı­ğı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenek­leri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
151
Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yap­mışsa mal kaçırmak kastından söz edilemeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih % sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.

Somut olay ve tüm dosya içeriği yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde davalıya yapılan temliklerin bedelsiz ve muvazaalı oldukları anlaşılmaktadır. Esasen mahkemenin de kabulü bu doğrultu­dadır. Diğer taraftan miras bırakanlar tarafından yapılan temlikte yuka­rıda açıklandığı üzere bir paylaştırma yapıldığını kanıtlayan bir olgu mevcut değildir. Ayrıca, temliki işlemlerin tarafların anlaşmalarına uy­gun biçimde gerçekleştirildiği savunması da kanıtlanamamıştır.

Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken ya­nılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere reddi doğru değildir. Dava­cı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir.

Kabulü ile kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,

“l.HD.05.10.2004 tarih 2004/6134 Esas 2004/10611 Karar”

SORU – 24
VEKALET GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMA VE MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL İDDİASI AYNI DAVA İÇİNDE

BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?

Davacının birbiriyle çelişki teşkil etmediği takdirde birden fazla dava sebebine dayanması ve aynı dava içerisinde bunu ileri sürmesi hukuken mümkündür. Maddi vakaları anlatmak taraflara ait olup hukuki vasıflan­dırmayı yapmanın mahkeme hakimin ait olduğu, HUMUK ve HMK hü­kümleri gereğidir. Davacının aynı dava içerisinde birden fazla sebebe da­yanarak dava açmış olması halinde mahkeme bu taleplerin öncelik sırası­na göre inceleme yapmalı, davacınm taleplerinden birisini ispat edeme­mesi halinde davacının diğer talebinin incelenmesine geçilmelidir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde taz­minat davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.02.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Na- zan I. ile temyiz edilen davalı vekili Avukat Sırma D. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Volkan Ü. gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan tem­yiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bi­lahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, dü­şüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan annesi Rukiye Muhterem G/in maliki olduğu 1721 ada 11 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu daireyi, 31.10.1997 tarihinde vekil tayin ettiği davalı kızı Oya marifetiyle 24.11.1997 tarihin­de satış yoluyla davalı yeğeni Volkan’a muvazaalı şekilde temlik ettiğini, miras bırakanın tüm malvarlığını kendisinden kaçırmak için ya kızlarına ya da 3. kişilere muvazaalı şekilde devrettiğini, bu hususta açılan başka davalar da olduğunu, davalı VolkanTn iyiniyetli kabul edilemeyeceğini, aksinin değerlendirilmesi durumunda davalı Oya’nın vekalet görevini kötüye kullandığını, temlikin bedelsiz olduğunu ileri sürerek dava ko-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
153
nusu 1721 ada 11 parsel sayılı taşınmazın tasarrufunun iptali ile miras payı oranında adına tescilini, olmadığı taktirde tazminatın ödenmesini istemiş; davacı vekili 01.12.2011 tarihli duruşmada, dava konusu taşın­mazın dava dışı kişi adına kayıtlı olduğunun anlaşılması nedeniyle iptal tescil isteğinden vazgeçtiğini, davayı tazminat olarak devam ettirdiğini beyan etmiştir.

Davalılar, zamanaşımı süresinin geçtiğini, vekaletnamenin mirasbırakanın iradesine uygun şekilde kullanıldığını, satışın gerçek olup bedelin mirasbırakana elden ödendiğini, dava konusu taşınmazın esasen ilk olarak mirasbırakanın annesi tarafından satın alındığını ve satış bedelinin bir kısmının mirasbırakanın dava dışı kardeşi İsmail Mef­tun tarafından ödendiğini, ancak adı geçenin kumar alışkanlığı olması nedeniyle taşınmazın mirasbırakan adına kayıtlandığını, daha sonra mirasbırakanın, dava konusu taşınmazın dava dışı İsmail Meftun’un oğ­lu olan davalı Volkan üzerine yapılmasını istediğini, bu taşınmaz için dava dışı İsmail Meftun’un mirasbırakana bir miktar daha para ödediği­ni belirtip davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, mirasbırakanın son ikametgah mahkemesinin yetkili olduğundan bahisle verilen yetkisizlik kararı Dairece, davanın taşınma­zın aynına ilişkin iptal tescil, olmadığı taktirde tazminat isteğine ilişkin olup, işin esasının incelenmesi gereğine değinilerek bozulmuş; mahke­mece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1926 doğumlu mirasbırakan Rukiye Muhterem G.’in 11.07.2010 tarihinde ölümü üzerine davacı oğlu Mehmet Kaya G. davalı kızı Oya A. ile dava dışı kızı Selen B.’nin mirasçı kaldıkları, dava konusu 1721 ada 11 parsel sayılı taşınmazda bulunan 2 no’lu bağımsız bölümün tamamı mirasbırakan Rukiye Muhterem Genç adına kayıtlı iken Bakırköy 18. Noterliğinin 31.10.1997 tarih 25803 yev­miye no’lu vekaletnamesine istinaden mirasbırakanın vekili olan davalı kızı Oya A. tarafından vekaleten hareketle taşınmazın çıplak mülkiyeti­nin davalı Volkan Ü.’a satış yoluyla temlik edildiği, mirasbırakan üze­rinde bırakılan intifa hakkının 31.08.2005 tarihinde terkin edildiği, ta­şınmazın 12.06.2009 tarihli satış işlemiyle dava dışı Hayrettin K.’a temlik edildiği, eldeki davanın iptal tescil, olmadığı taktirde tazminat isteğiyle 22.07.2011 tarihinde açıldığı, aşamalarda tazminat isteği olarak devam ettirildiği anlaşılmaktadır.

154
Hüseyin KOVAN
Hemen belirtilmelidir ki, bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve ya­saya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sü­rece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı da­vada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim Yargıtay içtihat­ları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.(11.04.1990 gün ve 1990/1-152 E, 1990/236 K; 15.05.2013 gün ve 2012/1-1808 E, 2013/699K sa­yılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları)

Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet akdini düzen­leyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların kar­şılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülü­ğünden doğar.

6098 s. Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, veki­lin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. madde­sinde aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.

Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.

Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi ge­reken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, ve­kil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, söz­leşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nin 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırla­rı içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı et­mek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem ya­pan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu so­rumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenir-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
155
ken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Ka­nunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin veka­let görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı söz­leşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kul­lansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor ve­ya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu ola­rak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdı­ğından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Davacının muris muvazaasına ilişkin talebine gelince;

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan mu­vazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz ko­nusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak iste­diği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak sure­tiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237., (Borçlar Kanununun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

156
Hüseyin KOVAN
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı ya­nın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki ger­çek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Mirasbırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine ta­bidir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteli­ğindeki muris muvazaası ve el atmanın önlenmesi gibi davaların dışında vekalet görevinin kötüye kullanılması, ehliyetsizlik vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır.

Somut olayda, mirasbırakanın davacı ve davalı Oya dışında başkaca mirasçısının bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Davacı tarafından, muris muvazaasının yanısıra vekalet görevinin kötüye kullanılması hu­kuksal nedenine de dayanıldığı nazara alındığında vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedeni bakımından mirasçı olmayan da­valı Volkan Ü.’a miras payı oranında açılan tazminat davasının dinlen­me olanağı yoktur. Öte yandan, tereke adına dava açılmadığına göre te­rekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay ora­nında açılan davanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez. Açıklanan ne­denle vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedeni yönünden davalı Volkan Ünal hakkındaki davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğrudur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazının reddine.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
157
Davacının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Mahkemece, mirasçı ve vekil sıfatını taşıyan davalı Oya’ya yönelik vekalet görevinin kötüye kullanılması ve her iki davalıya yönelik muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat istekli eldeki davada, yukardaki ilkeler ışığında hükme yeterli bir araştırma ve inceleme yapıl­dığından söz etmek mümkün değildir.

Şöyle ki; her ne kadar davacı tarafça dava dilekçesi ve delil listesin­de tanık deliline dayanılmamış ve yetkisizlik kararının bozulmasından sonra bildirilen tanıklar da süresinde bildirilmediği gerekçesiyle mah­kemece dinlenilmemiş ise de, davacı tarafın başkaca dosyalara delil ola­rak dayandığı anlaşılmakta olup; davacı tarafça delil olarak bildirilen Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/486 Esas, Bodrum 2. Asli­ye Hukuk Mahkemesinin 2011/329 Esas, Salihli 1. Asliye Hukuk Mah­kemesinin 2011/501 Esas, Bakırköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/358 Esas sayılı dosyalarının getirtilerek eldeki dava ile birlikte ince­lenmesi ve o dosyalarda toplanan delillerin ya da dinlenen tanık beyan­larının eldeki davaya etki edip etmediği irdelenerek varılacak sonuç çer­çevesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacının değinilen yönden yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücre­tinin temyiz edilen davalılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“LHD,18.02.2020 tarih 2 0171752 Esas 2020/1035 Karar”

Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun Asliye 4. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.3.1998 gün ve 1993/686, 1998/151 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.9.1998 gün ve 1998/8253 /9008 sayılı ilamı;

Davacı, dava dilekçesinde davanın dayanağını oluşturan tüm olay­ları bildirmekle yükümlüdür. (HUMK.179/l.md.) Aynı Kanun#un 74 ve

158
Hüseyin KOVAN
75. maddelerinin buyurucu nitelikteki hükümlerinde belirtildiği üzere hakim Medeni Kanunda açıklanan ayrıcalıklar dışında davanın sınırları­nı çizen bu olaylarla bağlı olup, bunlar dışına çıkamaz ve inceleme yapıp karar veremez. Ancak, davada ileri sürülen olaylar belirsiz (müphem) veya çelişkili ise, belirsiz veya çelişkili gördüğü iddia ve sebepler (vakıa­lar) hakkında açıklama isteyebilir.

Hemen belirtmek gerekir ki, hakim yukarıda değinildiği gibi davacı­nın bildirdiği maddi olaylar ve son istekle bağlı ise de, HUM.K.nun 76. maddesi uyarınca ileri sürülen maddi olaylarda hangi hukuki sebebe göre karar vereceğini tayin ve takdir etmek durumundadır. Başka bir anlatımla maddi olgu ve olayları bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgulara göre hukuki nitelendirmeyi yapmak uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak ka­nun hükmünü bulup, uygulamak hakime aittir. Öyleki, hukuki sebep yan­lış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa dahi hakim tarafından en uy­gun hukuki sebebin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir.

Öte yandan, bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak Usul ve Yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelemesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre, birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim, Yargıtay İçtihatları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince, davacı vekalet aktinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanarak iptal tescil isteminde bulunmuştur.

Bilindiği üzere Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzen­leyen hükümlerine, göre vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların kar­şılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülü­ğünden doğar.

Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekki­line karşı vekaleti hüsnü niyetle ifa ile mükelleftir hükmüne yer verilmiş­tir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında­dır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hü­küm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içeri­sinde kâlsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
159
tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kim­seye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı et­mek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkı­nı vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. mad­desi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kul­landığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağ­men bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kâlır, vekil ile sözleşme ya­pan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor ve­ya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Me­deni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonu­cu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re’sen) göz önünde tutul­ması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü ni­yet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilim­sel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Öte yandan, uygulamada ve öğretide muris muvazaası olarak ta­nımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf vasıflı) muvazaa tü­rüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yap­mak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacım gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözeşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih V2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme taraflarm gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 634, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğun­dan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mi-

160
Hüseyin KOVAN
rasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliği­nin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini iste­yebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Hal böyle olunca, yanların gösterecekleri tüm delillerin toplanıp, yukarıdaki ilkeleri karşılayacak biçimde araştırma yapılması ve sonucu­na göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir gerekçesiyle bozula­rak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosya daki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davanın dayanağını oluşturan maddi olayları (vakıaları) bildirmek da­vacıya, bildirilen bu olaylara bağlı kâlmak suretiyle hukuki nitelendir­meyi yapmak uygulanacak en uygun kanun hükmünü veya kuralı tespit edip uyuşmazlığı çözüme ulaştırmak hakime aittir. Değinilen bu usul kuralı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 74, 75, 76 ve 179. mad­delerine buyurucu hükümleri gereğidir.

Bunun yanında davacının birbirleri ile bağdaşdıkları takdirde bir­den fazla dava sebebine ait olayları bir dava içerisinde göstermesini ya­saklayan bir kanun hükmü de yoktur. Bu takdirde hakim bildirilen bu dava sebeplerini aynı dava içerisinde en uygun sıralama ile araştırma ve inceleme konusu yapabilir. Ne var ki bu dava sebeplerinden birinin var­lığı halinde ötekisinin bulunması olanaksızsa bir dava içerisinde bildir­meleri iddianın inandırıcılığı ve davanın ciddiyeti ile bağdaşmaz.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
161
Somut olayda davacının muris muvazaası yanında vekaletin kötüye kullanılması sebebine de dayandığı açıktır. Ancak, vekil aracılığı ile ya­pılan temliklerde muris muvazaası varsa vekil, vekil edenin iradesi doğ­rultusunda işlem yapmış olacağından vekaletin kötüye kullanılmasından söz edilemez. Şayet vekaletin kötüye kullanılması iddiası sabit olursa vekil miras, bırakanın iradesine uygun olmayan bir temlik yaptığından, başka bir anlatımla miras bırakan temliki işleme iştirak etmediğinden muris muvazaası hukuksal sebebi oluşmaz. Oysa yerel mahkemece her iki dava sebebinin varlığı da kabul edilerek hüküm kurulmuştur.

Öte yandan gerçek iradesinin tespiti bakımından miras bırakan tarafın­dan yapılan başka temlikler hakkında Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi­nin 993/701 sayılı dava dosyasındaki delillerin değerlendirilmesi, gerektiğinde her iki dosyasının birleştirilmesi gerekirken bu yön göz ardı edilmiştir.

Kötüye kullanıldığı ileri sürülen 25.10.1988 tarih 026664 sayılı veka­letnamenin, miras bırakan davacı ve dava dışı paydaş tarafından müşte­reken verildiği, vekilinin bu vekaletnameye dayanarak davacı ve dava dışı paydaşın paylarını üçüncü kişilere aynı tarihlerde devrettiği halde o temliklere itiraz edilip edilmediği üzerinde hiç durulmamış vekilin yap­tığı tüm temlikler hakkında taraflardan bilgi alınıp belirlenen olgu ve toplanan tüm deliller bir arada değerlendirilerek gerçekten vekaletin kö­tü kullanılıp kullanılmadığı tam olarak açıklığa kavuşturulmamıştır.

Tanıklarca emekli maaşı aldığı bildirilen miras bırakanın ne kadar emekli maaşı aldığı merciinden sorulup değerlendirilmemiş, miras bıra­kanın kira ve buna benzer gelirlerinin bulunup bulunmadığı araştırıl­mamış böylece miras bırakanın taşınmazını satma ihtiyacı içerisinde olup olmadığı mirasçısından mal kaçırmak amacıyla hareket edip etme­diği saptanmamıştır.

Hal böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca benimsenen özel daire bozma kararına uyularak öncelikle yukarıda değinilen noksanlıkların tamamlanması, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi, ileri sürülen dava sebeplerinden hangisinin sübut bulduğunun belirlenmesi ve sonu­cuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA oyçokluğu ile)

“HGK.17.03.1999 tarih 1999/1-159 Esas, 1999/147 Karar”

SORU – 25
MURİSİN MİRASÇILARI ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMAK
AMACI İLE TAPUDA YAPTIĞI MUVAZAALI İŞLEMLER HAKKINDA
01/04/1974 GÜN 1/2 YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME

KARARI UYGULANABİLİR Mİ?

Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarına göre murisin tüm mirasçıları kapsar biçimde,hak dengesini gözeterek hakkaniyete uygun kabul edilebilir biçimde mal paylaştırma amacı ile yaptığı temlikler şekil koşullarına uygun olmasa dahi muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Muris tapudan satış şeklinde işlem yapsa dahi murisin amacı mi­rasçılar arasında mal paylaştırmak ise 01/04/1974 GÜN 1/2 YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI znın uygulanması mümkün olma­yacaktır.

Burada murisin bu işlemi yaparken diğer mirasçı veya mirasçılar­dan mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı, mal kaçırma amacı taşımıyor­sa bütün mirasçılara hak dengesini gözeten hakkaniyete uygun kabul edilebilir bir paylaştırma yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir.

Bir başka deyişle muris sağlığında mirasçılardan bir tanesine, bir ta­şınmazını muvazaalı bir şekilde tapuda devir etmiş ve diğer mirasçılara da hak dengesini gözetir şekilde olmak üzere bir paylaştırma yapmış ise bu durumda tapudaki işlem muvazaalı olsa bile artık muris muvazaası nedeni ile tapu iptaline karar verilemeyecektir. Burada önemli olan mu­risin iradesi ve tüm mirasçıları kapsar biçimde hak dengesini gözeten bir paylaştırma yapılıp yapılmadığına bakılacaktır.

Hak dengesini gözeten paylaştırmadan anlaşılması gereken ise hiç kuşku yok ki matematiksel eşitlik değildir. Örneğin muris sağlığında tüm mirasçılarına, kendi mal varlığının paylaştırmış ancak torunların­dan bir tanesinin engelli olması nedeniyle, bu torununun masraflarını da gözeterek engelli çocuk sahibi mirasçıya biraz daha fazla mal varlığı ve­ya para vermiş olması diğer mirasçıların bu mirasçı aleyhine muris mu­vazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil davası açma hakkı vermez. Ancak yukarıda belirtildiği gibi murisin amacının diğer mirasçılardan mal ka­çırmak olmaması ve tüm mirasçıları kapsar şekilde kendi mal varlığını hakkaniyete uygun bir paylaştırma iradesi ile bu paylaşımı yapmış ol­ması gerekir. Günlük yaşamda bu çok farklı şekilde karşımıza çıkabilir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
163
Muris sağlığında mirasçılarından bir kısmına tapulu taşınmazlarının gerçekte bağışladığı halde tapuda satış gibi gösterebilir veya mirasçıları­nın bazılarına para verebilir veya otomobil alabilir vs…

Burada önemli olan murisin tüm mirasçılara karşı sağladığı hak ve menfaatler eksiksiz bir şekilde araştırılıp murisin tüm mirasçıların hak dengesini gözeten hakkaniyete uygun kabul edilebilir adil bir paylaşım yapıp yapmadığının tespiti gerekir. Eğer böyle bir paylaşım yapılmış ise de bu durumda muris tarafında sağlığında daha az hak ve imkan verilen mirasçıların diğer mirasçıya yani muris tarafından kendisine daha çok hak ve imkan tanınan mirasçıya muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescili davası açma imkanı olmayacak ve 01/04/1974 gün ¥2 Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararının uygulanması da mümkün olmayacaktır. Bu aynı zamanda murisin sağlığındaki kişisel tercihlerine saygı duyulması zorunlululuğunun da bir sonucudur.

Muris muvazaası”; gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınma­zını devretmek isteyen miras bırakanın, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak iste­diği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede, iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak sure­tiyle devretmesidir. Görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradesini yansıtmadığından, gizli bağış sözleşmesi ise yasal şekil şartlarını taşıma­dığından bu tür sözleşmeler geçersizdir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, mirasbırakan babaları Muzaffer S/un 257 ada 16 parseldeki 4 nolu bağımsız bölümü davalı eşi Emine ve davalı kızı Berrin’e satış suretiyle temlik ettiğini, ancak asıl amacının bağış olduğunu, temlikin mirastan mal ka­çırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalı Emine, mirasbırakanın 42 yıllık eşi olduğunu, evlendiğinde 12 ve 16 yaşlarında olan davacılara mirasbırakanın ölene dek destek olduğunu, davacı oğulla­rına iş kurduğunu ve dükkan satın aldığını, davacıların maddi durumlarının çok iyi olduğunu, kendisinin ise halen oturmakta olduğu dava konusu ev haricinde hiç bir mal varlığının bulunmadığını, mirasbırakanın ekonomik durumunun iyi olmadığı dönemde bankada bulunan kendi birikimi olan parasım murise verdiği bunun karşı­lığında da mirasbırakanın dava konusu taşınmazı kendisine ve davacı kızına sattığı­nı, mal kaçırma amacının ve muvazaanın bulunmadığını, mirasbırakanın tüm mi­rasçılarına hak dengesini gözetir şekilde temliklerde bulunduğunu belirterek dava­nın reddini savunmuş, diğer davalı Berrin davaya cevap vermemiştir.

164
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Dairece, “…Somut olayda, davalı Emine, mirasbırakanın sağlığında davacılar için iş ku­rup, dükkanlar satın aldığını, mal kaçırma amacı olmadığını, davacıların miras payını fazlasıyla verdiğini iddia ederek denkleştirme savunmasında bulunmuş olmasına rağmen mahkemece bu yönde herhangi bir araştırma ve inceleme ya­pılmamıştır. Hal böyle olunca, mirasbırakan tarafından mirasçılar arasında denkleştirme yapılıp yapılmadığının tespiti bakımından, mirasbırakan adına kayıtlı taşınmazlar ile tüm mirasçılara intikal eden taşınır-taşınmaz mallar ve hakların araştırılması, tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercile- rinden getirtilmesi, gerektiği takdirde her bir mirasçıya nakledilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınması, böy- lece yukarıda değinilen anlamda murisin bir paylaştırma kastının bulunup bu­lunmadığının açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, mahkemece bu yönde yeterli araştırma yapılmadan sonuca gidilmesi isabetsizdir…” gerekçesiyle bo­zulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda muvazaa iddiasının kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı Emine vekili ve davalı Berrin tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Zeynep Akın E.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapılarak ka­rar verilmiştir. Davalı Emine ve davalı Berrin’in yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle, usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 1.268,71 TL. bakiye onama ha rcının temyiz eden davalılardan almmasıne, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD .17.02.2020 tarih 2016/14917 Esas 2020/974 Karar”

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil-tenkis davası sonunda, yerel mahkemece tapu iptali ve tescil isteğinin reddine, tenkis talebinin kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içerisinde tem­yiz edilmiş olmakla dosya incelendi,; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, miras bırakan tarafından yapılan temlik ile saklı pay kurallarının ihlal edildiği gerekçesiyle tenkis davasının kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı olan Z.G./nün 05.05.2011 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak eşi olan davalı H. ile oğlu olan davacı I.yanı sıra, dava dışı çocukları O..ile İ/i bıraktığı, murisin maliki olduğu 451 ada, 2 parsel sayılı avlulu ahşap ev

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
165
niteliğindeki taşınmazının 72 payını 19.08.1999 tarihinde eşi olan davalı­ya satış yolu ile temlik ettiği, geride kalan payını ise ölümünden iki gün önce 03.05.2011 tarihinde satış yolu ile yine eşi olan davalıya temlik etti­ği, davanın 26.06.2012 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 (TBK 237) ve Tapu Ka­nunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulun­duğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile ge­çersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenek­leri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; davacı miras bırakan Z.nın oğlu davalı ise eşi­dir. M. davalı ve oğlu O.ile birlikte yıllarca dava konusu evde birlikte yaşadıkları, bakımının davalı eşi tarafından üstlenildiği, tüm sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının davalı tarafından karşılandığı, kanser tedavisi

166
Hüseyin KOVAN
gören murise eşinin ilgisini ve hizmetini esirgemediği ve onun yanında olduğu davacının ise babasına bakmak bir yana kötü muamelede bulun­duğu, tüm bu hususların özellikle davacının kardeşi olan ve eldeki da­vanın kabul edilmesi halinde çıkarı olan O.tarafından da ifade edildiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki; satışa konu edilen bir malın devrinin belir­li bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. S.bir başka ifade ile malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp, belirli bir hizmet ya da emek de olabileceği kabul edilmelidir. (HGK’nun 29.04.2009 gün 2009/1- 130 S.K.) Esasen, yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuk­sal nedenine dayalı olarak açılan davaların dayanağını teşkil eden 01.04.1974 gün, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilir­liğinin kabulü gerekir. Başka bir ifade ile murisin iradesi önem taşır.

Yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçevesinde de­ğerlendirildiğinde miras bırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçı­lardan mal kaçırma olmadığı, kendisine yıllarca bakan eşine minnet duygu­su ile temlikin gerçekleştirildiği, satış işleminin muvazaalı olarak gerçekleş­tirilmediği kabul edilmek suretiyle muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil isteğinin kabul edilmemesinde bir isabetsizlik yoktur. Davacının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde görülmediğinden Reddine,

Davalının temyizine gelince; satış yolu ile yapılan temlikler nede­niyle tenkise hükmedilemeyeceği, ancak bağışlarda tenkis talep edilebi­leceği kuşkusuzdur. Hal böyle olunca tenkis isteğinin de reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar ve­rilmesi doğru değildir.

Kabule göre de murisin 05.05.2011 tarihinde öldüğü, eldeki davanın 26.06.2012 tarihinde ölümden itibaren bir yıl geçtikten sonra açıldığı, 4721 sayılı yasanın 571. maddesinde belirtilen bir yıllık sürenin hak dü­şürücü süre olup Mahkeme tarafından resen dikkate alınması gerektiği halde bu konuda herhangi bir araştırma yapılmaksızın işin esasının ince­lenerek yazılı şekilde karar verilmesi de isabetsizdir.

Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıkla­nan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nm 428.maddesi uyarına BOZULMASINA

“l.HD.20.5.2013 tarih 2013/4753 Esas 2013/8026 Karar”
SORU – 26
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
TAPU İPTAL VE TESCİL DAVALARINDA, EHLİYETSİZLİK VE
MURİS MUVAZAASI İDDİASI BİRLİKTE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?

Kural olarak aynı dava içerisinde birbiri ile çelişmemek kaydıyla davacı tarafından birden fazla sebebin ileri sürülmesinde hukuken bir engel yoktur. Bu durumda mahkeme bunları öncelik sırasına göre ince­leyerek karara bağlamalıdır. Ehliyetsizlik ve muvazaa iddialarını da aynı dava içerisinde ileri sürülmesi mümkündür. Bu durumda mahkeme ön­ce davacının, murisin ehliyetsiz olduğu iddiasını incelemeli ve buna iliş­kin murisin tedavi gördüğü kurumlardan gerekli tedavi evrakları isteni­lerek olay tarihinde murisin fiil ehliyetine sahip olup olmadığı yönünden adli tıp kurumundan rapor alınmalı şayet muris fiil ehliyetine sahip ise davacının muvazaa iddiasının araştırılmasına geçilmelidir.

Mirasçılar tarafından, murisin hukuki ehliyetinin bulunmadığı esa­sen vekil aracılığı ile yapılan dava konusu temliki işlemin mirasçıdan mal kaçırmak amacına yönelik muvazaalı bir işlem olduğu iddia edile­rek; tapu iptali, tescil davası açılmış olması halinde; öncelikle ehliyetsiz­lik iddiasının açıklığa kavuşturulması, vekaletin verildiği tarihte hukuki ehliyetin tespit edilememesi durumunda davanın kabul edilmesi, aksi halde muris muvazaası iddiasının araştırılması gerekir.

Fiil ehliyetsizliği yönünden açılan davada davalının mirasçı olmasıveya üçüncü kişi olması hallerinde, dava açan kişinin mirıasçının kendi miras payına ilişkinmi dava açtığı yoksa davanın tereke adına mı açıldığı veya davanın tereke temsilcisi tarafından mı açıldığı hususları da önemli olup bu husus ayrı bir soru olarak ele alınacağı için burada ayrıntıya girilmemiştir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Merve A.’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gere­ği görüşülüp düşünüldü;

Dava, tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan Kamile K.’nin okuma yazma bilmediğini, beyin kanaması geçirdiğinden ilaç kullandığını, mirasbırakanın bu du-

168
Hüseyin KOVAN
rumundan faydalanan dava dışı torunu Sadık’ın temin ettiği vekaletna­me ile 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazları arkadaşı olan davalı Mehmet­’e temlik ettiğini, vekalet görevinin kötüye kullanıldığını, mirasbırakanın hem vekaletname hem de temlik tarihlerinde ehliyetsiz olduğunu, işle­min mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri süre­rek tapu kayıtlarının miras payı oranında iptali ile adlarına tesciline ol­madığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama aşama­sında mirasbırakan Kamile K.’nin terekesine temsilci atanmıştır.

Davalı, iyiniyetli alıcı olduğunu belirterek davanın reddini savun­muştur.

Mahkemece, kayıt maliki davalının kötü niyetinin ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1929 doğumlu Kamile K/nin 14.05.2010 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak davacı kızları Yük­sel, Hatice, Makmule, kendisinden önce ölen oğlu Ahmet’ten olan dava dışı torunları Kamile, 1980 doğumlu Sadık ile dava dışı eşi 1931 doğum­lu Sadık’ı bıraktığı, dava dışı 1931 doğumlu Sadık’ın yargılama aşama­sında 01.08.2014 tarihinde öldüğü, mirasbırakanın Honaz Noterliği’nin 26.09.2005 tarih ve 6051 yevmiye nolu vekaletnamesi ile 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazlarını dilediği kişiye satış yetkisini içerir şekilde 1980 do­ğumlu Sadık’ı vekil tayin ettiği, vekilin anılan vekaletnameye istinaden 183 ve 616 parsel sayılı taşınmazları 20.04.2010 tarihinde davalı Mehmet Zeybek’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, maddi olayları bildirmek taraflara HMK.’nun 33. maddesi hükmü uyarınca hukuki nitelendirmeyi yapıp, uygulanacak kanun maddesini bularak olaya tatbik etmek hakimin gö­revidir.

İddianın ileri sürülüş biçimi ve içeriğinden, davacıların ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal ne­denlerine dayanarak miras payları oranında iptal-tescil istedikleri gö­rülmektedir.

Mitas bırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine ta­bidir. Davacı dışında başkaca mirasçıların bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil nite­liğinde ki muris muvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışın­da vekalet görevinin kötüye kullanılması, ehliyetsizlik vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
169
davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçılarının davada muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır.

Somut olayda, davacılar tarafından ehliyetsizlik ve vekalet görevi­nin kötüye kullanılması hukuki sebeplerine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez.

Öte yandan, tereke adına dava açılmadığına göre terekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay oranında açılan da­vanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez.

Ne var ki, mahkemece 14.10.2010 tarihli celsede davacılar vekiline mirasbırakan Kamile Kökdere’nin terekesine temsilci atanması için yetki ve süre verilmiş, Honaz Sulh Hukuk Mahkemesi 2011/18 Esas, 2011/188 Karar sayılı kararı ile de dava konusu miras ortaklığına Av. Halil Aksu’­nun tereke temsilcisi olarak atanmıştır.

Öte yandan, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.04.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanı­lan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada göste­rilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki se­beplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir.

Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halin­de kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halin­de öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve so­nuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gü­cü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yü­kümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiille­riyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hük­müyle şahsın hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlanmış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşu­lu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme

170
Hüseyin KOVAN
gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzün­den veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer se­beplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli ne­denlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, TMK’nin 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesi­nin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.06.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benim­senmiştir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve iş­leme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bi­lirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mal­varlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar bü­yük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Ne var ki; dayanılan ne­denlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde kamu düzeniyle ilgili bu­lunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki nedenlerin incelen­me gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Öte yandan; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak ta­nımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağış­lamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede ira­desini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açık­lamak suretiyle devretmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
171
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanununun 213 ve Tapu Kanununun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğun­dan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mi­rasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliği­nin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini iste­yebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin ger­çek yönünün diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlı­ğa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendiril­mesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin ge­lenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mi­ras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bu­lunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılma­sında zorunluluk vardır.

Hal böyle olunca, mirasbırakan Kamile K.’nin vekaletname ve tem­lik tarihlerinde hukuki işlem ehliyetinin bulunup bulunmadığı konu­sunda Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması, ehliyetsiz olduğunun anlaşılması halinde, terekenin elbirliği mülkiyetine tabi olduğu ve Türk Medeni Kanununun 702/4 maddesi hükmünün el­deki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek ehliyet­sizlik sebebiyle pay oranında açılan davanın reddine; mirasbırakanın ehliyetli olduğu saptanır ise vekalet görevinin kötüye kullanılması hu­kuksal nedenine dayalı olarak pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunmadığı gözetilerek muris muvazaası iddiası yönünden inceleme yapılarak hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir­ken yanılgılı değerlendirme ve noksan soruşturma ile yazılı olduğu üze­re hüküm tesisi doğru değildir.

172
Hüseyin KOVAN
Davacıların yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.19.02.2020 tarih 2016/15898 Esas 2020/1093 Karar”

Davacılar, miras bırakan F.. K./in ehliyetsiz olduğu dönemde ma­liki bulunduğu 244 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1 ve 2 nolu bağım­sız bölümlerdeki %’şer paylarını bağış suretiyle davalı T.. M..ne temlik ettiğini, murisin hulus ve saffetinden faydalanılarak, kandırılması su­retiyle devrin yapıldığını, miras bırakanın kızı Seçil’in kardeşlerine duyduğu husumet nedeniyle mirasçıdan mal kaçırmak için murise baskı yaptığını ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı taktirde tenkisine karar verilme­sini istemişlerdir.

Birleşen davada davacılar, miras bırakan F.. K./in 01.09.1987 tarihli gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile bedelini ödeyerek üçüncü kişiden satın aldığı 1620 ada 160 parsel sayılı taşınmazdaki 4 nolu (imarla 2464 ada 19 parseldeki 4 nolu) bağımsız bölümün kızı davalı Ümmühan adına devrini sağladığını, davalının da 09.09.1987 tarihinde mirastan feragat sözleşmesi imzaladığını, sözleşmenin davalının murisi kandırıp yönlen­dirmesi ile mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla yapıldığını, saklı payının ihlâl edildiğini ileri sürerek mirastan feragat sözleşmesinin iptaline, ta­şınmazın terekeye dahil edilmesine, tapu kaydının iptali ile mirasçılar adına payları oranında tesciline, olmadığı taktirde tenkisine karar veril­mesini istemiştir.

Davalı T.. M.., dava konusu taşınmaz paylarının bağışı ve vekâlet­namenin tanzimi tarihinde murisin fiil ehliyetine haiz olduğunu, iddiala­rın doğru olmadığını davalı Ümmuhani, dava konusu 4 nolu bağımsız bölümün satış bedelini muris ödediği için mirastan feragat sözleşmesi imzaladığını, muvazaanın söz konusu olmadığını, saklı payın ihlal edil­mediğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, asıl davaya konu çekişmeli taşınmaz paylarının temliki ve vekâletnamenin tanzimi tarihlerinde murisin fiil ehliyetini haiz oldu­ğunun Adli Tıp Kurumu raporu ile belirlendiği, davacıların saklı payla­rının zedelenmediği, birleşen davadaki davacı iddiasının sabit olmadığı,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Doyalı Tapu İptal Tescil Davaları
173
muris adına, mal mevcut iken mirastan feragat sözleşmesinin imzalan­masının mirasçıdan mal kaçırma amacı taşımayacağı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, asıl ve birleşen davanın davacıları tarafından süresinde du­ruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 28.01.2014 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat S.. İ.. ile temyiz edilenler vekili Avukat H.. Ç..geldiler duruşma­ya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz di­lekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açık­lamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bila­hare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle, miras bırakanın vekâletnamenin tanzimi ve akit tarihlerinde hukuki ehliyeti haiz olduğu Adli Tıp Kurumundan alınan raporla sap­tanmak, asıl davada temlikin bağış, birleşen davada gizli bağış olduğu, bu tür temlikler bakımından 01.04.1974 tarihli, ¥2 sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararının uygulanmayacağı ve davacıların saklı paylarının da ze­delenmediği gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru olduğuna göre, davacıların temyiz itirazı yerinde değildir. Red- diyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA,

“l.HD.28.01.2014 tarih 2013/4529 Esas 2014/1150 Karar”

SORU – 27
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA MUVAZAA İDDİASIYLA
BİRLİKTE HİLE VE EHLİYETSİZLİK İDDİALARI

AYNI DAVA İÇERİSİNDE İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ?

Kural olarak birbiriyle çelişmemek kaydıyla davacı bir dava içeri­sinde farklı hukuki sebeplere dayanabilir. Bu durumda mahkeme önce­lik sırasına göre bunları değerlendirip karara bağlayacaktır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir ta­nesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulun­duğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekille­rince yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, du­ruşma günü olarak saptanan 11.06.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar Nuran Dehni v.d. vekili Avukat Nijad Fikri U. ve Avukat Ceyhun Ö. Avukat Anıl B. davacı Nejat D. vekili Avukat Sercan H. ile temyiz edilen davalı vekili Avukat Olcay E. geldiler, duruş­maya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açık­lamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Dilek A. Y. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşünce­si alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava; ehliyetsizlik, hile ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali ve tescil isteklerine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakanları Beşir’in maliki olduğu dava konusu 3804 parsel sayılı taşınmazı 11.08.1967 tarihinde davalı derneğe bağış suretiyle devrettiğini, devir tarihinde mirasbırakanın fiil ehliyetini haiz olmadığını, okuma yazma bilmemesi ve akıl zayıflığından da yararlanılarak davalı tarafından hile suretiyle devrin sağlandığını ve murisin mirasçılarından mal kaçırma amaçlı olarak temliki yaptığını ileri sürerek tapu iptali ve tes­cile karar verilmesini istemişler, yargılama aşamasında davacılar Necla,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
175
Nihat, Nejdet, İbrahim Bülent, Ayşe Belma ve Zeynep Belkıs davalarından feragat etmiş, davacılar Nuran, Fahrettin ve Sabahattin 11.08.1967 tarihli resmi senetteki imzanın mirasbırakanlarına ait olmadığını ileri sürerek sahtecilik iddiasında bulunarak davalarını ıslah etmişlerdir.

Davalı Vekili, akit tarihinde davacıların mirasbırakanının hukuki ehliyeti haiz olduğunu, iradi olarak temliki bizzat kendisinin yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, birkısım davacıların davadan feragat ettikleri, ehliyet­sizlik ve hile sebebine dayalı tapu iptali ve tescil davalarında tüm miras­çıların davada yer almaları gerektiği, davadan feragat eden davacıların davaya devam edemeyecekleri ve taraf teşkili sağlanamayacağı gerekçe­siyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Beşir’in kayden maliki olduğu dava konusu 3804 parsel sayılı taşınmazı 11.08.1967 tari­hinde davalı İ. Hayırlar Yaptırma Ve Koruma Derneği’ne bağış suretiyle devrettiği, mirasbırakanın 02.02.1997 tarihinde öldüğü ve geriye davacı çocukları Adnan ve Necla ile 1982’de ölen oğlu Muzaffer’den olan torun­ları davacılar İbrahim Bülent, Ayşe Belma ve Zeynep Belkıs ile 1987’de ölen oğlu Memet’ten olan torunları davacılar Nuran, Nurittin, Ümran, Fahrettin, Sabahattin ile 2011 yılında ölen oğlu Mehmet Bisbah’ın eşi da­vacı Servet İrfan, Mehmet Bisbah’tan olan torunları davacılar Nihat, Necdet ve Abdullah Ekrem’in kaldığı, yargılama aşamasında davacılar Necla, Nihat, Nejdet, İbrahim Bülent, Ayşe Belma ve Zeynep Belkıs’ın davalarından feragat ettikleri, bir kısım davacıların ise davalarını geri aldıkları, 08.05.2014 tarihli 10. celsede, dosyanın davacı Nuran Dehni dışındaki davacılar yönünden tefrikine karar verilip 13. celse bu tefrik kararından rücu edildiği, ancak tefrik kararı sonrası bu davacılar bakı­mından davanın 2014/560 E sayısı üzerinden devam ettiği, davacılar Nu­ran, Sabahattin ve Fahrettin vekilinin yargılama aşamasında dava konu­su devre ilişkin resmi senetteki mirasbırakan imzasının sahte olduğu id­diası ile dava sebebini sahtecilik hukuksal nedeni olarak ıslah ettikleri, 19.03.2015 tarihli 14. celse davadan feragat eden mirasçılar bulunduğun­dan davacı tarafa muris Beşir’in terekesine temsilci atanması için süre verildiği ve İskenderun 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/4 E – 2015/9 K sayılı tereke dosyasında Nuran Dehni’nin tereke temsilcisi olarak atandığı, ancak 15.10.2015 tarihli karar duruşmasında tereke temsilcisi atanmasına ilişkin dosyanın bekletici mesele yapılmasına iklişkin ara karardan rücu edilerek davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

176
Hüseyin KOVAN
Mirasbırakan Beşir’in ölüm tarihi itibariyle terekesi elbirliği mülki­yetine tabidir.

Hemen belirtilmelidir ki, elbirliği halinde mülkiyet, yasa ya da ya­sada gösterilen sözleşmeler uyarınca, aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya bir hakka birlikte malik olma durumudur.

4701 sayılı TMK’nun 701-703 maddelerinde düzenlenen bu tür mül­kiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi, ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da bulunmamaktadır. Mülkiyet, bir bütün olarak ortakların hepsine aittir.

Bu ilke, TMK’nun 701.maddesinde “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallarına birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir” şeklinde düzenlenmiştir.

Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp herbirinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır. Bu itibarla elbirliği halinde mülkiyette, ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Bu nedenle de ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışın­daki tüm işlemlerde ortakların oybirliği ile karar almaları ve birlikte ha­reket etmeleri zorunludur. Bu itibarla ortaklardan bir kısmının davadan feragatine, davayı geri almalarına ve takip etmemelerine de değer veri­lemeyeceği gibi bir kısım mirasçıların dava sebebini değiştirmeleri de mümkün değildir.

Öte yandan, İskenderun 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/4 E – 2015/9 K sayılı tereke dosyasında mirasbırakan Beşir terekesine Nuran Dehni’nin tereke temsilcisi atanmakla mirasçıların davayı takip yetkisi­nin sona erdiği ve bir kısım mirasçının feragatine, davayı geri almalarına değer verilemeyeceği kuşkusuzdur.

Ayrıca, mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğundan bir kısım mirasçı için tefrik kararı verilmiş olması da isabetli değildir.

Hemen belirtilmelidir ki, mirasbırakanın davalı derneğe taşınmaz devrinin bağışlama yoluyla yapıldığı ve 1/4/1974 tarih 72 sayılı İBK’nın olayda uygulanma yeri bulamayacağı kuşkusuzdur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir ta-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
177
nesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulun­duğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir.

Dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halinde ise, kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde öteki ne­denlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındı­ğında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve so­nuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gü­cü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yü­kümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde ede­bilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile er­gin (reşit) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olma­yan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır./z hükmünü getirmiştir.

“Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hasta­lığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle ak­la uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir ira­desinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından kar­şı tarafın iyiniyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Bir­leştirme Kararı 11.06.1941 tarih 4/21)

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mame­lek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların göste­recekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen

178
Hüseyin KOVAN
kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayı­lı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 282. maddesinde belirtildiği gibi bilir­kişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yok­luğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyo­lojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve iş­leme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bi­lirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.

Somut olayda, ehliyet yönünden yukarıda açıklanan ilkeler ve yasa hükümleri çerçevesinde bir inceleme yapılmamıştır.

O halde, taraflar arasındaki çekişmenin sıhhatli bir çözüme kavuştu­rulabilmesi bakımından hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili ol­duğu göz önüne alınarak önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafla­rın bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa miras bıra­kana ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kâğıtları, reçeteler vs. istenmesi, tüm dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, akit tarihin­de miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, ehli­yetli olduğunun anlaşılması halinde, davada dayanılan diğer hukuki neden olan hile iddiaları yönünden araştırma yapılması gerekeceği tar­tışmasızdır.

Hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunma­ya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma, hilede ise ya­nıltma söz konusudur. 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 36/1. (818 s. Borçlar Kanunun (BK) 28/1.) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
179
Hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanıl­ması hiç bir şekle bağlı değildir. Aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir.

Hal böyle olunca, davada tereke elbirliği mülkiyetine tabi olduğun­dan TMK’nun 64O.maddesi uyarınca atanan tereke temsilcisi huzuru ile davanın görülmesi, öncelikle ehliyetsizlik yönünden yukarıda belirtilen ilkeler ışığında gerekli araştırmanın yapılması, miras bırakanın temlik tarihinde ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde, davada dayanılan di­ğer hukuki neden olan hile iddiaları yönünden toplanan ve toplanacak deliller birlikte değerlendirilerek olayda hak düşürücü sürenin geçip geçmediğinin saptaması, davanın süresinde açıldığı saptanır ise, yukarı­daki ilkeler çerçevesinde işin esasının değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlen­dirme ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hük­mün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekilleri için 2.037’şer TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birli­ğiyle karar verildi.

“l.HD.11.06.2019 tarih 2016/2468 Esas 2019/3641 Karar”

Davacılar, hile, muvazaa, ehliyetsizlik ve sahtecilik hukuksal sebep­lerine dayalı olarak miras bırakanları tarafından davalıya temlik edilen 1252 ada 1 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras bırakan adına tescili isteğinde bulunmuşlardır.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava, tapu iptali ve tescil isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dava dilekçesinin içeriğinden ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davacıların davada ehliyetsizlik hukuksal nedeni yanında muvazaa ve hile iddiasına da yer verdikleri anlaşılmaktadır.

180
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, ehliyetsizlik iddiası yönünden yapılan araştırma so­nunda miras bırakanın akit tarihi itibariyle tasarruf ehliyetine haiz bu­lunduğu saptanarak bu hukuksal neden yönünden davanın reddedilmiş olması doğrudur.

Öte yandan, davacı vekilinin HUMK.nun 151. maddesi anlamında imzası ile doğrulamadığı ve dava sebebini sınırlayan beyana da değer verme olanağı yoktur.

Bu durumda, davada ileri sürülen hile ve muvazaa iddialarının in­celeme ve araştırma dışı bırakılmış olması isabetsizdir.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amaan tesbiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenek­leri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
181
deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Diğer taraftan; hile, genel olarak bir kimseyi irade beyanında bu­lunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak, veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma ya­hut devamını sağlamak seklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede ya­nıltma söz konusudur. BK.nun 28/1 maddesinde açıklandığı üzere taraf­lardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltil­mişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayı­lamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kul­lanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable Şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

Öte yandan, hile her türlü delille isbat edilebileceği gibi iptal hakkı­nın kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir.

Hal böyle olunca, hile ve muvazaa iddiaları yönünden yukarıda açıklanan ilke ve olgular gözetilerek gerekli araştırmanın yapılması, so­ruşturmanın eksiksiz tamamlanması, sonucuna göre karar verilmesi ge­rekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerindedir.

Davacılar vekilinin temyizinin kabulü ile hükmün açıklanan neden­lerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.25.10.2004 tarih 2004/11093 Esas 2004/11916 Karar”

SORU – 28
MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ İLE VEYA MİRASÇI İLE YAPMIŞ
OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK

TEMLİK ETTİĞİ TAŞINMAZ NEDENİ İLE, MİRASÇILARIN,

ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN VEYA AKİT YAPILAN MİRASÇININ
MURİSLERİNE BAKMADIĞI VE EDİMİNİ YERİNE GETİRMEDİĞİ
İDDİASI İLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?

Bunu da kendi içinde ikiye ayırarak incelemek gerekir.

1-     Muris sağlığında ölünceye kadar bakma akdi karşılığı gayrimen­kul temlik ettiği üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı, bu kişinin bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile dava açmış yargılama devam ederken muris ölmüş ise;

2-     Muris sağlığında üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı, edimlerini yerine getirmediği iddiası ile böyle bir dava açmamış ise;

Birinci durumda, yani muris sağlığında bakım borçlusu üçüncü ki­şiye veya mirasçıya karşı, bu kişinin edimini yerine getirmediği, kendi­sine bakmadığı iddiası ile tapu iptal davası açmış ve yargılama devam ederken muris ölmüş ise, bu durumda mirasçıların murisin açmış oldu­ğu davaya devam etmeleri mümkündür.

4721 sayılı TMK’nın 701. Maddesi “Kanun veya kanunda öngörü­len sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallarla birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir.

Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır” hükümle­rini içermektedir.

Yukarıda belirtilen madde metninden de anlaşılacağı üzere mi­rasçılar murisin malvarlığı üzerinde elbirliği ile malik oldukların­dan mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı mevcuttur. Bu ne­denle muris tarafından açılan davayı tüm mirasçılar birlikte sür­dürmelerinde zorunluluk vardır. Mirasçılardan bir tanesi veya bir kısmının murisleri tarafından açılan davayı tek başına sürdürebil­meleri hukuken mümkün değildir. Böyle bir durumda mahkeme tarafından davayı sürdürmek isteyen bu mirasçı veya mirasçılara diğer tüm mirasçıların muvafakatlerinin alınması veya miras şirke-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
183
tine mümessil tayin ettirmek için dava açmak üzere kesin mehil ve­rilmeli, davacılar tarafından kesin mehil’in gerekleri yerine getiri­lirse davaya devam olunmalı aksi takdirde mirasçılar arasında zo­runlu dava arkadaşlığı olduğundan bu eksiklik giderilemediğinden bu nedenle davanın reddi gerekecektir.

Buradaki zorunlu dava arkadaşlığının davanın üçüncü kişiye karşı açılması halinde olduğunun unutulmaması gerekir. Eğer muris, mirasçı­lardan birisi ile ölünceye kadar bakma akdi karşılığı olarak bu mirasçıya taşınmaz veya taşınmazlarını devir etmiş ve daha sonra bu mirasçının bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile dava açmış ise bu durum­da, doğal olarak dava açılan mirasçı davalı olmakla bu mirasçının da da­vacılar arasında yer alması zorunluluğu yoktur.

ikinci durumda ise; yani muris tarafından, sağlığında üçüncü kişiye veya mirasçıya karşı bakım borcunu yerine getirmediği iddiası ile bir dava açılmamış ise; bu durumda mirasçılar tarafından üçüncü kişi veya mirasçı aleyhine, bu kişinin murise karşı bakım borcunu yerine getirme­diği iddiası ile tapu iptal ve tescil davası açması hak ve yetkileri olmaya- caktır.Muris sağlığında böyle bir dava açmamış ise bakım borçlusunun borcunu yerine getirdiği kabul edilir.

“HGK.05.02.2003 tarih 2003/14-50 Esas 2003/3 76 Karar”

Muris sağlında bu yönde bir dava açmamasına karşı üçüncü kişinin, kendisine karşı bakım borcunu yerine getirmediğini, bu kişiye karşı dava açacağını beyan etmesine karşılık dava açmadan ölmüş ise, bu durumda mirasçıların üçüncü kişiye karşı dava açma hakları olacaktır, ancak bu­rada da yine zorunlu dava arkadaşlığı hükümleri uyarınca, mirasçıların tamamı birlikte dava açmak zorundadırlar. Mirasçıların tamamı dava açmamış bir tanesi veya bir kısmı dava açmış ise bu durumda mahkeme davayı hemen red etmeyecek, dava açan mirasçı veya mirasçılara dava açmamış olan tüm mirasçıların muvafakatlarının alınması veya miras şirketine mümessil tayini için dava açmak için kesin mehil vermeli, diğer tüm mirasçıların muvafakatleri alınır veya miras şirketine temsilci tayin edilir ise davaya devam edilir aksi taktirde dava şartı yokluğu nedeni ile davanın reddine karar verilmelidir.

Burada mirasçıların dava açma hak ve yetkilerinin olmadığı da­vanın, üçüncü kişinin bakım borcunu yerine getirmediği iddiasına dayalı tapu iptal ve tescili davası olduğunu unutmamak gerekir.

184
Hüseyin KOVAN
Eğer koşullan mevcut ise mirasçılardan her birisinin üçüncü kişi­ye karşı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tesci­li davası açmalarına hukuki bir engel yoktur. Bu durumda mahkeme, murisin gerçek amacının ne olduğu, temlik işlemini mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mi yaptığını, devir edilen taşınmazların murisin top­lam malvarlığının ne kadarını teşkil ettiği gibi hususlar değerlendirilerek muvazaa hukuksal nedeni ile tapu iptal ve tescil davasına ilişkin tüm deliller toplanarak dava sonuçlandırılacaktır.
SORU – 29
MURİSİN ÜÇÜNCÜ KİŞİ VEYA MİRASÇILARDAN BİRİSİ İLE
YAPMIŞ OLDUĞU ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI
OLARAK TAŞINMAZLARDAN BİR TANESİNİ VEYA BİR KISMINI
VEYA TAMAMINI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE VEYA MİRASÇILARDAN
BİRİSİNE TEMLİK ETMESİ HALİNDE, MİRASÇILAR ÜÇÜNCÜ
KİŞİYE KARŞI YADA TEMLİK YAPILAN MİRASÇIYA KARŞI MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE
TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ?

TBK 611 maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi ta­raflara karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir sözleşmedir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna ge­çirme, bakım borçlusu da, bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme borcu altına girere TBK 614 md (BK514)

Bu soruya, somut olayın özelliğine göre, evet yada hayır yanıtını vermek mümkün olacaktır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki her şeyden önce murisin gerçek ira­desinin açıklığa kavuşturulması gerekir. Bunun yanı sıra, murisin temlik ettiği taşınmazın değeri ve murisin toplam malvarlığının ne kadarını teşkil ettiği, murisin bakım ihtiyacı olup olmadığı gibi hususlar birlikte değerlendirilip buna göre karar verilmelidir.

Çok sayıda taşınmazı olan bir kişinin taşınmazlardan bir tanesini gerçekten kendisine ölünceye kadar bakma akdi ile üçüncü kişiye temlik etmesi halinde, temlik edilen taşınmaz yönünden muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açılması mümkün değil iken, murisin çok sayıda taşınmazının tamamını mirasçılarından mal kaçırmak amacı ile bir mirasçıya veya üçüncü kişiye ölünceye kadar bakma akdi ile tem­lik etmesi halinde ise muris muvazaası nedeni ile tapu iptali ve tescili davası açmak mümkün olacaktır.

Taşınmazın temlik şekli tapuda satış olarak görünse dahi murisin gerçek amaç ve iradesi ve temlik sebebi kendisine ölünceye kadar bakım akdi karşılığı olarak taşınmazı devir etmiş ise bu durumda diğer koşulla­rın da varlığı halinde muvazaa iddiasına dayanılamayacaktır.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tenkis davası sonun­da, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar dava-

186
Hüseyin KOVAN
lı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi. Tetkik Hakimi Selime S. T.’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan babaları Nurettin K/un 11963 parsel sayılı taşınmazını davalı oğlu Muharrem K.’a ölünceye kadar bakım akti ile temlik ettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı ol­duğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiş­lerdir.

Davalı, iddiaların haksız ve yersiz olduğunu, son 8 yılını yatalak ge­çiren mirasbırakanın tüm bakımı ve ihtiyaçları ile ölümüne kadar kendi­sinin ilgilendiğini, mirasbırakanın mal kaçırma amacı bulunmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabu­lüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1933 doğumlu mirasbırakan Nurittin K/un 13.12.2014 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak dava­cı kızları Dudu,Gülzade,Nazmiye ile davalı oğlu Muharrem, dava dışı çocukları Fatime, Hüsnü,Zülfi ve oğlu Lütfi’den olma torunları Cevdet ve Süreyya’nın kaldığı, mirasbırakanın çekişme konusu 11963 parsel sa­yılı taşınmazını 01.03.1990 tarihinde davalı oğlu Muharrem’e ölünceye kadar bakma akdi ile devrettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. mad­desinde düzenlendiği üzere ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gö­zetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514).

Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan tem­liki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım ala­caklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümü­ne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliği­ne etkili olamaz.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
187
Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anla­tımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki ger­çek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şa­yet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur.

Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi için de, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile ko­şulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir.

Somut olaya gelince; ölünceye kadar bakma akdi 01.03.1990 tarihin­de yapılmış olup, mirasbırakan 13.12.2014 tarihinde ölmüştür.Bu süre zarfında mirasbırakan tarafından bakılmadığı iddiasıyla herhangi bir dava açılmamıştır.Bu durumda davalının bakım borcunu yerine getirdi­ğinin kabulü zorunludur.

Öte yandan, dinlenen davacı tanıkları, davalının küçük yaştan itiba­ren böbrek hastası olduğunu, mirasbırakanın davalının hastalığı nedeni ile temliki yaptığını ifade etmişlerdir. Temlikin muvazaalı olduğundan söz edilebilmesi ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kara­rının uygulanabilmesi için murisin temliki mirasçıdan mal kaçırma ama­cıyla yaptığının kanıtlanması zorunludur. Ne var ki, dava konusu olayda mal kaçırma amacı ile temlikin yapıldığı iddiası kanıtlanmış değildir.

Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanıl­gılı değerlendirme ve yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.17.02.2020 tarih 2016/16064 Esas 2020/985 Karar”

188
Hüseyin KOVAN
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı ora­nında tapu iptal tescil istemine ilişkindir.

Davacılar ve asli müdahil, mirasbırakanları Muzaffer K.’in 747, 1100, 1036, 1930 ve 2371 parsel sayılı taşınmazlarını dava dışı Nurettin A.’a devrettiğini, Nurettin A.’ın bu taşınmazları davalıya temlik ettiğini; mirasbırakanın 505, 748, 751, 765, 1772, 4462, 4477 ve 1800 parsel sayılı taşınmazlarını da ölünceye kadar bakma akdi ile davalıya devrettiğini, temliklerin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak ya­pıldığını ileri sürerek dava konusu taşınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının miras payları oranında iptali ile adlarına tesciline karar ve­rilmesini istemişler, aşamada 06.04.2015 tarihli dilekçe ile 1930 parsel sayılı taşınmaz yönünden taleplerini bedele hasretmişlerdir.

Davalı, işlem tarihinde ekonomik durumunun iyi olduğunu, dava konusu bir kısım taşınmazı dava dışı Nurettin A.’dan bedelini ödeyerek satın aldığını, mirasbırakan ile kendisinin ilgilendiğini, ölünceye kadar bakma akdinin muvazaalı olmadığını, davacıların haksız olduklarını be­lirterek davanın reddini savunmuştur

Davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Dairece, ”…Hal böyle olunca, hem asli müdahale talebinin hem de davanın reddine karar ve­rilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar veril­miş olması doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş, bozmaya karşı dava­cılar ile asli müdahil vekili karar düzeltme istemiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakanın 20.06.1990 tari­hinde öldüğü, geride davalı oğlu Muzaffer; 2005 yılında ölen kızı Hür­müz’den olma torunlan davacılar Aynur, Erkan, Arzu, Çiğdem ve asli mü­dahil Nigar; 2007 yılında ölen kızı Zennure’den olma torunları davacılar Şengül, Zeynep, Emine, Mükerrem ve Birtan ile dava dışı Hüseyin, Ali, Fatma, Erdem, Tacettin, Nezaket, Saadettin, Ayşe ve Enver’in mirasçı olarak kaldığı, mirasbırakanın 1930, 2371, 1036, 1100 ve 747 parsel sayılı taşınmaz­larını 30.09.1986 tarihinde dava dışı Nurettin Aslan’a sattığı, Nurettin As- lan’ın da aynı taşınmazları 27.10.1987 tarihinde davalı Muzaffer’e temlik ettiği, mirasbırakanın 505, 765, 751, 748,1772, 4462,4477 ve 1800 parsel sayılı taşınmazları ile dava dışı 2 parça taşınmazını 14.08.1989 tarihinde davalı Muzaffer’e ölünceye kadar bakma akdi ile devrettiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda, özellikle davacı tanıklarının beyanlarından mirasbırakanın mal satmaya ihtiyacının olmadığı, satış suretiyle dava dışı Nurettin’e devredilen taşınmazların hiç kullanılmadan davalıya dev-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
189
redildiği, mirasbırakanın bu işlemleri yaptıktan çok kısa bir süre sonra da hastalandığı ve öleceği düşüncesiyle kendisi ile aynı ismi taşıyan, be­raber yaşadığı tek erkek evladı davalı Muzaffer’e 10 adet taşınmazını kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla ölünceye kadar bakma akdiyle temlik ettiği sabittir. Mirasbırakanın ölünceye kadar bakma akdini daha az miktarda taşınmaz devrederek sağlama imkanı varken, mamelekinin büyük bir kısmını temlik ederek makul karşılanabilecek sınırı aştığı da görülmektedir. Mahkemenin, satış ve ölünceye kadar bakma akdi ile ya­pılan tüm temliklerin muvazaalı olduğu yönündeki tespiti doğrudur.

Ayrıca, mirasçı olan bir davacının açtığı dava dosyasına, diğer bir mirasçının harcını yatırmak suretiyle dilekçe vererek (dava konusunun dışında davacının talebi ile aynı nitelikteki) talebini davalıya karşı ileri sürmesi 6100 sayılı HMK’da açıkça düzenlenmemişse de, bu talebi engel­leyen yasal bir düzenleme bulunmamaktadır.

Değinilen hususlar karar düzeltme isteği üzerine bu defa yapılan in­celeme sonucu anlaşıldığından, davacılar ile asli müdahil vekilinin ye­rinde görülen karar düzeltme isteğinin kabulü ile Dairenin 26.09.2019 gün ve 2016/6140 Esas, 2019/4845 Karar sayılı bozma kararının ORTA­DAN KALDIRILMASINA, dosya içeriğine, toplanan delillere hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, yerel mahkemenin 30.12.2015 gün ve 2013/226 Esas, 2015/598 Karar sayılı kararının ONANMASINA, aşa­ğıda yazılı 25.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılar ve asli müdahilden alınmasına, oy çokluğuyla karar verildi.

“l.HD.22.01.2020 tarih 2019/4759 Esas 2020/315 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil,tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı ve­kili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya ince­lendi, Tetkik Hakimi Selime S. T.’un raporu okundu, açıklamaları din­lendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan babası Hilmi K.Tn 1107, 1323, 1109, 1108, 1487, 2556, 1462, 1924, 2497 parsel sayılı taşınmazlarını ölünceye kadar bakma akdi ile davalı eşi ve çocuklarına temlik ettiğini, yapılan işlemlerin mi­rastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu ka-

190
Hüseyin KOVAN
yıtlarının iptali ile payı oranında adına tesciline, olmadığı takdirde ten­kise karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, mirasbırakanın diyaliz hastası olup 2007 yılından itibaren kendileri tarafından bakıldığını, temlik edilen taşınmazlardan bir kısmı­nın satılarak mirasbırakanın borçlarının ödendiğini, mirasbırakanın baş­ka taşınmazlarının da bulunduğunu belirterek davanın reddini savun­muşlardır.

Mahkemece, iddiaların ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın red­dine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1936 doğumlu mirasbırakan Hilmi Koşar’ın 03.12.2012 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak da­vacı oğlu Celâli ile davalı oğulları Hayali, Fehmi ve davalı eşi Arife’nin kaldığı mirasbırakanın 24.01.2008 tarih ve 571 yevmiye no’lu ölünceye kadar bakma akdi ile 3, 53, 307, 1462, 2556 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını davalı oğlu Hayali’ye, 54, 55, 1487, 1924, 1746, 1109, 1108, 1107 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını davalı oğlu Fehmi’ye, 1323,2497 parsel sayılı taşınmazlardaki paylarını davalı eşi Arife’ye temlik ettiği, temlik edilen taşınmazlardan 3, 53, 54, 55, 1746 sayılı parsellerin dava tarihinden önce üçüncü şahıslara satıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesinde düzenlendiği üzere ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşme­si, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. Başka bir anla­tımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, söz­leşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borç­lusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514).

Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan tem­liki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım ala­caklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümü­ne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliği­ne etkili olamaz.

Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anla­tımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki ger­çek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şa-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
191
yet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur.

Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi için de, sözleşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile ko­şulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir.

Somut olaya gelince; mirasbırakan ile davacı oğlu Celali arasında husumet bulunduğu, mirasbırakan Hilmi K/ın mal varlığının büyük bir kısmını oluşturan dava konusu taşınmazlan aynı akitle davalı oğulları ve eşine temlikinde bakıp gözetilme koşulunu değil de dava­cıdan mal kaçırma düşüncesini ön planda tuttuğu ve bu iradeyle iş­lemleri gerçekleştirdiği, mirasbırakanın temlik dışı kalan taşınmazla­rının değeri dikkate alındığında davalılara yapılan temlikler bakı­mından makul sınırın aşıldığı, bakım ve gözetim amacını taşınmazla­rının bir kısmını vermek suretiyle de gerçekleştirebileceği sonuç ve kanaatine varılmaktadır.

Hâl böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, ya­nılgılı değerlendirme ile reddedilmesi isabetsizdir.

Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi yolla­masıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. mad­desi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,

“l.HD.20.01.2020 tarih 2016/14598 Esas 2020/253 Karar”

Dava muris muvazaası hukuksal nenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

192
Hüseyin KOVAN
Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırıla­bilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır.

………….. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, top­lumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün bulunup bulunmadığı, satış bedeli ile sözleşme tari­hindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasında­ki Beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yap­mışsa mal kaçırmadan söz edilemeyeceğinden olayda 01/04/1974 gün 72 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı kuşku­suzdur. Hal böyle olunca, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden taşınır taşınmaz mallar ve haklar araştırmalı, tapu kayıtları ve var­sa öteki delil ve belgeler getirtilmeli, her bir mirasçıya nakledilen malla­rın ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınmalı, böylece yukarıda değinilen anlamda bir kastının bulunup bu­lunmadığı açığa kavuşturmalıdır.

………….. Somut olaya gelince, dava konusu 111 parsel sayılı mik­tarlı taşınmazın miras bırakan tarafından davalıya ………………………………………………….  tarihinde. ölün­

ceye kadar bakma sözleşmesi ile temlik edildiği, murisin 1932 doğumlu olup 2000 tarihinde murisin eşinin de muris ten önce … tarihinde öldük­leri, murise davalı oğlunun baktığı, muris üzerinde 15 parsel taşınmaz ile 322 parsel taşınmazların bulunduğu, murisin sağlığında davalı aley­hine akde aykırılıktan bir dava da açmadığı anlaşılmaktadır.

Belirlenen olgular ve toplanan deliller yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde miras bırakanın mal kaçırmak amacı ile değil ölünceye kadar oğlu tarafından bakılmak amacıyla temlikte bu­lunduğu neticesine varılmaktadır.

Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabul edilmiş olması doğru değildir diye yerel mahkeme kararı BOZULMUŞ olup, mahkeme önceki kararda direnmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
193
Genel Kurulunca da benimsenen yeril mahkeme bozma kararına uyul­ması gerekirken direnilmesi doğru değildir.

“HGK.25.12.2012 tarih 201211-1057 Esas 2002/1110 Karar”

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında ta­pu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece, muvazaa iddiasının ispat edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; kayden miras bırakan H.ye ait çekişme konusu 1929 ada 14 parsel 6 numaralı bağımsız bölüm muris tarafından intifa hakkı üzerinde bırakılmak suretiyle mirasçısı olan ye­ğeni davalı F.a 05.05.1983 tarihinde satış suretiyle devredildiği, davacı­nın anılan devrin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açtığı, murisin 10.09.2009 tarihinde öldüğü ve geride mirasçı olarak kardeşi H.Tn çocukları (yeğenleri) olan davacı S., davalı F.ve dava dışı A., A. F., R. ve M.’ın kaldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bu­lunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile ge­çersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

194
Hüseyin KOVAN
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince, davanın kabulü halinde mirasçı sıfatı ile hak sa­hibi olacak A.ve A.in beyanlarından davalının devir tarihinde 17-18 yaşla­rında olsa dahi belirlenen satış bedelini murise ödediği, diğer tanık anla­tımlarına göre murisin SSK’dan emekli olabilmesi için prim borcu kadar para ödendiği, miras bırakanın satım bedelini düşük göstermesinin sebe­binin davalı F.ın murise bakmasından kaynaklanan minnet duyguları ol­duğu, her ne kadar miras bırakanın mal satma ihtiyacı olmadığı belirtilmiş olsa dahi murisin başka bir taşınmazını da 1994 yılında davacıya devret­miş olduğu davacı eşinin beyanından anlaşıldığına göre, temlikin mal ka­çırma ve muvazaalı olarak yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, ya­nılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sa­yılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.22.5.2013 tarih 2012/17140 Esas 2013/8240 Karar”

Dava; tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, miras bırakanın 2011 yılının Haziran ayında felç geçir­diği, işlerini göremez hale geldiği, davalının miras bırakanın evine ara sıra gelip bazı ihtiyaçlarını gidermesinin ölünceye kadar bakma akdinin karşılığı olarak değerlendirilemeyeceği, miras bırakanın felç geçirdikten sonraki bakım ve ihtiyaçlarının dava dışı kişiler tarafından yerine geti-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
195
rildiği, bu haliyle asıl amacın mirasçılardan mal kaçırmak olduğu gerek­çesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı N. G’ün hiç evlenmediği, çocuğunun bulunmadığı, şeker hastalığı sebebiyle gözlerinin iyi görmediği, 2011 yılının Haziran ayında felç geçirdiği, 15.03.1948 doğumlu olup bekar ve çocuksuz olarak 22.12.2011 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacılar ve dava dışı akrabalarının kaldı­ğı, Nail’in, 869 ada 374 parsel sayılı tek taşınmazını, komşusu olan üçün­cü kişi davalı D.. Z./a 21.09.2011 tarihinde ölünceye kadar bakma akdiy- le temlik ettiği, davacılar vekilinin; dava dilekçesinin dava başlıklı bölü­münde muvazaa sebebiyle tapu iptali tescil ibaresini kullandığı dava dilekçesinin içeriğinde, 30.03.2012 ve 19.06.2012 tarihli oturumlarda ise davalının ölünceye kadar bakma akdinin gereklerini yerine getirmediği­ni ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. (818 s. Borçlar Kanununun (BK) m. 511). Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçir­me; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın öngördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514)).

Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan tem­liki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım ala­caklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümü­ne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliği­ne etkili olamaz.

Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anla­tımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki ger­çek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şa­yet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün

1%
Hüseyin KOVAN
tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur.

Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, söz­leşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir.

Somut uyuşmazlıkta, miras bırakanın eşi ve çocuklarının bulunma­dığı, bekar olarak tek başına yaşadığı, şeker hastalığı sebebiyle gözleri­nin iyi görmediği ve 2011 yılının Haziran ayında felç geçirdiği, kendisine bakılması amacıyla komşusu olan davalıya çekişmeli tek taşınmazını ölünceye kadar bakma akdi ile temlik ettiği, davalının da bakım edimini yerine getirdiği, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı yapılmadığı görülmektedir..

Kaldı ki miras bırakanın sağlığında bakım borçlusunun kendisine bakmadığı yönünde beyanda bulunmadığı gibi bu yönde akdin iptali isteğiyle dava da açmadığına göre mirasçıların bakım akdinin gerekleri­nin yerine getirilmediği iddiasıyla dava açma yetkileri de bulunmamak- tadır.(HGK’nun 05.02.2003 gün 2003/14-50E-2003/76K vb).

Bu durumda davacılar tarafından açılan davanın reddine karar ve­rilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.10.02.2014 tarih 2013/16704 Esas 2014/1894 Karar”

SORU – 30
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
TAPU İPTAL TESCİL DAVASI SONUNDA, DAVANIN KABULÜ
YÖNÜNDE VERİLEN KARAR KESİNLEŞMEDEN ÖNCE DAVACI,
DAVADAN FERAGAT EDER İSE, MAHKEMECE NASIL BİR KARAR
VERİLMELİDİR?

6100 Sayılı HMK/nun 31O.maddesi, “Feragat ve kabul, hüküm ke­sinleşinceye kadar her zaman yapılabilir.” Hükmünü içermektedir.

6100 sayılı yasada 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile bazı Kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun ile 6100 sayılı yasa­nın 31O.maddesine “Feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge ad­liye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir.

Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesin­den sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.” şeklinde fıkralar eklenmiş olup değişiklik isabetli olup usul ekonomisine de uygundur.

Anılan değişiklik yukarıda da belirtildiği üzere kitabın yazımı ta­mamlandıktan sonra yapıldığından bu değişiklik dikkate alınmadan aşağıdaki hususlar yazılmıştır.

İlk derece mahkemesi karar verip dosyadan el çektikten sonra dava­cı davadan feragat eder ise;

Feragat kesin hükmün sonuçlarını doğurduğundan ve karşı tarafın ka­bulüne bağlı olmadığından, böyle bir durumda mahkeme, ek bir karar ile, davanın feragat nedeni ile reddine karar verecektir diye düşünüyorum.

Çünkü hiç kimse kendine ait bir hakkı talep etmeye zorlanamayaca- ğı gibi, hiç kimsenin de kendine ait bir haktan feragat etmesinin engel­lenmesi de düşünülemez.

Şu anda ilk derece mahkemesi karar verdikten sonra dosya istinaf mahkemesinde iken davacı feragat eder ise istinaf mahkemesi ilk derece mahkemesinin yerine geçerek ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak davanın feragat nededi ile reddine karar vermektedir.

Yargıtay ilk derece mahkemesi tarafından karar verildikten sonra davacının davadan feragat etmesi halinde, dava dosyası istinaf incele-

198
Hüseyin KOVAN
meşinden geçmiş olsa dahi feragat konusunda bir karar verilmek üzere ilk derece mahkemesi kararını bozmakta Bölge Adliye Mahkemesi karanda kaldırılarak feragat konusunda karar verilmek üzere dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine bozma kararının bir suretininde Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar vermektedir.

Asıl dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye alacağın tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptâli ve icra inkâr tazminatına hükme- dilmesi; karşı dava ise davacıdan 256.928,07 TL SGK prim borcu ve diğer vergi borçlarının sözleşme gereği tahsili istemine ilişkindir.

Davacı ve karşı davalı F. Yapı Tur. San. Tic. Ltd. Şti. vekili UYAP üzerinden 01.02.2019 tarihinde gönderilen dilekçesinde davadan ve tem­yizden feragat ettiklerini bildirmiştir.

Dosya kapsamında bulunan Antalya 13. Noterliği’nce düzenlenen 02.07.2015 tarihli 21943 yevmiye nolu vekâletnamede davacı-karşı davalı vekili Avukat Salih K.’ün davadan ve temyizden feragate yetkili olduğu anlaşılmıştır.

Davalı ve karşı davacı L. înş. Taahhüt Proje Tic. ve Tur. Ltd. Şti. ve­kili UYAP üzerinden 01.02.2019 tarihinde gönderilen dilekçesinde dava­dan ve temyizden feragat ettiklerini bildirmiştir.

Dosya kapsamında bulunan Antalya 15. Noterliği’nce düzenlenen 08.07.2015 tarihli 19741 yevmiye nolu vekâletnamede davalı-karşı davacı vekili Avukat Mehmet M. Ç.’nun davadan ve temyizden feragate yetkili olduğu anlaşılmıştır.

6100 sayılı HMK’nın 311. maddesindeki düzenlemede feragatin ke­sin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı 310. maddesinde ise hüküm kesinleşinceye kadar her zaman davadan feragat edilebileceği düzen­lenmiştir. Hâl böyle olunca öncelikle hükümden sonra temyiz aşamasın­da davacı vekilince yapılan feragat beyanının değerlendirilmesi ve sonu­cuna göre bir karar verilmesi için hükmün bozulması gerekmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalı vekili ve davalı- karşı davacı şirket vekilleri davalarından feragat ettiğinden feragat yö­nünden mahkemesince karar verilmek üzere bölge adliye mahkemesi kararının kaldırılarak yerel mahkeme hükmünün BOZULMASINA, bozma sebebine göre tarafların temyiz itirazlarının bu aşamada incelen­mesine yer olmadığına, istinaf başvurusu nedeniyle alınan peşin harçla­rın istek halinde temyiz eden davacı-karşı davalıya geri verilmesine, ödediği temyiz peşin ve Yargıtay başvurma harçlarının istek halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya geri verilmesine, 6100 sayılı HMK 373.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
199
madde hükümleri gözetilerek dosyanın ilk derece mahkemesine, karar­dan bir örneğin ise Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’ne gönde­rilmesine, kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

“15.HD.22.02.2019 tarih 20181523 Esas 2019/750 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, ortak mirasbırakan Ahmet H.’nun kayden malik bulun­duğu 288 ada 1 parsel sayılı taşınmazını kız çocuklarını mirastan mah­rum bırakmak amacı ile bedelsiz olarak davalı erkek çocuklarına devret­tiğini, yapılan işlemin muvazaalı ve diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğunu ileri sürerek tapu iptali ve miras payları oranında adla­rına tescili istemişlerdir.

Davalılar, satışın gerçek olup bedelini ödediklerini, muvazaa içer­mediğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, yapılan temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muva­zaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar, Dai­rece; ” Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmaması­na göre, davalıların temyiz itirazlan yerinde değildir. Reddine. Ne var ki, davacılardan Sevim karardan sonra 07/03/2014 tarihli dilekçesi ile davadan feragat ettiğini bildirmiştir. Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 311. maddesinde, feragatin kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı; 310. maddesinde ise, hüküm kesinleşinceye kadar her za­man davadan feragat edilebileceği hükümleri düzenlenmiştir. O halde, fera­gat yönünden bir karar verilmesi bakımından hüküm bozulmalıdır. ” gerek­çesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde davacı Sevim Yardımcı yönünden feragat nedeniyle davanın red­dine, diğer davacılar yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hakimi Ramazan İ.Tn raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapı­larak karar verilmiştir. Davalıların temyiz itirazı yerinde değildir. Reddi ile usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 135.232.94 .-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalılardan alınmasına oy çokluğuyla karar verildi.

“l.HD.19.09.2017 tarih 2017/3220 Esas 2017/4402 Karar “
SORU-31
TAPUDA KAYITLI OLMAYAN BİR TAŞINMAZ HAKKINDA MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanununun 706, Türk Borçlar Kanununun 237 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bu­lunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile ge­çersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir davadan söz edile­bilmesi için her şeyden önce muris adına tapulu bir taşınmaz olması ve murisin bu taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile diğer bir mirasçı veya üçüncü kişiye temlik etmiş olması gerekir.

Bu açıklamalardan sonra yukarıdaki soruya dönecek olur isek

Tapusuz taşınmazlar hakkında muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası açılamaz.Koşulların varlığ halinde ancak tenkis talep edilebilir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan Ariz O.Tn maliki olduğu 227 ada 543, 612, 670, 507, 244 ada 19, 194 ada 61, 184 ada 11, 225 ada 725 parsel sayılı ta­şınmazların kadastro çalışmaları sırasında mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı adına tespit ve tescil edildiğini ileri

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
201
sürerek, tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesci­line, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında 3. kişiye devredilen 227 ada 543 parsel sayılı taşınmaz yönün­den isteklerini tazminata dönüştürmüşlerdir.

Davalı, süresinde davaya cevap vermemiş, aşamada taşınmazların bir kısmını kendi kazanımları ile elde ettiğini, bir kısmının ise düğün hediyesi olarak temlik edildiğini, iddiaların yersiz olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1934 doğumlu mirasbırakan Arif Oraz’ın 08.04.2005 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak ilk eşi Hikmet’ten olma çocukları davacılar Hacı Mehmet, Hamm ve davalı İsma­il ile dava dışı ikinci eşi Zarifin kaldıkları, dava dışı üçüncü kişilerin zil­yetliğinde bulunan 227 ada 612 ve 225 ada 725 parsel sayılı tapusuz taşın­mazların haricen satım nedeni ile kadastro çalışmaları sırasında davalı adına tespit ve tescil edildiği, mirasbırakanm zilyetliğinde bulunan 227 ada 543, 227 ada 670, 227 ada 570, 244 ada 19,184 ada 11 parsel sayılı tapu­suz taşınmazları davalıya bağışladığını, 194 ada 61 sayılı tapusuz taşınma­zı ise sattığını açıklamak ve tespite muvafakat ettiğini belirtmek suretiyle taşınmazların davalı adına tespit ve tescil edildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazları bakımından uygulanabilir nitelikte olup, tapusuz taşınmazlar menkul hükmünde olduğundan ve teslimle mülkiyet geçeceğinden, bu tür taşınmazlar bakımından 1974 tarihli İBK’nin uygulama alanı yoktur. Bu nedenle, bu tür temlikler ba­kımından da muvazaa iddiası dinlenmez. Açıklanan nedenlerden ötürü davalının gerek dava dışı üçüncü kişilerden gerekse mirasbırakandan zilyetliği devir yoluyla teslim aldığı tapusuz taşınmaz bakımından muris muvazaası iddiasının dinlenebilme olanağı bulunmadığından tapu iptali ve tescil isteğinin reddedilmesi gerekirken davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru değildir.

Tenkis isteğine gelince;

Bilindiği üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 315/1. maddesinde, sulhun kesin hüküm gibi hukuki sonuç do­ğuracağı; 314. maddesinde ise, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman sulh yapılabileceği hükümleri düzenlenmiştir.

202
Hüseyin KOVAN
Somut olayda; 29.09.2015 tarihli keşifte taraflar sulh olmuşlar ancak bilahare bir irade fesadından söz etmeksizin sulhten vazgeçmişlerdir.

Hal böyle olunca, 6100 sayılı HMK’nun 313 v.d. maddeleri uyarınca sulh konusunda gerekli irdeleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şe­kilde karar verilmesi doğru değildir.

Kabule göre de; 6100 sayılı HMK.nun 26 ve 297/2. maddelerine aykı­rı olacak şekilde, dava konusu edilen 244 ada 19 parsel sayılı taşınmaz bakımından olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerekirken dava konusu edilmeyen 224 ada 19 parsel sayılı taşınmaz bakımından hüküm tesis edilmesi de hatalıdır.

Tarafların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz edenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.0E2020 tarih 2016/11488 Esas 2020/40 Karar ”

Tapusuz taşınmazlar menkul mal hükmünde olup, hakkın devri hiçbir şekil şartına bağlı değildir.

Muvazaa nedeni ile tapu iptal ve tescil davalarının dayanağı 1-4- 1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır.

Anılan İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere, görünür­deki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir.

Dava, Borçlar Yasının 18.maddesinden kaynaklanan muvazaa hu­kuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil isteğine ilişkindir.

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapu­lu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkın­dan yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
203
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenek­leri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince: çekişmeli taşınmazların kadastroca senetsizden davalılar adına yazıldığı kay den sabittir.

Bilindiği üzere tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlar taşınır mal nite­liğindedir ve tapusuz taşınmazlardaki zilyetlikten ibaret olan hakkın devri hiçbir şekil şartına bağlı değildir ve bu tür taşınmazların temlikine ilişkin muvazaa iddiası dinlenemez ancak tenkisi istenebilir. Bir başka anlatımla, tapusuz taşınmazlar için 1.4.1974 gün ye sayılı İnançları Birleş­tirme Kararının uygulama yeri yoktur.

Davalılar Abdullah ve Servet’in davayı kabulleri nedeniyle bunların payı yönünden iptal tescil kararı verilmesi doğrudur.

Ancak davalı İrfan hakkındaki davanın reddedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile kabul edilmesi doğru değildir.

Davalı İrfan’ın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K’nın 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA

“l.HD.18.03.2002 tarih 2002/2568 Esas 2002/3407 Karar”
SORU – 32
A)               TAPUDA SATIŞ İŞLEMİ OLARAK GÖRÜLEN BİR
GAYRİMENKULÜN ALICISI VEYA SATICISI BU İŞLEMİN
GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI VE MUVAZAALI OLDUĞUNU

İDDİA EDEBİLİR Mİ?

Kural olarak hiç kimsenin kendi muvazaasına dayanamayacağı hu­kukun genel ilkelerindendir. Bu nedenle taraflar tapuda yaptıkları işle­min gerçekte satış olmadığını ve muvazaa iddiasını birbirine karşı ileri süremezler.

Ancak tarafların kendi aralarında yaptıkları yazılı bir sözleşme ile tapuda yapmış oldukları satış işleminin gerçekte satış olmadığını, bir başka işlemin veya borcun teminatı amacıyla böyle bir işlem yapıldığını veya tapuda gösterilen bedelin daha düşük veya daha yüksek olduğunu kendi aralarında kararlaştırabilirler ve böyle bir durumda tarafların or­tak imzasıyla böyle bir sözleşme düzenlemeleri halinde bu geçerli olur. Yargıtay bu tür işlemlere “İNANÇLI İŞLEMLER” demektedir. Tarafla­rın yapmış olduğu sözleşmenin resmi şekilde yapılması şart olmadığı gibi sözleşme tarihinin de işlemden önce veya sonra olmasının işlemin geçerliliği açısından bir önemi yoktur.

Bir başka deyişle gayrimenkul satım işlemi ancak resmi şekilde ya­pılmakla geçerli olacak iken ve taraflar tapu memuru önünde iradelerini beyan ederek satış akdi yapmış iseler de gerçekte bu işlemin satış işlemi olmadığına ve bu işlemin muvazaalı bir işlem olduğuna ilişkin ve işle­minde resmi şekilde yapılması zorunlu değildir.

Esasen muvazaa’ya ilişkin sözleşmenin yazılı olması koşulu bir sıh- hat(geçerlilik) şartı olmayıp bir kanıtlama aracıdır.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.01.2020 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Atalay A. ile temyiz edilen davacı vekili Avukat Rüstem G. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin ka­bulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları din­lendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gülçin T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alın­dı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
205
Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil is­teğine ilişkindir.

Davacı, adına kayıtlı 185 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümü, dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek söz­leşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, icra takibi ile karşı karşıya kalmasından dolayı bu zor du­rumundan faydalanan davalı ve şirketin, borcun taraflarından ödenerek taşınmazın satışını durdurabilecekleri telkini üzerine ve borcun yapılan­dırılması, tasfiye ve kredilendirilmesi amacıyla taşınmazı devrettiğini, yapılan işlemin muvazaalı olduğunu, gerçek bir satış iradesi bulunma­dığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adı­na tescilini istemiştir.

Davalı, emlak alım-satım işi ile iştigal etmesinden dolayı, dava ko­nusu taşınmazı ve dava dışı başka bir taşınmazı ileride satarak kar elde etmek amacıyla bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, davacmın bah­settiği sözleşmelerde imzasının olmadığını, bu nedenle sözleşmelerin kendisini bağlamadığını, taşınmazın satışından elde ettiği para ile dava­cının borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın sübut bulduğu gerekçesi ile davanın kabulü­ne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, çekişme konusu 185 par­sel sayılı taşınmaz üzerindeki dubleks mesken nitelikli 5 nolu bağımsız bölümün tamamı davacı Aylin G. adına kayıtlı iken, davacıya vekaleten dava dışı Enis Yüksel tarafından 01.06.2012 tarihli satış işlemi ile davalı Yener’e temlik edildiği, davacının dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek sözleşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere taşınmazmın devredildiğini, gerçek iradesinin satış olmadığını ileri süre­rek eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır.

İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve dev­redilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

206
Hüseyin KOVAN
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Bilindiği üzere, Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçti­hadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlan­dırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gerekli­dir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kap­samının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağ­daştır ılamaz.

Somut olaya gelince; davacının yazılı delil olarak dayandığı 31.05.2012 tarihli Taşınmaz Satış Sözleşmesi ve yine 31.05.2012 tarihli “Taşınmaz Satış Sözleşmesi Ek” başlıklı belgelerin davacı Aylin G. ile dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti arasında imzalandığı, söz konusu belgelerde davalının imzasının bu­lunmadığı anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca; inançlı işleme dayalı iddianın anılan İçtihadı Bir­leştirme kararı kapsamında belirtilen şekilde yazılı delille ispatlanama- dığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı de­ğerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hük­mün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tari­hinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen­den alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.01.2020 tarih 2016/16778 Esas 2020/409 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
207
Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davalı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davada dayanılan 9.12.1993 günlü sözleşme tapuda de­vir tarihi olan 13.4.1992 tarihinden sonraki bir tarihi taşıdığından bahisle kanıtlanmayan davanın reddine karar vermiştir.

İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üze­re mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç ko­nusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde ina­nana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanı­lan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşulla­ra uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tek­rar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklen­mektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun da­va yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18. maddesi ile 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından alır. Sözü edilen bu karar uyarınca inanç ilişkisinin ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Kısaca, inanç ilişkisinin varlığını kabul ede­bilmek için yazılı bir sözleşmenin açıklanan nitelikte bir yazılı delil bu­lunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elin­den çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan

208
Hüseyin KOVAN
bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlik­te inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir bel­genin varlığı aranır. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde belge varsa HUMK’nun 292. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.

Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; İmza ve içeriği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmayan 9.2.1993 tarihli belge inanç sözleşmesinin varlığını kabul etmeye yeterlidir. Bu belgenin aktin yapıldığı 13.4.1992 tarihinden sonra düzenlenmesinin bir önemi yoktur. Çünkü 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Yargıtay İçtihadı Birleş­tirme Kararının yorum yolu ile genişletilerek bir taraf aleyhine durum yaratılması da İçtihadı Birleştirme Kararı ile amaçlanan sonuca uygun düşmez.

Mahkemece mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esası incele­nerek bir hüküm kurulması gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir … gerek­çesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargı­lama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin 1090 parsel no.lu taşınmazda 700 m2’lik kısmını kendi üzerinde bırakıp kalan bölümünü davalıya satmak için anlaştığını, tapuda ifraz işlemi o anda yapılamadığı için tarafların kendi aralarında yazılı bir inanç sözleşmesi yaparak, taşınmazın tamamının davalıya tapudan devrinin yapılacağını, fakat 700 m2’lik kısmın satışa konu olmayıp davacıya ait olduğunu, ileride ifraz işlemi mümkün oldu­ğunda 700 m2’lik taşınmazın tapusunun satıcı davacıya iade edeceğinin kararlaştırıldığını belirterek, 1090 parsel no.lu taşınmazdaki davalı adına kayıtlı tapu hissesinin 700 m2’lik arzi bölümüne isabet eden 700/4730 m2’lik hissesinin iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece; taraflar arasında yapılan inanç sözleşmesinin en geç resmi senedin yapıldığı tarihe kadar yapılması gerektiği, olayda ise bu tarihten sonra taraflar arasında yazılı sözleşme yapıldığı, söz konusu belgenin inançlı belge olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
209
Özel Dairece; hüküm yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; ye­rel mahkemece ilk kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tara­fından temyiz edilmiştir.

Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasın­daki satış işleminin tapuda 13.04.1992 tarihinde gerçekleşmesi, inançlı işleme konu belgenin satış işleminden sonra 09.02.1993 tarihinde düzen­lenmesi karşısında, bu belgenin inanç sözleşmesi olarak kabul edilip edi­lemeyeceği, görülmekte olan davada ispat vasıtası olarak değer verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmeden önce, konuya iliş­kin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde fayda bulunmaktadır.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapı­lan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraf­larının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mül­kiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanı­lan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşulla­ra uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tek­rar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklen­mektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun da­va yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için baş­vururlar.

210
Hüseyin KOVAN
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nede­niyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesi­ni istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına sat­mamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda bir borcu kalmıştır.

Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalma­dığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.

Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uy­gun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı ve­ren geçerli sözleşmelerdir(Borçlar Kanunu mad.81). Anılan sözleşmeler­de, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirler­ken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleye­bilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşme­lerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraf­larına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.

Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğura­cağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleş­mesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluş­turmayacağıdır.

Bilindiği üzere, İnanç Sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İnançları Birleş­tirme Kararından almakta, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan mu­vazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
211
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına ger­çek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde ve­kilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizleme­ler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın ko­runması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisin­de, mülkiyette halefi yet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefi yeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve deva­mına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu dü­şünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muva­zaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18.maddesi kapsamında düşü­nülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatı­nın mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İnançları Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Ka­rarında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemle­rini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.

Anılan İnançları Birleştirme kararının sonuç ölümünde ifade olunduğu üzere, inanç sözleşmesi olarak anılan bu belgenin sözleş­meye taraf olanların imzasını içermesi yeterli görülmüş olup, hiçbir yerinde inançlı işlemin dayandığı yazılı belgenin, en geç işlem tari­hinde veya daha önceki bir tarihte düzenlenmiş olması gerektiği hu­susu tartışılmadığı gibi değinilen bu konuda en ufak bir açıklamada dahi bulunulmamıştır. Bunun dışındaki bir kabul, İçtihadı Birleştirme

212
Hüseyin KOVAN
kararının kapsamının genişletilmesi anlamını taşıyacağından, bu du­rum hukuk düzeni tarafından kabul edilemez.

Öteki deyişle, İnanç Sözleşmesine dayalı iddiaların şekle bağlı olmayan, tarafların imzasını taşıyan yazılı belge ile kanıtlanabileceği, inançlı işleme konu belgenin, akit tarihinden önce ya da sonra düzen­lenmesinin sonuca etkili olmadığı İnançları Birleştirme Kararının do­ğal bir sonucudur. Sözü edilen kararın gerekçesinde yazılı belgenin akitten önce veya sonra düzenlenmesi gerektiğine; diğer bir deyişle akitten sonraki tarihi taşıyan belgenin geçerli olamayacağına dair bir ifade ya da hüküm yer almadığı gibi sonuç bölümünde de yalnızca “nam-ı müstear davalarının mesmu ve yazılı delil ile ispatının caiz olduğuna” hükmedilmiştir.

İnançları Birleştirme Kararının içeriğinde yer almayan belgenin akit tarihinden önce düzenlenmesi gerektiği yönündeki ek koşulun yorum yolu ile de olsa İnançları Birleştirme Kararı kapsamına alınma­sı mümkün değildir. (Ergun Özsunay, s.121; Gülay Öztürk, s.56)

Kaldı ki, haricen düzenlenen ve herhangi bir resmi makamın ona­yını taşımasına gerek bulunmayan bir belgeye akit tarihinden sonra düzenlenmesine rağmen, akit tarihinden önceki tarih atılmak suretiyle geçerlik kazandırılması ve böylece aranan şekli niteliğin verildiğinin kabul edilmesine karşılık işlem tarihinden sonraki bir tarih atılması durumunda belgenin geçerli kabul edilmemesi hali çelişki doğurmak­tadır.

Diğer yandan olayın çözümünde esas olan yanların iradesidir. İnançlı İşlemlerde inanan belirli bir amaç için taşınmazı satış biçi­minde temlik etmekte, fakat taraflar amaç gerçekleştiğinde, taşınma­zın iade edilmesinde sözleşmektedirler. Yanlar satış (temlik) işleminin yapıldığı sırada koşulların oluşması durumunda taşınmazın, iade edildiğini kararlaştırmaktadırlar. Olaya bu açıdan bakıldığında, irade­lerin yazılı biçime bağlanması zamanının diğer bir deyişle resmi söz­leşmenin yapılmasından önce veya sonra olmasının sonuca bir etkisi olmamalıdır. Zira, temliki işlemin yapıldığı tarihte var olan irade akit­ten önce; akit tarihinde ya da akit tarihinden sonra yazılı belge ile teyit edilmiş olmaktadır.

İnanç sözleşmelerinin hukuki dayanağını anlattıktan sonra uyuş­mazlığın çözümünde faydalı olacağı düşünüldüğünden ispat hukuku açısından da konuya bakılması gerekmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
213
İnançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen taraf 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun ö.maddesi uyarınca iddiasını ispat etmek zorundadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin yazılı olması koşulu geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve uygulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir. (Eraslan Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa dava­ları, 2. Baskı, sayfa 34; Güray Öztürk, İnançlı İşlemler, Yetkin Yayınla­rı 1998, s.58, 89, 160, 167; Doç. Dr. Ergün Özsunay, Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta İnançlı Muameleler, Cezaevi Matbaası, 1968 ba­sım, s.98, 99) Kazandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç söz­leşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı ya­pılması zorunlu ve yeterlidir. Nitekim bu husus yukarıda etraflıca açıklandığı üzere 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kara­rında da açıkça belirtilmiştir.

Öteki deyişle, tapulu taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılması gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6sayılı İnançları Bir­leştirme Kararının bir gereğidir.

İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmadı­ğından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış değil­dir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem (hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin ispatında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir.

Konusu menkul ve tapusuz olan inançlı devirler, Medeni Kanu­nun 763/1 (687/1), 977/1 (890/1), 979/2 (892/2) maddelerine göre hiçbir şekle bağlı olmaksızın zilyetliğin devri suretiyle gerçekleştirildiğin­den, dava değeri (inançlı işlemin konusu) Hukuk Usulü Muhakemele­ri Kanununun 288.maddesinde öngörülen miktarı geçmediği sürece, inançlı işlem, tanık dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.

Ne var ki, inanca dayanan temliki işlem, uygulamada en çok rast­lanan şekliyle, resmi veya yazılı bir sözleşme ile gerçekleştirilmiş ve açılan davada da o sözleşmenin aksi iddia edilmekte veya açılan dava o yazılı veya resmi sözleşmenin niteliği, tarafları gibi bazı unsurlarını değiştirmekte ise, davanın Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 290. maddesine göre yazılı delil ile ispatı gerekmektedir. 05.02.1947

214
Hüseyin KOVAN
tarih 1945/20 Esas, 1947/6 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Karan ile de anılan madde hükmüne uygun kural getirilmiş, ancak resmi sözleş­menin aksinin yazılı sözleşme ile ispatını yeterli görmüştür. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, s.45,46).

Esasen, yazılı şeklin, kanıtlama aracı olduğu ilkesinden hareketle uygulamada, yine ispat vasıtası olarak yemin (HUMK. m.337), ikrar ve kabul, tarafı bağlayıcı kabul edilmiş davanın (iddianın) kanıtlanabile­ceği sonucuna varılmıştır.

Uygulama bununla da yetinmemiş, yazılı delil başlangıcı sayıla­bilecek belge ve vakıaların tamamlayıcı kanıtlarla (HUMK. m.292), inanç sözleşmesinin varlığını kanıtlayabileceğini kabul etmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 23.05.1990 gün ve 1990/1-2002- 315; 17.10.1990 gün ve 1990/14-325-492; 29.06.2005 gün ve 2005/14-395- 421; 1.7.2009 gün ve 2009/13-222 E., 2009/299 K.; 28.12.2005 gün ve 2005/ 14-677-774; 13.5.1992 gün ve 1992/14-249 E., 1992/323 K. sayılı kararla­rında da bu ilkeler benimsenmiştir.

Tüm bu ve benzeri kararlar, iyi niyetin hukukumuzun çatısı ol­duğu kadar, hakkaniyete ilişkin kuralların da hukukun temeli olma­sının bir sonucudur.

Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uy­gulamada kabul edile gelen bir olgudur.

Somut olaya gelince; dava konusu payın ilişkin bulunduğu 1090 parsel nolu taşınmazın tamamının, davacı adına kayıtlı iken, 13.04.1992 tarihinde satış gösterilerek davalıya devir edildiği, daha sonra taraflar arasında davada dayanılan inançlı işleme konu olan 09.02.1993 tanzim tarihli adi yazılı belgenin düzenlendiği, belgedeki imzaların ta­raflara ait olduğunun, 18.06.2008 tanzim tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile anlaşıldığı, belge içeriğinde aynen;

“…Güvercinlik mevkiinde bulunan 3000 m2 miktarındaki tarlanın tamamını tapudan Mehmet A.’e devir ettim. Tapuda bölme işlemi olma­dığından dolayı bu işlem yapılmış olup, Mehmet A. iş bu senet gereğince 700 m2 miktarındaki taşınmazın tapusunu ilerde Mehmet Ç/ya devir edecektir. Bunun dışında Mehmet Ç. ile Mehmet A, arasında herhangi bir alacak ve verecek mevzusu yoktur. Tapunun 700 m2 miktarının devir

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
215
edilmemesi halinde ise işbu senet ve anlaşma gerekince Mehmet Çulcu o tarihteki tarlanın rayiç bedeli üzerinden bedelini almayı hak kazanmış­tır             ” yazdığı hususlarında ihtilaf bulunmamaktadır.

Her ne kadar söz konusu belge, işlem tarihinden sonraki bir tarih­te düzenlenmiş olsa da, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında belgenin yazılı olmasından başkaca bir şart aranmadığı do- layısı ile inanç sözleşmesinin düzenleme tarihinin işlem tarihinden önce veya sonra olmasının sonuca etkili olmayacağı ve hakkın elde edilmesini kısıtlamayacağı hususu yukarıda etraflıca açıklanmıştır.

İnançları Birleştirme Kararının başkaca kısıtlamalar veya şekil şartları öngördüğü sonucuna yorum yolu ile de ulaşılamayacağından söz konusu belgenin sözü edilen İnançları Birleştirme Kararına uygun bir ispat vasıtası olduğunun kabulü gerekmektedir.

Bununla birlikte yemin, ikrah, kabul ve yazılı delil başlangıcı gibi delillerin de işlem tarihinden sonraki bir tarihte ortaya çıkan deliller olmalarına rağmen ispat vasıtası olarak kullanılabilecekleri, istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları ile de sabit hale geldiğine göre ola­yımızda olduğu gibi tarafların imzasını içeren adi yazılı belgenin de düzenleme tarihine bakılmaksızın ispat vasıtası olarak ileri sürülme­sinde bir engel bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.

Ayrıca, söz konusu belge içeriğinin tarafların gerçek iradesini yansıttığı açıkça anlaşılmaktadır. Hukukun amacının adaleti gerçek­leştirmek olduğu hususu göz önünde tutulduğunda, tarafların gerçek iradesini yansıtan ve hiçbir hukuk normu veya hukuk normu yerine geçebilecek bir düzenleme ile açıkça yasaklanmayan bir konuda ada­let ve hakkı, şekle kurban etmemek gerekmektedir.

Bununla birlikte, günlük hayatın bir parçası haline gelen ve hayatın her alanında toplumun her kesimi tarafından kullanılan inanç sözleşme­sinin de önünü daraltıcı yorumlarla kapatmamak, tam tersine genişletici yorumlarla önünü açmak gerektiği de her kesin kabulündedir.

Hal böyle olunca; Yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hu­kuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak, taraflar arasında düzenlenmiş 09.02.1993 tanzim tarihli bel­genin inanç sözleşmesi olduğu, tarihinin tapu devrinden sonraya iliş­kin bulunmasının sonuca etkili olmadığı, dolayısı ile ispat vasıtası olarak ileri sürülmesinde bir engel bulunmadığı kabul edilerek, dos­yada mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esasının incelenerek

216
Hüseyin KOVAN
bir hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı gerekçeyle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.14.07.2010 tarih 2010/14-394 Esas 2010/395 Karar”

B)                  TARAFLAR ARASINDAKİ SATIŞ İŞLEMİNİN
GERÇEKTE SATIŞ OLMADIĞINI, MUVAZAALI OLDUĞUNU
ÜÇÜNCÜ KİŞİLER İLERİ SÜREBİLİR Mİ?

Tapuda satış görünen işlemin gerçek satış olmadığını iddia edilme­sinde hukuki menfaati bulunan üçüncü kişiler bu işlemin muvazaalı ol­duğunu ileri sürebilecekleri gibi bu iddialarını da yazılı delil şartı olmak­sızın her türlü delil ile ispat edebileceklerdir.

Yargıtay muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tes­cil -Tazminat davalarında mirasçıları üçüncü kişi olarak kabul etmekte- dir.Bu nedenle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil-tazminat davalarında davacılar davasının her türlü delil ile ispat edebileceklerdir.

SORU – 33
MURİSİN, İŞLEM TARİHİNDE TEK MİRASÇISI OLAN KİŞİ İLE
YAPTIĞI ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA AKDİ KARŞILIĞI OLARAK
TEMLİK ETTİĞİ TAŞINMAZLAR NEDENİ İLE MURİS MUVAZAASI

HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİLİ
DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Açılabilir, işlem tarihinde murisin tek mirasçısı olan kişinin, muris ile böyle bir sözleşme yapması, hayatın olağan akışına uygun değildir. Zira, o tarihte başka mirasçı yoktur, ve murisin tüm mal varlığı esasen bu mirasçının olacaktır. Dolayısıyla işlem tarihinden sonra murise mi­rasçı olan kişilerin, kendilerinden mal kaçırmak amacı ile muvazaalı ola­rak bu işlemin yapıldığı iddiası ile tapu iptal davası açabilecektir. Bu du­rumda mahkeme, murisin gerçek iradesinin ne olduğunu ve muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığını araştıracaktır.

Ölünceye kadar bakma sözleşmesi TBK.nun 611. maddesinde dü­zenlenmiş olup “Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusu­nun, bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım ala­caklısının da bir mal varlığını yada bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir.

Bakım borçlusu bakım alacaklısı tarafından mirasçı atanmışsa ölünceye kadar bakma sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanır.” Demektedir. Aynı düzenleme TBK.nundan önce yürürlükte bulunan 818 sayılı BK.nun 511 maddesinde de mevcut idi.

Dava, ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tes­cil istemine ilişkindir

Karşı dava da ise, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin muvazaaya dayalı olduğu ileri sürülerek sözleşmeni iptali, olmadığı takdirde tenkis talebinde bulunulmuştur.

Mahkemece, dava konusu………….. parsel sayılı taşınmazlarda davalılar­dan A ..adına olan payların tapu kaydının iptali ile iptal edilen payların karşı davacı Unzile adına tesciline, muris Safiye ile davacı arasındaki … günlü ölünceye kadar bakma sözleşmesinin muvazaa nedeni ile geçer­sizliğine karar vermiştir.

Hükmü asıl davanın davacısı temyiz etmiştir. Ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen iki ta-

218
Hüseyin KOVAN
raflı sözleşme türündendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı sözleşme konusu eşya mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme bakım borçlusu da alacaklısına yasanın öngördüğünü anlamda bakıp gözetme yükümlülü­ğü altına girer.

Bakıp gözetme koşulu ile yapılan temlik işleminin geçerli olması için sözleşmenin yapıldığı tarihte, bakım alacaklısının özel bakım ihtiya­cı içinde bulunması zorunlu değildir. Bakım ihtiyacının sözleşmeden sonra olması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş olsa da sözleşmenin geçerliliğini etkilemez.

Miras bırakanın ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı tem­likin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, sözleş­me tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, murisin elinde bulunan malvarlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların gözünde tutulması gerekir.

………… Somut olayda 1901 doğumlu olan Muris Safiye sözleşmenin yapıldığı 1994 tarihinde 93 yaşındadır. 1996 yılında da ölmüştür. Söz­leşmenin yapıldığı tarihte tek mirasçısı davacı Mehmet’tir. O tarihte mu­risin tek mirasçısı olan davacı ile esasen ölümünden sonra terekesi Meh­met’e geçeceğinden ölünceye kadar bakma sözleşmesini yapmasını ge­rektiren bir neden yoktur. Zira Mehmet dışındaki diğer mirasçısı karşı davacı Unzile mevcut veraset ilamının iptalini sağlayarak mirasçı olmuş­tur. Diğer taraftan muris safiye’nin tüm mal varlığı … günlü bakma söz­leşmesine konu edilmiştir. Görülüyor ki muris Safiye’nin tüm malvar­lığını bakma sözleşmesini bedeli olarak kabul etmek suretiyle bakım sözleşmesi yapmasını gerektiren neden de bulunmamaktadır. Bu söz­leşmenin aslında bakıp gözetilme koşulu ağırlıklı değil sonradan or­taya çıkan mirasçıdan mal kaçırma düşüncesi ile yapıldığı, muvazaa ile illetli olduğu açıktır.

Mahkemece bu saptamalar yapılarak karşı davacının muvazaa id­diasıyla açtığı sözleşmenin iptali istemini içeren davasının kabulünde bir yanılgı yoktur. Öte yandan, aynı konuda açılan ve davacı lehine ke­sinleşen davada muvazaa savunması olmadığından, önceki dava ekleri dava için hukuki nitelikte emsalde teşkil etmez.

Her ne kadar mahkemece HUMK’un 74. Maddesinde hükme bağla­nan taleple bağlılık kuralı hilafına dava konusu taşınmazlardaki davalı­lardan Adil adına olan payların diğer davalı Ünzile adına tesciline karar

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
219
verilmiş olması yasaya uygun değil ise de temyiz edenin sıfatına göre bu hususta bozma nedeni yapılmamıştır.

Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre davacı Mehmet’in tüm temyiz iddialarının reddi ile usul ve yasaya uy­gun olan hükmün ONANMASINA.

“l.HD.26.10.2007 tarih 2007/9669 Esas 2007/12828 karar”

Dava, Borçlar Yasasının 18.maddesinden kaynaklanan muris muva­zaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil isteğine ilişkindir.

Davalı, davanın reddini savunmuş, mahkemece temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Miras bırakan M… A…’nın 6.8.2006 tarihinde vefat ettiği, mirasçıları olarak davanın tarafları ile dava dışı M… A../nin kaldıkları, murisin 709 nolu parseldeki 192/384 arsa paylı l.kat 1 nolu meskenin 1/4 payını uh­desinde bırakıp 3/4 payını 4.7.2006 tarihinde davalıya ölünceye kadar bakma akti ile temlik ettiği kayden sabittir.

Bireylerin yaşlanma ve yaşlılıkta yalnız kalma korkuları ölünceye kadar bakma sözleşmesinin doğumuna yol açmıştır. Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri ivazlı sözleşme türlerinden olup nitelik itibarıyla güvence sağlayan akitlerdendir.

Bu tür akitlerin hedefi maddi bir destek elde etmek değil bakım ala­caklısının sosyal durumuna uygun bir bakım elde etmektedir.

Borçlar Yasasının 511.maddesi bakımından alacaklıları yönünden gerçek kişi olması dışında özel bir nitelik öngörmemiştir. Bakım alacaklı­larının akit sırasında özel bakıma muhtaç olmasını aramak yasada yer almayan bir unsuru ilave etmek olur. Bu ihtiyacın akitten sonra doğması yada alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş olması da aktin geçerliliğine etkili olmaz.

Öte yandan her ne kadar evladın gücünün elverdiğince ebeveynine yardımcı olması özel bazı koşulların gerçekleşmesi durumunda yasal bir görev olabileceği düşünülebilirse de, bu yardım ve bakım genelde yasal zorunluluk olmaksızın daha çok insancıl yönü ağır basan, belki de ev­rensel bir ahlak kuralıdır.

Tüm bu açıklamalara karşın kural olarak bu tür sözleşmeye dayalı temliklerin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi mümkündür.

220
Hüseyin KOVAN
Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca baktığımızda; ölünceye kadar bakma aktinin yapıldığı 4.7.2006 tarihinde murisin 80 yaşında olduğu, uzun yıllardır davalı ile birlikte oturdukları ve bakımının da­valı tarafından yapıldığı, kanser hastalığına yakalandığı ve bu hasta­lıktan öldüğü, diğer çocuklarının murisle ilgilenmedikleri, murisin müstakil malik olduğu başka taşınmazlarının da bulunduğu mal ka­çırmayı amaçlasaydı o taşınmazlarını da temlike konu edebileceği, çe­kişmeli 3/4 payın davalıya temlikinin makul sınırlar içinde kaldığı anlaşılmaktadır.

Tüm bu nedenlerle ölünceye kadar bakma sözleşmesinin diğer mi­rasçılardan mal kaçırma amaçlı dolayısı ile muvazaalı olmadığı gözeti­lerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK/nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.11.02.2009 tarih 2009/1006 Esas 2009/1688 Karar”

SORU – 34
MUVAZAALI İŞLEMLERDE TAPUYA GÜVEN İLKESİ KORUNUR MU? BİR BAŞKA DEYİŞLE MUVAZAALI ŞEKİLDE BİR GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİDEN, BU GAYRİMENKULÜ SATIN ALAN İYİ

NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN İKTİSABI KORUNUR MU?

“KÖTÜ”NİYET İDDİASI BİR DEF İ MİDİR YOKSA İTİRAZ MI?

MAHKEME NİN BU DURUMU RE SEN
DİKKATE ALMASI GEREKİR Mİ?

Türk Medeni Kanunu nun 1023. maddesi, “Tapu kütüğündeki tesci­le iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçün­cü kişinin kazanımı korunur.” Hükmünü içermektedir

Taşınmazı satın alan kişi, malik’in muvazaalı bir işlem ile taşınmaza sahip olduğunu bilmiyor ve bilmesi bu kişiden beklenmiyor ise yani iyi niyetli ise bu kişinin iktisabı korunur.

“Kötü” niyet iddiası bir defi olmayıp, itirazdır. Davanın her aşama­sında ileri sürülebileceği gibi mahkeme de kendiliğinden satın alan kişi­nin iyi niyetli olup olmadığını araştırmakla yükümlüdür.

Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların kabulüne iliş­kin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak sapta­nan 27.02.2018 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden da­valı Turan Ö. vekili Avukat Serkan D. geldi, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz eden birleştirilen dosya davalısı Nusret E. vekili Avukat, temyiz edilen davacılar Naciye D. vd. vekili Avukat gelmediler, yok­luklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Merve A. tarafından düzenle­nen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşü­lüp düşünüldü:

Asıl ve birleştirilen dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

222
Hüseyin KOVAN
Asıl ve birleştirilen dosya davacıları, mirasbırakan anneleri Hatice E.’in maliki olduğu 2161 ve 2176 parsel sayılı taşınmazlarını dava dışı oğlu Basri’nin manevi baskısıyla bilerek ya da bilmeyerek uzaktan akra­bası olan davalı Turan O.’e satış suretiyle temlik ettiğini, onun da diğer davalı Nusret’e devrettiğini, işlem tarihinde mirasbırakanın temyiz kud­retini haiz olmadığını, davalıların ve dava dışı Basri’nin mirasçıları miras payından mahrum bırakmak amacıyla el ve işbirliği içinde hareket ettik­lerini ileri sürerek, tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında ad­larına tescile karar verilmesini istemişlerdir.

Asıl dosya davalısı Turan, çekişme konusu taşınmazları dava tari­hinden önce temlik ettiğinden kendisine husumet yöneltilemeyeceğini belirterek davanın esastan da reddini savunmuştur.

Birleştirilen dosya davalısı, Nusret ise tapu kaydma güvenerek taşın­mazları iyiniyetle iktisap ettiğini bildirip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın ispatlandığı gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Hatice E.’e veka­leten dava dışı Zehra E.’in mirasbırakanın maliki olduğu 2161 ve 2176 parsel sayılı taşınmazlarını 28.11.2008 tarihinde davalı Turan Ö.’e satış suretiyle devrettiği, Turan’ın da dava konusu taşınmazları 08.03.2012 tarihinde davalı Nusret E/a temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki; tapu iptal ve tescil davaları kayıt maliki ya da malikleri aleyhine karşı açılır. Bu şekilde açılan dava sonucu verilecek hüküm infaz kabiliyeti taşır. Kayıt malikinin taraf olmadığı bir dava so­nunda verilecek hüküm malikin taşınmaz mülkiyetini yitirmesi sonucu­nu doğurur ki bu da hem Anayasanın 35. maddesinin teminatı altında bulunan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 683. ve devamı maddelerinde düzenlenen mülkiyet hakkına aykırı düşer, hem de gerek 1086 sayılı HUMK’nun gerekse 6100 sayılı HMK’nun temel ilkesi olan, davada karar altına alınacak hakkın ilgilisinin, davacı ve davalı sıfatı ile yer alması il­kesi zedelenmiş olur.

Somut olayda, davanın 16.03.2012 tarihinde açıldığı, davalı Turan O.’ün çekişme konusu taşınmazları 08.03.2012 tarihinde birleşen dosya davalısı Nusret’e temlik ettiği, dava tarihi itibariyle davalı Turan’ın ma­lik sıfatı taşımadığı gözetilerek davalı Nusret açısından davanın pasif husumet yokluğu gerekçesiyle reddedilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
223
Diğer taraftan, son kayıt maliki davalı Nusret’in 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 1023. maddesi uyarınca ediniminde iyi niyetli ol­duğu taktirde yasal koruma altında olacağı kuşkusuzdur. Ancak, mah­kemece bu yönde yapılan araştırmanın hüküm kurmaya yeterli olduğu­nu söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır.

Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişi­lerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ileride kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi ni­yetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mal­larda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. mad­desinin özel hükümleri getirilmiştir.

Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise, bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliği­ni (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından do­ğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. mad­desinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024. maddenin 1. fıkrasına göre ”Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” biçi­minde öngörülmüştür.

Tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, top­lum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.

Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse, diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.

Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi

224
Hüseyin KOVAN
niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin top­lanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

Nitekim bu görüşten hareketle, ”kötü niyet iddiasının defi değil iti­raz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksı­zın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultu­da gelişmiştir.

Hâl böyle olunca, asıl dosya davalısı Turan’ın tapu kayıt maliki ol­madığı gözetilerek pasif husumet (sıfat) yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi, birleşen davada ise davalı Nusref in iyiniyetli olup olmadığının belirlenmesi için tüm delillerin yukarıda değinilen il­keler ile birlikte değerlendirilmesi, gerekirse tanıkların tekrar dinlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi, gerekirken eksik araştırma ile yeti­nilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Asıl ve birleştirilen dosya davalılarının yerinde bulunan temyiz itiraz­larının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalı vekili için 1.630.00.-TL. duruşma vekâlet ücreti­nin temyiz edilen davacılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.27.02.2018 tarih 2015/8733 Esas 2018/1216 Karar ”

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla;Mahkemece, da­vanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan H./in 19.04.2002 tarihinde öldüğü, geriye davacı kız çocukları ile dava dışı oğ­lu i.bıraktığı, dava konusu taşınmazların geldisini oluşturan 431 ada 6 parseldeki % payının tamamını, 27.03.1995 tarihinde dava dışı oğlu i.’e sattığı, İ/in de imar uygulamasıyla 3966 ada 3, 5, 6 ve 8 ile 431 ada 6 par­sel (artık parsel) olan bu taşınmazlardaki payını 13.08.1999 tarihinde eşi­nin kardeşinin eşi olan davalı a.satış suretiyle devrettiği, 431 ada 6 parse- lin(artık parsel) 2007 yılında imar uygulaması gördüğü 3608 ada 5, 7, ve

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
225
8 parsellerin oluştuğu, bu suretle dava konusu taşınmazlarda ¥2 pay sa­hibi olan davalının rızai taksim sözleşmesi ile 3966 ada 6 parsel dışındaki tüm taşınmazlarda tam malik olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 237 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; dava dışı İ/in miras bırakanın tek erkek çocu­ğu olduğu, eşi ve çocuklarıyla birlikte babası miras bırakanın yanında kaldığı, alım gücünün bulunmadığı, miras bırakanın satım ihtiyacının olmadığı dosya kapsamı ve tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. O hal­de, ilk satış işleminin muvazaalı olduğu hususu kuşkusuzdur.

226
Hüseyin KOVAN
Kayıt maliki davalı A..in durumuna gelince; davalı A.in, miras bıra­kanın oğlu i/in eşinin kardeşinin eşi olması nedeniyle ilk temlik işlemi­nin muvazaalı olduğunu bildiği veya bilecek durumda olduğundan iyi niyetli olduğunun söylenemeyeceği ve TMK’nın 1023.maddesinin koru­yuculuğundan da yaralanamayacağı açıktır.

Hal böyle olunca, davalı adına kayıtlı olup, miras bırakandan dava dışı I. aracılığı ile edinilen paylar bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıkla­nan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK/nm 428.maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.28.5.2013 tarih 2 013/5 3 79 Esas 2013/8683 Karar”
SORU – 35
MUVAZAA İDDİASI NASIL İSPAT EDİLEBİLİR?
Burada muvazaa iddiasını ileri süren kişinin konumuna göre ikili bir ayrım yapmak gerekir.

1-     Üçüncü kişilerin muvazaa iddiasını ileri sürmesi

Üçüncü kişiler yönünden muvazaa iddiası, tanık dahil her türlü de­lil ile ispat edilebilir.

2-     İşlemin taraflarından birisin muvazaa iddiasını ileri sürmesi

Muvazaa iddiasını işlemin taraflarından birisi ileri sürüyor ise, bu durumda, muvazaa iddiasını ileri süren taraf, bu iddiasını yazılı delil ile ispat etmek zorundadır. Yargıtay, bu tür işlemleri “İNANÇLI İŞLEM­LER” diye adlandırmakta olup, dayanağını da 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı olarak belirtmektedir.

Yargıtay çok önceki yıllardaki içtihatlarında

” İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye ta­raf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tari­hinde düzenlenmiş olması gereklidir” şeklinde iken daha yeni içtihat­larında inanç sözleşmesinin sözleşme konusu işlemden sonra yapılmış olmasını da kabul etmektedir.

Yazılı delil’in işlem tarihinden önce veya sonraki tarihli olmasının bir önemi olmadığı gibi inançlı olduğu iddia edilen işlem resmi şekilde yapılmış olsa bile tarafların kendi aralarında bu işlemin inançlı olduğuna ilişkin adi yazılı bir sözleşme yapmaları yeterli olup, inanç sözleşmenin de resmi şekilde yapılması zorunluluğu yoktur. Ancak bu durum sadece işlemin tarafları yönünden geçerli olup, bu kişiler yönünden hüküm ifa­de eder. Bir başka deyişle tarafların tapuda resmi şekilde yaptıkları bir gayrimenkul satış sözleşmesinin gerçekte inançlı olduğunu, kendi arala­rında yapmış oldukları bir adi yazılı sözleşme ile belirtmiş olsalar dahi, işlemin tarafları bunu tapudan iyi niyetli olarak taşınmaz iktisap eden üçüncü kişilere karşı ileri sürmeleri mümkün değildir. Yargıtay inanç sözleşmesinin geçerli olması için işlemin taraflarının ikisinin de imzası olmasının şart olmadığını kay den tapu maliki görünen kişinin, tek taraflı olarak bir başka dava dosyasında beyanda bulunmasının, veya herhangi bir resmi kurum veya kuruluşa veya bir başka kişiye yazdığı bir yazı ile

228
Hüseyin KOVAN
tapudaki işlemin inançlı bir işlem olduğunu belirtmesi halinde dahi inanç sözleşmesinin varlığını kabul ediyor, ayrıca yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge sunulması halinde, bu işlemin inanç sözleşmesi ol­duğuna dair tanık dinlenmesini de kabul etmektedir

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, borçlarını ödeyebilmek için dava konusu 1743 parseldeki fab­rika binasını satmaya karar verdiğini, bu süreçte davalının kendisine yar­dımcı olmak amacıyla taşınmazın belli bir payını alabileceği önerisi üzerine teklifi kabul ettiğini ve davalı ile taşınmazın 1/3 payının 633.000,00.-TL kar­şılığında devri hususunda anlaştıklarını ancak tapuda paylı devir yapıla­mayacağının bildirilmesi üzerine davalının, kalan 2/3 pay için devirden sonra yeni bir şirket kurularak bu şirkette hisse oranlarının ayarlanabileceği ve sorun kalmayacağı telkiniyle kendisini kandırdığını, iradesinin fesata uğratıldığını, hile ile sözleşme yapmaya sevk edildiğini ve 1743 parsel sayı­lı taşınmazını davalıya devrettiğini ileri sürerek 1743 parsel sayılı taşınma- zm davalı adına olan 2/3 payının iptali ile adına tesciline, mümkün olma­ması halinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,OO.-TLnin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, 10/01/2017 tarihli ıslah dilekçesi ile davalı tarafından ödenen bedelin mahkeme vezne­sine depo ettirilerek davalı adına olan tapu kaydının inançlı işlem nedenine dayalı olarak iptali ile adına tesciline, verilen sürede bedelin depo edile­memesi halinde taşınmazın 2/3 payının inançlı işlem nedeniyle iptali ile adına tesciline, mümkün olmaması halinde 2/3 payın hata, hile nedeniyle tapu kaydının iptali ile adına tesciline, bunun da mümkün olmaması ha­linde 2/3 paym değeri olan 2.003.428,58 TL’nm davalıdan yasal faizi ile bir­likte tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini, kira sözleşmesine gö­re 01/08/2009 tarihinden itibaren kira bedellerinin ödeneceği kararlaştırılmış olmasına rağmen davacının kira bedeli ödemediğini, taşınmazı resmi me­mur önünde yapılan satış akdi ile devraldığını, aksinin aynı kuvvette belge ile kanıtlanabilceğini, davacının ıslah dilekçesi vermesi üzerine başlangıçta dava konusu edilmeyen hususların ıslahla dava konusu haline getirileme­yeceğini, karar aşamasında yapılan ıslaha muvafakat etmediğini, ıslahın kötüniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine dair verilen karar İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi tara­fından kredi ödemelerinin yazılı delil başlangıcı niteliğinde olduğu, ta- şmmazın 2/3 payı için bu ödemlerin araştırılması ve sonucuna göre bir

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
229
karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile yerel mahkeme kararı kaldırılmış, mahkemece inançlı işlem iddiasının sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş, anılan kararın davalı tarafından istinaf edilmesi üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince 6100 sayılı HMK’nin 353/l.b.l maddesi gereğince istinaf başvurusu reddedilmiştir.

Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hande B.’nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelen­di, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bu­lunmamasına göre; davalının yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 102.640.65 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.03.02.2020 tarih 2019/3560 Esas 2020/512 Karar ”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.01.2020 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat Atalay A. ile temyiz edilen davacı vekili Avukat Rüstem G. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin ka­bulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları din­lendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gülçin T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alın­dı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil is­teğine ilişkindir.

Davacı, adına kayıtlı 185 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümü, dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek söz­leşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, icra takibi ile karşı karşıya kalmasından dolayı bu zor du­rumundan faydalanan davalı ve şirketin, borcun taraflarından ödenerek taşınmazın satışını durdurabilecekleri telkini üzerine ve borcun yapılan­dırılması, tasfiye ve kredilendirilmesi amacıyla taşınmazı devrettiğini,

230
Hüseyin KOVAN
yapılan işlemin muvazaalı olduğunu, gerçek bir satış iradesi bulunma­dığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adı­na tescilini istemiştir.

Davalı, emlak alım-satım işi ile iştigal etmesinden dolayı, dava ko­nusu taşınmazı ve dava dışı başka bir taşınmazı ileride satarak kar elde etmek amacıyla bedelini ödemek suretiyle satın aldığını, davacının bah­settiği sözleşmelerde imzasının olmadığını, bu nedenle sözleşmelerin kendisini bağlamadığını, taşınmazın satışından elde ettiği para ile dava­cının borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın sübut bulduğu gerekçesi ile davanın kabulü­ne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, çekişme konusu 185 par­sel sayılı taşınmaz üzerindeki dubleks mesken nitelikli 5 nolu bağımsız bölümün tamamı davacı Aylin G. adına kayıtlı iken, davacıya vekaleten dava dışı Enis Yüksel tarafından 01.06.2012 tarihli satış işlemi ile davalı Yener’e temlik edildiği, davacının dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti adına vekaleten imzalanan 31/05/2012 tarihli sözleşme ve ek sözleşme kapsamında teminat teşkil etmek üzere taşınmazının devredildiğini, gerçek iradesinin satış olmadığını ileri süre­rek eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır.

İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve dev­redilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Bilindiği üzere, Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçti­hadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
231
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlan­dırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gerekli­dir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kap­samının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağ­daştır ılamaz.

Somut olaya gelince; davacının yazılı delil olarak dayandığı 31.05.2012 tarihli Taşınmaz Satış Sözleşmesi ve yine 31.05.2012 tarihli ‘”Taşınmaz Satış Sözleşmesi Ek” başlıklı belgelerin davacı Aylin G. ile dava dışı SFR Gayrimenkul Pazarlama Danışmanlık Hizmetleri Ltd. Şti arasında imzalandığı, söz konusu belgelerde davalının imzasının bu­lunmadığı anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca; inançlı işleme dayalı iddianın anılan İçtihadı Bir­leştirme kararı kapsamında belirtilen şekilde yazılı delille ispatlanama- dığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı de­ğerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alı­nan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.01.2020 tarih 2016/16778 Esas 2020/409 Karar”

Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların kabulüne ilişkin olarak verilen karar asıl ve birleştirilen davada davalı Tayfun vekili tara­fından yasal süre içerisinde duruşma istekli, asıl davada davacı Ali Rahmi vekili tarafından katılma yoluyla süresinde temyiz edilmiş ol­makla, duruşma günü olarak saptanan 14.01.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat gelmedi, diğer temyiz eden davacılar vekili Avukat Nazlı D. geldi, duruşmaya başlandı, süre­sinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, du­ruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi

232
Hüseyin KOVAN
Mümine B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dos­ya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Asıl ve birleştirilen davalar tapu iptali ve tescil isteklerine ilişkindir.

Asıl davada davacı, davalı kardeşi ile birlikte yarı yarıya parasını ödeyip jest olarak dava dışı anneleri Ayşe A. adına tescil ettirdikleri 4 numaralı bağımsız bölümü, ortağı oldukları şirketin mevcut kredi bor­cunu ödemek için konut kredisi temin edebilmek amacıyla göstermelik olarak önce dava dışı Rıfat G.’e satış yoluyla devrettiklerini, daha sonra davalının taşınmazı devralmasıyla konut kredisi temin ettiklerini, söz konusu satışlar gerçek olmamasına rağmen davalının zamanla bu duru­mu inkar ettiğini ileri sürerek taşınmazın tespit edilecek değerinin yarı­sının tahsilini istemiş, 31.12.2014 tarihli ıslah dilekçesi ile taşınmazın mirasbırakanı Ayşe A. tarafından muvazaalı olarak temlik edildiğini, davalının bedel ödemediğini ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescile karar verilmesini talep etmiştir.

Birleştirilen davada davacı, mirasbırakan annesi Ayşe A.’nın maliki olduğu 4 numaralı bağımsız bölümün davalının kredi temin edebilmesi amacıyla önce dava dışı Rıfat’a, onun tarafından da davalıya muvazaalı olarak satış suretiyle devredildiğini ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescil istemiştir.

Asıl ve birleştirilen davada davalı, davacının herhangi bir alacağının söz konusu olmadığını, gerçekte satın aldığı taşınmazı emaneten annesi Ayşe adına tescil ettirdiğini, ihtiyaç duyunca da geri aldığını belirtip asıl ve birleştirilen davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalının taşınmaz bedelini ödediği iddiasını kanıtla­yamadığı, davalıya yapılan temlikin bedelsiz ve muvazaalı olduğu ge­rekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların kabulüyle tapu kaydının iptaline miras payları oranında davacılar adına tesciline karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden toplanan delillerden, mirasbırakan Ayşe A.’nın maliki olduğu 4347 ada 1 parseldeki 500/36218 payının tamamını 18.11.2005 tarihinde dava dışı Rifat G.’e satış suretiyle temlik ettiği, Rifat’ın da kat irtifaklı 4 nolu meskeni (500/36218 arsa paylı) 14.12.2005 tarihinde asıl ve birleştirilen davada davalı Tayfun’a devrettiği, 1928 do­ğumlu mirasbırakanın 12.03.2013 tarihinde öldüğü, geriye mirasçıları olarak tarafların kaldığı anlaşılmaktadır.

Asıl dava 31.12.2014 tarihli ıslah dilekçesi üzerine muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davası olarak nitelendirilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
233
Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237., (Borçlar Kanununun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ile durumun aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı ya­nın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki ger­çek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda mirasbırakanın kastının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığım ispat külfeti 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile Türk Medeni Kanunun (TMK) 6. maddesi gereği davacı tarafa aittir.

Ne var ki mahkemece asıl dava yönünden yukarıda belirtilen ilke çerçevesinde herhangi bir araştırma yapılmamıştır.

234
Hüseyin KOVAN
Hal böyle olunca, asıl davada yukarıda belirtilen ilkeler doğrultu­sunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üze­re karar verilmiş olması doğru değildir.

Birleştirilen davaya gelince; davacı Gülgün davada inançlı işlem hukuki sebebine dayanmış ancak iddiasını ispata elverişli yazılı delil ve­ya delil başlangıcı niteliğinde belge ibraz edemeyip davalıya yemin tekli­finde bulunmuştur. Davalı tarafından usulünce yemin edilmesi nedeniy­le birleştirilen davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı de­ğerlendirme ile kabulüne karar verilmesi de doğru değildir.

Kabule göre, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda dava değeri, dava konusu edilen taşınmazın ya da taşınmazların toplam değeri üzerinden davayı açan mirasçı ya da mirasçıların payına isabet eden değer olup, somut olayda davacının miras payına isabet eden ve harcı tamamlanan 200.000,00 TL değer üzerinden asıl dava davacısı lehi­ne vekalet ücreti tayini gerekirken eksik vekalet ücretine hükmedilmesi de isabetsizdir.

Asıl davada davacı Ali R. vekili ile asıl ve birleştirilen davada davalı Tayfun vekilinin değinilen yönler itibariyle yerinde görülen temyiz iti­razlarının kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yol­laması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASI­NA, sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince temyiz eden taraflardan gelen davacı Ali Rahmi A. vekili için 2.540.00.- TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz eden davalı-birleştirilen da­valı Tayfun Atilla’dan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.14.01.2020 tarih 2016/17745 Esas 2020/164 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tereke temsilcisi tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 09.01.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden asil davacı Süleyman Meral geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Metin Yılmaz vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildik-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
235
ten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selime S. T. tarafın­dan düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek ge­reği görüşülüp düşünüldü:

Dava, ehliyetsizlik ve inançlı işlem hukuksal nedenlerine dayalı ta­pu iptali ve tescil, bedel isteğine ilişkindir.

Davacı Tereke Temsilcisi, mirasbırakan Ahmet Y/ın paydaşı olduğu 1668 (yeni 149 ada 1 ve 8) parsel sayılı taşınmazda, 1500 m2’lik yer satma konusunda davalı kardeşiyle anlaştığını, ancak bu miktar, devir için ge­rekli 5000 m2’nin altında kaldığından payının tamamını vekili aracılığıy­la 30.09.1998 tarihinde satış suretiyle davalıya temlik ettiğini ve aynı gün devredilen paya isabet eden miktar içinde kalan 2250 m2 lik bölümün Ahmet’e ait olup, istenildiğinde iade edileceğine ilişkin harici sözleşme düzenlendiğini, ancak davalının iadeden kaçındığını, taşınmazın bir kısmının kamulaştırıldığını, temlik tarihinde Ahmet YılmazTn fiil ehliye­tini haiz olmadığını ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile Ahmet Yılmaz mirasçıları adına payları oranında tesciline, kamulaştırılan kısım için be­delin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davacı tarafından kendisine karşı daha önce aynı konuda açılan davanın reddine ilişkin olarak verilen kararın davacı tarafından temyizi üzerine dairece bozulduğunu, bozmadan sonra mahkemece da­vanın açılmamış sayılmasına karar verildiğini, Ahmet YılmazTn temlik tarihinde fiil ehliyetini haiz olduğunu belirterek davanın reddini savun­muştur.

Mahkemece, temlikin 30.09.1998 tarihinde yapıldığı, 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Ahmet Y.’ın, çe­kişme konusu 1668 parsel sayılı taşınmazdaki 714/1344 payını 30.09.1998 tarihinde satış suretiyle davalı kardeşi Metin’e temlik ettiği, Ahmet Y. vasisi tarafından davalı aleyhine temlik edilen paydan 2.250 m2 miktarın inançlı işlem hukuksal nedenine dayanılarak iptali istemiyle Suşehri As­liye Hukuk Mahkemesinde açılan 2008/79 esas sayılı davanın reddine karar verildiği, anılan kararın Dairece bozulması üzerine Suşehri Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2012/338 E. 2012/194 K. sayılı kararı ile davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği, kararın derecattan geçerek 08.09.2014 tarihinde kesinleştiği, mirasbırakanın 16.08.2007 tarihinde ölümüyle geriye mirasçı olarak eşi Sabiha ile çocukları Bahar Sevtap,

236
Hüseyin KOVAN
Ender, Rezzan, Yurdanur,Mehmet Kemal ve Aziz A.Tnkaldıkları, Su şehri Sulh Hukuk Mahkemesinin 2013/61E. 2014/152K. sayılı kararı ile murisin terekesine temsilci olarak davacı Süleyman Merakin atandığı, çekişme konusu taşınmazda davalının da 42/1344 payının bulunduğu, Ahmet Yılmaz’dan temlik aldığı 714/1344 pay ile birlikte davalının ta­şınmazda 756/1344 paya sahip olduğu, dava konusu parselin ifraz göre­rek 3167, 3168 ve 3169 sayılı parsellerin oluştuğu, bu parsellerde yapılan kadastro yenileme çalışmaları sonucunda 149 ada 1 ve 149 ada 8 parsel sayılı taşınmazlarda 756/1344 payın, 7 parsel sayılı taşınmazda 42/1344 payın davalı Metin adına tecsil edildiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki; bir davada, (Yargıtay Hukuk Genel Ku­rulunun, 11/04/1990 günlü, ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere) dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usûl ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Önem derecesine göre bu nedenlerin sırayla araştırılması gerekir.

Dava dilekçesi içeriğinden, ehliyetsizlik ve inançlı işlem hukuksal nedenlerine dayanıldığı anlaşılmaktadır.

Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması hâlin­de kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halin­de öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere; ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davalarının zamanaşımı ya da hak düşürücü süreye tabi olmadığı, davanın niteliğine göre bu tür iddiaların süreye tabi kılınmaksızın her zaman ileri sürülmesinin olanaklı bulunduğu tartışmasızdır.

Somut olayda, Adli Tıp 4. İhtisas Kurulu’nun 26.12.2008 tarih ve 4441 sayılı raporu ile mirasbırakanın 05.01.1998 tarihi itibari ile fiil ehli­yetini haiz olmadığı sabittir. Eldeki davada çekişme konusu 1668 (yeni­leme ile 149 ada 1, 7 ve 8)parsel sayılı taşınmazdaki 714/1344 pay 30.09.1998 tarihinde, bir başka anlatımla, mirasbırakan Ahmet YılmazTn fiil ehliyetini haiz olmadığı bir dönemde temlik edilmiştir.

Hâl böyle olunca, ana taşınmazda (eski 1668 parsel) davalı Metin’in 42/1344 pay sahibi olduğu gözetilerek, çekişme konusu 1668 (yenileme ile 149 ada 1, 7 ve 8) parsel sayılı taşınmazlarda Ahmet YılmazTn temlik ettiği 714/1344 dikkate alınmak suretiyle davanın kabulüne karar veril-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
237
mesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu şekilde dava­nın reddine karar verilmesi doğru değildir.

Davacı tereke temsilcisinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının ka­bulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.09.01.2020 tarih 2016113870 Esas 2020/113 Karar”

Taraflar arasındaki davadan dolayı İstanbul Anadolu 7.Asliye Hu­kuk Mahkemesinden verilen 07.07.2015 gün ve 2011/811 Esas – 2015/240 Karar sayılı hükmün onanmasına ilişkin olan 14.01.2019 gün ve 2016/3360 Esas – 2019/64 Karar sayılı kararın düzeltilmesi süresinde da­vacı vekili tarafından istenilmiş olmakla, dosya incelendi gereği görüşü­lüp düşünüldü:

Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil is­teğine ilişkindir.

Davacı, davalıdan aldığı 213.000-USD borcun teminatı olarak, 1539 parsel sayılı taşınmazdaki % payını davalıya temlik ettiğini, borç öden­diğinde taşınmazın iade edileceği ödenmediği takdirde taşınmazdaki 72 payın satılarak borcun ödeneceğinin kararlaştırılmış olmasına rağmen davalının taşınmazın devrine ve satışına yanaşmadığını, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ettiğini ileri sürerek tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuş, yargılama sırasında ölümü üze­rine mirasçıları davaya dahil edilmişlerdir.

Mahkemece, davalı Yusuf Y.Tn mirasçıları olan ve davaya dahil edi­len davalıların mirası reddettikleri ve kararın kesinleştiği, akitten doğan borcun yerine getirilmesinden artık davalıların sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin olarak verilen kararın, Dairece; de­ğişik gerekçe ile onanmasına karar verilmiş, ilama karşı davacı vekili ta­rafından süresinde karar düzeltme isteğinde bulunulmuştur.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; dava konusu 1539 parsel sayılı taşınmazın geldisi olan 1455 parsel sayılı taşınmazın 2116800/6773760 payı davacıya ait iken davacının payının tamamını 29.09.2000 tarih ve 4303 yevmiyeli resmi akitle davalı Yusuf Yıldız’a satış

238
Hüseyin KOVAN
suretiyle devrettiği, anılan taşınmazın 21.05.2001 tarih ve 2455 yevmiyeli işlem ile 1538 ve 1539 parsel sayılı taşınmazlara ifraz edildiği, çekişmeli 1539 parsel sayılı taşınmazın diğer paydaşı dava dışı Haşan Ç/in payının tamamını 09.10.2001 tarrihinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği, da­vacı ile davalı arasında 17.10.2001 tarihli inanç sözleşmesinin düzenlen­diği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapı­lan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraf­larının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mül­kiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniy­le, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini iste­mek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimse­nin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.

Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan mu­vazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.

Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına ger­çek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde ve­kilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizleme-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
239
ler” dışında,belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mül­kiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti dü­zeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, tem­sil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişiler­deki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğrula­dığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteli­ğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacı­na uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear dava­larının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hük- molunmuştur.

İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağ­layıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü,gerek işleyişi açısından,genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.

Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil et­mesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmeler­dir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.

İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlan­dırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gerekli­dir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kap­samının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağ- daştırılamaz.

240
Hüseyin KOVAN
Hükmün karar düzeltme aşamasında incelenmesi sırasında, davacı­nın, çekişmeli 1539 parsel sayılı taşınmazın geldisi olan 1455 parsel sayılı taşınmazdaki paylarını inançlı işlem ile temlik ettiği anlaşıldığına göre, davacının dava açma hakkının(sıfatının) bulunduğu ortadadır.

Öte yandan, davalı Yusuf’un yargılama devam ederken 13.02.2015 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak eşi Pakize ile çocukları Murat, Meral ve Seval’in kaldıkları, İstanbul Anadolu 7.Sulh Hukuk Mahkeme­sinin 2015/195 Esas ve 2015/229 Karar sayılı ilamı ile tüm mirasçılarının mirası reddettiği kayden sabittir.

Bilindiği üzere; yasal ve atanmış mirasçılar mirasbırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren 3 ay içinde mirası reddedebilirler. (Türk Medeni Kanunu 605/1-606. madde). Türk Medeni Kanunu’nun 611. maddesi hükmü gereğince de, yasal mirasçılardan biri mirası reddederse onun payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi hak sahipleri­ne geçer.

Hal böyle olunca, öncelikle davalı Yusuf’un mirasını reddeden mirasçıların mirasçısının bulunup bulunmadığının araştırılması, varsa bu kimselerin davacı tarafından davalı gösterilmesi sağlanarak yargı­lamaya devam olunması, mirasçı bulunmadığı takdirde ise, TMK’nın 640. maddesi uyarınca davalı Yusuf’un terekesine temsilci atandırıl- ması için davacıya süre verilmesi ve atanacak temsilci aracılığı ile yar­gılamanın sürdürülmesi gerekirken, bu usûli eksiklikler giderilmeden yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması hatalı olduğundan yerel mahkeme kararının bozulmasına karar vermek ge­rekmiştir.

Anılan bu husus karar düzeltme isteği üzerine, yeniden yapılan in­celeme sonucu anlaşıldığından, davacının bu yöne değinen ve yerinde görülen karar düzeltme isteğinin (6100 sayılı HMK’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince KABULÜ­NE, Dairenin 14.01.2019 gün ve 2016/3360 Esas 2019/64 Karar sayılı ona­ma kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, yerel mahkemenin 07.07.2015 tarih, 2011/811 Esas, 2015/240 Karar sayılı kararının yukarıda açıklanan nedenle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.08.01.2020 tarih 2019/3002 Esas 2020/36 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
241
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, ipoteğin terkini dava­sı sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabul kısmen reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili ve davalı Bekir tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.12.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılardan Öznur T. ve vekilleri Avukat Mürsel Ç. ile di­ğer temyiz eden davalı Bekir S. vekili Avukat Gül C.T. davalı T.C. Ziraat Bankası A.Ş. vekili Avukat Hülya I.G. geldiler, davetiye tebliğine rağmen davalı T. Yapı Taah. Tic. San. Ve Ziraai Ürün. Paz. Ltd. Şti. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildiril­di, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Hande B. tarafından dü­zenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği gö­rüşülüp düşünüldü:

Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil ile ipoteğin terkini olmadığı takdirde bedel isteklerine ilişkindir.

Davacılar, 4083 ada 3 parseldeki 2 ve 3 nolu bağımsız bölümleri kredi temini amacıyla davalı Bekir Samut’a devrettiklerini, kredi borcu ödendikten sonra taşınmazların tekrar kendilerine temlik edileceği husu­sunda davalı Bekir ile inanç sözleşmesi akdettiklerini, dava konusu ta­şınmazlar üzerinde dava dışı bankalar lehine ipotekler bulunduğunu, bunun karşılığı olarak 100.000,00-TL bedelli bononun Bekir S.a verildi­ğini ancak davalı Bekir’in kredi çekmemesine rağmen bağımsız bölümle­ri inanç sözleşmesine aykırı ve muvazalı olarak davalılardan T. Yapı Ltd Şti’ne temlik ettiğini, diğer davalı Ziraat Bankası lehine ipotek tesis edildiği­ni, Ziraat Bankası lehine koyulan ipoteğin dava konusu taşınmazların rayiç değerinin üzerinde olduğunu, davalı T. Ltd Şti’nin Afyonkarahisar’da faali­yet gösterdiğini, davalıların iyi niyetli olmadıklarını ileri sürerek 4083 ada 3 parseldeki 2 ve 3 nolu bağımsız bölümlerin davalı adına olan tapu kaydının tüm takyidatları ile birlikte iptaline ve adlarına tesciline olma­dığı taktirde bedelinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı Bekir Samut’tan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı T. Yapı şirketi, davaya konusu taşınmazların ticari amaçla kullanılan dükkanlar olup ticaret mahkemesi’nin görevli olduğunu, ta­şınmazları emlakçı ile irtibata geçerek satın aldığını, davalılardan Bekir Samut ile davacılar arasındaki inanç sözleşmesinden haberdar olmadığı­nı, davalı Bekir Samut; davacıların taşınmazları 274.000-TL satış bedeli

242
Hüseyin KOVAN
karşılığında devrettiklerini, davalı Ziraat Bankası; tapu siciline güvenile­rek işlem yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, tapu kayıtlarında inanç sözleşmesine ilişkin herhangi bir kayıt ve belge bulunmadığından davalılar T. Yapı Ltd. Şti. ile Ziraat Bankası yönünden açılan davanın reddine, dava konusu taşınmazların kredi temini için davalı Bekir’e devredildiği anlaşıldığından davalı Be­kir’in yaptığı bir takım ödemeler mahsup edilmek suretiyle bedel iste­minin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu 4083 ada 3 par­seldeki 2 ve 3 nolu dükkan vasıflı bağımsız bölümlerin davacılar tarafın­dan 25.09.2009 tarihinde davalı Bekir Samut’a satış suretiyle devredildi­ği, dava konusu taşınmazlara 27.07.2007 04.12.2007, 12.03.2009, 03.05.2011, 27.04.2011 tarihlerinde dava dışı bankalar lehine ipotek tesis edildiği, tüm ipoteklerin 19.01.2011 tarihinde tapu kayıtlarından terkin edildiği ve davalı Bekir’in her iki taşınmazı 24.11.2011 tarihinde davalı şirkete 200000-TL bedelle temlik ettiği, aynı tarihte davalı Ziraat Bankası lehine davalı şirketin aldığı kredi nedeniyle 1. dereceden 3.000.000-TL bedelli ipotek tesis edildiği, davacılar tarafından dosyaya sunulan ve da­vacılar ile davalı Bekir arasında düzenlenmiş “inanç sözleşmesidir” baş­lıklı belgede dava konusu taşınmazların davalı Bekir’e devredileceği, davalı Bekir’in HSBC bankasından temin edeceği kredinin borcu davacı Yahya tarafından ödendikten sonra taşınmazların bedelsiz olarak davacı Öznur’a temlik edileceğinin kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, davalı Ziraat Bankasının 24.11.2011 ta­rihinde lehine kurulan ipotek yönünden kötüniyetli olduğundan söz edi­lemeyeceğinden ipoteğin terkini isteminin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Diğer taraftan 25.09.2009 tarihli temli­kin inançlı işleme dayandığı sabit olup davacıların yukarıda değinilen yön itibariyle, davalı Bekir’in ise tüm temyiz itirazlarının reddine.

Davacıların diğer temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere, inançlı işleme dayalı davalarda iddianın 5/2/1947 ta­rih 20/6 İBK uyarınca yazılı delille ispatı gerekmektedir.

Somut olayda, davacıların ilk istemi tapu iptal ve tescil olup ilk el konumunda olan davalı Bekir tarafından imzası inkar edilmeyen “inanç sözleşmesidir” başlıklı belge ile davalı Bekir’e yapılan temlikin inançlı işleme dayandığı kuşkusuzdur. Bu durumda, ikinci el olan davalı şirke­tin iyiniyetli olması halinde ediminin korunacağı tartışmasızdır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
243
Ne var ki, tarafların ortak tanığı Recep T.’un, emlakçı olduğunu, da­valı şirketin yetkilisi ile birlikte satıştan önce taşınmazlara bakmak için gittiklerini, davacı Yahya’nın kendilerine taşınmazları emaneten davalı Bekir’e devrettiğini bildirdiğini, yanında bulunan belgeyi göstermeye çalıştığını, davacı tanığı olarak dinlenen ve dava konusu taşınmazlarda işletilen pastanede çalıştığını ifade eden Cengiz A.’un, davalı şirket yet­kilisi ile emlakçı taşınmazları incelemek için geldiklerinde davacı Yah­ya’nın taşınmazların kendisine ait olduğunu belirterek ve elinde bulunan belgeyi gösterek taşınmazların satışına itiraz ettiğini ifade etmişlerdir. Bu durumda davalı şirketin, davacılar ile davalı Bekir arasındaki durumdan haberdar olduğu, bir başka ifade ile taşınmazların davacılara ait olduğu­nu ve akdedilen inanç sözleşmesi ile taşınmazların davalı Bekir’e devre­dildiğini bildiği anlaşılmakta olup TMK’nın 1023. maddesi koruyuculu­ğundan yararlanamayacağı açıktır.

Hal böyle olunca, tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar veril­mesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurul­ması doğru değildir.

Davacıların değinilen yön itibariyle yerinde görülen temyiz itirazı­nın kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince temyiz eden taraflardan gelen davacılar vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz eden davalı Bekir Samut’dan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz eden davacılara geri verilmesine, aşağıda ya­zılı 11.988.34. TL bakiye onama harcının da diğer temyiz eden davalı Be­kir S.’dan alınmasına, oybirliğiyle karar verildi.

“l.HD.16.12.2019 tarih 2016/13311 Esas 2019/6560 Karar ”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, sigorta şirketinden aldığı para ve kendisine ait 10 adet altın bilezik ile Ergün İnşaat’tan 415 ada 1 parseldeki 10 nolu bağımsız bölümü eşi mirasbırakan Yavuz Bardakçı ile birlikte satın aldıklarını, işlemleri okuma yazma bilmemesi nedeniyle mirasbırakanın yaptığını, taşınmazın eşi ile kendi adına müştereken tapuya tescilinin yapıldığının söylendiğini, çekişmeli taşınmazda mirasbırakan ölünceye kadar birlikte ikamet ettikle­rini, ancak mirasbırakanın kızı davalı tarafından kendisine gönderilen ih­tarname ile taşınmazın davalı adına vekaleten mirasbırakan tarafından

244
Hüseyin KOVAN
tapuya tescilinin sağlandığını öğrendiğini, davalının o tarihte taşınmazı satın almaya yeter malvarlığının olmadığını, temlikin mirastan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile mirasbırakan adına tescilini istemiş, yargılama sırasında ıslah ile çe­kişmeli taşınmazın tapu kaydının miras payı oranında iptali ile adına tesciline, olmadığı takdirde taşınmazın alımında kullanılan 28.000 Euro’nun 13.09.2006 tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalı­dan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın zamanaşımına uğradığını, dava konusu taşınmazı 45.000 Euro karşılığında satın aldığını, taşınmazı satın alması için mirasbırakan babasını vekil tayin ettiğini, çekişmeli taşınmazın tarafın­dan satın alındığını davacının da bildiğini, mirasbırakan babasının ricası üzerine taşınmazda oturmasına rıza gösterdiğini belirterek davanın red­dini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından katılma yoluyla ve davacı vekili tara­fından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; duruşma günü olarak saptanan 12.12.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Furkan K. ile temyiz edilen davalı ve­kili Avukat Turgut Aknur geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde ve­rildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşma­nın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Mehmet T. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incele­nerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle iddianın ileri sürülüş biçiminden, davanın muris muvazaası hukuksal nedenine değil inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı, bu tür iddiaların 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil ile, olmadığı takdirde yemin delili ile kanıtla­nabileceği, somut olayda, iddiayı kanıtlayacak şekilde taraflar arasında düzenlenmiş bir yazılı belge ibraz edilmediği gibi, davacının yemin deli­line de dayanmadığı, öte yandan dosya içeriğinden yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin de bulunmadığı anlaşıldığından tanık delili ile sonuca gidilemeyeceği gözetilerek davanın reddine karar verilmesi bu

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
245
gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre; tarafların yerinde bu­lunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya uygun olan hük­mün ONANMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekilleri için 2.037.00.’şer TL. duruşma vekâlet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbir­lerine verilmesine ve aşağıda yazılı 15.20.’şer TL bakiye onama harçları­nın temyiz eden davacıdan ve davalıdan ayrı ayrı alınmasına, oy birli­ğiyle karar verildi.

“l.HD.12.12.2019 tarih 2016/14233 Esas 2019/6486 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.01.2015 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı Halil İbrahim Koç ve vekili Avukat Ersoy Kılıç ile temyiz edilen vekili Avukat Sinan Barut geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçe­sinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamala­rı dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gülçin Türkay tarafından düzenlenen rapor okundu, dü­şüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil is­teğine ilişkindir.

Davacı, eşi Ayla K. ile aralarında görülen boşanma davası neticesin­de, adına kayıtlı taşınmazların bir kısmını mahkemenin eşine vereceği, bu nedenle taşınmazların tapu kaydını başkasının üzerine yapması ge­rektiği yönünde davalının telkinde bulunduğunu, yaşlı olması ve taşın­mazların elinden çıkacağı korkusuna kapılması nedeni ile 1095, 1096, 1038, 954, 716, 103, 104, 280, 944, 172 ada 468 parsel sayılı taşınmazlarını satış göstermek suretiyle, bedelsiz olarak boşanma davası sonuçlandık­tan sonra iade edilmek koşuluyla davalıya devrettiğini, bu hususu kendi aralarında haricen tanzim ettikleri ve Kamil Gül ile Mesut Dursun isimli şahısların da tanık sıfatıyla imzaladıkları yazılı protokol ile de belgele­diklerini, yine davalının bu protokol dışında kendi el yazısı ile yazıp im­zaladığı 05/02/2009 tarihli belge ile kendisinden aldığı tapuların tamamı­nı herhangi bir maddi talepte bulunmaksızın iade edeceğini, boşanma davası sonuna kadar başkasına devir yapmayacağını taahhüt ettiğini,

246
Hüseyin KOVAN
davalının buna rağmen edindiği bir kısım taşınmazları üçüncü kişilere satış hazırlığı içinde olduğunu öğrendiğini ileri sürerek, dava konusu 10 adet taşınmazın tapu kayıtlarının iptali ile adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, yapılan satış işlemlerinin geçerli olup, muvazaalı bir satışın söz konusu olmadığını, Düzce’de kuyumculuk yaptığını, ekonomik du­rumunun çok iyi olduğunu, davacının bütün mal varlığını satarak çev­reden uzaklaşmak istediğini beyan etmesi üzerine gerçek anlamda satış işleminin gerçekleştiğini, ancak davacının çevresinin satılan malların ucuza gittiği şeklinde kışkırtmaları karşısında, davacının ek para tale­binde bulunduğunu, bu talebi geri çevrildiğinde söz konusu davayı açtı­ğını, davada delil olarak kullanılan protokol ve sözleşmelerdeki imzayı kabul etmediğini, imzaların kendisine ait olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davacının dava konusu 716 – 954 – 1095 – 1096 – 1038 – 103 – 104 – 944 – 280 ve 172 ada 468 parsel sayılı taşınmazlarını 05.02.2009 tarihli satış işlemi ile davalıya devret­tiği, davalı Ekrem’in imzasını taşıyan 05.02.2009 tarihli belgede dava konusu taşınmazların aile mahkemesinde görülen dava bittiğinde tek­rar davacıya devredileceği, başkasına devredilmeyeceği hususlarının yazılı olduğu,yine 20.02.2009 tarihli “Protokoldür” başlıklı, davacı, davalı ve dava dışı Kamil G. ve Mesut D. isimli şahısların imzalarını taşıyan belgede ise,dava konusu parsellerin davalı Ekrem A.’e inançlı bir biçimde devredildiği, devir sebebinin davacının eşi olan Ayla aley­hine açtığı boşanma davası olduğu, boşanma davası sonuçlandığında davalı Ekrem’in tapudan devraldığı yerleri tekrar davacıya devrede­ceği hususlarının belirtildiği, söz konusu belgelerdeki imzaların davalı tarafından inkar edildiği, Düzce 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 2012/321 Esas – 2015/413 Karar sayılı dosyasında katılanın Halil İbrahim K. sa­nıkların Ekrem A. ve Eda D. olduğu, özel belgede sahtecilik ve güveni köyüte kullanma suçlarından yapılan yargılama neticesinde Ekrem A.’ün mahkumiyetine karar verildiği, söz konusu kararın Yargıtay 15.Ceza Dairesi tarafından Özel Belgede Sahtecilik yönünden onandığı ve 23.11.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
247
Bilindiği üzere; inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı davalardaki iddiaların, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı uyarınca ancak yazılı delille, yazılı delil yoksa yemin delili ya da Hukuk Muha­kemeleri Kanunu 202 ve devamı maddelerinde düzenlenen delil başlan­gıcı var ise tanık dinlenilerek kanıtlanması gerekmektedir. Eldeki dava­da yazılı delil ibraz edilmemiştir. Ne var ki, Düzce 1.Asliye Ceza Mah­kemesinin 2012/321 Esas – 2015/453 Karar sayılı kararı ile eldeki somut olay nedeniyle sahte olarak düzenlenen belgeler yüzünden davalı mah­kum edilmiş ve mahkumiyet kararı kesinleşmiştir. Bu durumda inançlı işlemin varlığı ceza mahkemesi kararı ile sabit olmuştur.

Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken ya­nılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacının değinilen yönlerden yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 31.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.100.-TL. duruşma vekâlet ücretinin tem­yiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilme­sine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.04.12.2019 tarih 2019/3000 Esas 2019/6277 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, davalıdan 150.000,00 TL borç para aldığını, 02.05.2008 tarihli protokolü imzaladıklarını, protokol gereğince maliki olduğu 702 ada 4 parsel sayılı taşınmazının 72 payını teminat olarak davalıya devrettiğini, müzayaka halinden istifade eden davalının protokol gereğince taahhüt ettiği ek 130.000,00 TL yi vermediği gibi, 317.000,00 TL borçlu olduğuna dair bir belge imzalattığını, davalı hakkında tefecilik suçlaması ile dava açıldığını, öte yandan davalının devir aldığı 2 daire ve 1 dükkanı (paya isabet eden) kiraya vererek haksız menfaat elde ettiğini ileri sürerek, 150.000,00 TL borcundan davalı tarafından haksız elde edilen 100.000,00 TL kira gelirinin mahsubu ile kalan bedelin depo edilmesi karşılığında çekişmeli taşınmazda davalı adına kayıtlı payın iptaline ve adına tescili­ne karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davacının pey der pey kendisinden toplam 317.000,00 TL borç para aldığını, çekişmeli taşınmazı bu borca karşılık teminat olarak

248
Hüseyin KOVAN
devir ettiğini, ayrıca davacı ile 02.05.2008 tarihli sözleşmeyi imzaladıkla­rını, ancak davacının borcunu ödemediğini bildirerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, taraflar arasındaki inançlı işlemin 02.05.2008 tarihli protokol ile kanıtlandığı, 150.000,00 TL’den fazla borç para verildiği hu­susunun ise davalı tarafından ispatlanamadığı, öte yandan herkesin al­dığını iade etmesi gerektiğinden davanın kısmen kabulü ile çekişmeli taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tesci­line, fazlaya ilişkin talebin reddine, mahkeme veznesine yatırılan 150.000,00 TL’nin karar kesinleştiğinde nemasıyla birlikte davalıya ödenmesine ilişkin verilen karar Dairece; “…01.07.2008 tarihli imzası in­kar edilmeyen adi yazılı belge ve yukarıda yer verilen davacı beyanları birlikte değerlendirildiğinde, davalı tarafından davacıya toplam 317.000,00 TL ödendiği, bunun karşılığında çekişmeli taşınmazm 1/2 pa­yının davalıya teminat amacıyla devredildiği anlaşılmıştır. Hal böyle olunca, 6098 sayılı TBK’nun 97.maddesi gereğince davacı tarafa 317.000,00 TL’yi mahkeme veznesine depo etmesi için usulüne uygun süre verilmesi, anılan bedelin depo edilmesi halinde davanın kabul edilmesi, aksi halde davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır….” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama so­nunda davanın kısmen kabulü ile çekişmeli taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, mahkeme veznesine yatırı­lan 317.000.TL’nin karar kesinleştiğinde nemasıyla birlikte davalıya ödenmesine karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 03.12.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalı vekili Avukat gelmedi, temyiz edilen asil davacı İlhan G. geldi, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin ve asilin sözlü açıklamaları dinlendi, du­ruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selime S. T.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dos­ya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapı­larak karar verilmiştir. Davalının yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddi ile usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
249
hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 16.196.87. TL bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.03.12.2019 tarih 2019/3121 Esas 2019/6198 Karar”

Davacı … tarihli mektup ve … protokolle esas malik bulunan M.F Saraçoğlu tarafından … tarih … sayılı noter senediyle vakfa demir ve temlik edilen 27 ada 27 parsele ait kaydın iptalini vakıf adına tescilini istemiştir. Davalı davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mah­kemece davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vakıf 27 parsel sayılı taşınmazın maliki olarak tapu siciline her ne kadar davalının ismi yazılmış ise de bu kaydın gerçeğe uymadı­ğını asıl malikin M.F Saraçoğlu olduğunu ileri sürerek sicildeki yanlışlı­ğın düzeltilmesini istemiştir.

… olayda 27 parsel sayılı taşınmazın gerçek malikinin tapu sicilinde adı yazılı olan davalı “Namı müstear” davasından başka bir şey değildir. Böylece taraflar arasında kendine özgü bir mülkiyet uyuşmazlığı niteli­ğini taşıyan ve tapu siciline gerçek malikin adını yazılmasını sağlamak amacıyla açılan o davanın İçtihadı Birleştirme Kararında öngörüldüğü biçimde yazılı delille ispat edilme olanağı vardır.

Davalı 27 parsel sayılı taşınmazın … tarihinde Abdurahman tara­fından yapılan bağış sonunda sicilde üstüne geçirmiştir. Davalı bu tarih­ten bir gün sonra … tarihinde F S.’na hitaben verdiği imzalı belgede, Abdurrahman’ın kendisine bağışladığı taşınmazın adı geçene değil F. Saraçoğluna ait olduğunu Faiki’n gösterdiği lüzum üzerine bağışlandı­ğını, bağışa rağmen taşınmazın sahibi kendisi değil Faik olduğunu iste­nildiği zamana Faik’e veya arzu ettiği kişiye taşınmazın ferağını vermeye hazır bulunduğunu kabul etmiştir.

Davalı Hayrullah’ın vekili olan Hüseyin’in imzasını taşıyan …. ta­rihli bir başka belgede ise 27 parsel sayılı taşınmazın sahibinin Faik ol­duğu taşınmazı adı geçenin dilediği kimseye devretmeye hazır oldukla­rı, yalnız taşınmazın mülkiyetleri altında bulunan döneme ilişkin masraf ve belgelerinin Faik’e ait olduğunu belirtmek suretiyle yukarıdaki belge­nin kapsamı doğrulanmıştır.

Davalı taraf …. günlü belgedeki imzayı açıkça inkar etmemiş muh­tevasına itiraz etmemiş ancak resmi şekilde düzenlenmediğinden bahisle iddianın ispata elverişli olmadığını ileri sürmüş davaya etkisi olmayan savunmalarda bulunmuştur.

250
Hüseyin KOVAN
……..  Günlü yazılı belgenin biçim ve kapsam yönlerinden muvazaa iddiasının ispatına yeterli sayılacak güç ve nitelik taşıdığı kuşkusuzdur. Bu belgeye göre taşınmazın gerçek maliki Hayrullah değil Faik’tir . Bu açıklamalara dayanarak muvazaa iddiasının sübuta erdiğini, taşınmazın asıl malikinin Hayrullah değil Faik olduğunu ve sicilde malikin kişiliğini gösteren kaydın gerçeğe uymadığını kabul etmektedir.

Bu suretle taşınmazın asıl maliki olduğu saptanan Faik noterde dü­zenlediği .. günlü belge ile bu konudaki dava hakkını davacı vakfa dev­rettiğine vakfın kuruluşunu sağlayan tüzüğün 5. maddesinde vakfın bu gibi devirlerin kabulüne yetkili olduğunu, yazılı bulunduğuna göre da­vanın aktif husumet ehliyeti yönünden incelenmesine engel olabilecek bir durum yoktur.

Bu nedenlerle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken redde­dilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan hükmün BOZULMASINA…

“1.HD30.01.1976 tarih 1975/11769 Esas 1976/6904 Karar”

Muvazaa iddiasının tarafların ileri sürmesi halinde bunun ancak ya­zılı belge ile kanıtlanabileceği Yargıtay içtihatları ile sabit olup bu yazılı belgenin tapuda kayden malik görünen kişi tarafından işlemin diğer ta­rafına hitaben yazılması da gerekli olmayıp kayden malik görünen kişi­nin başka kurum veya kuruluşlara vermiş olduğu imzasını taşıyan bir dilekçe ile de bunu belirtmesinin yeterli olacağı yukarıdaki 1. HD’sinin içtihadından da anlaşılmıştır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılardan Sami Arslan, davalı şirketle yaptıkları ticaret nedeni ile güvene dayalı olarak kendisine ait 3232 ada 7 parsel sayılı taşınmazı bedel almadan davalıya 100 milyar bedelle devir ettiğini, temlikin inanca dayandığını, bu işlemlerin diğer davacı yararına yapıldığını, yapılan ti­caret sonunda tüm borçların ödendiğini, davalıdan tapu istendiği halde davalının sözleşmeye uymadığını, tapuyu vermediğini, bu arada el at­manın önlenilmesin i de bu davadan sonra açtığını ileri sürerek, davalı adına olan tapunun iptali ile adına tesciline, karşı açılan el atmanın önle­nilmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmesini istemiştir. Diğer davacı da aynı talepte bulunmuştur.

Davalı-K.Davacı ise satışın gerçek olduğunu, davacının borcunu ödemediğini, edimlerini yerine getirmediğini, taşınmazı kendisine sattığı halde boşaltmadığını bu nedenle açılan davanın reddi ile davacıların el

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları 251
atmasının önlenilmesi ve 20.950.000.OOO.TL. ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davalı-K.davacının edimlerini yerine getirmediği, da­vacının yükümlülüğünü yerine getirdiği, davalının tapuyu iade etmesi gerektiği gerekçesi ile Tapu iptali tescil davasının kabulüne, karşı açılan el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının reddine karar verilmiştir.

Dava, inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, birleştirilen dava ise el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil isteğine iliş­kindir.

Mahkemece, açılan tapu iptali ve tescil davasının kabulüne, birleşti­rilen el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının ise reddine karar ve­rilmiştir.

Dava dilekçesinin içeriğinden, iddianın ileri sürülüş biçiminden inanç sözleşmesi hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapı­lan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona ermesi sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraf­ların hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülki­yetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için baş vururlar.

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nede­niyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşmmazını kendisine temlik edilmesi­ni istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına sat­mamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.

252
Hüseyin KOVAN
Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (Borçlu) mülkiyet hakkı kalma­dığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.

Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan M.K. nun 873 (eski 788.) maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nite­kim bu düşünce Hukuk Genel Kurulunun 23.5.1990 gün ve 1990/1-202- 315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.

Gerçekten, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (Borçlar Kanunu mad.81) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tara­fından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilir­ler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmele­rinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.

İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcut­tur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma al­tında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her­hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarı­da değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraf­larına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.

Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğura­cağıdır. Diğer bir anlatımla sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleş­mesi halinde taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluştu­ramayacağıdır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
253
Uygulamada ise mesele 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları birleştir­me kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözü­me gidilmektedir.

Söz konusu kararda eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan mu­vazaa ve nam-ı müstear iddialarının. Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenmeyeceği tartışılmıştır.

Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına ger­çek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde ve­kilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir durum veya herhangi bir mak­satla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdebileceği, “kötü ni­yetli ve haksız gizlemeler” dışında belirtilen olasılıklara göre açılacak davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme ve­ya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyet düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile ai­diyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun ko­runması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi na­mına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar yasasının 18. maddesi kap­samında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinil­dikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İçtihadı Birleştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağ­layıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi acısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear baş­lıkları altında nitelendirile gelmektedir.

Belirtilen İçtihadı Birleştirme kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından

254
Hüseyin KOVAN
tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil et­mesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinden barındıran sözleşmeler­dir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.

İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üze­re, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bu­nun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağla­mak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırı- lamaz.

Somut olayda, kayden davacı Sami A/a ait bulunan çekişmeli 2 par­sel nolu taşınmazın 31.9.1999 tarihinde davalı şirkete 35.000.000.000.TL. bedelle ve satış yolu ile temlik edildiği aynı tarihi taşıyan hesap cetveli nitelikli belgenin yukarıda açıklandığı anlamda inanç sözleşmesinin gö­rülmektedir. Dosyaya sunulan ve 31.5.1999 tarihli Sami Aslan imzalı bel­ge ile yine belgesi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

Dosyada bulunan 22.5.2003 ve 7.7.2003 tarihlerini taşıyan bilirkişi raporlarında çekişmeli taşınmazın teminat amacı ile değil, davacının or­tağı bulunduğu şirketin davalıya olan borcuna mahsuben verildiği, bu­nun karşılığında davacıya bir bedel ödenmediği, bu amaçla yapılan iş­lemler sonucunun davalı şirket defter kayıtları üzerinden muhasebeleşti- rildiği, bu muhasebe sonucu bakiye borçlarının da zaman içerisinde da­vacı tarafından ödendiği anlaşılmaktadır. Belirlenen bu olgular yukarda açıklanan ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, taşınmaz temlikinin inançlı işleme dayalı olduğunun benimsenmesi suretiyle davanın kabu­lünde isabet yoktur.

Hal böyle olunca, İnanç sözleşmesine dayalı açılan tapu iptali tescil davasının reddine, karşı açılan ve birleştirilen el atmanın önlenilmesi ve ecrimisil davasının şartları var ise kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ve değerlendirmelerle yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Kararın açıklanan nedenlerle BOZULMASINA

“l.HD.21.09.2004 tarih 2004/5513 Esas 2004/9546 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
255
Taraflar arasında görülen davada; Davacı, kayden malik olduğu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu dükkân vasfındaki bağımsız bölümü davalı Mehmet’ten aldığı 78 milyar lira borca karşılık teminat olarak ve­rildiği halde satış gibi gösterildiğini, borcunu Ödeyebilmek için dava konusu taşınmazı satılığa çıkarıp alıcılarla bedel konusunda anlaştıkları­nı, ancak alıcının taşınmazın davalı Mehmet adına kayıtlı olduğunu öğ­renip, kendisinin devreden çıkarılarak gerçek değerinin çok altında bir bedelle temlik edildiğini ileri sürerek tapunun iptali ile adına tescilini, olmadığı takdirde rayiç değerin tespiti ile borcu olan 78 milyar liranın mahsubundan sonra bakiyesinin reeskont faizi ile tahsilini istemiş, hak­larını yargılama sırasında Nazife’ye temlik etmiştir.

Davalı Mehmet, davacı ile aralarında düzenledikleri adi sözleşmede tarafların iradesinin rehin sözleşmesi düzenlemek olduğunu, bunun da şekil şartları bulunmadığını, davacının 2000/1158 esas sayılı dosyada ta­şınmazın tarafına satıldığını açıkça belirttiğini beyan ederek davanın reddinisavunmuştur.

Diğer davalı, iyi niyetli 3. kişi olduğunu, davanın reddini savun­muştur. Mahkemece, davacının davalı Mehmet’e olan borcunun yasal faizi bedelinin depo ettirilerek davacı iddiası sabit görülüp tapunun ipta­li ile temlik alan adına tesciline karar verilmiştir.

Karar, davalılar tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla;

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal – tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, sözleşme uyarınca alınan borç para miktarının belirtilen ödeme tarihinden yasal faizi ile birlikte davalı Mehmet’e ödenmek sure­tiyle çekişmeli taşınmazın tapusunun iptali ile temlik alan Nazif e adına tesciline karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden dava konusu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu dubleks dükkânın davacı Serkan ile davalı Mehmet arasında düzenlenen “sözleşme” başlıklı tarihsiz belge uyarınca davalı Mehmet’e 12.12.2000 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği, bilahare anılan yerin 21.03.2002 tarihli akitle dava dışı taşınmazlarla birlikte vekili Nihat aracılığıyla Yüksel’e satış yoluyla intikal ettirildiği görülmektedir.

Öte yandan davacının Borçlar Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca eldeki davadaki hakkını Nazife’ye temlik ettiği de anlaşılmaktadır. Da­vacı, söz konusu ilişki içerisinde temlik ettiği taşınmaza ilişkin isteğini

256
Hüseyin KOVAN
inanç sözleşmesine dayandırmıştır. Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanı­lan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırın bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan ba­ğımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder. Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, temi­nat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı aynî bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır. Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.

Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalma­dığı) gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez. Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımın­dan geçerliliği olan MK’nun 873. maddesinin inançsözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuş­kusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel Kurulu’nun 23.05.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir. Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulundu­ğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli söz­leşmelerdir (Borçlar Kanunu m. 81). Anılan sözleşmelerde, taraflar, söz­leşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işle­min sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inana­na iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer ve­rebilirler. Buna daiır akit hükümleri de Borçlar Kanunu’nun 19 ve 20. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır. İnanç sözleş­mesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince ala-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
257
cağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile ön­görülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkânsız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamaya­cağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde herhangi bir düzenle­me olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraf­larına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, ta­şınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebe­bini oluşturup oluşturmayacağıdır. Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan mu­vazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde ve­kilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdü-leb ileceği, “kötü niyetli ve haksız gizleme­ler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın ko­runması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekâlet ilişkisin­de, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşü­nülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanunu’nun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve mü­vekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün

258
Hüseyin KOVAN
bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mal­lara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmî senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muva­zaayı kapsamına alan Borçlar Yasası’nin 18. maddesi kapsamında düşü­nülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatı­nın mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağ­layıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear baş­lıkları altlında nitelendirilmekte Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil bor­cu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde ta­şınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belge­nin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışın­daki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamının genişle­tilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak an­lamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılmaz.

Somut olaya gelince; taraflar arasındaki “sözleşme” başlıklı belgenin yukarıda açıklanan 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kara­rında belirtilen anlamda inanç sözleşmesi niteliğini taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Yine yukarıda ifade edildiği üzere, inanç sözleşmesi ile taşınmazı temellük eden kişinin taşınmazı 3. kişiye temlikine bir engel yoktur. Nitekim davalı Mehmet, taşınmazı Yüksel’e satış suretiyle dev­retmiştir. Bu temlikin taraflar arasında mevcut olan sözleşmeyi hüküm­süz kılmaya yönelik olduğu iddiası da kanıtlanmış değildir.

Bütün bu olgular karşısında mahkemece yapılacak işin; davacı Ser- kan’ın davalı Mehmet’ten aldığı borcun sözleşmede belirlenen ödeme tarihinden itibaren dava tarihine kadar ulaştığı faizli bakiyesi ile o tarih

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
259
itibariyle temlik konusu taşınmazın değerinin belirlenmesi, borcun ta­şınmazın değerinden mahsubu ile bakiyesinin inanç sözleşmesinin tarafı olan davalı Mehmet’ten tahsili ile temlik alan davacı Nazife’ye ödenme­sinden ibaret olacağı kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan hususlar gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi ge­rekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA

“l.HD.8.5.2006 tarih 200613653 Esas 2006/5292 Karar”

Yukarıdaki içtihatlardan da anlaşılacağı üzere 1.Hukuk Dairesi, inanç sözleşmesinin, muvazaalı işlem tarihinden önce veya sonra yapıl­masının bir önemi olmadığını belirtirken, 2004 yılında ve 2006 yılındaki vermiş olduğu kararları ile inanç sözleşmesinin, “Tarafların imzasını içermesi ve en geç muvazaalı işlem tarihinde” düzenlenmiş olması şartı­nı aramış, ve bunun aksinin içtihadı Birleştirme Kararının genişletilmesi olacağını belirtmiş ise de daha sonraki içtihatları ile önceki içtihadına geri dönmüş olup inançlı işlemin işlem tarihinden önce veya sonra ya­pılmasının bir önemi olmadığını belirtmiş ve bu içtihadını kararlılıkla uygulamış olup anılan 2007 ve 2010 tarihli Hukuk Genel Kurulu kararla­rı aşağıda sunulmuştur.

…Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine iliş­kindir. Davacı, babasını dava ederek 374 ada 50 parsel sayılı taşınmazda bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümün kendi parası ile satın alındığını ileri sürerek davalı adına olan tapusunun iptali ile adına tesci­lini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hükmü, davacı temyiz etmiştir.

5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, inanç sözleşmesi inanç gösterilene bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla, inanç gösterilen kişi inanç gösteren namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmazın mülkiyetini ona geçirme borcu altına girer. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, bunun dava yoluyla yerine getirilmesi istenebilir. Sözü edilen İçtihadı Birleş­tirme Kararı uyarınca inanç sözleşmesinin yazılı delille kanıtlanma olanağı vardır.

260
Hüseyin KOVAN
Somut olayda; Davalı daha önce aleyhine açılan boşanma davasının (Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/314 Esas 2004/75 Karar sayı­lı) yargılamaları sırasında 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “… Üze­rime kayıtlı ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerime olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunmuş ve dava konusu evin çocukları tarafından alındığını ifade etmiştir.

H.U.M.K. nun 236/4 maddesinde “Mahkeme dışındaki ikrarı teyit edecek delalil ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir.” hükmü öngörülmüştür.

Davalının boşanma davasının yargılamaları sırasında vermiş oldu­ğu imzalı cevap dilekçesindeki beyanı H.U.M.K.nun 236/4 maddesinde düzenlenen mahkeme dışı ikrar niteliğinde olup, davacı yararına kesin delil teşkil eder. Davacı, az yukarıda yazılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delil ile kanıtlamıştır. Bunun aksi ancak aynı şekilde düzenlenmiş yazılı delille kanıtlanabileceğinden davalının yuka­rıdaki beyanını boşanma davasındaki nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak için yaptığı yönündeki belgeye dayanmayan savunmasına itibar edilemez. Bu durumda, mahkemece dava konusu evin davalının çocukları tarafından alındığı K…. edilerek, davacı çocuğunun payı ora­nında istemin hüküm altına alınması gerekirken davanın tümü ile reddi doğru olmadığından hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine iliş­kindir.

Davacı Sadettin K…. vekili; davalının oğlu olan müvekkilinin, annesi ve babasının geçimsizliği dolayısıyla ve babasının da isteğiyle tüm biri­kimlerini sarf ederek 374 ada 50 parselde bulunan binada 3 numaralı ba­ğımsız bölümü kendi parası ile satın aldığını ve tapusunun da davalı babası üzerine yapıldığını; ancak, eşini bırakıp giden davalının, kendi evinde oturan davacı oğluna da ihtarname keşide ederek fuzuli işgal ne­deniyle evi boşaltmasını istediğini; oysa dava konusu dairenin, müvekki­linin parasıyla satın alındığını ve daha önce davacının annesi tarafından açılan boşanma davası sırasında davalının ibraz ettiği cevap dilekçesin­de, “dava konusu evin çocukları tarafından alınarak, emekli muafiyetin-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
261
den faydalanmak üzere tapusunun kendi üzerine yapıldığını” açıkça ikrar ettiğini ileri sürerek, 374 ada 50 parselde 28/424 arsa payı ile davalı adına kayıtlı bulunan 3 nolu meskenin tapusunun iptali ile, müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili; müvekkilinin başka bir taşınmazının satışından elde ettiği parayla dava konusu bağımsız bölümü satın almış olup, davacının alım gücü bulunmadığını; boşanma davası sırasında müvekkili tarafın­dan verilen cevap dilekçesinde yer alan beyanların, davalının eşinin na­faka ve tazminat taleplerinden kurtulmak amacına yönelik olduğunu; 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda ön görülen şekilde, davacının iddiasını ispata yarar yazılı delil de bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini cevaben bildir­miştir.

Mahkemenin, “davacının iddiasını yazılı belge ile kanıtlayamadığı gibi, olayın tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte vukuuna delalet edebilecek bir yazılı delil başlangıç niteliğinde belge de bulunmadığı; dava dilekçesinde dayanılan, davalının başka bir mahkemeye vermiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanlarının ise bu bağlamda yazılı bir bel­ge olmayıp mahkeme dışı ikrar niteliğinde K…. edilemeyeceği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunmasına karşın inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil davalarında HUMK 293. maddesi uyarınca tanık din­lenmesinin mümkün bulunmadığı ve davacının, yemin deliline de da­yanmadığının anlaşıldığı” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Dava konusu, 374 ada 50 parsel sayılı arsa üzerindeki binanın 28/424 arsa paylı A Blok 2. kat 3 nolu mesken, davalı Tayyur K…. adına kayıtlı olup, 15.5.2003 tarihinde alım suretiyle iktisap etmiştir. Eldeki davanın açılmasından önce; davacının annesi tarafından davalı baba aleyhine Ya­tağan Asliye Hukuk Mahkemesinin E: 2003/314 K: Esas 2004/75 sayılı dosyasında açılan boşanma davasının yargılaması sırasında, davalı baba Tayyur K…. tarafından imza ve ibraz edilen 23.10.2003 tarihli cevap di­lekçesinde “…Üzerime kayıtlı görünen ev ise müşterek çocuklarımız ta­rafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üze­rimde olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunulmuş ve o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesini tekrar ettiklerini bildirmiştir.

262
Hüseyin KOVAN
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; inanç sözleşmesinden kaynaklanan görülmekte olan davada, davalının boşanma davasının yargılaması sırasında ibraz etmiş olduğu cevap di­lekçesindeki beyanının, kesin delil mahiyetinde mahkeme içi ikrar olup olmadığı; buna bağlı olarak, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararında öngörülen yazılı delil niteliğinde bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, “ikrarın” hukuki niteliği ve konusu ile ispat kuvveti açısından türleri üzerinde durulmasında ya­rar vardır.

Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir (YHGK 9.11.1955 gün E:4-79 K:78; YHGK 25.6.1975 gün E:4/681 K:879).

İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayırıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme içinde veya mahkeme dı­şında yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır.

Kavram olarak da mahkeme dışı ikrar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Mahkeme haricin­deki ikrarı teyit edecek delail ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar aynı maddenin birinci fıkrasında “Dava evrakında veya hakim huzu­runda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kul­lanılmıştır.

Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcile­rinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf, ya da başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebi­lir (HUMK m.236/4).

Mahkeme içi ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerin­den sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılma­sı gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabile­ceği gibi; bir dilekçe veya layiha (dava evrakı) ile de vakıa ikrar edilebi-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
263
lir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 236/1. maddesinde “dava ev­rakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hakim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir.

Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder (Prof. Dr. Baki Ku­ru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı baskı, İstanbul 2001, C:2, s:2045).

Bu genel açıklamalardan sonra, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil istemiyle açılan davalarda iddianın ispat şeklinin açıklanması gerekmektedir.

Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı ile çözümlenmiştir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddia­larının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkın­da dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya her­hangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebi- leceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu duru­mun da temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak K…. edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mül­kiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı oldu­ğundan bunun korunması ve devamına hükmolunmayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarım ifa edince veki­lin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı mü­vekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerin­de. meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğin­den, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun dü­şeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinle­nebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

264
Hüseyin KOVAN
O halde, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup din- lenirliği K…. edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir.

Somut olayda; davalı, daha önce aleyhine açılan boşanma davasının yargılamaları sırasında verdiği cevap dilekçesinde, üzerine kayıtlı bulu­nan evin müşterek çocukları tarafından alındığını, asıl olarak çocuklarına ait olduğunu, tapu kaydının üzerinde bulunma sebebinin ise emekli ol­ması nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmasına yönelik bulundu­ğunu beyan etmiş, o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesi içeriğini benimseyerek, dilekçeyi tekrar ettiklerini bildirmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder.

Açıklanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davalının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı cevap dilekçesindeki beyanının, HUMK nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme içi ikrar niteliğinde olup, görülmekte olan davada davalı aleyhine kesin delil teş­kil ettiği ve 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngö­rülen yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksa­madan uzaktır.

Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.5.1992 gün ve E:1992/14-249 K:1992/323 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece davacının iddiasını yazılı delille kanıtladığı göz önünde tutularak, dava konusu 3 numaralı bağımsız bö­lümün, davalının çocukları tarafından satın alındığının Kabülü ile, dava­cı çocuğun payı oranında talebin hüküm altına alınması gerekirken; ya­nılgılı gerekçeyle davanın reddine dair verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BO­ZULMASINA

“HGK.23.05.2007 tarih 2007/14-289 Esas 2007/291 Karar”

… Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine iliş­kindir.

Davalı davanın reddini savunmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
265
Mahkemece davada dayanılan 9.12.1993 günlü sözleşme tapuda de­vir tarihi olan 13.4.1992 tarihinden sonraki bir tarihi taşıdığından bahisle kanıtlanmayan davanın reddine karar vermiştir. Hükmü davacı temyiz etmiştir.

İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üze­re mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç ko­nusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde ina­nana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “ina­nan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak ola­rak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynı­dır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşulla­ra uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tek­rar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklen­mektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun da­va yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından alır. Sözü edilen bu karar uyarınca inanç ilişkisinin ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Kısaca, inanç ilişkisinin varlığını kabul ede­bilmek için yazılı bir sözleşmenin açıklanan nitelikte bir yazılı delil bu­lunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elin­den çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlik-

266
Hüseyin KOVAN
te inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir bel­genin varlığı aranır. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde belge varsa HUMK’nun 292.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.

Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; İmza ve içeriği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmayan 9.2.1993 tarihli belge inanç sözleşmesinin varlığını kabul etmeye yeterlidir. Bu belgenin akdin yapıldığı 13.4.1992 tarihinden sonra düzenlenmesinin bir önemi yoktur. Çünkü 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında böyle bir kısıtlama bulunmamaktadır. Yargıtay İçtihadı Birleş­tirme Kararının yorum yolu ile genişletilerek bir taraf aleyhine durum yaratılması da İçtihadı Birleştirme Kararı ile amaçlanan sonuca uygun düşmez.

Mahkemece mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esası incele­nerek bir hüküm kurulması gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir … gerek­çesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargı­lama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin­dir.

Davacı vekili, müvekkilinin 1090 parsel no.lu taşınmazda 700 m2’lik kısmını kendi üzerinde bırakıp kalan bölümünü davalıya satmak için anlaştığını, tapuda ifraz işlemi o anda yapılamadığı için tarafların kendi aralarında yazılı bir inanç sözleşmesi yaparak, taşınmazın tamamının davalıya tapudan devrinin yapılacağını, fakat 700 m2’lik kısmın satışa konu olmayıp davacıya ait olduğunu, ileride ifraz işlemi mümkün oldu­ğunda 700 m2’lik taşınmazın tapusunun satıcı davacıya iade edeceğinin kararlaştırıldığını belirterek, 1090 parsel no.lu taşınmazdaki davalı adına kayıtlı tapu hissesinin 700 m2’lik arzi bölümüne isabet eden 700/4730 m2’lik hissesinin iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece; taraflar arasında yapılan inanç sözleşmesinin en geç resmi senedin yapıldığı tarihe kadar yapılması gerektiği, olayda ise bu tarihten sonra taraflar arasında yazılı sözleşme yapıldığı, söz konusu belgenin inançlı belge olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
267
Özel Dairece; hüküm yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş; ye­rel mahkemece ilk kararda direnilmiş, direnme kararı davacı vekili tara­fından temyiz edilmiştir.

Açıklanan maddi olgu, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasın­daki satış işleminin tapuda 13.04.1992 tarihinde gerçekleşmesi, inançlı işleme konu belgenin satış işleminden sonra 09.02.1993 tarihinde düzen­lenmesi karşısında, bu belgenin inanç sözleşmesi olarak kabul edilip edi­lemeyeceği, görülmekte olan davada ispat vasıtası olarak değer verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmeden önce, konuya iliş­kin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde fayda bulunmaktadır.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapı­lan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraf­larının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mül­kiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanı­lan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşulla­ra uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tek­rar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklen­mektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun da­va yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için baş­vururlar.

268
Hüseyin KOVAN
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nede­niyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesi­ni istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına sat­mamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda bir borcu kalmıştır.

Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalma­dığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.

Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uy­gun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı ve­ren geçerli sözleşmelerdir(Borçlar Kanunu mad.81). Anılan sözleşmeler­de, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirler­ken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleye­bilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşme­lerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19 ve 20 maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraf­larına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.

Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar yada şekle bağlı akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğura­cağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleş­mesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluş­turmayacağıdır.

Bilindiği üzere, İnanç Sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18.maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İnançları Birleş­tirme Kararından almakta, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan mu­vazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
269
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına ger­çek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde ve­kilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizleme­ler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın ko­runması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisin­de, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşü­nülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil ve­kiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve mü­vekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mal­lara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muva­zaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18.maddesi kapsamında düşü­nülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatı­nın mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İnançları Birleştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kara­rında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiye­tin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünye­sinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halin­de taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.

Anılan İnançları Birleştirme kararının sonuç ölümünde ifade olunduğu üzere, inanç sözleşmesi olarak anılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi yeterli görülmüş olup, hiçbir yerinde inançlı işlemin da­yandığı yazılı belgenin, en geç işlem tarihinde veya daha önceki bir tarihte düzenlenmiş olması gerektiği hususu tartışılmadığı gibi değinilen bu konu­da en ufak bir açıklamada dahi bulunulmamıştır. Bunun dışındaki bir ka­bul, İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi anlamını taşı­yacağından, bu durum hukuk düzeni tarafından kabul edilemez.

270
Hüseyin KOVAN
Öteki deyişle, İnanç Sözleşmesine dayalı iddiaların şekle bağlı olma­yan, tarafların imzasını taşıyan yazılı belge ile kanıtlanabileceği, inançlı işleme konu belgenin, akit tarihinden önce ya da sonra düzenlenmesinin sonuca etkili olmadığı İnançları Birleştirme Kararınm doğal bir sonucu­dur. Sözü edilen kararın gerekçesinde yazılı belgenin akitten önce veya sonra düzenlenmesi gerektiğine; diğer bir deyişle akitten sonraki tarihi taşıyan belgenin geçerli olamayacağına dair bir ifade ya da hüküm yer almadığı gibi sonuç bölümünde de yalnızca “nam-ı müstear davalarının mesmu ve yazılı delil ile ispatının caiz olduğuna” hükmedilmiştir.

İnançları Birleştirme Kararının içeriğinde yer almayan belgenin akit tarihinden önce düzenlenmesi gerektiği yönündeki ek koşulun yorum yolu ile de olsa İnançları Birleştirme Kararı kapsamına alınması müm­kün değildir. (Ergun Özsunay, s.121; Gülay Öztürk, s.56)

Kaldı ki, haricen düzenlenen ve herhangi bir resmi makamın onayı­nı taşımasına gerek bulunmayan bir belgeye akit tarihinden sonra dü­zenlenmesine rağmen, akit tarihinden önceki tarih atılmak suretiyle ge­çerlik kazandırılması ve böylece aranan şekli niteliğin verildiğinin kabul edilmesine karşılık işlem tarihinden sonraki bir tarih atılması durumun­da belgenin geçerli kabul edilmemesi hali çelişki doğurmaktadır.

Diğer yandan olayın çözümünde esas olan yanların iradesidir. İnançlı İşlemlerde inanan belirli bir amaç için taşınmazı satış biçiminde temlik etmekte, fakat taraflar amaç gerçekleştiğinde, taşınmazın iade edilmesinde sözleşmektedirler. Yanlar satış (temlik) işleminin yapıldığı sırada koşulların oluşması durumunda taşınmazın, iade edildiğini karar­laştırmaktadırlar. Olaya bu açıdan bakıldığında, iradelerin yazılı biçime bağlanması zamanının diğer bir deyişle resmi sözleşmenin yapılmasın­dan önce veya sonra olmasının sonuca bir etkisi olmamalıdır. Zira, tem­liki işlemin yapıldığı tarihte var olan irade akitten önce; akit tarihinde ya da akit tarihinden sonra yazılı belge ile teyit edilmiş olmaktadır.

İnanç sözleşmelerinin hukuki dayanağını anlattıktan sonra uyuş­mazlığın çözümünde faydalı olacağı düşünüldüğünden ispat hukuku açısından da konuya bakılması gerekmektedir.

İnançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini is­teyen taraf 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 6.maddesi uya­rınca iddiasını ispat etmek zorundadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin yazılı olması ko­şulu geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve uy-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
271
gulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir. (Eraslan Özkaya, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa davaları, 2. Baskı, sayfa 34; Güray Öztürk, İnançlı İşlemler, Yetkin Yayınları 1998, s.58, 89, 160, 167; Doç. Dr. Ergün Özsunay, Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hu­kukta İnançlı Muameleler, Cezaevi Matbaası, 1968 basım, s.98, 99) Ka­zandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şe­kilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeter- lidir. Nitekim bu husus yukarıda etraflıca açıklandığı üzere 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararında da açıkça belirtilmiştir.

Öteki deyişle, tapulu taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılması gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Ka­rarının bir gereğidir.

İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmadı­ğından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış değil­dir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem (hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin is­patında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir.

Konusu menkul ve tapusuz olan inançlı devirler, Medeni Kanunun 763/1 (687/1), 977/1 (890/1), 979/2 (892/2) maddelerine göre hiçbir şekle bağlı olmaksızın zilyetliğin devri suretiyle gerçekleştirildiğinden, dava değeri (inançlı işlemin konusu) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu­nun 288.maddesinde öngörülen miktarı geçmediği sürece, inançlı işlem, tanık dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.

Ne var ki, inanca dayanan temliki işlem, uygulamada en çok rastla­nan şekliyle, resmi veya yazılı bir sözleşme ile gerçekleştirilmiş ve açılan davada da o sözleşmenin aksi iddia edilmekte veya açılan dava o yazılı veya resmi sözleşmenin niteliği, tarafları gibi bazı unsurlarını değiştir­mekte ise, davanın Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 290. mad­desine göre yazılı delil ile ispatı gerekmektedir. 05.02.1947 tarih 1945/20 Esas, 1947/6 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile de anılan madde hükmüne uygun kural getirilmiş, ancak resmi sözleşmenin aksinin yazılı sözleşme ile ispatını yeterli görmüştür. (Eraslan Özkaya, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, s.45, 46).

Esasen, yazılı şeklin, kanıtlama aracı olduğu ilkesinden hareketle uygulamada, yine ispat vasıtası olarak yemin (HUMK.m.337), ikrar ve

272
Hüseyin KOVAN
kabul, tarafı bağlayıcı kabul edilmiş davanın (iddianın) kanıtlanabileceği sonucuna varılmıştır.

Uygulama bununla da yetinmemiş, yazılı delil başlangıcı sayılabile­cek belge ve vakıaların tamamlayıcı kanıtlarla (HUMK.m.292), inanç söz­leşmesinin varlığını kanıtlayabileceğini kabul etmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 23.05.1990 gün ve 1990/1-2002- 315; 17.10.1990 gün ve 1990/14-325-492; 29.06.2005 gün ve 2005/14-395- 421; 1.7.2009 gün ve 2009/13-222 E., 2009/299 K.; 28.12.2005 gün ve 2005/ 14-677-774; 13.5.1992 gün ve 1992/14-249 E., 1992/323 K. sayılı kararların­da da bu ilkeler benimsenmiştir.

Tüm bu ve benzeri kararlar, iyi niyetin hukukumuzun çatısı olduğu kadar, hakkaniyete ilişkin kuralların da hukukun temeli olmasının bir sonucudur.

Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına kar­şın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygu­lama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulama­da kabul edilegelen bir olgudur.

Somut olaya gelince; dava konusu payın ilişkin bulunduğu 1090 parsel nolu taşınmazın tamamının, davacı adına kayıtlı iken, 13.04.1992 tarihinde satış gösterilerek davalıya devir edildiği, daha sonra taraflar arasında davada dayanılan inançlı işleme konu olan 09.02.1993 tanzim tarihli âdi yazılı belgenin düzenlendiği, belgedeki imzaların taraflara ait olduğunun, 18.06.2008 tanzim tarihli Adli Tıp Kurumu raporu ile anla­şıldığı, belge içeriğinde aynen;

“…Güvercinlik mevkiinde bulunan 3000 m2 miktarındaki tarlanın tamamını tapudan Mehmet Akgedik’e devir ettim. Tapuda bölme işlemi olmadığından dolayı bu işlem yapılmış olup, Mehmet Akgedik iş bu se­net gereğince 700 m2 miktarındaki taşınmazın tapusunu ilerde Mehmet Çulcu’ya devir edecektir. Bunun dışında Mehmet Çulcu ile Mehmet Akgedik arasında herhangi bir alacak ve verecek mevzusu yoktur. Ta­punun 700 m2 miktarının devir edilmemesi halinde ise işbu senet ve an­laşma gerekince Mehmet Çulcu o tarihteki tarlanın rayiç bedeli üzerin­den bedelini almayı hak kazanmıştır………………………………………………………… ” yazdığı hususlarında ihtilaf bulunmamaktadır.

Her ne kadar söz konusu belge, işlem tarihinden sonraki bir tarihte düzenlenmiş olsa da, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Ka- rarmda belgenin yazılı olmasından başkaca bir şart aranmadığı dolayısı

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
273
ile inanç sözleşmesinin düzenleme tarihinin işlem tarihinden önce veya sonra olmasının sonuca etkili olmayacağı ve hakkın elde edilmesini kısıt­lamayacağı hususu yukarıda etraflıca açıklanmıştır.

İnançları Birleştirme Kararının başkaca kısıtlamalar veya şekil şart­ları öngördüğü sonucuna yorum yolu ile de ulaşılamayacağından söz konusu belgenin sözü edilen İnançları Birleştirme Kararına uygun bir ispat vasıtası olduğunun kabulü gerekmektedir.

Bununla birlikte yemin, ikrah, kabul ve yazılı delil başlangıcı gibi delillerin de işlem tarihinden sonraki bir tarihte ortaya çıkan deliller olmalarına rağmen ispat vasıtası olarak kullanılabilecekleri, istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları ile de sabit hale geldiğine göre ola­yımızda olduğu gibi tarafların imzasını içeren adi yazılı belgenin de düzenleme tarihine bakılmaksızın ispat vasıtası olarak ileri sürülme­sinde bir engel bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.

Ayrıca, söz konusu belge içeriğinin tarafların gerçek iradesini yansıttığı açıkça anlaşılmaktadır. Hukukun amacının adaleti gerçek­leştirmek olduğu hususu göz önünde tutulduğunda, tarafların gerçek iradesini yansıtan ve hiçbir hukuk normu veya hukuk normu yerine geçebilecek bir düzenleme ile açıkça yasaklanmayan bir konuda ada­let ve hakkı, şekle kurban etmemek gerekmektedir.

Bununla birlikte, günlük hayatın bir parçası haline gelen ve haya­tın her alanında toplumun her kesimi tarafından kullanılan inanç söz­leşmesinin de önünü daraltıcı yorumlarla kapatmamak, tam tersine ge­nişletici yorumlarla önünü açmak gerektiği de her kesin kabulündedir.

Hal böyle olunca; Yerel mahkemece, aynı yöne işaret eden ve Hu­kuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyula­rak, taraflar arasında düzenlenmiş 09.02.1993 tanzim tarihli belgenin inanç sözleşmesi olduğu, tarihinin tapu devrinden sonraya ilişkin bu­lunmasının sonuca etkili olmadığı, dolayısı ile ispat vasıtası olarak ileri sürülmesinde bir engel bulunmadığı kabul edilerek, dosyada mevcut deliller doğrultusunda çekişmenin esasının incelenerek bir hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı gerekçeyle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır, direnme kararının yukarı­da belirtilen nedenlerle BOZULMASINA

“HGK.14.07.2010 tarih 2010/14-394 Esas 2010/395 Karar”

274
Hüseyin KOVAN
Davacı, davalının eşinden aldığı borç para karşılığında icra borcu­nun ödendiğini, davalıya teminat olarak Varsak Beldesi 142 ada, 20 par­sel sayılı tapulu taşınmazın devredildiğini, ancak ileride iade olunmak üzere devredilen tapunun tekrar davacıya devri talep edildiğinde devir­den imtina olunduğunu ileri sürerek davalı adına tapuda kayıtlı bulunan bağımsız bölümlerin davacı adına tescilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevabında; davacının zor durumda kalması nedeniyle kendisine ve alacaklılarına bugünkü değeri itibariyle 104 milyar TL ödeme yapıldığını, bu bedelin yanında davacılara 6 adet bağımsız bölüm tapusunun da devredildiğini, bedelin ödenmesi halinde tapuların tama­mını devretmeye hazır olduklarını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, devrin inanç sözleşmesine dayanılarak gerçekleştiril­diği, sözleşmenin yazılı delille ispatının gerektiği, resmi satışlarda söz­leşmenin tarafı olan davacının muvazaa iddiasında bulunamayacağı ge­rekçesiyle davanın reddine karar verilmiş olup karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Yukarıda da özetlendiği gibi, taraflar arasındaki uyuşmazlık inanç sözleşmesinden kaynaklanmıştır.

Davacı tarafından davalıya yazılan mektupta, tapu devrinin davacı­nın içerisinde bulunduğu mali sıkıntıdan kurtarılması amacıyla gerçek­leştirildiği anlaşılmaktadır.

İnanç sözleşmesinden kaynaklanan dava 05.02.1947 gün ve 20/6 sa­yılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delil ile ispatlanmahdır.

Ancak yazılı delil başlangıç niteliğinde delil bulunması halinde bun­ların toplanması gerektiği, inançlı işlemin varlığının kabulü yönünde davalının beyanının mevcudiyetinin kendisini bağlayacağı 13.05.1992 gün ve 1992/14-249 E., 1992/323 Karar sayılı Yargıtay Hukuk Genel Ku­rulunun kararıyla kabul edilmiştir. Dava konusu olayda davalı, tapudaki devrin borçların ödenmesi karşılığında yapıldığını ve ödemenin bugün­kü değerinin iadesi halinde tapuyu devredeceğini kabul etmiştir.

Artık bu durumda inanç sözleşmesinin varlığının ispat edildiği ka­bul edilmelidir. O halde mahkemece yapılacak iş, davalı tarafından da­vacı için yapılan ödemelerin ve inşaat harcamalarının cevap tarihi itiba­riyle ulaştığı değer; enflasyon, tüketici fiyat endeksi, altın ve döviz kurla­rı ile işçi ve memur maaşlarındaki artışların ortalamaları itibariyle bilir­kişi kuruluna hesap ettirilmek, bulunacak bedel mahkemece davacıya

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
275
depo ettirilmek bedelin davalıya ödenmesi şartıyla -birlikte ifa suretiyle- davalı adına mevcut tapulu bağımsız bölümlerin kayıtlarının iptaliyle davacı adına tesciline karar vermekten ibaret olmalı, (HGK.nun 07.02.2001 gün ve 2000/13-1729 E., 2001/32 K.sayılı kararı) davalı taraf dava açılmasına sebebiyet vermediğinden mahkeme masrafı ve vekâlet ücretiyle sorumlu tutulmamalıdır.

Bu hususlar üzerinde durulmadan davanın reddi doğru bulunma­dığından karar bozulmalıdır.

Yukarıda açıklanan sebeplerle hükmün temyiz eden davacı yararma BOZULMASINA

“15.HD.19.12.2006 tarih 2005/5856 Esas 2006/745 7 Karar”

İçtihat dan da anlaşılacağı üzere tapu iptal davası açan inançlı işle­min tarafı, öncelikle kendi edimlerini yerine getirmesi gerekir. Kendi edimlerini yerine getirmeden dava açılması halinde mahkemece bu ek­siklik tamamlanacak olup bu durumda davalı dava açılmasına sebebiyet vermediğinden yargılama gideri ve avukatlık ücreti ile sorumlu tutula­mayacaktır.

Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 30.10.2003 gününde verilen dilekçe ile inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil isten­mesi üzerine yapılan muhakeme sonunda; davanın kabulüne dair veri­len ! 27.12.2006 günlü hükmün Yargıtay’ca duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle;

Davacı, davalının boşandığı eşi olduğunu, babası olan dava dışı H. Rasim’in yine dava dışı yüklenici ile arsa payı devri karşılığı inşaat ya­pım sözleşmesi düzenlediklerini, 2775 ada 578 parsel üzerine yapılan binada sözleşme uyarınca arsa sahibi babasına bırakılması kararlaştırılan zemin B giriş 1 nolu dükkanın babası tarafından kendisine verildiğini, ancak taşınmazın tapusunu üzerine alamadığını, talimatı ile dükkanın tapusunun davalı eşi adına ı tescilinin yapıldığını, davalı ile boşandıkla­rını belirterek davalı üzerindeki kaydın iptali ve adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, taşınmazın kendisi tarafından satın alındığını, açılan dava­nın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava dışı H.Rasim ile yüklenici arasındaki sözleşmede dava konusu bağımsız bölümün arsa sahibine bırakılan yerlerden olması

276
Hüseyin KOVAN
sebebiyle sağlığında mirasçılarına bağışlama iradesiyle tapuda satış gös­terildiği, yapılan bu işlemin 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararından söz edilerek tapu sicil memuru önünde irade, satış doğrultusunda açıklandığından, bu işlem muvazaalı olduğundan, dava­lıya yapılan gizli bağış sözleşmesi de şekil koşuluna uygun düşmediğin­den dava kabul edilmiştir.

Hükmü, davalı temyiz etmiştir.

Mahkemenin kabul ettiğinin aksine 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararının konusu, bir kimsenin mirasçılarını miras hakkından mahrum bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği ta­puda adma kayıtlı taşınmaz malı hakkında Tapu Sicil Memuru önündeki iradesini satış doğrultusunda açıklaması halinde satış işlemi muvazaalı olduğundan, gizli bağış sözleşmesi de şekil şartından yoksun bulundu­ğundan açılan davalara ilişkindir. Bu tür davalara uygulamada “muris muvazaasından kaynaklanan davalar denilmektedir. Olayımızda dava­cının babası olan ve muvazaalı işlemin tarafı durumundaki H.Rasim ta­rafından açılmış bir dava bulunmamaktadır. O yüzden, eldeki davanın 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması suretiyle çözümüne olanak yoktur.

04.06.1958 tarih ve 15/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesin­de açıklandığı gibi hakim, bir davada sadece tarafların ileri sürdükleri maddi vakıalar ve neticei talepleri ile bağlıdır. Dayandıkları Kanun hü­kümleri ile ve onların tavsifleri ile bağlı olmayan hakim, önüne getirilen uyuşmazlığı Kanunları re’sen uygulayarak çözmek zorundadır.

Davadaki iddiaya, savunmaya ve dosyada toplanan delillere göre dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı işlemin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın inanılan tarafından kullanılma, yönetilme ve inanana iade şartla­rını içeren borçlandırıcı bir işlemdir.

05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği i gibi; inanç sözleşmesi, inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışla­rını, inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla; inanan, inanılan namma yapılacak bir işlemden sonra, taşın­mazın mülkiyetini ona (inanana) geçirme yükümlülüğü altına girmiştir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
277
İnanç sözleşmesi, anılan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, ancak yazılı delil ile kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve on­ların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile i yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, makine ile yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uy­gun onanmamış, parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil baş­langıcı niteliğinde bir belge varsa, HUMK’nın 292. maddesi uyarınca inanç sözleşmesizztanık” dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.

Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HUMK m. 236), yemin (HUMK m. 344) gibi kesin delillerle de is­pat edilmesi olanaklıdır.

Eldeki uyuşmazlıkta, yazılı delile, yazılı delil başlangıcı niteliğinde­ki bir delile veya yemin deliline dayanılarak iddia kanıtlanmadığından davanın reddi yerine istemin hüküm altına alınması doğru olmamıştır. Karar açıklanan nedenle bozulmalıdır.

Yukarıda açıklanan nedenle temyiz olunan hükmün BOZULMASI­NA

“14.HD.17.8.2008 tarih 2008/2555 Esas 2008/7947 Karar”

SORU – 36
TAPUDA RESMİ ALİM SATIM İŞLEMİ YAPAN TARAFLARDAN BİR
TANESİNİN DAHA SONRA ÖLMESİ HALİNDE, ÖLEN KİŞİNİN

MİRASÇILARININ, TAPUDAKİ RESMİ İŞLEMİN MUVAZAALI
(İNANÇLI) OLDUĞU HUSUSUNU, İŞLEMİN DİĞER TARAFINA
KARŞI, İLERİ SÜRMELERİ MÜMKÜN MÜDÜR? MÜMKÜN İSE

İSPAT ŞEKLİ NASIL OLMALIDIR?

Yukarıda muvazaa iddiasının işlemin taraflarından birisi tarafından diğer tarafa karşı ileri sürülebilmesi halinde, muvazaa iddiasında bulu­nan tarafın bu iddiasını yazılı belge ile ispat etmesi gerektiğini, bu tür işlemlere inançlı işlemler dendiğini, muvazaa iddiasını ileri süren kişi­nin, işlemin tarafı olmayıp üçüncü kişi olması halinde ise bu iddiasını tanık dahil her türlü delil ile ispat edebileceğini belirtmiştik.

Tapuda resmi satış yapan, gerçekte ise bu satışın inançlı olduğu bir durumda, satış yapan kişinin ölmesi halinde, mirasçılarının, murise halefiyet yolu ile açacakları muvazaa iddiasına dayalı tapu iptal dava­sında, ispat hukuku yönünden muris ile aynı kurallara tabidirler. Bir başka deyişle, muvazaalı bir işlemin taraflarından birisi ölmesi halinde, bu kişinin mirasçılarının, diğer taraf aleyhine açacakları, muvazaa nede­ni ile tapu iptali ve tescili davasında, iddialarını, tıpkı murislerindeki gibi olup, iddialarını yazılı delil ile ispat etmek zorundadırlar.

Muvazaa iddiasında bulunan kişi işlemin taraflarından birisi, veya işlemin taraflarından birisinin mirasçısı değil ise yani üçüncü kişi ise, muvazaa iddiasını her türlü delil ile ispat edebileceği kuşkusuzdur.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Selime S. T/un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, ge­reği görüşülüp düşünüldü;

Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan annesi Nezaket’in maliki olduğu 1, 253, 1131 parsel sayılı taşınmazları dava dışı Recep T.’e Tarım Kredi Kooperatifin­den kredi alması için sonradan iade edilmek üzere bedelsiz olarak satış suretiyle temlik ettiğini, annesinin bu temlikten bir yıl sonra ölmesi ne­deniyle taşınmazların Recep T. üzerinde kaldığını, Recep T.’in de bu ta-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
279
şınmazları muvazaalı olarak üvey kardeşi olan davalı Haşan Ö.e satış suretiyle temlik ettiğini, bu taşınmazlardan 1 nolu parselin ifraz görerek 1204 ve 1205 nolu parseller olduğunu, davalının bu parselleri dava dışı Halil O.’a sattığını, yapılan temliklerin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapunun iptaliyle miras payı oranında adına tescilini, 1 nolu parsel yö­nünden taşınmazın rayiç değerinden miras payına düşen bedelin dava­lıdan tahsilini istemiştir.

Davalı, ölümünden önce mirasbırakan annesi ile birlikte yaşadığını, ailece maddi sıkıntı yaşamaları nedeniyle annesinin maliki olduğu ta­şınmazları Recep T.’e sattığını, kendisinin de bu taşınmazların bedelini ödemek suretiyle Recep T.’den satın aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddiaların ispat olunamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, mirasbırakan Nezaket Ö.’ün 11.12.1997 tarihinde öldüğü, geride mirasçıları olarak dava dışı çocukları Şükriye ve Hüseyin ile torunları Gülcan, Halit, Aylin, Ayla, Sevcan ile davacı oğlu Mehmet ve davalı oğlu Haşan’ın kaldıkları,mirasbırakanın 1, 253, 1131 parsel sayılı taşınmazlarını 28.02.1996 tarihinde dava dışı Recep T.’e satış suretiyle devredildiği, Recep T. tarafından da 22.09.2006 tarihinde davalı Haşan O.’e satış suretiyle temlik edildiği, 1 parsel sayılı taşınmazın ifrazı ile yeni 1204 ve 1205 parsel sayılı taşınmazların oluştu­ğu, bu taşınmazlardan 1204 parsel sayılı taşınmazın 22.01.2007 tarihinde, 1205 parsel sayılı taşınmazın ise 01.02.2011 tarihinde davalı tarafından dava dışı Halil Ö.’a satış suretiyle temlik edildiği sabittir.

Davacının öncelikli iddiası, mirasbırakan annesinin taşınmazlarını Tarım Kredi Kooperatifinden kredi alabilmesi için dava dışı Recep Te- mel’e bedelsiz olarak devrettiği, daha sonra Recep Temel tarafından bu taşınmazların davalıya muvazaalı olarak devredildiğine ilişkindir.

Bu durumda; dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş bi­çiminden, davanın inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı olarak açıldı­ğı anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi; inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uy­gun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı ve­ren geçerli sözleşmelerdir. (818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 18. mad­desi; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 97. maddesi) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçla-

280
Hüseyin KOVAN
rı belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de TBK’nin 26 ve 27. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.

İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, öde­me günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk siste­mimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın, inanç sözleşme­lerinin yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.

Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlan­dırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gerekli­dir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kap­samının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağ- daştırılamaz.

Somut olaya gelince; iptal ve tescil davalarının taşınmazın kayıt ma­liki aleyhine açılması zorunludur. Nitekim, eldeki dava kayıt maliki da­valı Haşan aleyhine açılmıştır.

Ancak, somut olayın özelliği itibariyle taşınmazın son maliki bakı­mından iddianın incelenebilmesi için mirasbırakan ile ilk el durumun­daki dava dışı Recep T. arasındaki hukuki ilişkinin inançlı işleme dayalı olup olmadığının açıklığa kavuşturulması gerektiğinde kuşku yoktur. Ne var ki, mirasbırakanın çekişme konusu taşınmazı devrettiği ilk el du­rumundaki Recep davada yer almamıştır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
281
Öncelikle belirtilmelidir ki, bir davanın birden fazla kişi tarafından veya birden fazla kişi aleyhine açılabilmesi için aynı tarafta yer alanlar arasında hukuksal bir bağlantının bulunması gerekir. Hukukumuzda bu bağlantı kar­şılığını dava arkadaşlığı kurumunda bulmakta; zorunlu ve ihtiyari dava ar­kadaşlığı olmak üzere iki ana başlık altında; zorunlu dava arkadaşlığı da yi­ne kendi içinde maddi ve şekli olmak üzere ikili ayrımla düzenlenmektedir.

Dava konusu olan hak, birden fazla kişi arasında ortak olup da bu hukuki ilişki hakkında mahkemece bütün ilgililer için aynı şekilde ve tek bir karar verilmesi gereken hallerde dava arkadaşlığının maddi bakımdan mecburi olduğunun kabulü gerekir. Diğer bir ifadeyle, bir hakkın birden fazla kişi tarafından birlikte veya birden fazla kişiye karşı kullanılmasınm, zorunlu olduğu hallerde, bu hak dava konusu edildiği zaman o hakla ilgili birden fazla kişi zorunlu dava arkadaşı durumundadır. Dava arkadaşlığı­nın hangi hallerde mecburi olduğu maddi hukuka göre belirlenir. Zorunlu dava arkadaşlığında; dava arkadaşları arasındaki ilişki çok sıkı olduğun­dan, davada birlikte hareket etmek durumundadırlar. Mahkeme ise, dava sonunda zorunlu dava arkadaşlarının hepsi hakkında aynı ve tek bir karar verecektir. Zorunlu dava arkadaşlığında dava konusu olan hak tektir ve dava arkadaşı sayısı kadar müddeabih bulunmamaktadır.

Bazı hallerde ise, birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılmasında maddi bir zorunluluk olmadığı halde, kanun; gerçeğin daha iyi ortaya çıkmasını, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin doğru sonuca bağlanma­sını sağlamak için, birden fazla kişiye karşı dava açılmasını usulen zo­runlu kılmıştır ki, bu durumda şekli bakımdan mecburi dava arkadaşlığı söz konusudur. Böyle bir davada, dava arkadaşları hakkında tek bir ka­rar verilmesi veya dava arkadaşlarının hep birlikte ve aynı şekilde hare­ket etme zorunluluğunun varlığından söz edilemez.

Açıklanan bu mecburi dava arkadaşlığı halleri dışında ise dava ar­kadaşlığı ihtiyaridir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun “Mecburi Dava Arkadaşlığı” başlıklı 59.maddesine göre; “(1) Maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlik­te kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hallerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır.” hükmü bulunmaktadır.

Şu durumda; maddede açıkça sayılan, dava konusu hak ve borcun ortak olması, birden fazla kişinin ortak bir işlem (örneğin sözleşme) ile borç altına girmiş olması, davanın birden fazla kişi hakkında aynı (veya benzer) sebepten doğmuş olması, hallerinde birden çok kimsenin birlikte dava açması olanaklı olduğu gibi, birlikte aleyhlerine de dava açılabilir.

282
Hüseyin KOVAN
Hal böyle olunca; mirasbırakandan sonra ilk el durumundaki Re­cep T.’in davada yer almasının sağlanması, ondan sonra yukarıda açık­lanan ilkeler uyarınca mirasbırakan ile Recep arasındaki temlikin inançlı işlem olup olmadığının açıklığa kavuşturulması, toplanan ve toplanacak deliller birlikte değerlendirilip hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken,eksik inceleme ile yazılı olduğu şekilde hü­küm kurulması doğru değildir.

Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi.

“l.HD.05.03.2018 tarih 2015/7885 Esas 2 018/1717 Karar”

Davacı, miras bırakanı Mustafa’nın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla dava konusu, 25 ve 26 nolu parsellerdeki payını satış suretiyle muvazaalı olarak oğlu olan davalıya satış suretiyle devrettiğini ileri sü­rerek, iptal ve miras payı oranında tescil isteğinde bulunmuştur.

Davalı satışın gerçek olduğunu belirtip, davarım reddini savunmuştur.

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dava Borçlar yasasının 18. maddesinden kaynaklanan muris muva­zaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

………….. Toplanan delillerden ve tüm dosya içeriğinden, miras bıra­kan Fatma’nın… tarihinde vefat ettiği mirasçı olarak eşi Mustafa ile Mus­tafa dan olma çocukları Y ve M ile ilk eşi Z’den olma oğlu M.O’nun kal­dıkları eşi Mustafa nın da…. Tarihinde ölümü üzerine, müşterek çocuk­ları Y ve Mehmet’i bıraktığı çekişmeli 25 ve 26 parsellerin % şer payı mu­ris Mustafa ya ait iken….tarihinde eşi Fatma’ya temlik ettiği, Fatma’nın, dava dışı 23 nolu parseldeki payını devrederek karşılığında 26 nolu par­sele müstakilen malik olduğu, Fatma’nında … tarihinde 25 nolu parsel­deki 1/2 payı ile 26 parseli Mustafa dan olma oğlu M ye aktardığı M inde 26 nolu parseli, gelinin ağabeyi olan dava dışı H ye devir ettiği….

Mustafa’nın eşi Fatma nın hasta olduğunu, taşınmazlarını satarak eşinin tedavisini yaptırdığını bu adada borçlandığını, alacaklılar tarafın­dan yapılacak hacizlerden kurtulmak için, taşınmazları eşi Fatma ya de­vir ettiğini bildirdiği görülmüştür..

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
283
Uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası olarak tanımlanan mu­vazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz ko­nusu muvazaa da miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak iste­diği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak sure­tiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 14 sayılı İnançları Birleştirme kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni kanunun 706 Borçlar kanunu’nun 213 (T.B.K 237.) ve Tapu kanunu’nun 26.maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bu­lunduğundan, sözleşme geçersizdir.

………………..  Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca bakıldığında muris Mustafa’nın amacının terekeden değil alacaklılardan mal kaçır­mak olduğu açıktır. Bu tür davalar sözleşmenin tarafları arasında ise muvazaa iddiasının yazılı delil ile ispatı gerekir. Taşınmazı intikal ettiren kişinin ölümü halinde mirasçılar, halefiyet yolu ile dava açmışlarsa, baş­ka bir anlatımla, mirasçılar, miras bırakanın hakkına dayanarak tapu ip­tal tescil istemişlerse ispat hukuku yönden aynı kural uygulanır

Eldeki davada muris Mustafa’nın Fatma ‘ya yaptığı temliklerin mi­rasçılardan mal kaçırma amaçlı olmadığı gözetildiğinde bu tür bir iddia­nın 1.4.1974 tarih 14 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında olma­dığı, Mustafa’nın alacaklılardan mal kaçırmak amacı ile temlik yaptığı iddiasının da 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarın­ca yazılı delil ile kanıtlanamadığı ancak toplanan deliller, tüm dosya içe­riği özellikle daha önce davalı aleyhine açılıp kabul ile sonuçlanan……………. sayılı dosya içeriğinden Fatma nın davalıya yaptıkları temliklerin muva­zaalı olduğu anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca davanın, miras bırakan Fatma’nın mirasçılık bel­gesindeki davacının payı oranında kabulü gerekirken, Baba Mustafa nın temlikleri de muvazaalı kabul edilmek suretiyle bir kısım taşınmazlar yönünden % oranında iptal ve tescile karar verilmesi doğru değildir.

Açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA

“l.HD .19.4.2005 tarih 2005/1948 Esas 2005/4756 Karar”
SORU – 37
VERMİŞ OLDUĞU BİR PARA BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE
İNANÇLI OLARAK TAPUDAN GAYRİMENKULÜ TEMLİK ALAN KİŞİ,

GAYRİMENKULÜ, ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK EDERSE

A)    GAYRİMENKULÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE İNANÇLI
OLARAK TEMLİK EDEN GERÇEK MALİK, SON TAPU MALİKİNE

KARŞI TAPU İPTAL DAVASI AÇABİLİR Mİ?

İnanç sözleşmesinin geçerli olması için tarafların imzasının olması­nın yeterli olduğunu, resmi işlem tarihinden önce veya sonra yapılması­nın bir önemi olmadığını, bazı durumlarda, sadece kayden malik görü­nen kişinin her hangi bir kurum veya kuruluşa vermiş olduğu bir dilekçe veya bir mektup ile de işlemin inançlı olduğunu bildirmesinin, işlemin inançlı olduğunun kabulü için yeterli olduğunu belirtmiştik.

İnançlı işlem sadece taraflar açısından bağlayıcı olup, anılan gayri- menkulü iyi niyetli olarak temlik alan kişi yönünden tarafların kendi arasında yaptıkları inanç sözleşmesinin bir bağlayıcılığı yoktur. Dolayı­sıyla iyi niyetli üçüncü kişinin iktisabı korunur. Borç alan inançlı işlemin tarafı, üçüncü kişiye karşı bir tapu iptal davası açması halinde bu dava red ile sonuçlanacaktır. Çünkü davacının iyi niyetli üçüncü kişi ile bir sözleşmesi olmadığı gibi, tarafların kendi aralarında yaptıkları inanç söz­leşmesinin de iyi niyetli üçüncü kişiye karşı ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.

Üçüncü kişinin iyi niyetli olmaması halinde, yani temlik aldığı gay- rimenkulün sahibinin bu gayrimenkulün gerçek maliki olmadığını, ala­cağını teminat amacı ile bu gayrimenkulü inançlı olarak temlik aldığını biliyor veya hayatın olağan akışı gereğince bilmesi gerekiyor ise yani kötü niyetli ise, davanın kabul edileceğinde kuşku yoktur.

B)        GAYRİMENKULÜNÜ BORCUNA TEMİNAT AMACI İLE
İNANÇLI OLARAK TEMLİK EDEN MALİK, İNANÇLI İŞLEMİN
DİĞER TARAFINA KARŞI TAZMİNAT DAVASI AÇABİLİR Mİ?
AÇABİLİR İSE MAHKEME NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?

İnançlı olarak gayrimenkulü temlik alan kişinin bu gayrimenkulü iyi niyetli üçüncü kişiye temlik etmesi halinde, inançlı olarak gayrimenkulü temlik eden kişi, inançlı işlemin diğer tarafına karşı tazminat davası açabi-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
285
lecektir. Bu durumda mahkemece borç tarihinden dava tarihine kadar iş­lemiş faizini hesap edip .. .borç’un dava tarihi itibariyle ulaştığı miktar bu­lunup, gayrimenkulün dava tarihindeki değerini de tespit edip buna göre bir tazminat belirleyecektir. Burada taraflar arasında yapılan inanç söz­leşmesinin içeriği son derece önemlidir. Bu nedenle taraflar arasında yapı­lan inanç sözleşmesi içeriğine ve hükümlerini iyi incelemek gerekir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı Ali B.ve davalı Cabil B. vekilleri tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Zeynep A.E/ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa tazminat isteğine ilişkindir.

Davacı, 1688 ada, 2 nolu parseldeki 10 nolu bağımsız bölümünü ban­kadan alınacak krediye karşı teminat olmak üzere tapuda satış göstermek suretiyle davalı Ali B.’a temlik ettiğini, taşınmazı bedelsiz temellük eden davalı Ali B.’un, Garanti Bankasından 40.000,00 TL tutarında temin ettiği, krediye karşılık dava dışı Fadıl Poyraz ve İbrahim A.’ı kefil göstermekle bir­likte taşınmaza ipotek konulduğunu, kredi borcunun tarafından ödendiğini, borcun kapatılması halinde taşınmazm iade edileceği kararlaştırıldığı halde davalının iadeye yanaşmadığı gibi taşınmazı diğer davalı kefil Fadıl P.’ın kardeşi Cabil P.’a temlik ettiğini ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiş, aşamada 24.05.2011 tarihli ıslah dilekçe­siyle banka dekontlarının delil başlangıcı kabul edilmesi gerektiğini belirte­rek iptal tescil olmazsa taşınmazm rayiç bedeli üzerinden şimdilik 30.000,00 TL bedelin davalılardan tahsilini istemiştir.

Davalı Ali, iddianın yazılı delille kanıtlanması gerektiğini; diğer da­valı Cabil ise, taşınmazı bedeli karşılığında satın aldığını belirterek da­vanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, iddianın yazılı delille kanıtlanamadığı gerekçesi ile da­vanın reddine ilişkin olarak verilen karar Dairece onanmış, onama kara­rına karşı davacı vekili tarafından karar düzeltme yoluna başvurulmuş, Dairece; “…Davacının maliki olduğu 1688 ada 2 parsel sayılı taşınmaz­daki 10 nolu bağımsız bölümü davalılardan Ali B/t’a satış yoluyla dev­rettiği, 18.12.2007 tarihinde Garanti Bankası tarafından Ali Buluta 40.000TL konut kredisi kullandırıldığı, krediye karşılık dava dışı Fadıl P. ve İbrahim A.’ın kefil gösterildiği,

286
Hüseyin KOVAN
kullandırıldığı krediye karşılık dava dışı Fadıl P. ve İbrahim A.’ın kefil gösterildiği çekişmeli taşınmaza anılan banka lehine 24.12.2007 tari­hinde ipotek konulduğu, Ali B.’un taşınmazı ipotekle yükümlü olarak 24.09.2008 tarihinde kefil Fadıl Poyraz’ın kardeşi Cabil P.’a sattığı, Garan­ti Bankasının ilgili krediye ilişkin olarak Gaziantep 2.İcra Müdürlüğünün 2009/8589 esas sayılı dosyası ile ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla 29.09.2009 tarihinde icra takibi başlattığı, icra dosyası borcunun 28.04.2010 tarihinde davacının eşi olan Ayşe A. tarafından ödendiği, Ay­şe A.’ın anılan bankaya hitaben yazdığı 28.04.2010 tarihli dilekçede “…Ali B.’un konut kredisi borcuna karşılık 35.000TL’yi 27.04.2010 tari­hinde yatırdığının…” belirtildiği anlaşılmaktadır…Taşınmazı temlik eden davacı ile temellük eden davalı Ali B. arasında yukarıda değinilen İnançları Birleştirme Kararının öngördüğü anlamda yazılı bir belge bu­lunmamaktadır. Ancak davalı Ali B.’a kullandırılan kredi borcunun da­vacının eşi olan Ayşe Akar tarafından 28.04.2010 tarihinde ödendiğine dair Garanti Bankasından gelen 19.08.2013 tarihli yazı cevabı ve ekinde gönderilen Ayşe A.’ın anılan bankaya hitaben yazdığı 28.04.2010 tarihli dilekçe içeriğinin yazılı delil başlangıcı sayılıp sayılmayacağı konusunda mahkemece bir inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. Bu durumda, yukarıda değinilen hususlar gözetilerek araştırma ve incelemenin ya­pılması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruştur­mayla yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değil­dir…” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece, bozma ilamına uyularak ya­pılan yargılama sonucu iddianın ispat edildiği gerekçesiyle davanın ka­bulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu taşınmazın davalı Ali’nin kredi temin etmesi için adı geçen davalıya devredildiği ve kredi ödemelerinin davacının eşi Ayşe A. tarafından yapıldığı hususları, delil başlangıcı niteliğindeki banka dekontu ve dinlenen davacı tanıkla­rının beyanları ile sabit olup, bu durumda taşınmazın davalı Ali’ye inançlı işleme dayalı olarak temlik edildiği kanıtlanmıştır.

Ancak, dava konusu taşınmazı davalı Ali’den temellük eden diğer davalı Cabil’in iyi niyetli olup olmadığı hususunda mahkemece bir araş­tırma yapılmış değildir.

Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişi­lerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, do­layısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyeti-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
287
nin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallar­da 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. madde­sinin özel hükümleri getirilmiştir.

Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliği­ni (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından do­ğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. mad­desinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” bi­çiminde öngörülmüştür.

Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni ko­ruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bu­lunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.

Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin top­lanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

Nitekim bu görüşten hareketle, ”kötü niyet iddiasının def’i değil iti­raz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksı­zın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.

288
Hüseyin KOVAN
Hal böyle olunca, daha önce dinlenen davacı tanıklarının yukarıdaki ilkeler göz önünde bulundurularak yeniden dinlenmesi, son kayıt maliki davalı Cabil’in iktisabının iyiniyetli olup olmadığı ve TMK’nın 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanıp yararlanmayacağı hususu­nun açıklığa kavuşturulması, iyiniyetli olduğu saptanır ise iptal-tescil isteğinin reddedilmesi ve davalı Ali yönünden bedel isteğinin değerlen­dirilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz ede­ne geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.09.2019 tarih 2016/11690 Esas 2019/4792 Karar”

Davacı, bağımsız bölümü, davalı Mehmet’ten aldığı 78 milyar lira borca karşılık teminat olarak verildiği halde satış gibi gösterildiğini, bor­cunu Ödeyebilmek için dava konusu taşınmazı satılığa çıkarıp alıcılarla bedel konusunda anlaştıklarını, ancak alıcının taşınmazın davalı Mehmet adına kayıtlı olduğunu öğrenip, kendisinin devreden çıkarılarak gerçek değerinin çok altında bir bedelle temlik edildiğini ileri sürerek tapunun iptali ile adına tescilini, olmadığı takdirde rayiç değerin tespiti ile borcu olan 78 milyar liranın mahsubundan sonra bakiyesinin reeskont faizi ile tahsilini istemiş, haklarını yargılama sırasında Nazife’ye temlik etmiştir.

Davalı Mehmet, davacı ile aralarmda düzenledikleri adi sözleşmede tarafların iradesinin rehin sözleşmesi düzenlemek olduğunu, bunun da şekil şartları bulunmadığını, davacının 2000/1158 esas sayılı dosyada ta­şınmazın tarafına satıldığını açıkça belirttiğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur.

Diğer davalı, iyi niyetli 3. kişi olduğunu, davanın reddini savun­muştur.

Mahkemece, davacının davalı Mehmet’e olan borcunun yasal faizi bedelinin depo ettirilerek davacı iddiası sabit görülüp tapunun iptali ile temlik alan adına tesciline karar verilmiştir.

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal-tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, sözleşme uyarınca alınan borç para miktarının belirti­len ödeme tarihinden yasal faizi ile birlikte davalı Mehmet’e ödenmek

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
289
suretiyle çekişmeli taşınmazın tapusunun iptali ile temlik alan Nazife adına tesciline karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden dava konusu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu dubleks dükkânın davacı Serkan ile davalı Mehmet arasında düzenlenen “sözleşme” başlıklı tarihsiz belge uyarınca davalı Mehmet’e 12.12.2000 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği, bilahare anılan yerin 21.03.2002 tarihli akitle dava dışı taşınmazlarla birlikte vekili Nihat aracılığıyla Yüksel’e satış yoluyla intikal ettirildiği görülmektedir.

Öte yandan davacının Borçlar Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca eldeki davadaki hakkını Nazife’ye temlik ettiği de anlaşılmaktadır.

Davacı, söz konusu ilişki içerisinde temlik ettiği taşınmaza ilişkin is­teğini inanç sözleşmesine dayandırmıştır.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapı­lan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırın bir muameledir. Bu sözleşme, tarafla­rının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülki­yetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için baş­vururlar.

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin ede­cek, yani yalnızca sınırlı aynî bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiye­tini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniy­le, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini iste­mek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimse­nin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.

Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalma­dığı) gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.

290
Hüseyin KOVAN
Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan MK’nııi 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu ta­şınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nite­kim bu düşünce Hukuk Genel Kurulu’nun 23.05.1990 gün ve 1990/1-202- 315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.

Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uy­gun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı ve­ren geçerli sözleşmelerdir (Borçlar Kanunu m. 81). Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tara­fından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilir­ler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmele­rinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunu’nun 19 ve 20. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.

İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcut­tur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkânsız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma al­tında tutulamayacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her­hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarı­da değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraf­larına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.

Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğura­cağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleş­mesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluş­turmayacağıdır.

Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapıl­mak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
291
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan mu­vazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.

Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına ger­çek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde ve­kilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdü-leb ileceği, “kötü niyetli ve haksız gizleme­ler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın ko­runması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekâlet ilişkisin­de, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşü­nülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanunu’nun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve mü­vekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mal­lara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmî senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muva­zaayı kapsamına alan Borçlar Yasası’nın 18. maddesi kapsamında düşü­nülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatı­nın mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağ­layıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear baş­lıkları altlında nitelendirilmektedir.

Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil et­mesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmeler­dir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.

292
Hüseyin KOVAN
İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların is­patı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandı­rılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamının ge­nişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılmaz.

Somut olaya gelince; taraflar arasındaki “sözleşme” başlıklı belgenin yukarıda açıklanan 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kara­rında belirtilen anlamda inanç sözleşmesi niteliğini taşıdığı sonucuna varılmaktadır.

Yine yukarıda ifade edildiği üzere, inanç sözleşmesi ile taşınmazı temellük eden kişinin taşınmazı 3. kişiye temlikine bir engel yoktur. Ni­tekim davalı Mehmet, taşınmazı Yüksel’e satış suretiyle devretmiştir. Bu temlikin taraflar arasında mevcut olan sözleşmeyi hükümsüz kılmaya yönelik olduğu iddiası da kanıtlanmış değildir.

Bütün bu olgular karşısında mahkemece yapılacak işin; davacı Ser- kan’ın davalı Mehmet’ten aldığı borcun sözleşmede belirlenen ödeme tarihinden itibaren dava tarihine kadar ulaştığı faizli bakiyesi ile o tarih itibariyle temlik konusu taşınmazın değerinin belirlenmesi, borcun ta­şınmazın değerinden mahsubu ile bakiyesinin inanç sözleşmesinin tarafı olan davalı Mehmet’ten tahsili ile temlik alan davacı Nazife’ye ödenme­sinden ibaret olacağı kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan hususlar gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi ge­rekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA

“l.HD.8.5.2006 tarih 2006/3653 Esas 2006/5292 Karar”

Yukarıdaki içtihat da geçen ” İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir” yönündeki Yar­gıtay görüş’ü değişmiş olup inanç sözleşmesi sözleşme konusu işlem tarihinden sonra düzenlense de geçerlidir.(bakz 35. Soru altındaki açık­lamalar.)

SORU – 38
MURİS MUVAZAASI NEDENİYLE AÇILACAK

TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVALARINDA DAVA AÇMAK İÇİN
ÖNGÖRÜLMÜŞ HERHANGİ BİR ZAMANAŞIMI VEYA
HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR?

Muris muvazaası nedeniyle açılacak tapu iptali ve tescil davalarında herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre söz konusu değildir.

Ancak;Muris kadastro tespitinden önce ölmüş, kadastro tespiti ile gayrimenkul davalı adına kayıt edilmiş ise, davanın kadastro tespitinden itibaren on yıllık hak düşürücü sürede açılıp açılmadığını mahkeme ha­kimi re’sen dikkate almalıdır

Kadastro kanununun 12/3 maddesi uyarınca dava tarihi itibariyle, kadastro tespit tutanaklarının kesinleşmesi tarihinden itibaren de 10 yıl­dan fazla süre geçmiş olması halinde, kadastro öncesi sebeplere dayanı­larak dava açılamayacağından davanın reddine karar verecektir.

Bunun dışında muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil da­valarında herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değildir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, mirasbırakan babası Edhem K.Tn 1292 parsel sayılı taşın­mazdaki 1000/2400 payının intifa hakkını uhdesinde bırakıp, çıplak mül­kiyetini oğlu Mehmet Kartal’a (davalıların mirasbırakanı) satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek taşınmazın kısmen kamulaştırılması ve ifrazı ne­ticesinde oluşan parsellerden 5625 parsel sayılı taşınmazda davalılar adına kayıtlı payların herbirinden 304,14m2 olmak üzere toplam 2129m2’ye isabet eden payların tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir.

Bir kısım davalılar, paylaştırma savunmasında bulunmuşlar, taşın­mazın bedeli karşılığında satın alındığını, davacının açılan ortaklığın giderilmesi davasını sürüncemede bırakmak amacıyla kötüniyetli olarak

294
Hüseyin KOVAN
hareket ettiğini belirtip davanın reddini savunmuşlar,diğer davalılar, savunma getirmemişlerdir.

Mahkemece, davacının temliki bilip taşınmazın bir kısmını uzun yıl­lardır kullandığı, temlik tarihi, rızai taksim sözleşmesi ve mirasbırakanın ölüm tarihinden itibaren çok uzun süre geçtikten sonra dava açılmasının TMK.’nın 2. maddesine aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle davanın reddi­ne karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edil­miş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 14.11.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Nuri K. ile temyiz edilen davalı Ethem K.vekili Avukat Cumhur D. E. davalı Murat K. vekili Avukat M.Cumhur K. geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen da­valı Yılmaz K. vekili Avukat ve diğerleri gelmedi, yokluklarında duruşma­ya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçe­sinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Mümine B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmama­sına ve özellikle davanın dayanağı olan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararı ile hak düşürücü ve zamanaşımı süresi öngörülmediğin­den mahkemece 4721 sayılı TMK.’nın 2. maddesinin gerekçe yapılması doğru değil ise de mirasbırakan, davacı ve Mehmet Kartal arasında imzalanan Hatay 2. Noterliğinin 21.09.1973 tarihli 9382 yevmiye nu­maralı sözleşmesi ile tüm dosya kapsamından mirasbırakanın mal ka­çırma kastının ispatlanamadığı gözetilerek bu gerekçe ve sonuç itiba­riyle davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmama­sına göre davacı vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazının red- diyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince temyiz edilenlerden gelen davalı Ethem K. vekili ve davalı Murat K. vekili için 2.037.00.’şer-TL. duruşma vekâlet ücretinin ve aşağıda yazılı 15.20 TL bakiye onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, oy bir­liğiyle karar verildi.

“l.HD.14.11.2019 tarih 2016/10531 Esas 2019/5845 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
295
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı terekeye iade talepli miras payı oranında bedel isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak mirasbırakanları Halil ve Ayşe’nin 100 ada 12 par­sel, 90 ada 6 parsel, 115 ada 3 parsel, 199 ada 5 parsel, 112 ada 9 ve 57 parsel, 218 ada 20 ve 21 parsel sayılı taşınmazlarını davalı çocuklarına temlik ettiklerini, daha sonra çekişme konusu 100 ada 12 parsel, 90 ada 6 parsel, 115 ada 3 parsel ve 199 ada 5 parsel sayılı taşınmazların kamulaş­tırtarak bedellerinin davalılara ödendiğini, diğer 4 parça taşınmazın ise davalılar tarafından dava dışı üçüncü kişilere satıldığını, kök murisler tarafından yapılan devir işlemlerinin mirastan mal kaçıma amacıyla ve muvazaalı olarak yapıldığını ileri sürerek, öncelikle dava konusu taşın­mazların değerlerinin tespiti ile bedelin terekeye iadesine, aksi halde mi­ras paylarına mahsuben tespit edilecek bedelin tahsiline karar verilmesi­ni istemişlerdir.

Davalılar, zamanaşımı itirazında bulunarak davanın reddini sa­vunmuşlardır.

Mahkemece, zamanaşımı süresinin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; kök mirasbırakan Halil’in kayden maliki olduğu 218 ada 20 ve 21 parsel sayılı taşınmazlardaki, 112 ada 9 ve 57 parsel sayılı taşınmazlarda diğer kök muris Ayşe ile birlikte pay sahibi olduğu paylarını intifa haklarını üzerlerinde bırakmak şartıy­la 1/2’şer paylı olarak davalı çocukları Adnan ve Halil İbrahim’e devret­tikleri, daha sonra davalılar tarafından bu taşınmazlardaki payların dava dışı üçüncü kişilere devredildiği, yine 199 ada 5 parsel sayılı taşınmazda kök muris Halil’in kayden maliki olduğu payını davalı çocukları Adnan ve Halil İbrahim’e devrettiği, 115 ada 3 parsel sayılı, 90 ada 6 parsel sayı­lı, 100 ada 12 parsel sayılı taşınmazlarda ki kök murisler Halil ve Ayşe’ye ait olan payların da aynı şekilde 1/2’şer paylı olarak davalı çocukları Ad­nan ve Halil İbrahim’e devredildiği, daha sonra bu taşınmazların 17.03.1988 de kamulaştırtarak bedellerinin davalılara ödendiği, mirasbırakan Halil’in 06.04.1971 de öldüğü, diğer mirasbırakan Ayşe’nin ise 12.12.1987’de öldüğü, geride mirasçı olarak çocukları Hicriye, Halil İbrahim ve Adnan’ın kaldığı, mirasçılardan Hicriye’nin 18.12.1998 de ölümü üzerine geride davacı çocukları; Ünal, Vural, Birol ve Şenol’un kaldığı, mirasçılardan Adnan’ın ise 08.04.2009 da ölümü üzerine geride

296
Hüseyin KOVAN
davalı eşi Kadriye ile birlikte davalı çocukları Fikret ve Hikmet’in kaldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı dava­larda talebin tapu iptali tescil ya da tazminat olduğuna bakılmaksızın 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile hak düşürücü ve zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu tür davaların açılması hiç­bir süreye bağlı değildir. Bir başka ifade ile muris muvazaası hukuk­sal nedenine dayalı davalarda zamanaşımı ve hak düşürücü süre yok­tur.

Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi gerekirken yanılgılı de­ğerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hük­mün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birli­ğiyle karar verildi.

“l.HD.07.11.2019 tarih 2016110148 Esas 201915740 Karar “
SORU – 39
MURİS MUVAZAASI NEDENİ İLE TAŞINMAZLARI TEMLİK ALAN
KİŞİNİN TAŞINMAZLARI İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE SATMASI
HALİNDE AÇILACAK TAZMİNAT DAVALARINDA VEYA HİÇ SATIŞ
OLMAKSIZIN İLGİLİLER TARAFINDAN AÇILACAK TAZMİNAT
DAVALARINDA, DAVA AÇMAK İÇİN ÖNGÖRÜLEN HERHANGİ BİR

ZAMANAŞIMI VEYA HAK DÜRÜCÜ SÜRE VAR MIDIR?

Muris muvazaası nedenine dayalı olarak açılacak tapu iptali ve tes­cili davalarında, dava açmak için öngörülmüş her hangi bir hak düşücü süre veya zamanaşımı süresi olmadığını, ancak ilgili kişinin işlemden haberdar olmasına rağmen olaydan çok uzun bir süre sonra dava açması halinde, dava açılmasının hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendi­rilebileceğini yukarıda belirtmiştik.

Muvazaalı bir şekilde taşınmazı temlik alan kimsenin, bu taşınmazı iyi niyetli üçüncü kişilere satması halinde iyi niyetli üçüncü kişinin ikti­sabının korunacağı da çağdaş hukukun bir gereğidir. Böyle bir durumda miras hakkından yoksun bırakılan mirasçılar muvazaalı bir şekilde taşınmazı temlik alan ve iyi niyetli üçüncü kişi ye satan kişi aleyhine muvazaa konusu taşınmazdaki miras paylarına ilişkin tazminat davası açabilecekleri gibi, muvazaalı olarak taşınmazı temlik alan kişi bu ta­şınmazı satmasa dahi, miras hakkından yoksun bırakılan mirasçılar, miras payları oranında tapu iptal ve tescil davası açmaksızın muvazaa­lı taşınmazdaki miras paylarının değerine ilişkin tazminat davası da açabilirler.

Her iki durumda da açılacak tazminat davaları yönünden, dava açma süresi için öngörülmüş bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değildir.

Miras hakkından yoksun bırakılan kişi tapu iptali ve tescil davası açma hakkı olduğu sürece tazminat davası da açabilecektir.

muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu ta­şınmazını devretmek istemekte, ancak mirasçısını miras hakkından yok­sun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir, sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de şekil koşullarından yoksun bulunduğundan,

298
Hüseyin KOVAN
saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tes­cil istenebileceği gibi tazminat da istenebilir.

Taraflar arasında görülen davada; Davacılar, miras bırakanları Na­zif’in maliki olduğu 246 parsel sayılı taşınmazı, mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olarak davalı oğluna satış suretiyle temlik ettiğini, davalının da daha sonra taşınmazı dava dışı kişiye devrettiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 246 parsel sayı­lı taşınmazın muvazaalı temliki nedeniyle tazminata karar verilmesini istemişlerdir. Davalı, zamanaşımı süresinin dolduğunu, temlikin muva­zaalı olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava, miras bırakanın yapmış olduğu temlikten kaynaklanan pay oranında tazminat isteğine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımına uğra­dığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan Nazif’in maliki olduğu 246 parsel sayılı taşınmazını 15.01.1987 tarihinde oğlu olan dava­lı Vehbi’ye satış suretiyle temlik ettiği, onun tarafından da dava dışı kişi­lere devrinden sonra, müteaddit kez el değiştirdiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, miras bırakanlarının davalı Vehbi’ye yaptığı temlikin, mi­rastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki da­vayı açmışlardır. Dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimi­ne göre, taraflar arasındaki çekişmenin mirasta istihkaka ilişkin olmayıp, muris muvazaası hukuksal nedeninden kaynaklandığı tartışmasızdır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
299
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleş­mesi de Medeni Kanun’un 706, Borçlar Kanunu’nun 213 ve Tapu Kanu- nu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulun­duğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile ge­çersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil istenebileceği gibi, tazminat istenebileceğinde de kuşku yoktur. Davacılar, somut olayda tazminat isteğini tercih etmişlerdir.

Öyleyse mahkemece yapılacak iş, miras bırakanın davalı Vehbi’ye yapmış olduğu temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olup olmadığının araştırılması, bir başka ifadeyle miras bırakanın 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı çerçevesinde iradesinin tar­tışmaya yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulması ve muvazaa ile illetli olduğunun anlaşılması halinde zamanaşımı hükümlerine tabi olma­yacağı da gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı de­ğerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacıların temyiz itirazının kabulü ile, hükmün açıklanan neden­lerle (6100 sayılı Yasa’nın geçici 3. maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA

“l.HD.08.03.2012 tarih 2012/580 Esas 2012/2568 Karar”
300
Hüseyin KOVAN
Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;

Davacılar, miras bırakan H… A./in mirasçıdan mal kaçırmak ama­cıyla 1087 ada 12, 13, 14 ve 15 parsel sayılı taşınmazları vekili kızı Memnune aracılığıyla diğer kızı davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, murisin satış ihtiyacının bulunmadığını, devirden sonra taşınmazların komşu parsellerle tevhit edilerek oluşan 1087 ada 16 parsel sayılı taşın­mazda kat karşılığı binalar yapıldığını, davalı adına 22 adet bağımsız bölümün tescil edildiğini, kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre ise dava­lıya (A) Blokta 4, 22 ve 23 nolu, (B) Blokta ise 18, 28, 37 nolu bağımsız bölümler ile 27 nolu bağımsız bölümün 5/14 payının isabet ettiğini, ta­şınmazların dava dışı üçüncü kişilere devredilmiş olduğunu, 27 nolu bağımsız bölümü ise dahili davalı Nusret’in ‘davalıdır’ şerhini görerek iktisap ettiğini ileri sürerek 27 nolu bağımsız bölümün 5/14 payının tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, diğer 6 adet bağımsız bölümün ise bedellerinin miras payları oranında yasal faizi ile davalıdan tahsiline, uğradıkları zarar karşılığı 5.000, 00 TL munzam za­rarın da faizi ile tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, dava konusu taşınmazları gerçek satışla edindiğini, mal ka­çırmak için bir nedeni olmayan murisin taşınmazlarını satarak geçimini idâme ettirdiğini, muvazaa iddialarının asılsız olduğunu, zamanaşımı dolduktan sonra dava açıldığını, zarar iddiası ve tazminat isteğinin ye­rinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazların davalıya temlikinin mi­rasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, davalının edindiği taşınmazların komşu parsellerle tevhit edilerek oluşan parselde yapılan kat karşılığı binalarda yükleniciye düşen bağımsız bölümler bakımından davacı taleplerinin reddi gerektiği, davalıya isabet eden bağımsız bölüm­lerden 27 nolu bağımsız bölüm hariç diğerlerinin dava tarihinden önce üçüncü kişilere devredildiği, 27 nolu bağımsız bölümün ise yargılama sırasında ‘davalıdır’ şerhi ile yükümlü olarak dahili davalı Nusret’e tem­lik edildiği, zamanaşımı ve derdestlik itirazlarının yerinde olmadığı, asıl davada satış, birleşen davada dava tarihi değerlerine göre davacıların miras paylarına isabet eden bedellere ıslah doğrultusunda hükmetmek gerektiği, davacıların munzam zarara yönelik isteklerinin yerinde olma­dığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüne karar veril­miştir. Karar, davalı tarafından süresinde duruşma istemli temyiz edil­miş olmakla;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
301
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı taktirde bedel ve munzam zararın tahsili isteklerine, birle­şen dava ise, bedel isteğine ilişkin olup, miras bırakanın çekişme konusu taşınmazları kızı davalıya temlikinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, 27 nolu bağımsız bölümdeki davalı payı hariç diğer bağımsız bölümleri dava tarihinden önce davalının dava dışı kişilere temlik ettiği belirlenmek suretiyle yazılı olduğu şekilde karar verilme­sinden bir isabetsizlik yoktur.

Öte yandan, bilindiği gibi taşınmaz malların haksız eylem sonucu malikin elinden çıkmış olduğu hallerde zararın gerçekleştiği tarih, ayni hakkın sona erdiği tarih olacağı açıktır. Taşınmazın üçüncü kişiye temlik edilmesi durumunda tapu iptali davası açma hakkı olduğu müddetçe, dava konusu taşmmazın bedeline yönelik açılacak davada zaman aşımı süresi işlemeyecektir.

Somut olayda, davacıların tapu iptali ve tescil davası açma hakları devam etmekte iken eldeki davada bedel istediklerine göre zamanaşımı söz konusu olmayacağı kuşkusuzdur.

Diğer taraftan, asıl davada davacılar tapu iptali ve tescil davalarını kayıt malikine yöneltmediklerinden, isteklerini ıslah ile bedele de dönüş- türemeyeceklerinden birleşen davada bedel isteğinde bulunmuş olmaları da derdestlik itirazına konu olamaz.

Davalının temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA

“l.HD.11.02.2014 tarih 2013/4638 Esas 2014/2187 Karar”

SORU – 40
MUVAZAALI İŞLEMİN ÜZERİNDEN UZUN YILLAR GEÇTİKTEN
SONRA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI AÇILMASI HAKKIN KÖTÜYE

KULLANILMASI OLARAK DEĞERLENDİRİLEBİLİR Mİ?

4721 sayılı T.M.K’nun 2. maddesi

”Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken, dü­rüstlük kurallarına uymak zorundadır.

Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” hükümlerini içermektedir.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılacak tapu ip­tali ve tescili davaları yönünden herhangi bir zamanaşımı ve hak düşü­rücü süre yok ise de, muvazaalı işlemin üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra açılan tapu iptal ve tescili davası açılması hakkın kötüye kullanıl­ması olarak değerlendirebilecektir. Bunun için her somut olayın ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir. Yoksa murisin ölümünden şu kadar yıl geçtikten sonra dava açılması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde sayılmalıdır gibi bir şey söylenmesi mümkün değildir. İki farklı davada murisin ölüm tarihinden itibaren 15 yıl geçtikten sonra dava açılmasına rağmen, davaların birisinde hakkın kötüye kullanılması var demek mümkün iken diğer davada ise hakkın kötüye kullanılmasından bahse­dilmesi mümkün olmayabilir.

Taraflar arasındaki “İade-i Muhakeme” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 1. Asliye Hukuk mahkemesince davanın reddine dair verilen … Gün ve sayılı kararın incelenmesi davacı tarafın­dan istenilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk dairesinin .. tarih … sayılı ka­rarıyla davanın tarafları yargılamanın yönlenmesini isteyebilirler. Dava açıp boşanmaya ilişkin Bakırköy 2. asliye hukuk mahkemesinin … sayılı dosyasının tarafıdır. Mahkemece yapılacak iş tarafların delillerini topla­mak Bakırköy 2. Asliye hukuk mahkemesindeki … Sayılı tapu iptali ve tescil davasının sonucunu beklemek, HMUK 445/8 çerçevesinde değer­lendirme yapmak ve hasıl olacak sonuca göre karar vermekten ibarettir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykı­rıdır diyerek yerel mahkeme kararını bozmuş olup yerel mahkeme önce­ki kararında direnilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
303
Davacı Şaziye 18/08/1993 tarihli dava dilekçesi ile eşi Ali ile 25/08/1968 tarihinde evlendiklerini bu evlilikten müşterek çocuklarının bulunmadığını, eşinin kendisini devamlı dövdüğünü ileri sürerek bo­şanmalarını istemiş ve yargılama aşamasında taraflar evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ve nafaka talep etmediklerinden mahkemece 22/11/1993 tarihinde tarafların boşanmalarına karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin 07/01/1994 tarihinde kesinleşmiştir.

Dava dosyasına getirtilen Bakırköy 2. Asliye hukuk mahkemesinin kesinleşen 96/7 Esas 2001/39 Sayılı ilamına göre Ali’nin ilk eşinden olma çocukları Munise ve İsmail’e açtıkları dava ile Babalarının kendilerinden mal kaçırmak amacıyla tapuda adına kayıtlı taşınmazları üvey anneleri Şaziye ile Şaziye’nin ilk eşinden olma çocuğu Şengül adına muvazaa yo­luyla devrettiğini esasen satış tarihi bulunan 24/08/1993 tarihinde Ali’nin hukuk ehliyeti bulunmadığını ileri sürerek tapu kaydının iptalini talep etmişler Adli tıp kurumunun 28/08/2000 tarihli raporu münderecatına göre de muris Ali’nin tapuda işlem yaptığı tarihte hukuki ehliyeti bu­lunmadığından tapu kaydının iptaline karar verilmiş bu karar Yargıtay tarafından onanarak 13/09/2001 tarihinde kesinleşmiştir.

Temyize konu bu davada ise davacı 09/05/2000 tarihli dava dilekçe­sinde boşandığı Ali’nin serbest iradesi ile tapuda kayıtlı taşınmazını be­deli karşılığında kendisine sattığını ancak tapu iptal davasında satış tari­hi bulunan 24/08/1993 tarihi itibariyle Ali’nin Hukuki ehliyetinin bulun­madığının saptanması nedeniyle üzerine kayıtlı taşınmazın tapu kaydı­nın iptal edildiğini, Ali ile bu tarihten sonra boşandıklarını o halde önce­ki boşanma tarihi itibariyle Alinin hukuki ehliyetinin bulunmaması ge­rektiğini ileri sürerek boşanma kararının Yargılamanın iadesi yoluyla iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Bilindiği gibi bir davanın dinlenebilmesi için gerekli şartlardan birisi ise davacının o davayı açmakta hukuki yararı bulunmasıdır. Çünkü hu­kuki yarar dava şartıdır. Davacı aleyhine açılan tapu iptal davasında bo­şandığı eşi Ali’nin hukuki ehliyeti bulunduğunu taşınmazı eşinden be­deli karşılığında aldığını ileri sürmüş daha da önemlisi bizzat açtığı bo­şanma davasında boşanmanın özel nedeni olan akıl hastalığına dayan­mamış eşinin içki içtiğini eve bakmadığını ve kendisini dövdüğünü ileri sürerek genel boşanma nedenine dayanmıştır. Ali’nin hukuki ehliyetsiz­liği boşanma davasında ileri sürülüp tartışılması gerekirken tapu iptal davasını kaybettikten sonra bu savunmanın yargılamanın iadesinde ileri sürülmesi ve bunun ayrı bir dava konusu yapılmasında davacının huku­ki yararı bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

304
Hüseyin KOVAN
… Davacı ile eşi arasındaki boşanma davası 07/01/1994 tarihinde ke­sinleşmiş tapu iptal davası boşanma davasından sonra 04/01/1996 tari­hinde açılmıştır. Şaziye vekili o davada davaya konu Fatih Davut paşada ki dairenin % payının bedeli ödenmek suretiyle Aliden satın alındığını, Alinin bu satış sırasında hukuki ehliyetinin bulunduğunu ileri sürmüş tapu iptal davası aleyhlerine sonuçlanınca 9/05/2000 tarihinde açtıkları bu dava ile alinin boşanma davası sırasında öncelikle hukuki ehliyetinin olamayacağını boşanma davasında vasi tarafından temsil edilmediği için boşanma ilamının ortadan kaldırılmasını talep etmiştir.

İsviçre federal mahkemesi ve Yargıtay bir kimsenin hukuki işle­min butlanını eskiden beri bilmesine rağmen buna menfaati icabı ses çıkarmayıp ancak hesaplayamadığı sonuçlarını gördükten sonra but­lanı ileri sürmenin hakkın kötüye kullanılması olarak nitelemiş ve bu tür davaların reddi gerekeceği sonucuna varmıştır.

… Bilindiği gibi hukukun her alanında uygulama niteliğine sahip olan hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralının, butlanı ileri sürme hakkı içinde bir sınır teşkil ettiği buyurucu niteliği itibariyle kendiliğin­den gözetilmesi gerektiği Türk İsviçre öğretisi ve uygulamasında kabul edilmektedir.

… yukarıda açıklandığı gibi bir kimsenin hukuki işlemin butlanını eskiden beri bilmesine rağmen buna uzun yıllar ses çıkarmamış, şu veya bu nedenle durum aleyhine dönünce butlana dayanmanın iyi niyet kura­lına aykırı olduğu anlaşıldığından yukarıda yazılı gerekçelerle usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının ONANMASINA

“HGK.29.05.2002 tarih 2002/2-401 Esas 2002/451 karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı­lar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve miras payı oranında tescil, mümkün olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişmeye konu taşın­mazlardan 546 parsel sayılı taşınmazın senetsizden H.. K.. adına tespit edildiği ve kadastro tutanağının 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, 419 parsel sayılı taşınmazın ise Şubat 1954 tarihli 60 nolu tapu kaydı ile mi­ras bırakan adına kayıtlı iken 1969 yılında oğlu H.K.l’a bedeli mukabi-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
305
ünde devrettiği belirtilmek suretiyle kadastroda Hamdi adına tespitinin yapıldığı ve kadastro tutanağının 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, diğer çekişmeye konu 59 ve 159 nolu parsellerin ise kadastro tespiti sırasında yarı payının Mart 1335 tarihli 71 ve 72 sıra nolu tapu kayıtları ile A.oğlu Y., yarı payının da Mayıs 1950 tarihli 68 ve 69 sıra nolu tapu kayıtları ile 24 hisse itibariyle 6 hissesinin Ö. karısı Z. ve 3’erden 18 payının Ö. evlat­ları Pe.z F., Z., M.z N. ve E. adlarına kayıtlı olup, adı geçenlerin aralarında yapmış oldukları harici ve rızai taksimde 59 ve 159 nolu parsellerin Z. ile onun çocukları olan Penbe, F., Z., M., N.ve E/ye isabet ettiği, Z. 1959 yı­lında dul olarak ölümü ile anılan çocuklarının mirasçı olarak kaldıkları, paydaşlardan miras bırakan F.nın kendi adına asaleten N., P., Z. ve M. vekaleten hareket ederek paylarını Silivri Noterliği’nin 22.01.1979 tarihli 2008 yevmiye numaralı satış vaadi sözleşmesi ile bedeli mukabilinde H.. K./a sattığı belirtilerek % payının H. K.adına, Vi payının ise Ö.kızı E.adına tespitinin yapıldığı ve miras bırakan F.’nın bu yerleri sattığına ve tespite muvafakat ettiğine dair imzasının alındığı, kadastro tutanakları­nın ise itiraz edilmeden 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, paydaş H. K.l’ın bu taşınmalardaki E.ye ait olan 14 payları da 31.12.2001 tarihinde satın alarak parsellerin tamamına malik olduğu, 1911 doğumlu olan kök miras bırakan F. K.ın 06.04.1991 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacı çocukları E. M. N. 26.03.2005 tarihinde ölen oğlu H.’in eşi olan davacı gelini C. torunları H. ve C. ile 07.04.2003 tarihinde ölen oğlu H/nin eşi davalı N. ile torunları olan diğer davalıların kaldığı görülmektedir.

Davacılar, miras bırakanları F.K. tarafından davalıların murisi olan H. K.a yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvaza­alı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.

Mahkemece; miras bırakanın diğer çocuklarından mal kaçırmak amacıyla çekişme konusu taşınmazlarını davalıların murisi olan oğlu H.’ye muvazaalı olarak devrettiği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Ne var ki; yargılama sırasında davacı taraf 16.05.2011 havale tarihli dilekçesi ile çekişme konusu taşınmazlardan 546 parsel yönünden dava­larını atiye terk ettiklerini bildirdiği ve davalı vekilinin hazır olduğu 22.06.2011 tarihli oturumda bu dilekçe okunmasına rağmen 546 parselle ilgili davanın atiye terk edilmesine davalı tarafça karşı çıkılmadığına gö­re anılan parselle ilgili olarak atiye terk nedeniyle hüküm tesisine yer olmadığına karar verilmesi gerekirken anılan taşınmazın kabul kapsa­mına alınmış olması doğru değildir.

306
Hüseyin KOVAN
Çekişmeye konu yapılan diğer taşınmazlar yönünden ise; 419 nolu parselin tamamı ile 59 ve 159 nolu parsellerin % payının kadastro tespiti sırasında davalılarında murisi olan H.. K..adına tespit edildiği ve kadast­ro tespitlerinin 15.03.1982 tarihinde kesinleştiği, kök miras bırakan F. K. ise öldüğü 06.04.1991 tarihinden dava tarihi olan 10.02.2010 tarihine ka­dar dava açılmadığı, her ne kadar muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açılan davalarda zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değil ise de; aradan bunca zaman geçtikten sonra dava açılmasının Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi hükmü ile bağdaşmadığı açıktır.

Hal böyle olunca; 546 parsel yönünden atiye terk nedeniyle hüküm tesisine yer olmadığına, diğer taşınmazlar yönünden ise davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üze­re karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalılar vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK/nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA (oyçok­luğu ile)

“l.HD.30.01.2014 tarih 2013/21600 Esas 2014/1631 karar”
SORU-41
TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİ VELAYETEN YAPAN KİŞİNİN
O İŞLEMİN MUVAZAALI OLDUĞUNA DAYANARAK

HAK İDDİA EDEBİLİR Mİ?

Hukukun genel kuralı gereğince hiç kimse kendi yaptığı muvazaa iddiasına dayanarak hak iddia edemez, kendisi lehine çıkarımlarda bu­lunamaz.

İşlemin tarafları tapuda yaptıkları işlemin muvazaalı olduğuna dair kendi aralarında ayrı bir sözleşme yapmaları veya tapuda kayıtlı gayri­menkul üzerinde bulunan kişinin bu işlemin muvazaalı olduğuna dair gerek davacıya hitaben gerekse davacıya olmaksızın herhangi bir kurum veya kuruluşa vermiş olduğu dilekçe ile bu hususu belirtmesi halinde işlemin muvazaalı (inançlı) olduğunun kabulü gerekir. Bunun dışında işlemin taraflarından birisi bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia ederek hak talep etmesi mümkün değildir.

Taraflar arasında görülen tapu iptal ve pay oranında tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen ka­rar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 25.06.2013 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Serkan M. ile temyiz edilenler vekili Avukat Ali S. geldiler, duruşmaya başlandı, süre­sinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, du­ruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Gamze Ü. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, çekişmeye konu taşınmazın davalıya temlikinin muva­zaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; mirasbırakan Leyla M. K.’ın maliki olduğu kat mülkiyeti kurulu 831 ada 19 parseldeki davaya konu 2 nolu meskeninin, İzmir 27. noterliğince düzenlenen 05.08.2003 tarihli vekalete istinaden dava dışı vekili Ayşe E. E. tarafından 22.08.2003 tarihinde satış suretiyle miras bırakanın kızkardeşi olan davalıya devre­dildiği, murisin 29.03.2009 tarihinde öldüğü geride mirasçı olarak

308
Hüseyin KOVAN
24.03.2001 tarihinde ölen oğlu Galip’ten olma torunları olan davacıların kaldıkları anlaşılmaktadır.

Davacılar, vekil tarafından gerçekleştirilen sözkonusu temlik sebebi ile gerçekte hiçbir bedel ödenmediğini, vekilin davalının talimatı ile ha­reket ederek vekalet görevini kötüye kullanarak davalı ile el ve işbirliği içinde işlemi gerçekleştirdiğini ileri sürerek tapu iptal ve pay oranında tescil istekli eldeki davayı açmışlardır.

Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu- nu’nun 33. (1086 sayılı HUMK 76.) maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapmak ve ona uygun yasal düzenlemeyi tayin ve tespit ederek uygulamak mahkemeye aittir.

Dava dilekçesi içeriğinden, iddianın ileri sürülüş biçiminden, özel­likle de davacılar vekilinin evrak arasına sunduğu 01.08.2011 tarihli di­lekçesindeki beyanlarından davada muvazaa hukuksal nedenine değil, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayanıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekâlet bağılını dü­zenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurun­dan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlü­lüğünden doğar.

Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2. (6098 sayılı Türk Borçlar Ya­sasının 506/2) maddesinde ”vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyet­le ifa ile mükelleftir…” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapı­lan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir ta­şınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüst­lük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, mâkûl sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil ede­nin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
309
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Türk Medeni Kanunu (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göster­mesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçer- lidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor ve­ya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu ola­rak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdı­ğından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Somut olaya yukarıdaki ilkeler uyarınca bakıldığında; davalının, çe­kişme konusu taşınmazın temliki karşılığında bir miktar nakit para ver­diğini, ayrıca davacılar ile murisin emektarına daire devrettiğini, yine murisin oturduğu evin kira bedellerini ödediğini savunduğu, toplanan delillerden çekişmeye konu taşınmazın miras bırakan ile davalıya baba­larından kaldığı, pay temlikleri sonucu tamamının muris adına tescil edildiği, evrak arasına sunulan tapu kayıtlarından miras bırakan ile da­valının çok sayıda taşınmazlarının bulunduğu ve varlıklı kişiler oldukla­rı, davalının vekil ile işbirliği içerisinde hareket ederek bedelsiz olarak taşınmazın devrini sağlamaya, ekonomik yönden ihtiyacının olmadığı, öte yandan, işlemi gerçekleştiren vekil Ayşe E. E.’un tanık sıfatıyla alınan beyanında; miras bırakanın, babadan kalan bu yerin ölümü halinde kar­deşine kalmasını istediğini belirterek kendisini vekil tayin ettiğini, de­virden sonra davalının, yanında lastikle bağlanmış yüklü bir parayı mu­rise verdiğini ifade ettiği, eksiğin tamamlanması yoluyla getirtilen kayıt­lardan da; davalının 07.11.2012 tarihinde, Antalya, 4527 ada 1 parselde bulunan kat irtifakı kurulu 17 nolu meskenini davacı Harun’a, 18 nolu meskeni de davalı Handeye aktardığının ve yaşı küçük olan davacı Hande adına işleme velayeten annesi Melek Y.’nun katıldığının görül­düğü, diğer taraftan aylık 2.250 – 2750.-TL olan miras bırakanın kira be­dellerinin 09.01.2008 – 06.04.2009 tarihleri arasında davalının hesabından

310
Hüseyin KOVAN
ödendiğinin banka kayıtları ile sabit olduğu hususları birlikte değerlen­dirildiğinde; temlikin iradi olduğu, vekalet görevinin kötüye kullanıl­madığı sonucuna varılmaktadır.

Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken hu­kuki nitelemede yanılgıya düşülerek ve muris muvazaası yönünden in­celeme yapılarak yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir

Davalı vekilinin belirtilen nedenlerle temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gere­ğince BOZULMASINA,

alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tari­hinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.27.02.2014 tarih 2013/19485 Esas 2014/4490 Karar ”

“Tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonun­da; Tekirdağ 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair veri­len 25.12.2008 gün ve 2008/67 E.-370 K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay l.Hukuk Dairesinin 26.02.2009 gün ve 2009/1721 E.-2493 K. sayılı ilamı ile; (…Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemli olarak açılmış, mah­kemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya kapsamına, toplanan delillere göre murisin terekeden mal kaçırma amaçlı olarak nizalı taşınmazı davalıya tapuda satış göstermek suretiyle devrettiği anlaşıldığından aşağıda belirtilen husus dışında ka­lan davalının tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; işlemin danışıklı olduğu amacın terekeden mal kaçırma için muris tarafından yapıldığı belirlen­miş olduğundan kural olarak tüm davacılar yönünden davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

Ancak davacılardan S……….. davalı M……… ‘un babasıdır. Tapuda devir iş­leminin yapıldığı 1997 tarihinde davacının velayeti altındadır. Bu neden­le tapuda davalı adına satış gösterilerek yapılan intikalde davalının velisi olarak (davalının dava dışı olan annesi ile birlikte) işleme taraf olmuş ve davalı adına tapuda devir işlemini gerçekleştirmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
311
Dosya arasında bulunan resmi senette muris taşınmazı bedeli karşı­lığı sattığını belirtmiş, davacı baba da bedelini vererek taşınmazı davalı adına aldığını açıklamıştır. Diğer davacıların bu devrin danışıklı oldu­ğuna dair kendi miras haklarına dayanarak açtıkları bu davanın her türlü delil ile ispatı mümkün ise de, davacı S…. işlemde velayeten taraf olduğundan kendisinin bizzat yaptığı bu işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Burada bir hususu açıklamakta yarar vardır. Bir işlem ya muvazaalıdır ve bu nedenle davada taraf olanların tümü için geçersizdir veya değildir. İşlemin bazı davacılar için geçerli, bazıları için geçersiz olduğunu söyleme olanağı yoktur. Bu nedenle da­vacı S…. yönünden de geçersiz olduğu söylenebilir. Ancak burada bir ayrım söz konusudur. Davacı her ne kadar tapudaki muvazaalı işlemde velayeten bulunmuş ise de işlemin tarafıdır, taşınmazı bedel ödeyerek davalı adına aldığını resmi memur huzurunda beyan etmiştir. O halde kendisinin de bir muvazaası söz konusudur ve kural olarak hiç kimse kendi muvazaasma dayanarak bir hak talep edemez. Kaldı ki böyle bir hak talebi herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunamayacağını belirten T.M.Y. ikinci maddesine de aykırıdır.

Bu durumda davacı S…………. ün kendi muvazaasının sonuçlarından ya­rarlanması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğundan bu kişi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru olmamıştır….

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Taraflann karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve ka­nıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; tapuda devir işleminin vekil aracılığı ile değil, ergin olmayan davalının velisi aracı­lığı ile ve herhangi bir yerden talimat almadan bizzat velinin inisiyatifi ile yapılmış olmasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Dai­re bozma kararma uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Da­ire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK/un 429.maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.27.01.2010 tarih 2010/1-1 Esas 2010/32 Karar”

SORU – 42
TAPUDA MUVAZAALI İŞLEM YAPAN MURİS, BU İŞLEMİ GİZLEMEK İÇİN TEMLİK TARİHİNDEN SONRA ADİ YAZILI BELGE İLE

TAPUDAKİ İŞLEMİN AMACINI AÇIKLAYAN BİR YAZILI
BİLDİRİMDE BULUNMASI TAPUDAKİ MUVAZAALI İŞLEMİN
NİTELİĞİNİ DEĞİŞTİRİR Mİ?

Yüksek Yargıtay bu soruya olumsuz yanıt vermektedir

Yargıtay, tapudaki satış şeklindeki temlikin gerçekte satış olmadığı ve bu işlemin muvazaalı olduğuna ilişkin, tapuda malik görünen kişinin veya satış gösteren kişinin yani tarafların temlik tarihinden önce, temlik tarihinde veya temlik tarihinden sonra adi yazılı bir belge ile bu durumu belgelemeleri halinde bu işlemin muvazaalı olduğunu taraflar yönünden kabul ederken; tapuda yapılmış olan satış şeklindeki bir temlikin muva­zaalı olması halinde daha sonra temlik yapan kişinin bu işlemin amacını açıklayan bir belge ile muvazaa işlemini gizlemeye çalışması halinde bu­nun sonuca etkili olmayacağını belirtmektedir.

Davacı kök miras bırakanlarını 27 parsel sayılı taşınmazdaki 6 nolu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetini mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalıya temlik ettiklerini ileri sürüp tapunun iptali ile miras bırakanlar adına tescilini olmadığı takdirde tenkis isteğinde bu­lunmuştur.

Davalı, miras bırakanların iradelerinin mal kaçırma amaçlı olmadı­ğını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece murislerin yap­mış olduğu temlikin muvazaalı ve miras bırakanların gerçek iradelerinin bağış olduğu gerekçesiyle tenkisten hüküm kurulmuştur. Karar taraflar­ca temyiz edilmiştir.

… Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece muvazaa olgusu benimsenerek ten­kisten hüküm kurulmuştur. Dosya içeriği ve toplanan delillerden, İsmet ve Orhan’ın maliki oldukları toplam 4/60 arsa paylı 27 parseldeki 2. kat 6 nolu bağımsız bölümdeki 2/60 ar oranındaki paylarını 21/02/1979 tarihli akitle intifa haklarını üzerlerine bırakarak çıplak mülkiyetini davalıya satış suretiyle temlik ettiklerini ve İsmetin 15/08/1999 Orhanın da 11/06/2006 tarihinde, davacının babası Nurinin ise 13/06/2001 tarihinde öldükleri anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
313
Davacı yapılan temlikin terekeden mal kaçırma amaçlı gerçekleştir­diğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

… Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı adil ve doğru bir çözüme ulaştı­rılması davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bunun için ülkenin gelenek ve gö­renekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunma­dığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark taraflar arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

…….. Somut olaya gelince davacının kök miras bırakanlarının davalı­ya yaptıkları temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı bedelsiz ve muva­zaa lı olduğu mahkemenin kabulündedir.

Esasen yargılama aşamasındaki beyanlarıyla davalıda temlikin be­delsiz olduğunu benimsemiş fakat davacının murisi Nuri’nin öğrenciliği döneminde ona da bir bağımsız bölüm almdığını ve miras bırakanların denkleştirme yapma amacıyla hareket ettiklerini ileri sürerek 20/03/1997 tarihli vasiyetname başlığını taşıyan Orhan imzalı belgeyi dosyaya sun­muştur. Anılan belgenin temlikten sonra düzenlendiği ve içeriğiyle mi­ras bırakan Orhan’ın davalıya yaptığı temlikin hangi amaçla gerçekleşti­rildiğini açıklar nitelik taşıdığı, oysa taşınmazın mülkiyeti daha önceden devredildiği için sonradan düzenlenen bu belgenin bir malın mülkiyeti­nin naklini sağlayacak hukuki yapıya haiz olmadığı sabittir.

Öyleyse anılan belge ve muhteviyatının, muvazaalı işlemin kamuf­lesi gayesiyle kaleme alındığı düşünülmelidir, çekişmeli taşınmazın ger­çek değeri ile davacının murisine edindirilen taşınmazın değeri mukaye­se edildiğinde, fahiş farkın bulunduğu ve temlikin denkleştirme iradesi taşımadığı hususları gözetildiğinde mahkemenin muvazaa’nın varlığına dair düşüncesinin son derece isabetli olduğu tartışmasızdır.

Ne var ki mahkemece yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde ve özellikle 01/04/1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, davacının miras payı oranında tapunun iptaliyle tescile karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile şeklen ve usulen geçerli işlemler­de gözetilmesi gereken tenkis hükümleri uyarınca karar verilmiş olması doğru değildir. Bu nedenle hükmün BOZULMASINA

“l.HD.01.06.2009 tarih 2009/4985 Esas 2009/6226 Karar”
SORU – 43
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK

AÇILAN BİR TAPU İPTAL DAVASINDA YAPILAN YARGILAMA
SONUCUNDA MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN DEĞİL DE

ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRMAK İÇİN MUVAZAA

OLGUSUNUN SAPTANMASI HALİNDE GENEL MUVAZAA
HÜKÜMLERİNE GÖRE KARAR VERİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Maddi vakıaları anlatmak taraflara ait olup olayın hukuki vasıflan- dırılmasını yapmanın mahkeme hakimine ait olduğu HMUK ve HMK hükümlerinin gereğidir.

Davacı, dilekçesinde genel olarak olayları anlatıp muvazaa iddiası­na dayanması halinde davacının olayları anlatış biçiminden ve dava di­lekçesinin içeriğinden davacının talebinin alacaklılardan mal kaçırma amacıyla açılmış olan bir dava olması halinde mahkeme bunu resen dik­kate alacak ve hukuki vasıflandırmayı buna göre yapacaktır.

Dava dilekçesinin içeriğinden talebin tam olarak anlaşılamaması ha­linde de mahkeme Hakimi HMK 31 (HMUK 75.) Maddesi gereğince da­vacıya gerekli açıklamalar yaptırılıp buna göre mahkeme hakimi tara­fından davanın hukuki vasıflandırılmasının yapılması gerekir.

Davacı dava dilekçesinde açık ve net olarak muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davası açmış ise, mahkeme tarafların iddia ve savunmalarıyla davacının talebiyle bağlı olduğundan davacının muris muvazaası hukuksal nedenine dayanarak açtığı davada, yargılama sonunda alacaklardan mal kaçırma amacıyla muvazaa olgu­sunun tespit edilmesi halinde, mahkemenin talebi aşarak buna göre hü­küm kurması mümkün değildir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil- tenkis davası sonun­da, yerel mahkemece mirasbırakanın taşınmazı alacaklıdan mal kaçır­mak amacıyla davalıya devrettiği, temlikin bedelsiz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ilişkin verilen karara karşı davalı vekilinin yaptığı is­tinaf başvurusu Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince esastan reddine ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Merve A.’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
315
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil olmadığı takdirde tenkis istemine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan Rahibe Serin’in 3366 parsel (yeni 379 ada 11 parsel) sayılı taşınmazını kızı olan davalı Serpil K.’ya satış suretiyle tem­lik ettiğini, mirasbırakanın devir tarihinde T. Tarım Kredi Kooperatifi’ne zirai kredi borcu ve daha başka borçlarının bulunduğundan haciz baskısı altında olduğunu, bu nedenle taşınmazı alacaklılardan mal kaçırma amacıyla devrettiğini, ayrıca davalı kızını diğer mirasçılardan üstün tut­tuğundan mirasçıdan da mal kaçırdığını, işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile mirasbırakan adına tesciline olmadı­ğı takdirde tenkise karar verilmesini istemişler, yargılama aşamasında dava dışı miraçılar davaya muvafakat etmişlerdir.

Davalı, satışın gerçek olduğunu, mirasbırakanın taşınmazı borcu nedeniyle sattığını, satış parası ile borçlarını ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, mirasbırakanın taşınmazı alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla davalıya devrettiği, temlikin bedelsiz olduğu gerekçesiyle da­vanın kabulüne ilişkin verilen karara karşı davalı vekilinin yaptığı istinaf başvurusu Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesine esastan reddedilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1938 doğumlu mirasbırakan Rahibe S/in 09.05.2005 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak çocukla­rı olan davacılar Gökhan, Gül, Meryem, davalı Serpil ile dava dışı Sabahat ile Zeynep’i bıraktığı, mirasbırakanın 3366 parsel (yeni 379 ada 11 parsel) sayılı taşınmazını 12.10.1999 tarihinde davalıya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazmı devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararmda açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmeside

316
Hüseyin KOVAN
Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. mad­delerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmeside büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olayda, dinlenen davacı tanıkları, temlikin mirastan mal ka­çırma amacı ile yapıldığına ilişkin beyanda bulunmamışlar, aksine mirasbırakanın çekişme konusu taşınmazı borçları sebebiyle alacaklıla­rından mal kaçırmak amacıyla devrettiğini beyan etmişlerdir. Esasen bu husus ilk derece mahkemesinin de kabulündedir.

O halde, yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçe­vesinde değerlendirildiğinde mirasbırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırma olmadığı kabul edilmelidir.

Hal böyle olunca; muris muvazaasına dayalı davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hü­küm tesisi doğru değildir.

Kabule göre de; TMK’nun 28. maddesinde düzenlendiği üzere kişi­lik ölümle sona ereceğinden mirasbırakan Rahibe Serin adına tescil kara­rı verilmesi de isabetsizdir

Davalı vekilinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1.Hukuk Dairesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 371/1-a maddesi uyarınca BO-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
317
ZULMASINA, dosyanın kararı veren Mersin 5. Asliye Hukuk Mahke­mesine, kararın bir örneğinin Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri veril­mesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.10.04.2019 tarih 2018/2353 Esas 2019/2538 Karar”

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tarafların miras bırakanı Hüs- nü’nün 474 ada 1 parselde kayıtlı kargir apartmanın 1/6 paylı zemin kat 2 nolu ve bodrum niteliğindeki 1 nolu bağımsız bölümlerin mülkiyetini ölünceye kadar bakma akdi ile davalıların miras bırakanı Mahir’e temlik ettiği, önce bakım alacaklısı Hüsnü’nün sonra da Mahir’in öldüğü, Ma­hir’in sağlığında alkol tedavisi gördüğünün hastane kayıtları ile saptan­dığı, alkol bağımlısı olması sebebiyle eşinin sık sık evi terk ettiği, miras bırakan Hüsnü’nün diğer mirasçılardan mal kaçırma kastıyla değil de; aile bütünlüğünü sağlamak ve devam ettirmek, eşin eve dönmesini te­min ederek yuvanın bozulmasını önlemek amacıyla bağış iradesinin sici­le ölünceye kadar bakma şeklinde yansıtıldığı gerekçesi mahkemece be­nimsenerek davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır.

Uygulamada ve öğretide “Muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak iste­diği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak sure­tiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 72 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö-

318
Hüseyin KOVAN
nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşme­yi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, taraf­lar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanıl­masında zorunluluk vardır.

Buna göre, yukarıda değinilen ilkeler ışığında somut olay, özellikle mahkemenin davanın kabulünde gerekçe yaptığı bulgu ve olgular birlik­te değerlendirildiğinde, murisin diğer mirasçılardan mal kaçırma iradesi ile temliki gerçekleştirmediği gözetildiğinde 1.4.1974 tarih ve 1-2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının olayda uygulama olanağının bulunmaya­cağı kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere, içtihadı birleştirme kararları konuları ile sınırlı, ge­rekçeleriyle açıklayıcı, sonuçlarıyla bağlayıcıdır. Buna göre, “muris mu­vazaası” ile sınır olan tevhidi içtihadın yorum yoluyla içeriğinin genişle­tilerek genel mahiyetteki Borçlar Kanunun 18. maddesinden kaynakla­nan genel muvazaayı kapsama dahil etmek mümkün bulunmamaktadır.

Bu sebeple, resmi aktin miras bırakanın gerçek iradesini yansıtma­dığı ve Borçlar Kanununun genel mahiyetteki “muvazaayı” öngören 18. maddesi hükmü çerçevesinde kaldığı göz ardı edilerek somut olayın ha­disede uygulanması gerekmeyen ¥2 sayılı İnançları Birleştirme kararı kapsamında kaldığı mütalaa edilmek suretiyle davanın kabul edilmesi­nin de doğru ve isabetli olduğu söylenemez. Kaldı ki, dava dilekçesi ve iddianın ileri sürülüş biçimi itibariyle davadaki istek muris muvazaası nedenine dayanmakta olup, Borçlar Kanununun 18. maddesinden kay­naklanan genel muvazaaya dayalı açılmış bir dava ve istek bulunma­maktadır.

Hal böyle olunca, iddia ve istek dışına çıkılarak yazılı olduğu şekil­de hüküm kurulması doğru değildir…) gerekçesiyle bozularak dosya ye­rine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
319
Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu ne­denle direnme kararı bozulmalıdır.

Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK.02.06.2004 tarih 2004/1-311 Esas 2004/331 karar”

SORU – 44
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVASININ YEMİN İLE ÇÖZÜME

KAVUŞTURULMASI MÜMKÜN MÜDÜR?

Yüksek Yargıtay bu soruya da olumsuz cevap vermektedir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, ortak mirasbırakan olan babaları Leşker Y.’ın maliki olduğu 479 ada 45 parselde bulunan 2 nolu bağımsız bölümü kendisinden mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak kızı davalıya 06.04.2005 tarihli satış aküyle temlik ettiğini ileri sürerek tapu iptali ile miras payı oranında tes­ciline olmazsa tenkise karar verilmesini istemiştir.

Davalı,murisin parasını ödeyerek davacıya Üsküdar ilçesinde iki daire ve Marmaris ilçesinde bir yazlık satın aldığını, iş kurarken sermaye olarak para verdiği gibi Marmariste bulunan yazlığını satmak ve kredi çekmek suretiyle davacının borçlarını ödediğini,hastanede kaldığı 2005 yılında muris ile ilgilendiğini ve malvarlığını paylaştırmak amacıyla ta­şınmazın devredildiğini,mirastan mal kaçırmak amacının olmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, mirasbırakanın davalıya yaptığı temlikte paylaştırma amacı taşıdığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekilince süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik ha­kimi Barış B.’ün raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi, Ge­reği görüşülüp, düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle, muris muvazaası iddiasının kanıtlanamadığı, diğer taraftan yemin delili ile çekişmenin çözüme kavuşturulma olanağı bulunma­dığı gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru olduğu­na göre; davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 0.90.-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD,01.102014 tarih 2014/349 Esas 2014/15242 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
321
Taraflar arasında görülen davada; Davacı, miras bırakanı Süleyman D/ın maliki bulunduğu 100 ve 92 parsel sayılı taşınmazların mirasçılar­dan mal kaçırmak amacıyla hileli yollardan önce ara malik Besat D.’a murisin ölümünden sonra davalıya satış suretiyle muvazaalı devredildi­ğini ileri sürerek tapu iptali ve muris adına tescil isteğinde bulunmuştur.

Davalı, miras bırakanın hastalığı nedeniyle, ihtiyaçları için taşınmaz­ları Besat D/a sattığını, BesatTn şehir dışına tayini çıkması nedeniyle ken­disinin bedeli karşılığı bu yerleri satın aldığını bildirip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dava konusu taşınmazlarm satışında murisin iradesini fesada uğratacak bir unsur bulunmadığı, temlike konu satış iş­lemlerinin muvazaalı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar veril­miştir. Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla;

Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden çekişme konusu 100 ve 92 parsel sayılı taşınmazların miras bırakan tarafından 26.7.2000 tarih 33 yevmiye nolu ve 18.01.2001 tarih 3 yev. nolu akitler ile tapuda satış gös­terilmek suretiyle önce dava dışı Besat D.’a ondanda 3.9.2003 tarih 178 yev. nolu akit ile davalıya temlik edildiği görülmektedir.

Davacı bu temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduklarını ileri sürmüştür.

Bilindiği üzere; Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

322
Hüseyin KOVAN
Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de, büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olayda, yukarda açıklanan ilkeleri kapsar biçimde bir araş­tırma yapıldığı söylenemez. Miras bırakanın mal satmaya ihtiyacının bulunup, bulunmadığı, davalının alım gücünün olup, olmadığı yeterince araştırılmamıştır. Ayrıca murisin temlik dışı başkaca taşınmazlarının bu­lunup, bulunmadığı belirlenmemiş, davalı ile ara malik arasındaki ilişki saptanmamıştır.

Diğer taraftan davada ileri sürülen muvazaa iddiası yönünden ta­raf yada tamamlayıcı yemin ile çekişmenin çözüme kavuşturulma ola­nağı yoktur.

Hal böyle olunca belirtilen eksiklikler tamamlanmak suretiyle ve açıklanan ilkeler gözetilerek soruşturmanın tamamlanması, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturma ile karar verilmesi doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. hükmün açıkla­nan nedenlerden ötürü BOZULMASINA

“l.HD.30.12.2004 tarih 2004/14342 Esas 2004/14771 Karar”
SORU-45
MUVAZAALI OLARAK BOŞANDIĞI GEREKÇESİ İLE ÖLÜM
AYLIĞININ SGK TARAFINDAN KESİLMESİ ÜZERİNE, KURUM

İŞLEMİNİN İPTALİ VE KESİLEN ÖLÜM AYLIKLARININ FAİZİ İLE
İSTENMESİ HALİNDE DAVACI NEYİ NASIL İSPAT ETMELİDİR?

Yargıtay, kurum memurlarının tutmuş oldukları tutanakların aksi­nin eşdeğer bir yazılı belge ile ispat edilmediği gerekçesi ile davayı red eden yerel mahkeme kararını,

“Davacının beyan ve imzasını içermeyen kurum yoklama memurla­rının tutanaklarının, davacı yönünden aksi ancak eşdeğer yazılı belge ile kanıtlanabilecek nitelikte kabul edilmesi mümkün değildir.”

Diyerek daha ayrıntılı bir inceleme ve araştırma yapılmalıdır gerek­çesi ile bozmuştur.

Taraflar arasındaki “kurum işleminin iptali ve tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bartın 1. Asliye Hukuk Mahkeme­si’nce (İş Mahkemesi Sıfatıyla) davanın reddine dair verilen 01.02.2011 gün ve 2009/1339 E.-2011/66 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay lO.Hukuk Dairesi’nin 15.12.2011 gün ve 2011/4350 E.-2011/18230 K. sayılı ilamı ile;

…Hakkında verilen boşanma kararı 2002 yılında kesinleşen davacı­ya, 1997 yılında yaşamını yitiren sigortalı babası üzerinden 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu hükümlerine göre hak sahibi kız çocuğu sıfa­tıyla bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca 2009 yılının Ekim ayında ger­çekleştirilen işlemle 01.10.2008 tarihi itibarıyla kesilerek, 24.10.2008- 23.11.2009 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar yönünden borç tahakkuku işlemi tesis edildiği anlaşılmaktadır.

Davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56’ncı maddesinin ikinci fıkrası olup, uyuşmazlı­ğın çözümünde, sosyal güvenlik, sosyal güvenliğin amaç ve yöntemleri, sosyal sigortalar, sosyal güvenlik sistemi gibi kavram ve olguların değer­lendirilmesine gereksinim bulunmaktadır.

Sosyal güvenlik …, toplumda yaşayan her kesimi hiçbir ayırım gö­zetmeksizin hayatın çeşitli sosyal risklerine karşı ekonomik güvence al­tına alarak yarın endişesinden kurtarmaya, toplumda yoksul ve muhtaç

324
Hüseyin KOVAN
insanlara yardım ederek onlara insan onuruna yaraşır en az yaşam dü­zeyi sağlamaya çalışır. Böylelikle bir ülkede, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet eder. … Sosyal edimler (yar­dımlar) sağlayan tüm alanlarda olduğu gibi, sosyal sigortalar da sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi amacına hizmet etmeye ve insana, insan onuruna layık bir yaşam düzeyi sağlamaya yöneliktir. … Sosyal güvenlik, sadece insanların geleceğini güvence altına almaya yö­nelik bir kurallar bütünü olmayıp, her şeyden önce bir sosyal program ya da politikadır. Bu politikada asıl hedef, insanların belirli sosyal riskle­re karşı ekonomik güvenliklerinin ve sosyal adaletin sağlanması ise de, bunun içinde durmadan değişen kural ve ilkeler, türlü yöntemler ve ön­lemler yer almaktadır. Bu niteliği itibarıyla sosyal güvenlik bir hukuk dalı olmaktan çok, bir sistemdir (Prof. Dr.A.Can Tuncay/Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mevzuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasla­rı, 2’nci Bası, İstanbul 2009, s. 3, 5,115). Bununla birlikte, sosyal güvenliği oluşturan birtakım hukuk kuralları bulunmaktadır ve söz konusu kural­lar yönünden incelendiğinde sosyal güvenliğin bir hukuk dalı olduğu kuşkusuzdur. Yalnızca sosyal yardım ve hizmetler ile sosyal sigortaları içeren, üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerinde ders olarak öğrenimi sürdürülen dar anlamda Sosyal Hukuk söz konusu olduğu gibi, Sosyal Güvenlik Hukuku ile beraber konut hakkı, eğitim hakkı, işsizleri koruma ve kendilerine iş bulma, sağlığın, çocukların, tüketicinin, analığın ko­runması ve benzeri sosyal konuları barındıran geniş anlamda Sosyal Hukuk’tan da söz edilmekte, ülkemizde ise yerleşik olmayan anılan kav­ramlar yerine Sosyal Güvenlik Hukuku terimi kullanılmaktadır.

Tüm ülkelerin pozitif hukuklarında yer alan ve gelişen sosyal gü­venlik kavramı, genel ilkeler düzeyinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kabul edilen birçok anayasada yerine aldıktan sonra, uluslararası dü­zeyde ilk defa 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirge- si’nde temel bir hak olarak düzenlenmiştir (Prof. Dr. Ali Güzel/Prof. Dr. Ali Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 9’uncu Bası, İstan­bul 2003, s. 37). Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Bildirge’nin 22’nci maddesinde, herkesin, toplumun bir bireyi olarak sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, sosyal güvenliğin, bireyin onuru, kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel hakların doyurulması temeline dayandığı belirtilmiştir. Ulusal normlar yönünden bakıldığında, anılan belgeden esinlenilerek ülkemizde de 1961 tarihli Anayasa’da sosyal güvenlik, herkes için anayasal hak olarak dü-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
325
zenlenmiştir. 1982 Anayasası’nın 2’nci maddesinde, Türkiye Cumhuriye- ti’nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 5’inci maddesinde, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamanın, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının geliş­mesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmanın devletin temel amaç ve görevleri arasında bulunduğu bildirilmiş, “Sosyal güvenlik hakkı” başlığını taşıyan 60Tncı maddesinde, herkesin, sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, devletin bu güvenliği sağlayacak gerekli önlemleri alıp teşkilatı kuracağı, “Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler” başlıklı 61’inci maddesinde, devletin, savaş ve görev şehitle­rinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri koruyacağı ve toplumda ken­dilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı, sakatların korunmalarını ve toplum yaşamına intibaklarını sağlayıcı önlemleri alacağı, yaşlıların devletçe korunacağı ve kendilerine yapılacak yardım ile sağlanacak di­ğer hak ve kolaylıklara ilişkin düzenlemeler yapılacağı, devletin, ko­runmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü ön­lemi alacağı, bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kuracağı veya kur­duracağı, “Devletin İktisadî ve sosyal ödevlerinin sınırları” başlığını ta­şıyan 65’inci maddesinde, devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Ana­yasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelik­leri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği açıklanmıştır. Tüm ulusal hukuklar için temel model oluşturan Uluslara­rası Çalışma Örgütü (İLO) tarafından 28 Haziran 1952 günü benimsenen Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 Sayılı Sözleşme’de ise dokuz adet temel sosyal sigorta kolu; hastalık durumunda gelir kaybını karşılayan ödenekler, hastalık halinde sağlık yardımları, iş kazası ve meslek hastalığı, sakatlık, analık, yaşlılık, ölüm, aile yardımları (ödenek­leri) ve işsizlik olarak sıralanmış olup, anılan Sözleşme’ye taraf olan ül­kemizde de bu sigorta türlerinden aile yardımları (ödenekleri) dışında kalanların tümü, tarihsel süreç içerisinde aşamalı olarak kabul edilerek ilgili sosyal güvenlik kanunlarında düzenlenmiştir.

Sosyal sigorta sistemlerinde sigortalılar veya hak sahipleri belli şart­ların yerine getirilmesi halinde sosyal edime (yardıma) hak kazanırlar. Sosyal edim ya da sosyal yardım hakkı kişilerin belli bir yardım ya da edim üzerinde yargısal yönden icrası mümkün kamusal talep hakkını ifade eder (Prof. Dr.A.Can Tuncay/Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mev-

326
Hüseyin KOVAN
zuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2’nci Bası, İstanbul 2009, s. 128). Sosyal sigortalar; sosyal koruma, dayanışma, sosyal denk­leştirme, zorunluluk ilkelerine dayanmakta olup, özellikle inceleme ko­nusu 5510 sayılı Kanunun 56’ncı maddesi yönünden önem arz eden sos­yal koruma ilkesiyle, toplumun ekonomik ve sosyal yönden en fazla ge­reksinimi olan bireylerini/gruplarını koruma, güvenceye kavuşturma ve onlara hizmet amaçlanmakta, yaşamlarını sürdürebilmeleri için bu kişi­lerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması hedefi öne çıkmaktadır. Devletler tarafından amaç olarak benimsenen sosyal güvenlik genellikle, sosyal sigortalar ile sosyal yardım ve hizmetler olarak adlandırılan iki temel yöntem uygulanmak suretiyle sağlanmaya çalışılmaktadır. İki ana rejimden meydana gelen Türk Sosyal Güvenlik Sistemi’nde, yardımların genellikle devlet bütçesinden veya gönüllü özel yapılanmalardan karşı­landığı, katılmasız veya primsiz rejim olarak adlandırılan sosyal yardım ve hizmetlerin yanı sıra, sistemin temel dayanağını oluşturan ve ilgilile­rin herhangi bir maddi katkısının söz konusu olmadığı katılmalı veya primli rejim de bulunmaktadır.

Devletin Anayasa’da güvence altına alınan sosyal güvenlik haklarının yaşama geçirilmesi için gerekli teşkilatı kurması ve diğer önlemleri alması, sosyal güvenlik politikalarmı bilimsel verilere göre belirlemesi ve bunun için gerekli yasal düzenlemeleri yapması doğaldır. Sosyal sigorta prog­ramlarının sigortacılık ilkeleri ve çağdaş standartlarla uyumu ve malî açı­dan sürdürülebilirliği, sosyal sigorta kuruluşlarının İdarî ve malî etkinlik­lerinin artırılması için gerekli rejimin oluşturulmasını zorunlu kılar. Nes­nel ve sürekli kurallarla sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmayan bir sos­yal güvenlik sisteminin sürdürülebilir olması düşünülemez. Bu düzenin korunması Anayasa’nın 60Tncı maddesinde yer alan sosyal güvenlik hak­kının güvenceye alınması için de zorunludur (Anayasa Mahkemesi’nin 26.01.2011 gün ve 2008/109 Esas, 2011/25 Karar sayılı kararı).

Ülkemizde, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Ka­nunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Ta­rımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu olmak üzere beş ana sosyal güvenlik yasası bulunmakta olup, bu mevzuatlarda dü­zenlenen sosyal güvenlik hakkı, Sosyal Sigortalar Kurumu, kısaca Bağ- Kur olarak adlandırılan Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışan­lar Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tara­fından yerine getirilmekte iken, öncelikle 20.05.2006 tarihinde Resmi Ga-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
327
zete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, örgütlenme yasası niteliğindeki 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile kamu tüzel kişiliğine sahip, idari ve mali açıdan özerk Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kuru­larak, anılan üç kurum tek çatı altında bu Kurum’da birleştirilmiş, sonra­sında mevzuat birliğini sağlamaya yönelik olarak, istisnaları dışında 01.10.2008 günü yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Tüm modern sosyal güvenlik sistemlerinde yer alan ölüm sigortası, sigortalı­nın yaşamını yitirmesi durumunda geride kalan ve hak sahibi olarak ni­telendirilen (tanımlanan) kişilerin geleceklerini güvence altına almayı amaçlamaktadır. Söz konusu kanunlarda iş kazalarıyla meslek hastalık­ları sigortası veya ölüm sigortası kollarından hak sahiplerine ölüm geliri, ölüm aylığı, dul ve yetim aylığı bağlanabilmesi için bazı koşullar öngö­rülmüş, bunlar arasında anne/baba üzerinden hayattaki kız çocuğuna veya eş üzerinden sağ kalan diğer eşe tahsis yapılabilmesi, evli olmama şartına bağlanmıştır. 506 sayılı Kanunun 99’uncu ve 1479 sayılı Kanunun 43’üncü maddelerinde “hakkı doğuran olay tarihi” ibarelerine yer veril­miş, 5510 sayılı Kanunun 35’inci maddesinde “hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih”, 97’nci maddesinde “hakkın kazanıldığı tarih” ve “hak­kın doğduğu tarih” sözcükleri kullanılmıştır. Kız çocuğuna anne/baba üzerinden ölüm geliri/aylığı veya yetim aylığı bağlanabilmesi için yalnızca ölümün gerçekleşmesi veya evli olunmaması yeterli bulunmayıp, tahsis için her iki olgunun bir arada varlığı gerekmektedir. Evli kız çocuğu kimi zaman boşanmayla, bazen de ölümle hak sahibi sıfatını kazanmakta, baş­ka bir anlatımla, sigortalı anne/baba yaşamını yitirmesine karşın kız çocu­ğu evli ise hak sahibi olamamakta, evli olmayan kız çocukları ise sigortalı anne/baba hayatta olduğu sürece bu sıfatla anılmamakta ve her iki du­rumda da gelire/aylığa hak kazanılamamaktadır. Şu durumda, evli kız çocuğu bazen boşanmayla, kimi zaman da ölümle ve hangisi daha sonra ise o tarihte hak sahibi olmaktadır. Dolayısıyla, hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih (=Hakkın kazanıldığı tarih=Hakkın doğduğu tarih=Hakkı doğuran olay tarihi) değişkenlik arz etmektedir.

Anılan beş temel kanunda yer almayan inceleme konusu norm, ilk kez 5510 sayılı Kanunun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” başlığını taşıyan 56’ncı maddesinin ikinci (son) fıkrasında düzenlenerek 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Fıkrada “Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutar­lar, 96’ncı madde hükümlerine göre geri alınır.” düzenlemesine yer ve-

328
Hüseyin KOVAN
rilmiştir. Öncelikle belirtilmelidir ki, inceleme konusu hükmün Anaya- sa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 2009/86 Esas numaralı başvurunun, 28.04.2011 tarihinde verilen karar ile reddedildiği, dolayısıyla iptal edilmeyen fıkranın yürürlükte olduğu belirgindir. Kamuoyunda uzun yıllardır varlığı konuşulan, ya­şamını yitirmiş sigortalı/iştirakçi annesi/babası üzerinden ölüm aylık ve­ya gelirine/yetim aylığına hak kazanabilmek için evlilik bağına son verip boşandığı eşiyle birlikte yaşamayı sürdüren kız çocuklarının veya hayat­ta bulunmayan sigortalı/iştirakçi eski eşi üzerinden ölüm aylık veya geli- ri/dul aylığı tahsisi için mevcut evlilik birliğini sonlandırmasına karşın sonraki eşiyle beraberliğini devam ettiren kişilerin durumu etik değerler, ahlaki algı ve kurallar yönünden ele alınabilir, uzun bir sürece yayılmış bu türden birlikteliklerin toplum nezdinde oluşturduğu rahatsızlıklar, varsa tarafların ortak çocuklarının ruhsal dünyasında meydana getirdiği olumsuz etkiler dile getirilebilir ise de, kuşkusuz, bu yönde yapılacak herhangi bir irdeleme, yargının görev, hak ve yetki alanı içerisinde bu­lunmadığı gibi, yargısal metinlerde bu tür değerlendirmelere yer veril­mesinin sakıncaları da ortadadır. İlgili hak sahibinin seçimini, her ne se­beple olursa olsun boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşama yönünde kul­lanması, mutlak surette bireysel özgürlük çerçevesinde ele alınmalı, bu­nunla beraber, Anayasa’nın 65’inci maddesinde de ifade edildiği üzere, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile saptanan görevlerini, bu gö­revlerin amaçlarına uygun öncelikleri göz önünde bulundurarak mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirme görevi olan devletin, sosyal güvenliğin yaşama geçirilip ülkede yaşayan diğer fertlere de bu hakkın dağıtılmasında sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşulla­rını düzenleme yetkisine sahip olduğu gözden uzak tutulmamalı, daha açık anlatımla, boşanılan eşle fiilen beraber yaşama durum ve olgusuna müdahale edemeyecek olan devletin, yöntemince kabul edeceği yasal düzenlemeyle bu tür ilişkiyi sürdürenleri sosyal sigorta yardımından yararlandırmama (yoksun bırakma) yetkisi olduğu benimsenmeli, özel­likle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal başvurusunun reddedilmesi karşısında, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı or­ganlarınca görev sınırları içerisinde, sosyal güvenlik hukuku ve onun ilkeleri kapsamında madde hükmü ele alınmalıdır. Anlaşılacağı üzere, söz konusu madde yönünden kanun koyucu tarafından; hak sahibi ko­numundaki eş veya çocuğun, boşandığı eşiyle eylemli olarak birlikte ya­şaması yasaklanmamakta, bu tür ve nitelikte yaşam sürdüren kişinin bir anlamda hak sahipliği sıfatının ortadan kalktığı kabul edilip, gelir ve/veya aylıktan yararlandırılmaması benimsenmektedir.
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
329
Konuyla ilgisi bakımından aşağıya alınan kararın. Anayasa Mahke- mesi’nin sosyal güvenliğe bakış açısını anlamamız açısından faydalı ol­duğu düşünülmektedir. 5434 sayılı Kanunun 71’inci maddesinin birinci cümlesinde yer alan “… eşinden 30 yaş veya daha büyük ise ölümünde eşine yarı nispetinde aylık bağlanır.” ibaresinin, Anayasa’nın 2., 5. ve lO.maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemini görüşen Mahkeme, 28.04.2011 gün ve 2009/93 Esas, 2011/73 Karar sayılı kararında “… Devle­tin sosyal olması, aktüeryal denge ile sosyal devlet ilkesi arasında uyum olmasını, sosyal güvenlikten kaynaklanan yüklerin gerektiğinde Devlet tarafından karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. … Ancak sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı olarak çalışması için aktüeryal dengelerin korunması zorunludur. İtiraz konusu kuralda …, Türkiye’nin sosyal gerekleri de dikkate alınarak iştirakçinin dul eşine sosyal güvenlik hakkından yoksun kalmaması için yarı nispetinde aylık bağlanmıştır. Kamu yararı amacıyla kabul edilen bu düzenlemede iştirakçinin dul eşine ekonomik bir güven­ce sağlanarak sosyal devlet ilkesine de bağlı kalınmıştır. … Anayasa’nın 10’uncu maddesinde yer verilen “yasa önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hu­kuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bu­lunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağla­mak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulana­rak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durum­lar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anaya- sa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Yasa koyucunun aktüeryal dengeleri gözeterek takdir yetkisini kullanmak suretiyle kuralda tespit etmiş olduğu yaş farkı, eşitlik karşılaştırılmasında esas alınamaz.” görü­şünü belirtip, söz konusu ibareyi Anayasa’ya aykırı bulmayarak iptal başvurusunu oyçokluğuyla reddetmiştir.

5510 sayılı Kanunun 56’ncı maddesinin ikinci fıkrası, oldukça sade biçimde kaleme alınmış, madde başlığında “bağlanmayacak” sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde “bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir” ibareleri kullanılmış, böylelikle, daha önceki sosyal güvenlik ka­nunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, ey-

330
Hüseyin KOVAN
lemli olarak birlikte yaşama, aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak da benimsenmiştir. Burada, eylemli olarak birlikte yaşama olgu- sunun/durumunun tanımlanması, hukuki sınır ve çerçevesinin çizilip ortaya konulması önem arz etmektedir. Taraflar arasında hangi hukuki sebep ve maddi vakıaya dayanmış olursa olsun sona ermiş evlilik birli­ğinin hak ve yükümlülüklerinin sürdürüldüğü beraberlikler veya kesin­leşmiş yargı kararına bağlı olarak gerçekleşmiş boşanmanın var olan/olası sonuçlarını ortadan kaldırıcı/giderici nitelikteki birliktelikler madde kapsamında değerlendirilmeli, ortak çocuk/çocuklar yönünden, boşanma kararına bağlanan veya bağlanmayan kişisel ilişkilerin yürü­tülmesini sağlamaya yönelik olarak, eşlerin belirli aralıklarda ve günler­de zorunlu şekilde bir araya gelmeleri durumunda ise kanun koyucunun bu türden ilişkinin varlığının gelir/aylık bağlanmaması veya kesilmesi nedeni olarak öngörmediği kabul edilmeli, boşanılan eşle kuru- lan/yürütülen ilişkinin, eylemli olarak birlikte yaşama kavramı kapsa­mında yer alıp almadığı dikkatlice irdelenerek saptama yapılmalıdır.

Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce 3976/05 numaralı davada verilen 02.11.2010 tarihli karar konuya bir nebze olsun ışık tuta­bilecek niteliktedir. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın nede­ni, Şerife Yiğit (başvuran) adlı Türk vatandaşının, 06.12.2004 tarihinde yaptığı başvurudur. Türk Medeni Kanunu hükümleri kapsamında geçer­li evlilik (resmi nikah) ilişkisi kurulmaksızın yıllardır birlikte yaşadığı kişinin yaşamını yitirmesi üzerine sosyal güvenlik kurumuna başvura­rak ölen kişi üzerinden kendisine sosyal sigorta yardımı yapılmasını is­teyen başvuranın bu talebinin Kurum ve mahkemelerce reddedilmesi üzerine gerçekleştirilen başvuruda Mahkeme; “…AİHM’nin yerleşik içti­hadına göre, ayrımcılık, tarafsız ve makul bir gerekçe olmaksızın nispe­ten benzer koşullardaki kişilere farklı davranmak anlamına gelir… Farklı muamelenin, meşru bir amaç güdülmüyorsa veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir ilgi yoksa, tarafsız ve makul bir gerekçesi yoktur. … 14’üncü madde, farklı olgusal koşulların tarafsız olarak değerlendirmesine dayanan, kamu çıkarına dayalı olarak toplumun çıkarlarını koruyan ve Sözleşme’nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi arasında adil denge sağlayan muame­le farklılıklarının önüne geçmez. … Yüksek Sözleşmeci Devletler, kanun­da benzer durumlardaki farklılıkların farklı bir muameleyi haklı gösterip göstermeyeceği veya ne dereceye kadar haklı göstereceğinin belirlenme­sinde belirli bir takdir payını kullanmaktadırlar. … Bu pay devletin, mali kaynaklarıyla yakından ilintili olan genel mali, ekonomik ve sosyal ted-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
331
birlerinin uygulanmasında daha geniştir. … 8’inci madde, aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının güvencesini vererek, ailenin varlığını gerek­tirir. Aile hayatının var olup olmadığı aslında, yakın kişisel bağların uy­gulamada da gerçekten var olmasına bağlı olan bir bilinmezdir. … 8’inci madde meşru ailenin olduğu gibi, gayrimeşru ailenin, aile hayatı için de geçerlidir. … Aile kavramı, yalnızca evliliğe dayalı ilişkilerle sınırlı olma­yıp, tarafların evlilik dışı biçimde beraber yaşadığı aile bağlarını da kap­sayabilir  Aile hayatı, örneğin çocukların eğitimi çerçevesinde, yalnız­ca sosyal, ahlaki ya da kültürel ilişkileri kapsamaz;… maddi türden men­faatleri de kapsar. … Ek olarak, bir ilişkinin aile hayatı olarak değerlendi­rilip değerlendirilemeyeceğine karar verirken, çiftin beraber yaşaması, ilişkilerinin süresi ve çocukları olup olmadığı gibi birkaç etken önemli­dir. … Her iki bağlamda da, bireyin ve bütün olarak toplumun rekabet halindeki çıkarlarıyla arasındaki adil denge dikkate alınmalıdır, ayrıca her iki bağlamda da Devletin belirli bir takdir yetkisi olduğu kabul edilir. … Ayrıca, Devletin planladığı ve demokratik bir toplumda görüşlerin makul biçimde büyük ölçüde farklılaşabildiği ekonomik, mali ve sosyal politikalar çerçevesinde, bu takdir yetkisi ister istemez daha geniştir. …” yönündeki görüş ve yaklaşımıyla Sözleşme’ye Ek 1 NoTu Protokol’ün l’inci maddesiyle birlikte alındığında AİHS’nin 14’üncü maddesinin ve ayrıca 8’inci maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

Anılan 56’ncı maddede, oldukça yalın olarak “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” ibareleri yer almakta olup, kanun koyucu tarafından örneğin; “sosyal güvenlik ka­nunları kapsamında ölüm aylığına hak kazanmak amacıyla eşinden bo­şanan”, “hak sahibi sıfatını haksız yere elde etme amacıyla eşinden bo­şanan”, “gerçek boşanma iradesi söz konusu olmaksızın (muvazaalı ola­rak) eşinden boşanan” veya bunlara benzer ifadelere yer verilmemiş, sade olarak kaleme alınan metinle uygulama alanı genişletilmiştir. Mad­dede boşanma amacına/saikine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, gerek Kurumca, gerekse yargı organlarınca uygulama yapılırken; eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin/samimiliğinin araştırılıp ortaya konulması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvaza­alı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma/irdeleme ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapıl­mamalı, özellikle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan “boşanma” hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine da­yanıp dayanmadığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda

332
Hüseyin KOVAN
“anlaşmalı boşanma” adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulundu­ğu dikkate alınmalıdır. Şu durumda sonuç olarak vurgulanmalıdır ki, boşanma tarihi itibarıyla gerçek/samimi boşanma iradelerine sahip olan (evlilik birliği temelinden sarsılan) veya olmayan tüm eşlerin, maddenin yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihinden itibaren her ne sebeple olursa olsun eylemli olarak birlikte yaşadıklarının saptanması durumunda geli- rin/aylığın kesilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Maddede “belirlenen” sözcüğü dikkati çekmekte olup, belirlemenin nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiği, belirleme yapılırken hangi yön­temin izleneceği, yargı makamları önünde ispat hak ve yükünün kime ait olduğu, boşanılan eşle eylemli birlikte yaşama/yaşamama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiği önem taşımaktadır. Anayasa’nın “Özel ha­yatın gizliliği” başlığını taşıyan 20’nci maddesinde, herkesin, özel haya­tına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; 5510 sayılı Kanunun “Kurumun denetleme ve kontrol yetkisi” başlıklı 59’uncu maddesinde, bu Kanunun uygulanmasına ilişkin işlemlerin de­netiminin, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları eliyle yürütüleceği, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında belirledikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin, yemin dışında her türlü kanıta da- yandırılabileceği, bunlar tarafından düzenlenen tutanakların aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğu, Kurumun denetim ve kontrol ile görev­lendirilmiş memurları görevlerini yaparken, tüm kamu görevlilerinin gerekli kolaylığı göstereceği ve yardımcı olacakları, bu Kanunun uygu­lanması bakımından, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının, 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen denetim, teftiş ve kontrol yetkisine de sahip oldukları, bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esasların, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlene­ceği, “Bilgi ve belge isteme hakkı, bilgi ve belgelerin Kuruma verilme usûlü” başlığını taşıyan 100’üncü maddesinde, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki kuruluşların, döner sermayeli kuruluşlar ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin doğrudan, münferit olarak bilgi ve belge isten­mesi hariç olmak üzere kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşların ise Kurumla yapılacak protokoller çerçevesinde, Devletin güvenliği ve temel dış yararlarına karşı ağır sonuçlar doğuracak durum­lar ile özel hayat ve aile hayatının gizliliği ve savunma hakkına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla özel kanunlardaki yasaklayıcı ve sınır­layıcı hükümler dikkate alınmaksızın gizli dahi olsa Kurum tarafından

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
333
kişilerin sosyal güvenliğinin sağlanması, 6183 sayılı Kanuna göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ile bu Kanun kapsamında verilen diğer gö­revler ile sınırlı olmak üzere istenecek her türlü bilgi ve belgeyi sürekli ve/veya belli aralıklarla vermeye, bilgilerin elektronik ortamda görüntü­lenmesini sağlamaya, görüntülenen bu bilgilerin güvenliğini sağlamaya, korumak zorunda oldukları her türlü belge ile vermek zorunda oldukları bilgilere ilişkin mikrofiş, mikrofilm, manyetik teyp, disket ve benzeri or­tamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm sistem ve şifreleri incelemek için sunmak zorunda oldukları, bu madde kapsamında ilgili kişi, kurum ve kuruluş­ların Kurumun belirleyeceği süre içerisinde söz konusu isteme cevap vermek ve gereken kolaylığı göstermekle yükümlü oldukları, elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgelerin adli ve idari makamlar nezdin- de resmi belge olarak geçerli olduğu açıklanmıştır.

Ayrıca, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 28’inci maddesinde, bu Yasaya göre seçmen olan vatandaşları tek olarak tanımlayan ve seçmenin oturduğu yeri belirleyen bilgileri kapsayan bilgisayar ortamına “Seçmen Kütüğü” denildiği, seç­menin devamlı oturduğu konutun bulunduğu ilçe, muhtarlık, sokak isimleri ile binanın kapı ve varsa daire numarasının “Seçmenin Adresi” olduğu, 45’inci maddesinde, seçmen kütüğünde yazılı seçmenlere ait bilgilerin, her yıl seçmenlerin oturdukları il ve ilçeye göre ayrılmış liste­ler halinde, il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderileceği bildi­rilmiştir. Türk vatandaşları ile Türkiye’de bulunan yabancıların nüfus hizmetlerinin düzenlenmesine, yürütülmesine ve geliştirilmesine ilişkin esas ve usûl hükümlerini kapsayan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanu­nunun 3’üncü maddesinde, bu Kanunda geçen “adres”in, herhangi bir toprak parçası veya binanın coğrafî konumu ve işlevi açısından tanım­lanmasını, “Adres Paylaşımı Sistemi”nin, ulusal adres veri tabanında tutulan bilgilerin kurumlar ile diğer kişilerce paylaşılması işlemini, “di­ğer adres”in, yerleşim yeri adresi dışında kalan yerleri, “yerleşim yeri adresi”nin, sürekli kalma niyetiyle oturulan yeri ifade ettiği belirtilmiş, özellikle, 45 ila 53. maddelerinde konu açısından yararlanılabilecek hü­kümlere yer verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanununun 32’nci maddesinde de, çalıştırılan işçilerin ücret, prim ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istih­kakın kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına yatırılmak suretiyle ödeneceği yönünde düzenleme ya­pılmıştır.

334
Hüseyin KOVAN
Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “İspat yükü” başlıklı 6’ncı maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtla­makla yükümlü olduğu, 19’uncu maddesinde, yerleşim yerinin bir kim­senin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olduğu, bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yerinin olamayacağı, 20’nci maddesinde, bir yerleşim yerinin değiştirilmesinin, yenisinin edinilmesine bağlı oldu­ğu, önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı halde Türkiye’de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin halen oturduğu yerin yerleşim yeri sayılacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte; 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 6’ncı maddesinde, yerleşim yerinin 4721 sa­yılı Kanun hükümlerine göre belirleneceği belirtildikten sonra 24- 33.maddelerinde yargılamaya hakim olan ilkeler açıklanmış olup, Ana- yasa’nın 36’ncı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının ön önemli unsuru niteliğindeki huku­ki dinlenilme hakkının düzenlendiği 27’nci maddede, davanın tarafları­nın, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları, bu hakkın, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklama­ları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiği bildirilmiştir. Dürüst davranma ve doğru­yu söyleme yükümlülüğünü içeren 29’uncu maddede, 4721 sayılı Kanu­nun 2’nci maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı yinelenerek, ta­rafların dürüstlük kuralına uygun davranmak zorunda oldukları, dava­nın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir bi­çimde yapmakla yükümlü olduklarına ilişkin düzenlemeye yer verilmiş­tir. Hakimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin 31’inci maddede, haki­min, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Ayrıca; ispatın, taraflar bakımından yalnızca bir yük olmasının ötesinde aynı zamanda yasal bir hak olarak düzenlen­diği 189’uncu maddede, tarafların kanunda belirtilen süre ve usule uy­gun olarak ispat hakkına sahip oldukları, hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dik­kate alınamayacağı, 4721 sayılı Kanunun 6’ncı maddesine koşut niteli­ğindeki 190Tncı maddede, ispat yükünün, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tara-
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
335
fin, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altın­da olduğu, kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal ka­rinenin aksini ispat edebileceği, 191’inci maddede, diğer tarafın, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabi­leceği, karşı ispat faaliyeti için kanıt sunan tarafın, ispat yükünü üzerine almış sayılmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Önemle vurgulanmalıdır ki, 818 sayılı Borçlar Kanununun 53’üncü maddesinde, hukuk mahkemesi hakiminin kusur belirlemesi yaparken ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ve ceza mahkemesinden verilen beraat kararı ile bağlı olmadığı, ceza mahkemesi kararının, kusu­run takdiri ve zararın miktarının belirlenmesi konusunda dahi hukuk hakimini bağlamayacağı yönünde düzenleme yapılmış olup, anılan maddede hukuk hakiminin ceza kararında kesinleşen maddi olgularla bağlı olduğuna ilişkin herhangi bir açıklık bulunmamasına karşın, öğreti tarafından ve uygulayıcı konumundaki yargı makamlarınca “maddi ol­gularla bağlılık” ilkesi benimsenmiştir. Bunun temelinde hiç kuşkusuz mahkemelere güven duygusu bulunmaktadır. Bu bakımdan, ceza mah­kemesince görülüp kesinleşen dava dosyasındaki boşanan eşlerin eylem­li birlikteliklerine ilişkin saptamalar da, anılan ilke gereğince değerlen­dirmeye alınmalıdır.

Gelirin/aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım (istirdat) hakkı­nın kapsamına ilişkin olarak; eylemli birlikte yaşama olgusunun gerçek- leşme/başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibarıyla gelir/aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun/yersiz kabul edilmeli, ancak, söz ko­nusu madde 01.10.2008 günü yürürlüğe girdiğinden, eylemli birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidil­memeli, başka bir anlatımla 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahak­kuku söz konusu olmamalı, böylelikle açıklığa kavuşturulacak yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanunun 96’ncı maddesine göre uygulama yapılmalıdır. İnceleme konusu 56’ncı maddede, “eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle” ibareleri yer aldığından, birden fazla evlilik ve doğal olarak birden fazla boşanmanın gerçekleşmiş olması du­rumunda, boşanılan herhangi bir eşle eylemli olarak birlikte yaşama du­rumunda madde hükmünün uygulanacağı gözetilmelidir.

5510 sayılı Kanun, önceki sosyal güvenlik yasalarını birleştiren te­mel yasa niteliğinde olduğundan, gerek değiştirilen veya yürürlükten kaldırılan, gerekse geçici ve geçiş hükümlerinin yer aldığı maddelerle

336
Hüseyin KOVAN
birlikte ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu yönden bakıldığında Kanunun “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlığını taşıyan geçici kinci ve “5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş hükümleri” başlıklı geçici 4’üncü maddesinin irde­lenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Geçici l’inci maddenin ikinci fıkra­sında, 506, 1479, 2925 ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanılan aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 5454 sayılı Kanunun l’inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edile­ceği, bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azal­tılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş, geçici 4’üncü maddede, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 5434 sa­yılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödeme­ler ve yardımlar ile 5454 sayılı Kanunun l’inci maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan koşullara sahip oldukları sürece bunların ödenmesine devam olunacağı, bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanunun yü­rürlüğe girdiği tarih itibarıyla bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanların, bu Kanunun yürürlüğe girdi­ği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı, bu madde kapsamına girenlerin ay­lıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağ­lanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümleri­ne göre işlem yapılacağı açıklanmıştır.

Anılan geçici maddelerle kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Ka­nunun yürürlüğü öncesinde yukarıda belirtilen beş adet sosyal güvenlik kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan geli- rin/aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeni­den bağlanmasında, yine anılan kanun hükümlerinin esas alınması ge­rektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin/aylığın bağ­lanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56’ncı

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
337
maddenin zaman bakımından uygulanmasında kuşku ve duraksamaya düşülmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu durumda, 4721 sayılı Kanunun “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmünü içeren ve “Dürüst davranma” başlı­ğını taşıyan 2’nci maddesinde yer alan dürüstlük (= objektif iyi niyet) kuralı çerçevesinde çözüme gidilmeli, evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi sosyal güvenlik hukuku alanında da göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim, ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının temyiz de­netimini yapan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 506 sayılı Kanuna tâbi sigortalı konumundaki kocasını kasten öldüren eşe, aynı Kanun kapsamında, öldürdüğü eşi üzerinden ölüm aylığı bağlanıp bağlanama- yacağı, bir başka anlatımla eşin, miras bırakan sigortalı kocasını kasten öldürdüğü için mirastan yoksun bırakılmasının, 506 sayılı Kanunda dü­zenlenen sosyal sigorta hakları kapsamında, ölüm sigortasından eş ola­rak hak sahipliği sıfatını kazanmasında önleyici nitelik taşıyıp taşımadığı konusunun irdelendiği 15.06.2005 gün ve 2005/10-364 Esas, 2005/390 Ka­rar sayılı kararında; Türk Medeni Kanununun 578’inci maddesinde sayı­lan mirastan yoksunluk nedenleri ve bu düzenlemeye koşut bulunan 5434 sayılı Kanunun 77’nci maddesinin sosyal güvenlik hukuku alanın­da da evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan “hiç kimsenin kendi ku­surundan yararlanamayacağı” ilkesinin gözetilmesini zorunlu kıldığı, sigortalının kasten öldürülmesi durumunda, 506 sayılı Kanunun 68’inci maddesinde öncelikle aranan “ölüm aylığına hak kazanma” olgusunun gerçekleşmediği sonucunu ortaya koyduğu, aksine düşüncenin, yasa koyucunun temel kavramlar yönünden sosyal güvenlik kurumlan ara­sında farklılık yaratmak istediği sonucunu ortaya koyacağı ve bu du­rumda buna ilişkin düzenlemeye yasa metninde açıkça yer verilmiş ol­ması gerektiği belirtilmiş, sonuç olarak, sigortalı eşini kasten öldüren kadının, öldürdüğü kocası üzerinden ölüm aylığına hak kazanamayaca­ğı görüş ve yaklaşımı benimsenerek ilk derece mahkemesinin direnme kararı oyçokluğuyla onanmıştır. Bu bakımdan, 56’ncı madde açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, söz konusu yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne şekilde/amaçla/saikle boşan­mış olurlarsa olsunlar, başka bir anlatımla eşlerin boşanma iradeleri ger- çek/samimi olsun veya olmasın, eylemli birlikteliklerini 5510 sayılı Ka­nunla getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz
338
Hüseyin KOVAN
konusu düzenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe baş­ladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2’nci madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir/aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelirin/aylığın da kesilmesi ge­rekmektedir. Kuşkusuz, hak sahibine, eylemli birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir/aylık bağ­lanabileceği kabul edilmelidir.

Sonuç olarak; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56’ncı maddesinin ikinci fıkrasına dayalı açılan bu tür dava­larda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve özellikle taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulma­sı önem arz etmektedir. Bu aşamada; ayrıntıları yukarıda açıklandığı üze­re, Anayasa’nın 20’nci maddesi ile 5510 sayılı Kanun, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 4857 sayılı İş Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Mu­hakemeleri Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve diğer ilgili mev­zuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araş­tırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacı ile boşandığı eşinin yerleşim yerlerinin saptanmasına ilişkin olarak; muhtarlıktan ika­metgah senetleri elde edilmeli, ilgili Nüfus Müdürlüklerinden sağlanan nüfus kayıt örnekleri ile yerleşim yeri ve diğer adres belgelerinden yarar­lanılmalı, adres değişiklik ve nakillerine ilişkin bilgilere ulaşılmalı, özellik­le ilgili Nüfus Müdürlüğü’nden adres hareketleri, tarihleriyle birlikte iste- nilmeli, ilgililerin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtları getirtilmeli, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, boşanan eşler 4857 sayılı Kanun hü­kümleri kapsamında yer almakta iseler adlarına ödeme yapılabilecek özel olarak açılan banka hesabı bulunup bulunmadığı belirlenmeli, özellikle inceleme konusu davaya ilişkin olarak, Bartm/Kır tepe Mahallesi ile Bar- tın/Güzelce hisar Köyü yönünden kapsamlı ve aydınlatıcı Emniyet Mü- dürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahalle ve köyde 2004 yılından itibaren görev yapan tüm muhtar ve azaların tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle “boşanılan eşle ey­lemli olarak birlikte yaşama” olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, top­lanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
339
Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın reddine karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları ka­bul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararında direnilmiştir.

Dava, ölüm aylığının kesilmesine ilişkin Kurum işleminin iptali ile kesilen aylıkların iadesi istemine ilişkindir.

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, boşanma kararının ardından davacıya babasından dolayı 506 sayılı Kanun uyarınca ölüm aylığı bağ­landığını ancak Kurum yoklama memurlarının raporu uyarınca boşan­dığı kocası ile birlikte yaşadığı gerekçesiyle aylığının kesildiğini, ne var ki, boşandığı eşi ile birlikte yaşamadığını beyanla, Kurumun aylığının kesilmesine yönelik işleminin iptali ile kesilen aylıkların iadesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) vekili cevap dilekçesinde özetle, 506 sayılı Kanun uyarınca sigortalı olan babasından dolayı kızı olan davacıya boşanması nedeniyle yetim aylığı bağlandığını, kontrol memurlarının raporu ile davacının boşandığı kocası ile birlikte yaşadığı­nın tespiti üzerine 5510 sayılı Kanunun 56. maddesi uyarınca yetim aylı­ğının kesilerek yersiz ödenen tutarların borç çıkarıldığını belirterek da­vanın reddini savunmuştur.

Yerel Mahkemece, davacının Kurum memurlarınca düzenlenen tu­tanak ve raporun aksinin yazılı belge ile ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Ye­rel Mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle davanın reddi­ne dair ilk hükümde direnilmiştir.

Direnme hükmü, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık, davacının ölüm aylığının 5510 sayılı Kanununun 56/son maddesi uyarınca kesilmesine ilişkin Kurum işleminin usul ve yasaya uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Davanın yasal dayanağı, 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. mad­desinin ikinci fıkrasıdır.

340
Hüseyin KOVAN
5510 sayılı Kanunun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” başlıklı 56. maddesinde:

“(Değişik birinci fıkra: 17/4/2008-5754/36 md.) Ölen sigortalının hak sahiplerinden;

a)    Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıyı veya gelir ya da aylık bağlanmış olan sigortalıyı kasten öldürdüğü veya öldürmeye teşebbüs ettiği veya bu Kanun gereğince sürekli iş göremez hale veya malûl du­ruma getirdiği,

b)    Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıya veya gelir ya da aylık bağlanmamış olan sigortalıya veya hak sahibine karşı ağır bir suç işlediği veya bunlara karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi nedeniyle ölüme bağlı bir tasarrufla mirasçı- lıktan çıkarıldıkları,

hususunda kesinleşmiş yargı kararı bulunan kişilere gelir veya aylık ödenmez. Ödenmiş bulunan gelir ve aylıklar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır.

Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı be­lirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişi­lere ödenmiş olan tutarlar, 96 ncı madde hükümlerine göre geri alınır…”

Düzenlemesi yer almaktadır.

01.10.2008 tarihinden önce yürürlükte bulunan ve sosyal güvenlik mevzuatının temelini teşkil eden, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu; 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Si­gortalar Kurumu Kanunu; 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Ka­nunu; 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ile 5434 sayılı T.C.Emekli Sandığı Kanunu’nda yer almayan dava konusu düzenleme ilk kez 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda yer almıştır.

Düzenleme ile ölen sigortalının kız çocuğu veya dul eşi yönünden, boşanılan eşle boşanma sonrasında fiilen birlikte olma durumunda, ölüm aylığının kesilmesi ve ödenmiş aylıkların geri alınması öngörül­mektedir. Buna göre, daha önce sosyal güvenlik kanunlarında yer alma­yan, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusu, gelir veya aylık kesme nedeni ve bağlama engeli olarak benimsenmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
341
Anılan maddenin gerekçesinde de açıklandığı üzere düzenleme ile hakkın kötüye kullanımının olası uygulamaları engellenmek istenmiş ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için kötüye kullanımın varlığı belirlen­diği takdirde ilgiliyi haktan yararlandırmama; hakkın kötüye kullanıl­ması durumunda hak sahipliğinin ortadan kalkması ve dolayısıyla gelir veya aylıktan yararlandırılmama yöntemi benimsenmiştir.

Gerçekten, ölüm aylığı almak üzere boşanılıp, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşamaya kişiyi sürükleyen etkenin niteliği ve türü, hukuk dü­zeni açısından önem taşımamaktadır. Çünkü, hakkın kötüye kullanılma­sı hangi dürtüyle (saikle) ortaya çıkarsa çıksın, sonuçta hukuk bakımın­dan sadece ve sadece “kötüye kullanma” olup, hukuk düzeni tarafından korunmamaktadır (Centel Tankut, Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayanın Aylığının Kesilmesi, MESS Sicil Dergisi, Mart 2012, Sy:195).

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, hak sahibinin boşandığı eşiyle fii­len birlikte yaşaması her ne saikle olursa olsun, Anayasal bireysel özgür­lük kapsamında kalmakta ise de Devlet, sosyal görevlerini mali kaynak­larının yeterliliği ölçüsünde yerine getirmesine ilişkin Anayasa’nin 65. maddesi uyarınca sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gibi, Devletin boşanan eşlerin birlikte yaşamasına yasak getirmesi mümkün değil ise de bu durumda olan kişi­leri sosyal sigorta yardımları kapsamı dışında bırakması mümkündür.

Maddede boşanmanın amacına yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, uygulama yapılırken, eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin araştırılması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvazaalı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapılmamalı, özel­likle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan boşanmanın hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayan­madığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda anlaşmalı boşanma adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır.

Bilindiği üzere, 5510 sayılı Kanun’un 56/2. maddesinin T.C. Anaya­sası’nin 2, 5,10,11,12, 17, 20, 35, 60 ve 138. maddelerine aykırılığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne maddenin iptali talebi ile başvurular yapıl­mıştır.

342
Hüseyin KOVAN
Anayasa Mahkemesi yapılan başvurular üzerine yaptığı değerlen­dirme sonucunda, 28.04.2011 gün ve 2009/86 E. 2011/70 K. sayılı kararın­da, “…ölüm aylığını alabilmek için evli olmamak koşulunu aşmak ama­cıyla iyi niyete dayanmayan ve dürüst olmayan boşanma isteği ve çabası ile boşanma kararı elde edilip buna bağlı olarak ölüm aylığı alınması, açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Hakkın kötüye kullanılması hu­kuk devletinin koruması altında değerlendirilemez. Bu nedenle hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan itiraz konusu kural hukuk devletine aykırı bir düzenleme olarak görülemez… Resmi evliliği olma­dan birlikte yaşayanlar ile ölüm aylığı alabilmek için hakkını kötüye kul­lanarak resmi evliliğini boşanma ile sonlandırıp boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam edenler söz konusu hakkı kullanmak bakımın­dan eşit kabul edilemeyeceklerinden, bunlar arasında eşitlik karşılaştır­ması yapılamaz… Ölüm ay lığı… yasa koyucunun sosyal güvenlik konu­suna geniş bir yaklaşımının sonucu sigortalının ölümü ile aranan koşul­ların sağlanması halinde sigortalının geride kalan hak sahipleri açısından getirdiği bir ödemedir. İtiraz konusu kural, hak edilmediği halde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel olma amacını taşıdı­ğından ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nun mali kaynak­ları çerçevesinde Anayasa’nın 60. maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir. Ölüm aylığı alabilmek için öngörü­len koşulun hakkın kötüye kullanılarak sağlanmak istenmesi sosyal gü­venlik hakkıyla bağdaştırılamaz.”

Gerekçesiyle, hükmün Anayasa’nın 2, 10, 60 ve 65. maddelerine ay­kırı olmadığı; 5, 11, 12, 17, 20, 35 ve 138.maddeleri ile ilgisinin olmadığı belirtilerek oy çokluğuyla başvuruların reddine karar verilmiştir.

Sonuç olarak davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 sayılı Ka- nun’un 56.maddenin ikinci fıkrasının, ölüm aylığından yararlanma hak­kının kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla düzenleme getirmiş olması ve düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığının tespitine ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı karşısında, yürürlükteki kanunları uygula­makla yükümlü olan yargı organlarınca uygulanmasının zorunlu olması nedeniyle, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı tespit edilen hak sa­hiplerine gelir veya aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylı­ğın kesilmesine ilişkin Kurum işlemi usul ve yasaya uygundur.

Bu kabul doğrultusunda, gelirin veya aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım hakkının kapsamına ilişkin olarak; fiilen birlikte

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
343
yaşama olgusunun başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibariyle gelir veya aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun ve yersiz kabul edilmeli ancak söz konusu madde 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe gir­diğinden, fiili birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yü­rürlük günü öncesine gidilmemeli; 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı ve bu şekilde belirlenecek yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanunun 96. maddesine göre uygulama yapılmalıdır.

Yeri gelmişken maddenin zaman bakımından uygulanması yönün­den 5510 sayılı Kanunun Geçici 1.maddesinin değerlendirilmesinde de zorunluluk bulunmaktadır.

5510 sayılı Kanun’un “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlıklı Geçici 1. maddesi:

“Geçici Madde l-(Değişik: 17/4/2008-5754/68 md.)

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 506 sayılı Sosyal Sigor­talar Kanunu ile 2925 sayılı Tarım işçileri Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışan­lar Sosyal Sigortalar Kanunu ve bu Kanunla mülga 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kap­samında, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında kabul edilir.

17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanan; aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 08/02/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun l’inci mad­desine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edilir. Bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırı­lan ilgili kanun hükümleri uygulanır…

Bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentle­rine göre sigortalı sayılanlara ve bunların hak sahiplerine bağlanmış olan aylık ve gelirler, 55’inci maddenin ikinci fıkrasına göre artırılır…”

Şeklinde düzenleme içermektedir.

344
Hüseyin KOVAN
Anılan geçici madde ile kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanu­nun yürürlüğü öncesinde sosyal güvenlik kanunları uygulanmak sure­tiyle hak sahiplerine bağlanan gelir veya aylığın, durum değişikliği se­bebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle fiili olarak birlikte yaşama olgu­su, gelirin veya aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56.maddenin zaman bakımından uygulanması hu­susu da çözüme kavuşturulmalıdır.

Bu kapsamda, yine 4721 sayılı Kanunun “Dürüst davranma” başlıklı 2.maddesinde yer alan ve maddenin düzenleniş amacı olan dürüstlük kuralı çerçevesinde çözüme gidilmelidir.

4721 sayılı TMK’nun anılan 2.maddesi uyarınca:

“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dü­rüstlük kurallarına uymak zorundadır.

Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

Anılan madde uyarınca bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hu­kuk düzeni korumayacağı gibi, hiç kimsenin kendi kusurundan yararla­namayacağı ilkesi de birlikte gözetilmek suretiyle, 5510 sayılı Kanunun 56.maddesi açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı du­rumlarda, anılan yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne amaçla bo­şanmış olursa olsun, fiili birlikteliklerini 5510 sayılı Kanunla getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz konusu dü­zenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe başladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla fiili olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2.madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir veya aylık tah­sisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesi gerekmektedir.

Kuşkusuz hak sahibine, fiili birlikteliğin sona erdiği tarihten itiba­ren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir veya aylık bağlanabile­ceği kabul edilmelidir.

5510 sayılı Kanunun 56.maddesinin uygulanmasında üzerinde du­rulması gereken bir diğer husus da maddede yer alan “boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” unsurunun, diğer bir ifade ile boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusunun nasıl kanıtlanması gerek­tiğidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
345
Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “İspat yükü” başlıklı ö.maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraf­lardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş olup, ispat yükünün kanunda özel bir dü­zenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin tarafını oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği kabul edilmektedir.

Uyuşmazlığın çözümü açısından özellikle belirtilmelidir ki, 5510 sa­yılı Kanunun 59 ve lOO.maddeleri uyarınca Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi kanıt- lanıncaya kadar geçerlidir, diğer bir anlatımla; yetkili kişilerce düzenle­nen ve tarafların ihtirazi kayıt koymaksızın imzaladığı tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olup, aksi ancak yazılı delille kanıtlanabilir.

Ne var ki, aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olan tutanaklar ile ifade edilen tutanaklar: Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından belgelere dayalı olarak düzenlenmiş olanlar ile belgeye dayalı olmamakla birlikte düzenlenmesinde hazır bulunan işve­ren, işçi veya üçüncü kişi beyanları uyarınca düzenlenerek doğruluğu ilgili kişilerin imzaları ile tasdik edilen ve imza inkarına konu olmayan tutanaklardır.

Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tara­fından yapılan incelemelere dayalı tutanakların değerlendirildiği ve varı­lan sonucun yazıya geçirildiği raporların, sadece memur veya müfettiş tarafından düzenlenmiş olmaları, anılan raporların 4857 sayılı İş Kanu­nu’nun 92/son maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 59 ve lOO.maddeleri kapsamında aksinin yazılı delille kanıtlanması gereken belgeler olarak kabulleri için yeterli değildir.

Buna göre, özellikle, rapor veya ekli tutanaklarda imzası bulunma­yanlar yönünden, söz konusu tutanakların aksinin yazılı delille kanıt­lanması yükümünden söz etmek mümkün değildir.

Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları ve iş müfettişi raporlarının, rapora dayanak alınan tutanaklar ile birlikte de­ğerlendirilmesi ve ancak belirtilen nitelikteki ekli tutanakların anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesinin açık hükmü karşı­sında zorunludur.

346
Hüseyin KOVAN
Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1979 gün ve 1014 E., 1364 K. ile 04.02.2009 gün 2009/9-2 E. 2009/48 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Öte yandan hukuk mahkemesi hakimi kusur belirlemesi yaparken ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ve ceza mahkemesinden verilen beraat kararları ile bağlı değilse de, ceza mahkemesinde görülüp kesinleşen dava dosyasındaki boşanan eşlerin eylemli birlikteliklerine ilişkin saptama­lar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanu­nu’nun 53.) maddesi ile öğreti ve Yargıtay uygulamalarında yerleşik olan “maddi olgularla bağlılık” ilkesi gereğince değerlendirilmelidir.

Bu kapsamda fiilen birlikte yaşama olgusunun kanıtlanması yönün­den de anılan genel kurallar çerçevesinde tarafların delilleri toplanarak, araştırma ve değerlendirme yapılmak suretiyle boşanılan eşle kurulan ilişkinin fiili olarak birlikte yaşama kapsamında yer alıp almadığı sap­tanmalıdır.

Uyuşmazlık konusu 5510 sayılı Kanunun 56/2.maddesine dayalı olarak Kurumca açılan ve yersiz ödenen aylıkların geri alınmasına ilişkin davalar ile hak sahibi tarafından açılan Kurum işleminin iptali ve aylık bağlanması talebine ilişkin davalarda özellikle, boşanılan eşle kurulan ilişkinin “fiili olarak birlikte yaşama olgusu” kapsamında yer alıp alma­dığı, ilişkinin niteliği ve başlangıç tarihi açıkça ortaya konulmalıdır.

Bu doğrultuda, öncelikle T.C. Anayasası’nin 2O.maddesi, 5510 sayılı Kanunun 59 ve lOO.maddeleri, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 3, 45 ve 53. maddeleri, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 28 ve 45. maddeleri, 4857 sayılı İş Kanu­nu’nun 32. maddesi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 6, 24 ila 33. maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2 ve 6.maddeleri ve ilgili diğer mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar top­lanmalı; hak sahibi ile boşandığı eşinin yerleşim yerleri, adres değişikliği ve nakilleri tarihleriyle saptanmalı, muhtarlık ve Nüfus Müdürlüğü gibi özel ve kamu kurumlarındaki bilgi ve belgelerden yararlanılmalı, ilgilile­rin elektrik, su, telefon aboneliklerinin hangi adres ve tarihte kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtlarındaki adresler ile mevcut ise 4857 sayılı Kanun gereği ücret ödemelerinin yapılabileceği banka ka­yıtları sorgulanmalı ve böylelikle boşanılan eşle fiili olarak birlikte ya­şama olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda varılacak so­nuca göre karar verilmelidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
347
Somut uyuşmazlığın incelenmesinde, davacıya boşanması sonra­sında talebi üzerine 01.08.2002 tarihinden itibaren 506 sayılı Kanun uya­rınca babasından dolayı ölüm aylığı bağlandığı, Kurum yoklama me­murlarının 12.10.2009 tarihli raporları doğrultusunda boşandığı eşi ile birlikte yaşadığı gerekçesiyle ölüm aylığının kesildiği ve 24.10.2008- 23.11.2009 döneminde ödenen aylıkların yersiz ödeme olduğundan ba­hisle faizi ile iadesinin talep edildiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında, davacının beyan ve imza­sını içermeyen Kurum yoklama memurlarının tutanaklarının, davacı yö­nünden aksi ancak eşdeğer yazılı belge ile kanıtlanabilecek nitelikte ka­bul edilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, Mahkemece yukarıda belirtilen araştırmalar eksiksiz olarak yapılarak, özellikle Bartın/Kır tepe Mahallesi ile Bartın/Güzelce hisar Köyü yönünden kapsamlı ve aydınlatıcı Emniyet Müdürlü- ğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahalle ve köy­de 2004 yılından itibaren görev yapan muhtar ve azaların tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle “boşanılan eşle eylemli ola­rak birlikte yaşama” olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır.

O halde, yerel mahkemece aynı yönlere işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekir­ken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır

S Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Ka­nunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na ekle­nen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA

“HGK27.02.2013 tarih 2012/10-1152 Esas 2013/284 Karar”

“HGK.11.09.2013 tarih 2013/10-175 Esas 2013/1075 Karar”

SORU-46
MUVAZAA HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI SIRA CETVELİNE
İTİRAZ DAVASI AÇILABİLMESİ İÇİN DAVA AÇAN KİŞİNİN

ALACAĞININ NE ZAMAN DOĞMUŞ OLMASI GEREKİR?

Muvazaa hukuksal nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davası açı­labilmesi için davacının alacağının, muvazaalı olduğu iddia edilen ala­cağın doğum tarihinden önce doğmuş olması gerekir. Bir başka deyişle, eğer davacının alacağın doğum tarihi davalının alacağının doğum tari­hinden sonra ise böyle bir davanın dinlenme olanağı yoktur.

Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılama­sı sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, müvekkili ile dava dışı borçlu CKM Toplu Yemek.. Ltd. Şti. arasında aktedilen Faktoring Sözleşmesi uyarınca borçlunun 06.10.2008 tarihli iki adet faturaya dayalı olarak dava dışı Birleşik Tek­nik… Ltd. Şti.’nin keşidecisi olduğu, 30.01.2009 tarihli, 25.975,00 TL be­delli çeki müvekkiline ciro ettiğini, müvekkili tarafından alacağın tahsili amacıyla başlatılan icra takibinin çek keşidecisinin imzaya vaki itirazı üzerine bu borçlu yönünden durduğunu, davalı tarafça dava dışı borçlu aleyhine başlatılan bonoya dayalı icra takibinde üçüncü şahıs Sarten Ambalaj adına çıkarılan 21.02.2009 tarihli 89/1 haciz ihbarnamesine pa­ranın İstanbul 1. İcra Müdürlüğü’nün 2009/4505 E. sayılı dosyasına akta­rıldığı cevabı verildiğinden anili icra dosyasına başvuru yaparak garameten paylaştırılma talebinde bulunduğunu, talebin reddi kararına vaki şikayetinin İcra Hukuk Hakimliği’nce kabulü sonrası haczedilen paranın 17.746,44 TL’sinin davalının alacaklı takip dosyasına ödenmesi­ne dair 23.02.2010 tarihli derece kararının hatalı olduğunu, davalının ta­kibine dayanak teşkil eden bononun muvazaalı bir alacağa dayandığını, alacağın gerçek alacak olmadığını, anili bonoda keşidecinin dava dışı Arda Celayir, kefilin ise CKM Yemek…Ltd.Şti olarak yer aldığını, gerçek­te ise borçlu CKM Yemek… Ltd.Şti.’nin aleyhindeki icra takiplerinden kurtulmak ve tahsilini imkânsız kılmak için üçüncü şahıslardaki hak ve alacaklarından bir kısmını davalıya temlik ettiğini, davalıya toplam 1.610.000,00 TLTik temlik yapıldığını ve bir o kadar da ödeme gerçekleş­tiğini, mobilya dekorasyon işi yapan davalının yemek işi yapan davacı-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
349
dan bu kadar büyük meblağda alacaklı olmasının, hatta takip tarihinden önce yapılan temliklere rağmen, takip konusu bonodan dolayı borçlu olmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığını, davalı ile senet borçlusunun aynı yerde faaliyet gösterdiğini, ayrıca davalı yanın alacaklı olduğu dosyada ödeme emrinin usulüne uygun tebliğ edilmediğini, bu sebeple takibin kesinleşmediğini ve garame hesabı yapılamayacağını, davalının son işlem tarihinin 26.02.2009 olup bonoda bir yıl içinde işlem yapılmazsa icra dosyasının işlemden kaldırılacağını, davalının takip ala­caklısı olduğu dosyadaki alacakların mahsup edilmediğini, bu nedenle de garame hesabının doğru olmadığını ileri sürerek, davalının alacağının muvazaalı olduğunu ve alacağın gerçekte mevcut olmadığına ilişkin esa­sa ilişkin itirazlarının kabulü ile sıra cetvelinde davalıya ödenen bedelin müvekkili dosyasına ödenmesine, bu talebin reddi halinde davalı takip dosyasında ödeme emri tebligatı usulsüz olduğundan, takip kesinleş­mediğinden ve icra dosyası işlemden kaldırıldığından dolayı davalı ala­cağının garame hesabına alınamayacağı da nazara alınarak sıra cetveli­nin iptaline ve tüm paranın dosyalarına ödenmesine, davalı takip dosya­sında alacak tutarı garame hesabında yer alan alacak kadar olmadığın­dan yapılan tahsilatların garame hesabında dikkate alınmasına ve buna göre sıra cetveli düzenlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, kambiyo hukukuna özgü mücerretlik ilkesi nedeniyle davacı iddiasının hukuki mesnetten yoksun olduğunu, dava dilekçesinde bahsi geçen Arda Celayir’in müvekkilinin CKM firmasından olan alacak- larını bir nevi teminat altına almak için senede kefil olduğunu, müvekkili­nin alacağını tahsil edebilmek için icra takibinde CKM firması ile ticari ilişkileri olan firmalara haciz ihbarnameleri tebliğ ettiğini, senedin Arda Celayir tarafından verilmesinin tamamen alacağın tahsilini garanti altına alma amaçlı olduğunu, hiçbir kabulü tazammum etmemek kaydı ile mü­vekkili ile CKM firması arasında tanzim olunan alacak dayanağı senedin sadece borcun bir bölümüne ilişkin olduğunu, müvekkilinin halen CKM firmasından alacaklı olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, dosya kapsamı ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davalı tarafın ticari defterlerine göre dava dışı CKM Top­lu Yemek firmasından 595.000,00 TL alacaklı olduğu ve davalı kayıtları­nın davalı aleyhine delil teşkil ettiği, davalının dava dışı CKM firmasına toplam 620.000,00 TL bedelinde gayrimenkul devri yaptığı, ayrıca davalı firmanın dava dışı CKM firmasından toplam 1.600.000,00 TL alacağı ile iki adet bono ve 800.000,00 TL bedelli icra takibini temlik aldığı, davalı

350
Hüseyin KOVAN
firmanın temlike istinaden dava dışı Ceva Lojistik firmasından 300.000,00 TL tahsilat gerçekleştirdiği, davalı firmanm takibine konu se­net, teminat senedi mahiyetinde olup temlik aldığı alacakların hukuken takip edilmeleri neticesinde tahsilin imkânsız hale gelmesi ve acziyet belgesine bağlanması halinde teminat fonksiyonunun devreye gireceği, davalı firmanın dava dışı CKM Toplu Yemek… Ltd. Şti’ye ait işletmenin devir bedelini kanıtlayamadığı gibi bu bedeli ödediğini de kanıtlayama­dığı, defterlerinde yer alan 595.000,00 TL’lik alacak kaydının aleyhine delil teşkil ettiği, davalı yanın takibe konu ettiği bono teminat bonosu olduğundan ve davalı taraf alacaklı olduğunu kanıtlayamadığından, bo­no ve takip nedeniyle davalı alacağının sabit olmadığı gerekçesiyle, da­vanın kabulü ile davalının takibe konu edilen bono nedeniyle CKM Top­lu Yemek ve Servis Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti ve kefil Arda Celayir’den alacaklı olmadığının tespiti ile sıra cetvelinin bu alacak yönünden iptali­ne karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

1-Dava, muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraza ve sıra cetve­line şikayete ilişkindir.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 5. maddesinin yürürlükte bulun­duğu dönemde Asliye Hukuk Mahkemeleri ile Ticaret Mahkemeleri arasın­daki ilişki iş bölümü ilişkisi iken, 6335 sayılı Kanunun 2. maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 5. maddesinde yapılan değişiklikle Asliye Ticaret Mahkemesi ile Asliye Hukuk Mahkemesi ve diğer hukuk mahkeme­leri arasında ilişki görev ilişkisi olarak değiştirilmiş ve bu durumda göreve ilişkin usul hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Ancak, 6335 sayılı Yasa’mn 38. maddesi uyarınca 6102 sayılı TTK’na eklenen geçici 9. madde ile bu kanunun göreve ilişkin hükümlerinin, bu kanunun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce açılan davalarda uygulanmayacağı, bu davaların açıldıkları tarihte yürürlükte bulunan kanun hükümlerine tabi olduğu belirtilmiştir. Dava tarihi 01.03.2010 tarihi itibariyle yürürlükte olan 6762 sayılı TTK’nın 4. maddesinde, bu hükümde sayılan mutlak ticari dava­ların yanısıra ”Her iki tarafın da ticari işletmesi ile ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır.” hükmü ile de nispi ticari davaya ilişkin de düzenleme yapılmış olup, buna göre tarafların her ikisinin de tacir olma­sı ve uyuşmazlık konusu işin tarafların ticari işletmesi ile ilgili olması gere­kir. Mezkur Yasa’mn 5/1. maddesi uyarınca aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mah­kemesi tüm ticari davalara bakmakla görevlidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
351
İİK’nın 142/1. maddesinde “Cetvel suretinin tebliğinden yedi gün içinde her alacaklı takibin icra edildiği mahal mahkemesinde alakadarlar aleyhine dava etmek suretiyle cetvel mündericatına itiraz edebilir.” hükmü düzenlenmiştir. Bu hükümde belirtilen mahal mahkemesinin hangi mahkeme olduğu konusunda bir açıklık bulunmamakla birlikte İİK’nın 235/1. maddesindeki gibi kayıt kabul ve 154/3. maddesindeki gibi iflas davaları için Ticaret Mahkemelerinin görevli olduğu yolundaki açık bir düzenleme bulunmadığından, dava tarihi itibariyle Asliye Hukuk Mahkemeleri ile Ticaret Mahkemeleri arasındaki ilişki iş bölümü niteli­ğinde ve münhasıran iki tarafın arzularına tabi olmayan işlerden değil ise, davalı tarafça bu yönde ve süresinde bir itiraz olmadığı sürece bu husus re’sen dikkate alınamaz ve asliye hukuk mahkemeleri 01.10.2011 tarihinden önce açılan davalarda miktar yönünden görevli ise, bu tarih­ten sonra açılan davalarda ise davanın niteliğine göre görevli ise davaya bakmalıdır. Ne var ki, somut olayda dava, 6102 sayılı TTK’nın yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce 01.03.2010 tarihinde açılmış olup, da­valılar tacir olsalar dahi davacı ile davalı arasında doğrudan bir ticari ilişki de bulunmamaktadır.

Bu durumda, dava, mutlak ve nispi ticari dava niteliğinde değildir. Dava tarihi itibariyle asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mah­kemeleri arasında, işbölümü ilişkisi bulunmaktadır. Davalı işbölümü itirazında bulunmadığından, Asliye Ticaret Mahkemesi’nce davalıya ay­rılan payın miktarına göre davaya bakılması doğru olmuştur.

Sıra cetveline itiraz, alacağın sadece esas ve miktarına ya da hem esas ve miktarına, hem de sıraya yönelik ise dava yoluyla genel mahke­mede (İİK’nın mad.142/1), itiraz sadece sıraya yönelikse şikayet yoluyla icra mahkemesinde (İİK’nın mad. 142/son) ileri sürülmelidir. Hem sıraya ve hem de alacağın esas ve miktarına yönelik itirazların birlikte ileri sü­rülmesi halinde kural olarak, önce sıraya yönelik uyuşmazlığın çözülme­si, bu itirazın yerinde olmadığının anlaşılması halinde ise davalı alacağı­nın varlığının ve miktarının incelenmesi gerekir.

Genel kural bu olmakla birlikte, somut olayda, davacı tarafça önce­likle davalı alacağının muvazaalı olduğuna ilişkin itirazlarının incelen­mesi, bu itirazların reddi halinde davalının alacaklı olduğu icra takibin­de gönderilen ödeme emri tebliğinin usulsüz olması sebebiyle takip ke­sinleşmediğinden garame hesabı yapılamayacağı, davalının borçludan aldığı temlikler mahsup edilmediğinden garame hesabının hatalı oldu-

352
Hüseyin KOVAN
ğu, bonoya dayalı takipte bir yıl işlem yapılmadığından icra dosyasının işlemden kaldırılacağına ilişkin sıraya yönelik itirazlarının incelenmesi gerektiği belirtilmiş olup, mahkemece, bu istek doğrultusunda öncelikle muvazaaya dayalı itirazlar incelenerek davalı alacağının muvazaalı ol­duğu kabul edildiğinden sıraya ilişkin itirazların incelenmesine gerek görülmemiştir.

Muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davalarında iddia, ku­ral olarak, borçlu ile davalı alacaklının anlaşmalı (muvazaalı) biçimde borç ilişkisi oluşturarak, diğer alacaklılardan mal kaçırma amacı güttük­leri noktasındadır. Bunun için muvazaalı muamelenin borçlandırıcı işleme göre yapıldığı tarih önem taşır. Muvazaadan söz edilebilmesi için, kural olarak, muvazaalı olduğu ileri sürülen alacağın, kendisin­den mal kaçırıldığı iddia edilen alacaktan daha sonra doğmuş olması, diğer anlatımla kural olarak muvazaalı tasarrufun, diğer alacaklı lehi­ne yapılan borçlandırıcı işlemden sonraki tarihi taşıması gerekir. Daha önce doğan alacak, daha sonra doğan alacak için muvazaa oluşturamaz. Takip işlemlerinin hızlandırılması, İİK’nm 20. maddesi uyarınca süreler­den feragat ve haczin borçlunun beyanı üzerine konulması, tek başına muvazaayı gösteren vakıalar değildir. Muvazaa iddiasına dayalı sıra cetveline itiraz davalarında ispat yükü, davalı alacaklıdadır. Davalı ala­caklı alacağının varlığını ve miktarını, takipten önce düzenlenmiş ve üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilecek nitelikte olan usulüne uygun, birbirini doğrulayan yazılı delillerle kanıtlamalıdır. Her zaman düzen­lenmesi mümkün olan çek ve bono, alacağın varlığını ispatlamaya tek başına yeterli değildir. Senetler ve çekler ancak tarafları ve onların cüz’i ve külli halefleri yönünden delil niteliğinde olup, temel ilişkinin ve kam­biyo ilişkisinin dışında kalan davacı üçüncü kişi bakımından bu nitelikte bir ispat vasıtası olarak kabul edilemez. Öte yandan, alacağın miktarına göre diğer tarafın açık muvafakati bulunmadığı sürece tanık dinlenemez ve tanık beyanına dayalı olarak hüküm kurulamaz. Davalı alacaklının savunma ve delilleri çerçevesinde alacağın gerçek olup olmadığının tar­tışılması, davalı ile borçlu arasındaki hukuki ilişkinin ve davalının alaca­ğının doğum tarihinin değerlendirilmesi, sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

Somut olayda, davacının alacaklı olduğu İstanbul 1. İcra Müdürlü- ğü’nün 2009/4505 E. sayılı dosyasında davacı tarafça 30.01.2009 tarihli çeke dayalı olarak 12.02.2009 tarihinde ihtiyati haciz kararı alındığı, 16.02.2009 tarihinde kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takibe

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
353
başlandığı, 23.02.2009 tarihinde paylaşıma konu hak ediş alacağına haciz konulduğu; davalının alacaklı olduğu Kadıköy 4. İcra Müdürlüğü’nün 2008/18285 E. sayılı dosyasında alacaklı tarafça 15.08.2008 düzenleme, 15.10.2008 vade tarihli bonoya dayalı olarak 20.11.2008 tarihinde kambi­yo senetlerine mahsus haciz yoluyla icra takibine başlandığı, üçüncü kişi Sarten Ambalaj San. Tic. A.Ş.’ye 27.02.2009 tarihinde 89/1 haciz ihbarna­mesinin tebliğ edildiği, üçüncü kişinin 02.03.2009 tarihinde borçlunun kendisinde alacağı olmadığını bildirdiği, davalı tarafın davacıya husu­met yönelterek; aynı para ile ilgili garameten paylaşım yapılması gere­kirken, Lider Faktoring Hizmetleri A.Ş.’ye ödeme yapılmasının usulsüz olduğunu, bu taleplerinin İcra Müdürlüğü’nce reddedildiğini ileri süre­rek, İstanbul 4. İcra Hukuk Mahkemesi’ne şikayette bulunduğu, mahke­mece, 11.11.2009 tarih ve 3136 E., 3238 K. sayılı kararla şikayetin kabulü ile para ödenmeden iştirak koşullarının değerlendirilmesi gerektiği belir­tilerek İcra Müdürlüğü kararının kaldırılmasına karar verildiği, dosyada bu kararın kesinleştiğine dair bilgi ve belge bulunamamasına rağmen davacı vekilince dava dilekçesinde İstanbul 4. İcra Hukuk Mahkemesi kararı gereğince sıra cetvelinin yapıldığının belirtildiği anlaşılmıştır.

Bu durumda mahkemece, davalının sıra cetvelinde yer alan takip dos­yası alacağının dayanağı olan kambiyo senedinin en geç düzenlenebileceği­nin kabulü gereken tarih olan takip tarihinin, davacının alacağının dayana­ğını teşkil eden çekin en geç düzenlenebileceğinin kabulü gereken tarih olan ihtiyati haciz ve takip tarihinden daha önce olduğu, bu nedenle davalı ala­cağının önce doğduğunun kabulü gerektiği, buna göre de sonraki tarihte davacı alacağı bakımından muvazaa yaratılamayacağı gerekçesiyle, muva­zaa nedenine dayalı itirazın reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

Muvazaa nedenine dayalı itirazın reddine karar verilmesine göre davacının talebi doğrultusunda sıraya ilişkin itirazların incelenmesine geçilmesi gerekmekte olup mahkemece tarafların sıraya itiraza ilişkin delilleri toplanarak itirazların incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçeye dayalı olarak yazılı şekilde hü­küm kurulması doğru olmamıştır.

2-Bozma nedenine göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davalı yararına BOZULMASI-

354
Hüseyin KOVAN
NA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harçların istek ha­linde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar dü­zeltme yolu açık olmak üzere, oy birliğiyle karar verildi.

“23.HD.30.06.2016 tarih 2016/2186 Esas 2016/4084 Karar ”

Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılama­sı sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, müvekkilinin alacaklı olduğu dava dışı H. Petrol Ltd. Şti., Kar Pamuk Çırçır Prese Ltd. Şti., Mesut G. Cemal Güleryüz, Kenan G.Hasip G. ve Nurettin G. hakkında Hatay 1. İcra Müdürlüğünün 2012/6879 E. ve 2012/6878 E. sayılı dosyalarmda icra takibi başlatıldığını, takip borçlularınm malvarlığına haciz konulduğunu, davalı Mehmet Üre’- nin aynı borçlular hakkında Hatay 1. İcra Müdürlüğü’nün 2012/6675 E. sa­yılı dosyası üzerinden icra takibi yaptığım, bu dosya üzerinden İcra Mü- dürlüğü’nce borçlunun araçlarının satış bedelleri ile ilgili tanzim edilen sıra cetvellerinde davalının alacağına birinci sırada yer verildiğini, davalının alacağının muvazaalı olduğunu ileri sürerek, 23.10.2013 tarihli sıra cetvelle­rinde birinci sıradaki davalıya düşen bedelin müvekkilinin takip dosyala­rında mevcut alacağının ödenmesine tahsisini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davanın mahiyeti itibariyle tanık dinlenemeye- ceğinden buna yönelik davalı itirazlarının reddine karar verildiği, dava­ya konu olan tüm icra dosyaları ile bağlantılı diğer dosyalarla birlikte celbine karar verilerek dava dışı H. Petrol Ltd. Şti., Kar Pamuk Çırçır Prese Ltd. Şti., Mesut Güleryüz, Cemal G. Kenan G. Hasip G. ve Nurettin G. tarafından davalıya verilen kambiyo senedinin düzenleme sebebini oluşturan alacağın doğum tarihi bu alacağın gerçek alacak olup olmadığı ve adı geçenlerin davalıya olan borçlanmalarının muvazaalı olup olma­dıkları konusunda rapor tanzim edildiği, bu rapordaki belirlemeler uya­rınca yapılan borçlanmaların davacı alacağını etkisiz bırakmaya yönelik nitelikte ve muvazaalı olduğu, söz konusu rapordaki belirlemelere ve tespitlere itibar edildiği gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
355
1)     Dava, muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraza ilişkindir.

Haciz yolu ile takiplerde kıyasen uygulanması gereken İİK’nın 235/3. maddesi uyarınca alacağın esas ve miktarına yönelik sıra cetveline itiraz davalarının kabulü halinde ise davanın taraflarının sırasının değiş­tirilmesine karar verilemeyeceğinden, mahkemece sıra cetvelinin iptaline değil, davalıya ayrılan payın yargılama giderleri dahil olmak üzere önce­likle davacı alacağının karşılanmasının tahsisine, artan kısmın davalıya ödenmesine karar verilmesi gerekir.Birden fazla alacaklının aynı davalı­ya karşı sıra cetveline itiraz davası açmaları halinde veya bir alacaklı ta­rafından birden fazla alacaklıya karşı dava açılması halinde davanın so­nucundan kimler ne şekilde yararlanacaklardır?

Dava birden fazla alacaklı tarafından açılır ve kabul edilirse; davacı alacaklılar sıra cetveline göre davalı alacaklıya isabet eden paydan ala­caklarını temin edeceklerdir. Bu tutar davacı alacaklıların sıra cetveline göre istifade edebilecekleri alacak tutarı ile yargılama giderlerinden iba­rettir. Artan para olursa davalıya bırakılacaktır. Ancak davalı alacaklıya isabet eden pay tutarı davacı alacaklıların alacaklarını karşılamaya yet­mezse burada yine bir paylaştırma sorunu ortaya çıkacaktır. Davalı ala­caklının payı; davacı alacaklıların sıra cetvelinde sahip oldukları sıraya göre veya aynı sırada varsayılarak garame yöntemiyle alacakları oranın­da veya yalın şekilde eşit olarak dağıtılabilir. Ancak hangi yöntem kabul edilirse edilsin paylaştırmada davacı alacaklılar tamamen tatmin edil­medikçe -artan para olmadıkça- davalı alacaklıya verilmeyecektir. Dava­cı alacaklıların hepsi sıra cetvelinde aynı sırada bulunuyorsa, dava sonu­cu elde edilen kazanç alacakları oranında davacılar arasında dağıtılır. Davacı alacaklılar değişik sıralarda yer alıyorlarsa, iflasta kayıt terkini davaları yönünden İsviçre Mahkeme İçtihatları ve doktrini, İsv. İİK m. 260, f. 2’yi (İİK m. 245, c. 2) kıyasen uygulayarak dağıtımın davacı ala­caklıların alacaklarının sıra cetvelindeki sıralarına göre yapılacağını; bir üst sıradaki davacı alacağını ve dava masraflarını tamamen almadıkça, ondan sonra gelen davacı alacaklılara -dava masrafları da dahil olmak üzere- bir şey verilmeyeceğini belirtmektedir.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin uygulaması (10.10.2002 tarih ve 2061 E, 6549 K; 30.12.2004 tarih ve 9812 E, 13399 K; 09.12.2009 tarih ve 11137 E, 11474 K sayılı ilamlar) ve Dairemizin uygulaması (30.09.2013 tarih ve 4289 E., 5859 K. sayılı ilamı) ise, davacı alacaklılar aynı sırada kabul edi­lip, garame yöntemiyle (alacakları oranında) pay almaları şeklindedir.

356
Hüseyin KOVAN
Zira, İİK’nın 235. maddesinin 3. fıkrasında; “Bir alacağın terkini hakkında açılan dava kazanılırsa, bu alacağa tahsis edilen hisse dava masrafları da dahil olduğu halde – sıraya bakılmaksızın alacağı nisbetinde – itiraz edene verilir.” hükmü kabul edilmiştir. Kanunun bu hükmü İİK’nın 142. maddesi uyarınca açılan sıra cetveline itiraz dava­sında kıyasen uygulanabilir. Madde metnindeki davanın kazanılması halinde elde edilen kazancın ‘sıraya bakılmaksızın alacağı nisbetinde itiraz edene verilir.” şeklinde ifade “dava hâsılatının davacı alacaklılar arasında garameten paylaşılacağı” şeklinde yorumlamaya uygundur. Bu yorum tarzı adil bir sonuca ulaşılması bakımından tercih edilebileceği gibi, davacılar arasında paylaştırmaya konu tutarın elde edilmesi şekliy­le de izah olunabilir. Kanun sıra gözetmeksizin bütün alacaklıların sıra cetveline itiraz davası açabileceğini öngördüğüne göre, burada davalının alacak ve miktarına karşı koymak, yani itiraz eden davacı alacaklı olmak dava hasılatından pay almak için gerekli ve yeterlidir. Kanun davacıların sırası konusunda bir ayırım ve yollama yapmadığına göre, davacıların eşit haklara sahip olduğu kabul edilmeli ve bu eşitlik “aynı sırada” ol­dukları şeklinde anlaşılmalıdır. Aksi halde imtiyazlı alacaklıların da yer aldığı bir sıra cetvelinde, adi alacaklılar kendilerine nasılsa bir yararı ol­mayacak bir itiraz davası açmaya pek hevesli olmayacaklardır. Bu da borçlunun danışıklı işlemlerinin hedefine ulaşmasındaki yolların açık tutulması anlamına gelir ki, Kanun koyucunun böyle bir amacı izlediği düşünülemez.

Öte yandan, aynı sıra cetveli için muhtelif alacaklılar tarafından farklı tarihlerde, aynı alacaklılara husumet yöneltilerek davalar açılmış olması halinde açılan tüm davaların birlikte incelenerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde tek bir kararla sonuçlandırılması, birbiriyle çelişik hükümlerin engellenmesi açısından ve bir davada verilen kararın diğer davanın sonucunu etkileme olasılığından kaynaklanan bir zorunluluk­tur. Bu durumda davaların birleştirilerek yargılama yapılması, sıra cet­veline ilişkin özel usul hükümlerinden kaynaklanmaktadır. Aynı sıra cetveline yönelik farklı davalar hakkında ayrı ayrı hüküm kurulması; kararların infazında da şüphe ve tereddütlere neden olması ve uyuşmaz­lıkların uzun süre devam etmesi ihtimalini de doğurabilecektir.

Dairemize, temyiz incelemesi için gönderilen aynı Mahkeme’nin 2013/591 E. sayılı ve 2013/590 E. sayılı davaların, farklı alacaklılar tara­fından, aynı sıra cetvelleri yönünden aynı davalı aleyhine muvazaa iddi­asıyla açılmış olduğu anlaşılmıştır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
357
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 14.02.1992 ta­rih ve 1991/3 E., 1992/2 K. sayılı kararında, bir yargı çevresinde aynı dü­zeyde bulunan birden fazla mahkemenin, davaların birleştirilmesi açı­sından aynı mahkeme sayılacağı belirtilmiştir. Bu durumda mahkemece, aynı sıra cetvellerine karşı, aynı yer sayılan mahkemelerde açılmış başka davalar da olup olmadığı araştırılıp, varsa HMK’nın 166/4. maddesi uya­rınca birbiriyle bağlantılı olduğunun kabulü ile önce esas kaydı yapılan dosya üzerinde 166/1. maddesi uyarınca işbu davanın birleştirilmesi, ön­ce açılan davanın bu dava olduğunun tespiti halinde diğer davaların bu dava ile birleşmesinin beklenmesi, mahkemelerince birleştirme kararı verilmemesi halinde davaların sonuçlarının beklenmesi, aynı yer sayıl­mayan mahkemelerde açılmış başka davalar olması halinde ise, yine o davaların da sonuçlarının beklenmesi gerektiğinin düşünülmemesi doğ­ru olmamıştır.

2)     Bozma nedenine göre, davalı vekilinin temyiz itirazlarının şimdi­lik incelenmesine gerek görülmemiştir.

Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, hükmün re’sen BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekili­nin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alı­nan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içeri­sinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oy birliğiyle karar verildi.

“23.HD.30.05.2016 tarih 2015/4654 Esas 2016/3323 Karar”

Davanın kabulüne dair verilen 21.12.2010 gün ve 2009/486 E- 2010/492 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 23.Hukuk Dairesi’nin 18.10.2011 gün ve 2011/382 E- 2011/1160 K. sayılı ilamı ile; (…Davacı vekili, dava dışı borçlu A..O./a ait taşınmazın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde davalıya 1.sırada davalının alacağının, diğer alacaklılardan mal kaçırma maksadıyla ve muvazaa ile oluşturulduğunu ileri sürerek, buna ayrılan sıranın iptali ile müvekkiline ait alacağın bu sıraya kaydına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, iddia, sa­vunma ve toplanan delillere göre, ispat yükü üzerinde olan davalının takip konusu çeklerden dolayı alacaklı olduğunu kanıtlayamadığı gerek­çesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

358
Hüseyin KOVAN
Muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davalarında iddia ku­ral olarak, borçlu ile davalı alacaklının anlaşmalı (muvazaalı) biçimde borç ilişkisi oluşturarak, diğer alacaklılardan mal kaçırma amacı güttük­leri noktasındadır. Bunun için muvazaalı muamelenin borçlandırıcı iş­leme göre yapıldığı tarih önem taşır.

Somut olayda, davalı yanın takibine dayanak olan çeklerin ibraz ta­rihi (13.07.2007), davacının takip dayanağı kıldığı çekin ibrazından (16.07.2007) önce olduğu dosya kapsamı ile belirlenmiştir. Bu durumda davalı alacağının, davacı alacağından daha önce doğduğu ve sonraki alacak bakımından muvazaa yaratılamayacağı düşünülmeden, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisinde isabet görülmemiştir gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hu­kuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykı­rıdır

Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayı­lı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMA­SINA

“HGK.14.01.2015 tarih 2013/1208 Esas 2015/9 Karar”

SORU – 47
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASINDA DAVACI DAVASINI
ISLAH EDEREK TENKİS TALEBİNE DÖNÜŞTÜRÜR İSE MAHKEME

NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?

Hemen belirtmek gerekir ki muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescili davaları muvazaalı (Geçersiz) işlemler için açılır, oysa tenkis davası, geçerli olan ancak mirasçının mahfuz hissesini (Saklı payını) ihlal eden miktar yönünden açılan davalardır. Uygulama­da genellikle muvazaalı işlemin iptali olmadığı takdirde tenkis hükümle­rinin uygulanması şeklinde terditli davalar açılmaktadır

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2011 yılında verdiği bir karar ile

“Davacı, açmış olduğu bir tapu iptali ve tescili davası devam eder­ken davasını tamamen ıslah ederek tenkise dönüştürmesi halinde önce işlemin geçersiz, ivazsız olduğu iddiası ile muvazaa nedenine dayalı ta­pu iptali ve tescili davası açmış ve işlemin muvazaalı olduğunu iddia etmiş bir kişinin yargılama devam ederken davasını tamamen ıslah ede­rek tenkis davasına dönüştürmesi halinde, bu kez işlemin geçerli oldu­ğunu kabul etmiş olacağını, tenkis’in geçerli işlemlerde uygulanacağın­dan, muvazaalı işlemlerde geçersiz işlemler olmakla tenkis hükümleri­nin uygulanması mümkün olmadığı gibi, işlem geçerli ise ivazlı olaca­ğından, ivazlı işlemlerde de tenkis hükümlerinin uygulanması söz konu­su olamayacağından davanın reddi gerekecektir”şeklinde bir karar vere­rek muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal tescil davası açan mirasçı veya mirasçıların ıslah ile davalarını tenkis talebine dönüştüremeyecekleri şeklinde anlaşılabilecek bir karar vermiş ise de, Yargıtay 1.Hukuk Dairesi yerleşmiş uygulamalarının muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal tescil davası açan mirasçı veya mirasçıların davalarını ıslah ederek tenkis davasına dönüştüebilecekleri yönünde olduğunu belirtir, Birinci Hukuk Dairesinin yerleşik uygulama­larına dair içtihatları ile HGK’nun anılan kararını aşağıda sunuyorum

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları Ömer Ç.Tn 5 parsel sayılı taşınmazın 210 m2Tik kısmını haricen satın aldığını, yapılan kat karşılığı inşaat söz­leşmesi ile payına üç adet bağımsız bölüm isabet ettiğini ancak bunlar­dan 15 numaralı bağımsız bölümün muvazaalı olarak ve davalının miras

360
Hüseyin KOVAN
bırakan üzerinde kurduğu baskı neticesinde davalı adına tescil edildiği­ni, tescil işleminin kız çocuklardan mal kaçırma kastı ile yapıldığını ileri sürerek, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile veraset ilamındaki payları oranında adlarına tesciline, olmadığı takdirde bedele karar ve­rilmesini istemişler, yargılama sırasında davalarını ıslah ederek taleple­rinin kabul görmemesi halinde tenkise karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, dava konusu bağımsız bölümün miras bırakan ile ilgisinin olmadığını, miras bırakanın dava konusu arsa üzerinde haricen bir kısım yeri arsa sahibinden satın aldığını ve gecekondu yaptırdığını, ancak arsa sahibinin tapuda devre yanaşmadığını, bunun üzerine kendi girişimleri ile miras bırakana ait gecekonduya mukabil iki adet bağımsız bölümün miras bırakan adına, dava konusu bağımsız bölümü de şahsi başarısına karşılık olarak adına tescilini sağladığını belirterek davanın reddini sa­vunmuştur.

Mahkemece, dava konusu taşınmazın evveliyatında miras bırakan adına kayıtlı olmadığından muris muvazaası hükümlerinin uygulana­mayacağı ve hak düşürücü süre geçtikten sonra tenkis isteminde bulu­nulması gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar tarafından duruşma istemli, davalı tarafından ise vekalet ücretine hasren süresinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma gü­nü olarak saptanan 12.11.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacılar vekili Avukat Mukaddes T. ile diğer temyiz eden vekili Avukat Cevat C. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildik­ten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi A. Elif A. K. tara­fından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacılar, dava dilekçesinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayanmış, yargılama sırasında ıslah dilekçeleri ile davalarını hata ve hile hukuksal nedenlerine dayandırarak tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis istemişlerdir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle davacıların hata ve hileye yönelik iddialarını ispatlayama- dıkları gerekçesiyle tapu iptali ve tescil taleplerinin reddine karar veril­mesi doğru olduğu gibi; her ne kadar tenkis davası TMK 571. maddesi

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
361
uyarınca hak düşürücü süre içerisinde açılmış olsa dahi, miras bırakanın davacıların saklı paylarını zedeleme kastının varlığının ispatlanamadığı gözetilerek tenkis isteminin de reddi ile harcı ikmal edilen değer üzerin­den vekalet ücretine karar verilmiş olması, bu gerekçe ve sonucu itiba­riyle doğru olduğuna göre; davacıların ve davalının yerinde bulunma­yan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekilleri için 2.037.00.-’şer TL duruşma vekâlet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbirlerine veril­mesine, aşağıda yazılı 15.20.-TL bakiye onama harcının temyiz eden da­vacılardan ve 15.20.-TL bakiye onama harcının da diğer temyiz eden da­valıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.12.11.2019 tarih 2016/8489 Esas 2019/5793 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, mirasbırakan babaları Mustafa A.’ın çekişme konusu 737 parsel sayılı taşınmazın 1/5 payını üzerinde bırakıp 4/5 payını da­valı oğluna satış suretiyle devrettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek muris muvazaası hukuk­sal nedenine dayalı pay oranında tapu iptal ve tescil istekli eldeki da­vayı açmışlar; 08.01.2007 tarihli ıslah dilekçeleri ile davalarını tama­men ıslah ederek tenkise dönüştürmüşlerdir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Davanın tapu iptali-tescil yönünden reddine ilişkin karar Dairece, tenkis yönünden değerlendirme yapılıp sonucuna göre bir karar veril­mesi gereğine değinilerek bozulmuş; mahkemece, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, davacıların saklı paylarının zedelenmedi­ği gerekçesiyle tenkis isteğinin reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tet­kik Hakimi Murat Ataker’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi. Dos­ya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle mirasbırakanın TMK’nın 565/3. maddesi kapsamında saklı payı zedeleme kastıyla temliki işlemi gerçekleştirdiği hususunun kanıt- lanamadığı gözetilerek davanın reddedilmesi doğru olduğuna göre; da-

362
Hüseyin KOVAN
vacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle ka­rar verildi.

“1HD.07.02.2019 tarih 2016/3481 Esas 2019/740 Karar”

Dava, tapu iptal ve tescil isteği ile açılmış, yargılama sırasında kami­len ıslah edilerek tenkis isteğine dönüştürülmüştür.

Mahkemece, tenkis isteğinin kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tarafların 05.11.2005 tarihinde ölen mirasbırakan Sakine’nin çocukları oldukları, mirasbırakan Sakine’nin maliki olduğu 327 parsel sayılı taşınmazı rücu şartlı hibe suretiyle 11.11.2002 tarihinde davalı oğluna temlik ettiği, davacının 20.10.2006 tarihinde açtığı dava ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil talebinde bulunduğu, bilahare yargılama sırasında 24.04.2008 tarihli dilekçe ile talebini tenkis olarak ıslah ettiği anlaşılmaktadır.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle dava tarihi esas alınarak tenkis talebinin süresinde olduğu gözetilerek tenkise karar verilmesi kural olarak doğrudur. (Hukuk Genel Kurulu 2007/2-99 Esas, 2007/141 Karar sayılı kararı)

Bilindiği üzere, Mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 s. Türk Mede­ni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17) Miras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanır.

Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekil­mesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardan­dır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul;miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiple­rinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı tere­kenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu malvarlığı kıymetleri ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Mi-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
363
ras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 sayılı Ka­nun uygulanacaksa bir aylık 4721 sayılı Kanun uygulanacaksa üç aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masraf­ları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal ola­rak miktarının tespiti gerekir. (TMK m.565) Miras bırakanın TMK’nin 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteli­ğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kas­tının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazan­dırmada saklı payları zedelenen kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar ve­ya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli miras­çılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gere­kir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi ge­rekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gö- zetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarru­fun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının müm­kün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma so­nunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımla­rın bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çık­tığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecek­tir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih­ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak

364
Hüseyin KOVAN
ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis ora- nıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir.

Ne var ki, tenkis yönünden hükme esas alınan raporun hüküm ver­meye elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Şöyle ki, mirasbırakan Sakine’ye kendisinden önce ölen eşi Kemal’den 116 parsel sayılı taşınmazda intikal edecek payın değeri tenkis hesabında nazara alınmadığı gibi çekişme konusu taşınmazın seçimlik hakkın kullanıldığı tarihteki değeri esas alınmış bu hesaplamada da hata yapılmıştır.

Hal böyle olunca, yukardaki ilkeler gözetilerek mirasbırakanın ken­disinden önce ölen eşinden iktisap edeceği pay nazara alınarak tenkis hesabının yapılması ve hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekir­ken anılan hususların göz ardı edilmiş olması doğru değildir.

Her ne kadar tercih tarihindeki değil hüküm tarihindeki değer üze­rinden hesaplama yapılması gerekir ise de, bu hususta davacı tarafın temyizi olmadığından değinilen yön bozma nedeni yapılmamıştır.

Davalının temyiz itirazı değinilen yön itibariyle yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenden ötürü(6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.1.7.2014 tarih 2013/11838 Esas 2014/12681 Karar”

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil, tenkis” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bolu Asliye 2. Hukuk Mahkemesinin dava­nın kısmen kabulüne dair verilen 06.05.2009 gün ve 2000/102 E-2009/125 K. Sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili ile davalılar vekilleri tara­fından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 08.12.2009 gün ve 2009/8379-12697 sayılı ilamı ile; …Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, tenkis isteği yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
365
satış yoluyla davalı N../e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N…’e, onun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle satışlar davalı H…’a, yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H../a, onun da, aynı taşınmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı R…’ya yine sa­tış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırmak ve saklı pay­larının ihlal etmek amacıyla yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmış­lar ise de, mahkemece muris muvazaası iddiası yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan tenkis isteği bakımından hüküm kurulmuş, ne var ki, muris muvazaasına yönelik istek bakımından davacılar tarafın­dan bir temyiz itirazında da bulunulmamıştır.

Dosya kapsamı ile, çekişmeye konu edilen 205 ada 9,122 ve 290 par­sel sayılı taşınmazların davalı H../a ölünceye kadar bakma akdi ile tem­lik edildiği kayden sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki; ölünceye kadar bakıp gözetmek sözleşmesi basitçe taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen, bazı yönleri itibarıyla talih ve tesadüfe, ayrıca şekle bağlı bir sözleşme şeklinde tanımlanabilir. Nitekim, söz konusu sözleşme B.K.nun 511.maddesinde, “kaydı hayat ile bakma mukavelesi, akitlerden birinin diğerine ölünceye kadar bakmak ve onu görüp gözetmek şartıyla bir mamelek yahut bazı malların temlikini iltizam etmesinden ibaret olan bir akit” olarak tarif edilmiştir.

Anılan yasanın bu ve devamı maddelerinin açık hükümlerin de be­lirtildiği gibi ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile, bakım alacaklısı söz­leşmeye konu olan mamelek veya bazı mallarının mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme, bakım borçlusu da kural olarak bakım alacaklısını kendi ailesi içerisine alıp, ona özenle ölünceye kadar bakıp gözetmek yükümlülüğü altına girer.

Bilindiği üzere; bakım borçlusunun bakıp gözetmek yükümlülüğü, aksi kararlaştırılmadığı sürece bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp, ikametini temin etme yanında, besleme giydirme hastalığında hekime götürüp, gerekli ihtimamı gösterme, manevi yönden her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri de içerisine alır. Kuşkusuz bakım borçlusu yükümlülüklerini yerine getirirken, aldığı malların kıymetine, bakım alacaklısının önceden sahip olduğu içtimai mevkiine ve hakkaniyet ku­rallarına göre hareket etmek zorundadır. Öte yandan, yükümlülüklerin

366
Hüseyin KOVAN
yerine getirilmemesinin sonuçları BK.nun 517.maddesinde açıklanmış sözleşmeden doğan ödevlere aykırılık yüzünden ilişki çekilmez olmuşsa, ya da başka önemli nedenlerle ilişkinin sürdürülmesi aşırı ölçüde güç­leşmiş veya olanaksız hale gelmişse taraflardan her birinin tek yanlı ola­rak sözleşmeyi fesh etme, verdiği şeyi geri alma hatta karşı tarafın kusur­lu olması halinde tazminat isteme hakkı tanınmıştır.

O halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyen bakım borçlusuna karşı bakım alacaklısı her zaman fesih hakkını kullanabilmekte, fesih geçmişe etkili (makable şamil) olmak üzere sözleşmeyi sona erdirdiğin­den verdiği şeyi de geri isteyebilmektedir.

Somut olaya gelince; dosya kapsamı, tanık beyanları ile davalılar­dan H… ile annesi olan davalı N../in tarafların miras bırakanı İbrahim ile yaşadıkları, yaşam süresi içerisinde onun maddi ve manevi her türlü ih­tiyacını giderdikleri ve son zamanlarında yatalak olan murise karşı ba­kım görevinin yerine getirildiği görülmektedir.

Kaldı ki, bakım alacaklısı muris İbrahim’in sağlığında akitten kay­naklanan bakım borcunun yerine getirilmediğine dair bir dava açılmadı­ğı gibi böyle bir iddianın da ileri etmediği açıktır. Bu durum karşısında, anılan üç parça taşınmazın temlikinin ivaz karşılığı olduğu gözetildiğin­de tenkis hükümlerini tabi olmayacağı da tartışmasızdır. Vurgulamak gerekir ki, miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufları ile (vasiyetname ve miras mukavelesi) sağlar arası (hibe) gibi tasarrufları tenkise tabidir.

O halde, 205 ada 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlar bakımından tenkis isteğinin kabul edilmiş olması doğru değildir.

Öte yandan; her ne kadar 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazlar davalı N../e satış suretiyle temlik edilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme so­nucunda miras bırakanın gerçek iradesinin satış olmayıp mirasçıdan mal kaçırma amacını taşıdığı, bir başka ifadeyle yapılan temlikin bağış amaçlı olduğu saptandığına göre tenkise tabi olacağmda kuşku yoktur.

Diğer taraftan, 116, 151, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payının davalı N../e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H../a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşın­mazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi ola­cağı açıktır.

Ayrıca, dosya kapsamı ile miras bırakanın dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı 03.05.1989 tarihinde davacı N.. T…’a satış suretiyle temlikinin bedelsiz olduğunun kanıtlanamadığı da anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
367
Buna karşın, 95 parsel sayılı taşınmaz bakımından yapılan temlik nedeniyle davacı N../in saklı payını aldığının kabulü doğru değildir.

Bu açıklamalar ve ortaya konulan ilke ve somut olgular karşısında tenkis hesabının da değişeceği kuşkusuzdur.

Kabul tarzı itibariyle de, davalılar tercih haklarını Türk Medeni Ya­sasının 564. maddesi hükmü uyarınca ayın olarak verme şeklinde kul­landıkları ve, mahkemece sabit tenkis oranına göre davacıların saklı payı oranında iptal ve tescile karar verilmiş olması da doğru değildir. Zira, davalılar tercihlerini ayın yönünde kullandıklarına göre, taşınmazların mülkiyetinin davacılara bırakılması ve davacıların davalılara bedel ödemesi yasal koşul olduğu halde mahkemece bu hususta yanılgıya dü­şülerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

…………….. Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasar­ruflar veya Medeni Kanunun 565.maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösteri­lenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerle­rinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanu­nun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mi­rasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak almanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup ol- madığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı pa- ymı tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasmda dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarru­fun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma so­nunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımla­rın bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çık­tığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecek­tir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih­ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca süratle

368
Hüseyin KOVAN
dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiyatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak NAKTİN ödetilme­sine karar verilmelidir.

Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Ta­rafların temyiz itirazları yerindedir…”)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Davacılar vekili miras bırakanlarının maliki olduğu 12, 122, 140, 141(4/5 payı), 290, 292, 297,116, 451 ve 205 ada 9 parsel sayılı taşınmazla­rının, bir kısmını satış, bir kısmını ölünceye dek bakma akdi ve hibe ile davalılara mal kaçırmak amacıyla temlik ettiğini, miras bırakanın başka­ca malı olmayıp tüm mal varlığını davalılara aktarmasını haklı kılacak hiçbir nedenin bulunmadığını, bakıma muhtaç olmadığını, satış sureti ile devrettiği taşınmazların gerçekte bağışlandığını, temliklerin hepsinin muvazaalı olması nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, alınan tenkis raporları doğrultusunda davacı N… yö­nünden saklı payının ihlal edilmediği gerekçesi ile davanın reddine; di­ğer davacılar yönünden ise davanın kabulü ile pay olarak tapu iptal tes­cil kararı verilmiştir.

Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmuş; Ye­rel Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğindeki belgelerden; miras bırakanın çekişme konusu 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazları 11.11.1982 tarihli akitle satış yoluyla davalı kızı N../e; yine 116, 451, 140 parseller ile 141 parsel sayılı taşınma­zın 4/5 payını 20.02.1990 tarihli akitle rücu şartlı hibe suretiyle davalı N…’e, O’nun da anılan dört parça taşınmazı 18.09.1995 tarihli akitle da­valı oğlu H../a satış suretiyle; yine 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazları ise 01.02.1994 tarihli akitle ölünceye kadar bakma koşuluyla davalı H…’a, O’nun da, aynı taşınmazları 07.01.1997 tarihli akitle davalı eşi R…’ya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
369
İlk olarak, bozma ilamında da değinildiği üzere davacılardan N.. T…’a dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan tarafından 3.5.1989 tarihinde satış suretiyle temlik edildiği ve onun tarafından da dava dışı İbrahim Sucu’ya 27.11.1998 tarihinde satıldığı belirgindir. Her ne kadar alınan bilirkişi raporunda anılan parselin satışı nedeniyle dava­cı N…’in saklı payına herhangi bir el atma olmadığı tenkis isteyemeyece- ği görüşü üzerine mahkemece davacı N… yönünden davanın reddine karar verilmişse de, davacının taşınmazı bedelsiz aldığı kanıtlanmış de­ğildir. Öyleyse Mahkemece anılan davacının talepleri irdelenerek olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, davasının reddi doğru de­ğildir.

Öte yandan, bir kısım davacılar her ne kadar başlangıçta muris mu­vazaası hukuksal nedenine de dayanarak tapu iptal ve tescil istemişlerse de, mahkemeye sundukları 13.04.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile taleplerini tenkise çevirmişlerdir.

Bilindiği üzere, saklı paylarının değerini alamayan mirasçıların mi­ras bırakanlarının, mirastan tasarruf edebileceği kısmı aşan yani saklı paylarına yaptığı tecavüzü ortadan kaldırmak ve geri alınmasını sağla­mak için açtıkları davalar öğretide tenkis(İndirim) davaları olarak ad­landırılmakta olup; tenkis davaları, özünde geçerli olan işlemler için açı­labilir. Yani geçerli olmayan işlemlerde tenkis uygulanamaz.

Eldeki davada davacılar gerek satış suretiyle temlik edilen 12, 292 ve 297 parsel sayılı taşınmazların, gerekse ölünceye kadar bakma koşulu ile temlik edilen taşınmazların miras bırakan tarafından mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik edildiğini ileri sürdüklerine göre, muvazaa iddiasının özünde temliklerin geçerli olmadığı iddiası vardır. Öncelikle satış suretiyle gerçekleştirilen temlik işleminin, muva­zaalı olduğu, yani geçersizliği iddia edildiğine göre tenkise konu olama­yacaktır. Zaten satış işlemin geçerli olması halinde de, ivazlı işlem olaca­ğından yine tenkise tabi olamayacaktır.

Ölünceye kadar bakma akdi ile temlike konu edilen 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin yapılan temliklerin de muvazaalı oldu­ğu, geçersiz olduğu ileri sürüldüğünden tenkise konu edilemez. Kaldı ki, dosya içeriği ve toplanan delillere göre bakım koşulu gerçekleştiğinden ve miras bırakan tarafından bakım borcunun yerine getirilmediğine dair sağlığında bir çekişme de yaratılmadığına göre, temlik ivaz karşılığı ya­pılmış olduğundan, tenkise tabi olmayacaktır.

370
Hüseyin KOVAN
Öyleyse geçersiz olmayan ve bir ivaz karşılığı yapıldığı belirlenen ölünceye kadar bakma akdi ile temlik edilen 9,122, 290 nolu parseller ile satış suretiyle temlik edilen taşınmazlar yönünden bir kısım davacıların taleplerini tenkis olarak ıslah etmeleri nedeniyle muvazaa incelemesine de girilemeyeceğinden ve ivazlı işlemlerde tenkis uygulanamayacağın­dan 12, 292 ve 297 nolu parseller yönünden davanın reddi gerekir.

Çekişme konusu edilen 116, 451, 140 ve 141 parsel sayılı taşınmazın 4/5 payı yönünden ise, davalı N…’e rücu koşuluyla bağışlandığı ve onun tarafından da davalı H../a satış suretiyle temlik edildiği gözetildiğinde bu taşınmazların da saklı payı zedeleme kastının ispatı halinde tenkise tabi olacağı açıktır.

O halde, bir kısım davacıların tenkise yönelik talepleri dava konusu edilen hibeye konu taşınmazlar yönünden araştırılmalıdır.

Hemen belirtilmelidir ki, dosya içerisindeki veraset ilamından miras bırakanın 04.12.1999 tarihinde vefat ettiği anlaşıldığına göre, eldeki da­vada ölüm tarihinde yürürlükte olan 743 Sayılı Türk Kanunu Medeni­sindeki tenkis hükümlerinin uygulanacağı açıktır.

Bunun yanı sıra, davalılar her ne kadar ilk cevap dilekçelerinde ter­cih haklarını mal olarak değil de, para olarak kullanacaklarını belirtmiş­lerse de; gerek 26.10.2005 tarihli celsede gerekse 07.11.2007 tarihli celse­deki beyanlarında tercih haklarını mal olarak kullanacaklarını, para öde­yecek durumları olmadığını bildirmişlerdir. Öyleyse Yerel Mahkemece tenkis incelemesi yapılırken davalıların bu istekleri göz önünde bulun­durulmalıdır.

Bu durumda yerel mahkemece yapılacak iş;

1-    Davacılardan N.. T…Tn dava dışı 95 parsel sayılı taşınmazı bedel­siz aldığı kanıtlanamadığından, talepleri konusunda olumlu veya olum­suz bir karar verilmesi,

2-     Davalılardan H../a temlik edilen ölünceye kadar bakma akdine konu 9, 122 ve 290 parsel sayılı taşınmazların temlikinin ivaz karşılığı olduğu anlaşıldığından, çekişmeli parseller yönünden tenkis isteğinin reddine karar verilmesi,

3-     Davalı N../e satılan 12, 292 ve 297 parsellere ilişkin tenkis isteği­nin de yukarıda açıklanan gerekçelerle reddine karar verilmesi,

4-    Davalı N…’e hibe edilen ve O’nun tarafından diğer davalı H../a satış suretiyle temlik edilen 116, 451, 140, 141 parsel (4/5 payı) sayılı ta-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
371
şınmazlar yönünden ise tenkis incelemesi yapılarak olumlu veya olum­suz bir karar verilmesi gerekir.

Açıklanan nedenlerle. Yerel Mahkemenin direnme kararı usul ve yasaya aykırı olup; direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerekir.

Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle, H.U.M.K.nun 429.maddesi ge­reğince BOZULMASINA

“HGK.13.04.2011 tarih 2010/1-701 Esas 2011/130 Karar”

SORU – 48
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANILARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA HARÇ VE AVUKATLIK
ÜCRETİ NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılarak açılan tapu iptali ve tescili davaları nisbi harca tabi olup, nisbi vekalet ücretine hükmedilmeli- dir. Mahkeme tarafından yapılan keşif sonrasında tespit edilen dava ko­nusu taşınmazın dava tarihindeki değeri,davacının miras payı gözetilmek suretiyle davanın kabulü halinde davacıya veya davacılara reddi halinde ise davalı veya davalılar lehine nisbi vekalet ücretine hükmolunur.

Mahkeme, taşınmazın niteliğine göre arsa ise inşaat mühendisi (Gayrimenkul değerleme uzmanı) emlakçı ve fen memuru, taşınmaz tar­la ise ziraat mühendisi ve fen memuru refakatinde keşif yapılarak taşın­mazın dava tarihindeki değeri tespit edilip var ise eksik harç davacıya tamamlatılmak davanın kabulü halinde davacı kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise, davacı lehine, davanın reddi halinde ise kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise davalı lehine nisbi vekalet ücretine hükmolunur.

Soruyu bir örnek ile açıklığa kavuşturmak gerekir ise;

Muris bir taşınmazını diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mirasçılardan birisine tapudan satış şeklinde temlik etmiş olsun, mirasçı­lardan bir tanesi de bu taşınmaz için muris muvazaası hukuksal nedeni­ne dayalı tapu iptal tescil davası açmış olsun, mahkemece yapılan keşiftedava konusu taşınmazın dava tarihindeki değeri 200,000,00 tl da­va açan mirasçının miras payı da 1/5 olsun, bu durumda davanın kabul edilmesi halinde 40,000,00 tl üzerinden davacı lehine nisbi vekalet ücre­tine hükmedilmesi ve davalı adına olan tapu kaydının 1/5’inin iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline şeklinde hüküm kurulması ve 40,000,00 tl üzerinden alınacak nisbi harç hesaplanmak sureti ile davacı­dan dava açarkan alınan harç ile var ise tamamlama harcı toplamı alına­cak harçtan mahsup edilmek sureti ile kalan harcın davalıdan alınarak hâzineye irad kaydına, davacıdan alınan toplam harcında davalıdan alı­narak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulmalıdır.

Tapu iptali yönünden hüküm kurulurken yapılan hatalardan bir ta­nesi de davalı tapusunun tamamı iptal edilip davacının miras payı ora­nında davacı adına tapuya kayıt ve tesciline kalan miktarın ise davalı adına tapuya kayıt ve tesciline şeklinde hüküm kurulmasıdır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
373
Yukarıda verdiğimiz örnekte davalı tapusunun iptali ile 1/5 hissesi­nin davacı adına kalan 4/5 hissesinin de davalı adına tapuya kayıt ve tes­ciline şeklinde hüküm kurulması doğru olmayacaktır. Böyle bir durum­da davalı da mahkeme hükmü ile taşınmazı kazanmış gibi bir sonuç do­ğar ki bu doğru değildir.

Keşif yapılmaksızın davanın reddine karar verilmesi halinde dava dilekçesinde gösterilen değer üzerinden davalı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği (Nisbi vekalet ücretinin maktu vekalet ücretin­den az olamayacağı hususu gözetilerek) karar verilmesi gerektiği hususu gözden kaçırılmamalıdır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, kök mirasbırakan anneanneleri Safiye T/nın malik oldu­ğu 1347, 2054, 2956 ve 1091 parsel sayılı taşınmazların, mirasbırakanın davalı Türker’e verdiği vekaletname kullanılarak, vekil Türker eliyle di­ğer davalı Rebii’ye, daha sonra tekrar Türker’e satış suretiyle devrinin sağlandığını, yapılan işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payla­rı oranında adlarına tescile, taşınmazların dava dışı 3. şahıslara satılmış olması durumunda, miras paylarına tekabül edecek miktarda tazminata hükmedilmesini istemişler; davacılar vekili, aşamalarda dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmazla ilgili talepten vazgeçtiğini bildirmiştir.

Davalı Rebii, 2000-2003 yılları arasında emlakçilik işi ile uğraştığını, davalı Türker’in İstanbul’da yaşaması nedeniyle dava konusu 1091,1347 ve 2054 parsel sayılı taşınmazları müşteri bulması durumunda satması için vekâleten kendisine devrettiğini, ancak müşteri bulamaması ve emlakçiliği bırakacak olması sebebi ile taşınmazları tekrar Türker’e dev­rettiğini, bu aşamadan sonra taşınmazlarla ilgili bilgisinin olmadığını, Türker’in taşınmazları kendisine devrederken mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı hareket ettiğini bilmediğini, böyle bir niyetten haberdar olsa bu işe aracılık etmeyeceğini, diğer davalı ile birlikte hareket etmediğini; davalı Türker, mirasbırakanın taşınmazların satılıp buradan elde edile­cek para ile kendisine bakılmasını istediğini, bu amaçla kendisini vekil tayin ettiğini, satıştan elde edilen gelirle mirasbırakanın sağlık ve bakım ihtiyaçlarının karşılandığını, muvazaa kastı ve mal kaçırma amacı bu­lunmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz yönünden fe­ragat nedeni ile karar verilmesine yer olmadığına, 1091 parselin bölün-

374
Hüseyin KOVAN
mesiyle oluşan ve davalı Türker adına kayıtlı bulunan 14 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacıların miras payları oranında tesciline, 2054 ve 1091 parsel sayılı taşınmazların belirlenen değerlerin­den davacıların miras paylarına isabet eden değerin davalılardan müşte­reken ve müteselsilen tahsiline dair verilen kararın davalı tarafça temyizi üzerine Dairece, dava konusu 1347 parsel sayılı taşınmaz yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulması, 2956 parsel yönünden fe­ragat nedeniyle davanın reddine karar verilip oluşacak duruma göre yargılama giderlerine hükmedilmesi gereğine işaret edilerek bozulmuş; mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, da­va konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz yönünden feragat nedeni ile da­vanın reddine, dava konusu 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan ve davalı Türker adına kayıtlı bulunan 14 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacıların miras payları oranında tesciline, 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan ve 14 parsel sayılı taşınmaz dışında kalan parseller ile 2054 ve 1347 parsel sayılı taşınmazların bö­lünmesiyle oluşan parsellerin belirlenen değerlerinden davacıların miras paylarına isabet eden değerin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.

Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 25.02.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar vekili Avukat Z. Sem­ra Karal geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davacılar Ogün Müezzin vd. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin ka­bulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı taktirde bedelin tahsili istemine ilişkindir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmüne uyulan bozma ilamı­na, temyiz edenin sıfatına göre ve usuli kazanılmış haklar gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalılar vekilinin bu yönlere ilişkin yerinde görülmeyen temyiz itiraz­larının reddine.

Davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
375
Bilindiği üzere, HMK 297/2. maddesinde “hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir” düzenlemesi yer almaktadır. Kamu düzeninden olan doğru sicil oluşturma ilkesi gereğince de hakimin infazı kabil karar verme yükümlülüğü vardır.

Somut olayda, Çorlu Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.06.2013 tarih 2013/654 Esas 2013/562 Karar sayılı veraset ilamına göre, 11.04.2000 tari­hinde ölen mirasbırakan Safiye Tuna’nın mirasçılarının davalı oğlu Tür- ker ile 2006 yılında ölen kızı Safiye Müzzin’in çocukları olan davacılar Ergün ve Ogün ile davacıların dava dışı babası Bekir M. olduğu, eldeki davanın davacılar Ergün ve Ogün tarafından miras payları oranında 26.01.2011 tarihinde açıldığı, anılan veraset ilamına göre davacıların her birinin miras payının 3/16 olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, dava konusu 1091 parsel sayılı taşınmazın bölünmesiyle oluşan ve iptal tesci­line karar verilen 14 noTu parselle ilgili olarak davacıların miras payına ya da mirasbırakanın veraset ilamına atıf yapılmak suretiyle hüküm ku­rulması gerekirken bu husus göz ardı edilerek ve infazda tereddüt oluş­turacak şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Hemen belirtmek gerekir ki; harç kamu düzenine ilişkin olup re’sen gözetilmesi gerektiği gibi, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 323/1-ğ maddesine göre vekille takip edilen davalarda kanun gereğince taktir olunacak vekalet ücretinin yargılama giderleri kapsamında olup, reddedilen kısım üzerinden davalılar yararına vekalet ücretine hükme- dilmesi gerektiği de açıktır.

Somut olaya gelince; eldeki dava 10.000 TL değer gösterilmek sure­tiyle açılmış; feragat edilen ve ret kapsamındaki dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz yönünden davacı tarafça tamamlama harcı yatırılmamış; 20.02.2013 tarihli ıslah dilekçesiyle dava konusu 2054, 1091 ve 1347 par­sel sayılı taşınmazlar yönünden toplam 486.715,87 TL üzerinden dava değeri ıslah edilerek harcı ikmal edilmiştir. Mahkemece, bedel isteği yö­nünden kabulüne karar verilen toplam değer 368.300,98 TL, iptal tescile karar verilen dava konusu 14 noTu parselde davacıların miras payına isabet eden toplam değer 16.943,7 TL olup, toplam 385.244,68 TL kabul değeri üzerinden alınması gereken nispi karar ve ilam harcı 26.316,06 TL olup peşin alınan 148,50 TL ile 7.480 TL ve 832 TL ıslah harcı mahsup edilince bakiye 17.855,56 TL nispi karar ve ilam harcının davalılardan

376
Hüseyin KOVAN
müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi gerekirken mah­kemece, 1.169,12 TL harcın davacıdan, 25.450,97 TL harcın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline şeklinde karar verilmesi doğru de­ğilir.

Öte yandan, davacı tarafça ıslah suretiyle harcı ikmal edilen toplam 486.715,87 TL dava değerinden bedel isteği bakımından kabul kapsa­mında olan ve harcı tamamlanan toplam 368.300,98 TL düşülünce ret kapsamındaki değerin 118.414,89 TL olduğu ve bu değer üzerinden ka­rar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uya­rınca davalılar yararına 12.223,19 TL nispi vekalet ücretine ve feragat nedeniyle ret kapsamında olup da harcı ikmal edilmeyerek 10.000 TL dava değeri üzerinden görülen dava konusu 2956 parsel sayılı taşınmaz bakımından 1.980,00 TL maktu vekalet ücreti olmak üzere davalılar ya­rarına toplam 14.203,19 TL vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken mahkemece 13.831,12 TL vekalet ücretine hükmedilmesi doğru değildir.

Ne var ki; değinilen hususlar yeniden yargılama yapılmasını gerek­tirmediğinden;

Hükmün 3. fıkrasında yazılı ” 1091 Sayılı parselin bölünmesiyle olu­şan ve davalı Türker Tuna adına kayıtlı bulunan; 14 sayılı parselin tapu kadının, davacıların veraset ilamında belirlenen miras hisseleri oranında iptali ile bu hisseler oranında tesciline,” cümlesinin hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine 3. fıkra olarak ” Dava konusu 1091 parsel sayılı taşın­mazın bölünmesiyle oluşan 1419 ada 14 parsel sayılı taşınmazın davalı Türker Tuna adına olan tapu kaydının Çorlu Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.06.2013 tarih 2013/654 Esas 2013/562 Karar sayılı veraset ilamına göre davacıların miras payları oranında iptali ile iptaline karar verilen payla­rın davacılar adına tesciline, kalan payın davalı Türker Tuna üzerinde bırakılmasına” cümlesinin yazılmasına,

Hükmün 6.fıkrasında yazılı “Karar tarihinde yürürlükte bulunan harçlar kanunu gereğince alınması gereken 35.080,60 TL karar ve ilam harcının kabul oranına göre davacı üzerine düşen 9.629,62 TL ’den peşin yatan 8.460,50 TL’nin mahsubu ile kalan 1.169,12 TL’nin davacıdan kabul oranına göre davalının üzerine düşen 25.450,97 TL ’nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile hâzineye irat kaydına,” cümlesinin hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine 6. fıkra olarak ” Harçlar Kanunu uyarınca alınması gereken 26.316,06 TL nispi karar ve ilam harcından peşin alınan 148,50 TL ile 7.480 TL ve 832 TL ıslah harcının mahsubu ile

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
377
bakiye 17.855,56 TL nispi karar ve ilam harcının davalılardan müştere­ken ve müteselsilen alınarak Hâzineye irat kaydına, davacı tarafça yatırı­lan 148,50 TL peşin harç ile 7.480 TL ve 832 TL ıslah harcının davalılar­dan müştereken ve müteselsilen alınarak davacı tarafa verilmesine” cümlesinin yazılmasına,

Hükmün 9. fıkrasında yazılı “Davalılar kendini vekille temsil ettir­diğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre takdir edilen 13.831,12 TL vekalet ücretinin davacılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davalılara verilmesine,” cümlesinin hüküm fıkrasından çıkarılarak yeri­ne 9. fıkra olarak ” Karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık As­gari Ücret Tarifesi uyarınca 12.223,19 TL nispi ve 1.980,00 TL maktu ol­mak üzere toplam 14.203,19 TL vekalet ücretinin davacılardan müştere­ken ve müteselsilen alınarak davalılara verilmesine” cümlesinin yazıl­masına, davalıların temyiz itirazlarının değinilen yönlerden kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davalılar vekili için 2.540.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davacılardan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.25.02.2020 tarih 2017/1981 Esas 2020/1291 Karar”

Asıl dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil ve tazminat, birleştirilen dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakan Filit G.’in 2 parsel sayılı taşınmazı davalı Fuat’a; 5 ve 228 parsel sayılı taşınmazı davalı Hikmet’e; 7 ve 15 parsel sayılı taşınmazı davalı Ömer F.’a; 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı da­valı Yasemin’e satış suretiyle temlik ettiğini, Hikmetin devraldığı 228 parsel sayılı taşınmazı davalı Zini’ye, Yaseminin devraldığı 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı 3. kişiye devrettiğini, davalıların mirasbırakanın diğer mirasçıları ve yakınları olduğunu, işlemlerin mirasçıdan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek 2, 5, 7, 15, 228 parsel sayılı taşınmazların miras payları oranında tapu kayıtlarının iptali ile adlarına tesciline, 29 parsel sayılı taşınmazın miras payları oranındaki bedelin davalı Yasemin’den tahsiline karar verilmesini istemişler, birleş­tirilen davada, davalı Hikmet’in 5 parsel sayılı taşınmazı davalı Remzi’-

378
Hüseyin KOVAN
yez Remzi’nin de diğer davalı Celal’e devrettiğini belirterek tapu kaydı­nın miras payları oranında iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalı Zini davayı kabul etmiş, davalı Fuat davanın reddini savun­muş, diğer davalılar davaya cevap vermemişlerdir.

Mahkemece, dava konusu parseller için bir kısım mirasçılar tarafın­dan açılan ve Yargıtay tarafından onanarak kesinleşen mahkemenin 2008/440 Esas sayılı dosyasının, eldeki dava dosyası için kuvvetli delil oluşturduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, karar davacı­lar vekili tarafından vekâlet ücretine hasren temyiz edilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Filit G.’in 05.02.2003 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak dava dışı çocukları Mehmet, Fatime, Haşan, oğlu Sait’in çocukları olan davacılar Zuhal, Emine, Ömer, Aynur, Leyla, Orhan, Sunay, dava dışı Hülya, Fevzi, Eyüp, İbrahim, oğlu Osman’ın çocukları dava dışı Nevin, Nesrin, Ferhat, Nihat, Murat, Ferit, Zelia, Pervin’i bıraktığı mirasbırakan Filit G.in bizzat 27.06.1995 tarihinde 2 parsel sayılı taşınmazı oğlu Hasan’dan olma toru­nu olan davalı Fuat’a; 228 parsel sayılı taşınmazı oğlu Hasan’dan olma torunu olan davalı Hikmet’e; 12.03.1998 tarihinde 5 parsel sayılı taşın­mazı oğlu Hasan’dan olma torunu olan davalı davalı Hikmet’e; 03.02.2003 tarihinde 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı Fuat’ın eşi olan davalı Yasemin’e; mirasbırakana vekaleten davalı Fuat’ın 23.10.2011 ta­rihinde 7 ve 15 parsel sayılı taşınmazları kayınbiraderi olan davalı Ömer Faruk’a satış suretiyle temlik ettiği, davalı Yasemin’in 321 ada 29 parsel sayılı taşınmazı 07.08.2008 tarihinde dava dışı İsmet’e, davalı Hikmet’in 228 parsel sayılı taşınmazı 12.3.1998 tarihinde davalı Zini’ye; 5 parsel sa­yılı taşınmazdaki 928/1760 payını 29.4.2013 tarihinde birleştirilen davalı Remzi’ye, Remzi’nin de 07.05.2013 tarihinde birleştirilen davalı Celal’e devrettiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki harç kamu düzeni ile ilgili olduğundan temyiz edenin sıfatına bakılmaksızın re’sen gözetilmesi gereken husus­lardandır.

Somut olayda, her bir davalı adına kayıtlı taşınmazlar farklı oldu­ğundan, her bir davalıya karşı ayrı ayrı dava açılması mümkün iken bir­likte dava açılmış olup 6100 sayılı HMK’nun 326. maddesi uyarınca, da­vada haksız çıkan ve aralarında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunan davalı­ların, adlarına kayıtlı taşınmazların ayrı ayrı belirlenen ve davacıların miras payına isabet eden dava değeri üzerinden hesaplanan harç, yargı-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
379
lama giderleri ve yargılama giderlerinden sayılan avukatlık ücretinden ayrı ayrı sorumlu tutulmaları gerekirken, müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmaları doğru olmadığı gibi davalı Zini ön inceleme tuta­nağının imzalanmasından sonra davayı kabul ettiğine göre Harçlar Ka­nununun 22.maddesi gözetilerek adına kayıtlı taşınmazın davacıların miras payı oranında belirlenen gerçek değeri üzerinden 2/3 oranında harca hükmedilmesi ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 6. maddesi gözetilerek davacılar yararına vekalet ücretinin tamamına hükmedilmesi gerekirken, davalı Zini’nin harç ve vekalet ücretinden muaf tutulması da isabetsizdir.

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal sebebine dayalı dava­larda dava değeri, taşınmazın tümünün değeri üzerinden davayı açan mirasçı ya da mirasçıların miras payına isabet eden değer olup, bu de­ğer üzerinden harç alınması ve yargılama giderlerine hükmedilmesi gerekir.

Dava tarihi itibariyle davacıların miras payı (224/1760) oranındaki davalı Fuat adına kayıtlı 2 parsel sayılı taşınmazın değeri 71.638,38 TL; birleştirilen davalı Celal adına kayıtlı 5 parseldeki 29/55 payın değeri; 35.716,02 TL; davalı Zini adına kayıtlı 228 parsel sayılı taşınmazın değeri 40.784,22 TL; davalı Ömer Faruk adına kayıtlı 7 ve 15 parsel sayılı taşın­mazların değeri 93.626,39 TL; davalı Yasemin tarafından 3. kişiye devre­dilen 321 ada 9 parselin değeri 11.476,69 TL olup bu değerler üzerinden harç ve vekalet ücretine hükmedilmesi gerekmektedir (15.10.2015 ve 16.10.2015 tarihli bilirkişi raporlarına göre).

Ne var ki, mahkemece 321 ada 9 parsel yönünden hüküm altınan alınan toplam bedel 6.886,012 TL olup anılan bedel temyiz konusu ya­pılmadığından bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu halde, 321 ada 9 parsel yönünden harç ve vekalet ücretinin hüküm altına alınan bedel üzerinden hesaplanacağı da kuşkusuzdur.

Somut olayda asıl dava, 10.000,00 TL, birleştirilen dava 10.000,00 TL değer gösterilmek ve harçlandırılmak suretiyle açılmış, keşif sonrası 293.787,14 TL değer üzerinden harç ikmal edilmiş olup mahkemece ka­bul kapsamına alınan taşınmazların toplam değeri ise 248.651,02 TL’dir. Bu halde, harç ve vekalet ücreti mahkemece kabul kapsamına alınan ta­şınmazların değerleri üzerinden hesaplanmalıdır.

Anılan bu hususlar yeniden yargılama yapılmasını gerektirmedi­ğinden;

380
Hüseyin KOVAN
1-     Hükmün (2.) bendinin tümden çıkarılarak, yerine; 2. bent olarak ” Alınması gereken 16.056,67 TL (davalı Zini yönünden Harçlar Kanunu m.22 hükmü gözetilmek suretiyle) karar ve ilam harcından peşin alınan 341,60TL (170,80×2) ile tamamlama yoluyla alınan 4.675,60 TL TL’nin mahsubu ile 11.039,47 TL harçtan 3.364,51 TL harcın davalı Fuat’dan, 4.397,18 TL harcın davalı Ömer Faruk’tan, 323,40 TL harcın davalı Yase- min’den. Harçlar Kanununun 22.maddesi gözetilmek suretiyle 1.276,95 TL harcın davalı Zini’den, 1.677,41 TL harcın birleştirilen davalı Ce- lal’den alınarak hâzineye irat kaydına,” cümlesinin yazılmasına,

2-     Hükmün (3.) bendinin tümden çıkarılarak, yerine; 3. bent olarak “Davacılar tarafından yatırılan 341,60TL (170,80×2) peşin harç ve tamam­lama yoluyla alınan 4.675,60 TL TL toplamı olan 5.017,2 TL harçtan, 1.529,1 TL harcın davalı Fuat’dan, 01.998,43 TL harcın davalı Ömer Fa- ruk’dan, 146,98 TL harcın davalı Yasemin’den, Harçlar Kanununun 22.maddesi gözetilmek suretiyle 580,36 TL harem davalı Zini’den, 762,35 TL harcın birleştirilen davalı Celal’den alınarak davacılara verilmesine” cümlesinin yazılmasına,

3-     Hükmün (6.) bendinin tümden çıkarılarak, yerine; 6. bent olarak “-Davacılar kendilerini vekille temsil ettirdiklerinden karar tarihindeki avukatlık asgari ücret tarifesi uyarınca hesap edilen 8.131,07 TL avukat­lık ücretinin davalı Faruk’tan, 9.980,11 TL avukatlık ücretinin davalı Ömer Faruk’tan, 2.065,80 TL avukatlık ücretinin davalı Yasemin’den, 4.786,26 TL avukatlık ücretinin davaı Zini’den, 4.228,76 TL avukatlık üc­retinin birleştirilen davalı Celal’den alınarak davacılara verilmesine” cümlesinin yazılmasına davacılar vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itiraz­larının kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi uyarınca hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.12.02.2020 tarih 2016/15496 Esas 2020/829 Karar”
SORU – 49
MURİSİN KOOPERATİF HİSSESİNİ TEMLİK ETMESİ HALİNDE
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı itapu ip­tal ve tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır.

İçtihadı Birleştirme kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayı­cıdır. Yorum yolu ile başka olaylara uygulanamayacağı gibi kıyas yolu ile de benzer olaylara uygulanması söz konusu değildir. Sadece ve yal­nızca İçtihadı Birleştirme kararındaki olaylara uygulanabilir.

Anılan içtihadı birleştirme kararına göre;

“Miras bırakanın mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile kendisi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı, asıl amacı bağışlamak olma­sına rağmen,satış veya bir başka şekilde diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye temlik etmesi halinde,miras hakkı zarar gören mirasçılardan her birisi saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın kendi miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açabilecektir.

Kooperatifler kanununun 2/2 maddesi; ” Yapı kooperatifleri ile ko­nusuna taşınmaz mal temliki dahil bulunan diğer kooperatiflerin ana sözleşmelerinde ortaklara taşınmaz mal temlik edileceği hakkındaki ta­ahhütler başka bir resmi şekil şartı aranmaksızın muteberdir” demekte­dir.

Gerek öğretide gerekse uygulamada muvazaa,mutlak ve nisbi ola­rak iki guruba ayrılmaktadır. Mutlak muvazaada taraflar her hangi bir işlem yapmayı istemezler,yalnız görünüşte bir hukuki işlem için irade beyanında bulunurlar,nisbi muvazaa da ise taraflar gerçekten bir hukuki işlem yapmak isterler,ancak onu gizlemek amacıyla bir başka hukuki işlem yaparlar.

Uygulamada karşılaşılan muvazaa türü çoğunlukla nisbi muvazaa ’dır ve genellikle taşınmaz mallar yönünden karşımıza çıkmaktadır. Mu­ris bir veya birkaç taşınmazını mirasçılardan birisine veya bir üçüncü kişiye diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile gerçekte bağışlamak istemesine rağmen, tapuda satış şeklinde işlem yaparak temlik etmekte-

382
Hüseyin KOVAN
dir. Bu durumda satış işlemi tarafların gerçek iradesini yansıtmadığın- dan,bağış işlemi ise şekil şartı eksikliği nedeni ile geçersiz olmaktadır.

Kooperatifler kanununun 2/2 maddesinde belirtildiği ve yüksek yargıtay içtihatları ile sabit olduğu üzere kooperatif üyeliğinin devri ve temliki her hangi bir şekil şartına tabi tutulmadığından,ve menkul hük­münde sayıldığından,kooperatif hissesinin devri halinde muris muvaza­asından bahsedilemeyecek olup koşullarının bulunması halinde tenkis hükümleri uygulanabilecektir.

İçtihadı Birleştirme Kararı içeriğinden de anlaşılacağı üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açılabil­mesi için her şeyden önce muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmaz bu­lunmalıdır. Muris kooperatif hissesini devretmekle henüz muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmazdan söz edilemeyeceğinden böyle bir durum­da muris muvazaasına dayalı tapu iptal tescil davası açmakta mümkün olmayacaktır. Açılır ise de red ile sonuçlanacaktır.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 10.06.2014 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Yavuz T. ile temyiz edilen vekili Avukat Ebru T.geldiler,duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildiril­di, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Süleyman Y.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Yusuf B.nin 17.10.2005 tarihli resmi akitle 19049 ada 7 nolu parseldeki koopera­tif hissesini; 16.2.2007 tarihli resmi akitle 15914 ada 2 parseldeki payının tamamını, 15900 ada 1 parseldeki 47,85,86 ve 87 nolu bağımsız bölüm­lerdeki paylarını davalıya satış suretiyle temlik ettiği, murisin 15.9.2010 tarihinde ölümü ile mirasçı olarak ikinci eşi davalı, dava dışı müşterek iki çocuğu ile önceki eşinden olma çocukları davacılar ve dava dışı iki çocuğunun kaldığı sabittir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
383
Davacılar, miras bırakanın davalıya yaptığı temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payları oranında tapu iptal ve tescil isteği ile eldeki davayı açmışlardır.

Çekişme konusu 19049 ada 7 parsel yönünden kooperatif üyeliği­nin davalıya devri işlemi bağışlama niteliğindedir. Bir başka ifadeyle kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan kooperatif hissesinin devri iş­leminde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygu­lanması olanaklı değildir. Bu temlikin koşullarının varlığı halinde tenkis hükümlerine tabi olacağı açıktır. Bu nedenle mahkemece, 19049 ada 7 parsele yönelik davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçe ile sonucu itibariyle doğrudur. Davacıların bu hususa değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Davacıların diğer temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Ka­nunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşul­larından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluştu­rulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük

384
Hüseyin KOVAN
önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; mahkemece yapılan araştırma ve uygulama so­nucu kooperatif hissesi haricindeki çekişme konusu diğer taşınmazların resmi akitte gösterilen değeri ile o tarihteki gerçek değerleri arasında açık nispetsizlik bulunduğu, murisin varlıklı bir insan olup 2. eşi davalıya ta­şınmazları temlik etmesinin makul ve zorunlu bir sebebinin bulunduğu­nun tespiit edilemediği davalının alım gücünün bulunmadığı, miras bıra­kanın davalı ile ikinci evliliğini yaptıktan sonra ilk eşinden olan çocukları ile ilişkisinin azaldığı, davalıyı kayırdığı dosya kapsamıyla sabittir.

Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlen­dirildiğinde dava konusu taşınmazların miras bırakan tarafından dava­lıya temlikinin bedelsiz, muvazaalı ve mirasçıdan mal kaçırma amaçlı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Hal böyle olunca; 19049 ada 7 nolu parsel haricindeki diğer çekişme ko­nusu taşınmazlar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Davacıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüy­le, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMA­SINA, 28.12.2013 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.100.00.-TL. du­ruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.10.06.2014 tarih 2013/7325 Esas 2014/11433Karar”

Taraflar arasında görülen davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi S. A.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı kooperatif hisse­sinin iptali ve miras payı oranında tescil, olmazsa bedelin tahsili, olma­dığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
385
Davacı, miras bırakan babası Fehim Y.’in sağlığında kendisine ait SS.36 nolu A. Civarı Kamyoncular Taşıyıcılar Kooperatifi’ndeki üyeliğini mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı oğluna devret­tiğini ileri sürerek, kooperatif hissesinin davalıya devir işleminin iptali ile miras payı oranında adına tescilini, olmazsa anılan kooperatif üyeli­ğinin bedelinin tespiti ile miras payına isabet eden kısmın davalıdan tah­silini, oda olmazsa saklı pay oranında tasarrufun tenkisini istemiştir.

Davalı, muris ile aralarındaki 14.12.2004 tarihli devir sözleşmesi ile bedeli karşılığında dava konusu hisseyi devraldığını, murisin başkaca mal varlığına sahip olup mal kaçırma kastı bulunmadığını, miras bıra­kanın kamyon şoförlüğünü yapabilecek yaşı ve gücü olmaması ve ihti­yacı nedeniyle devir işlemini yaptığını, murisin sağlığında sahip olma­dığı bir hakkı mirasçılarının kanuni halefi olarak kullanamayacaklarını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan Fehim Y.’in 20.03.2007 tarihinde evli olarak ölümü üzerine geriye mirasçı olarak da­vacı kızı Ümriye, davalı oğlu Reyhan ve dava dışı mirasçıları eşi Şükriye ile çocukları Yaşar ve Kadriye’nin kaldığı, çekişme konusu S.S 36 nolu A. Civarı Kamyoncular Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifindeki ortaklık payı­nı Kocaeli 6.Noterliği’nin 14.12.2004 tarihli Üyelik Hakkı Devir Sözleş­mesi ile davalı oğlu Reyhan’a 100.000.000.TL bedel karşılığında kesin olarak devrettiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, kaynağını Borçlar Yasasının 18. maddesin­den (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 19.maddesi) alan 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, muris muvazaası, aynen;” bir kim­senin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun ger­çekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarm görünürdeki satış sözleşmesinin B.K.’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşme­sinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilme­lerine olanak veren hukuki bir olgu” olarak tanımlanmaktadır

Buna göre, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı temlik yaptığının kabul edilebilmesi için temlik edilen şeyin tapuda muris adı­na kayıtlı taşınmaz olması gerekmektedir.

386
Hüseyin KOVAN
Oysa somut olayda, muris tapuda kayıtlı taşınmazını değil, koo­peratif ortaklık payını temlik etmiştir. O hâlde, bu temlikin yukarıda değinilen içtihadı birleştirme kararının kapsamında kalmadığı, ve ip- tal-tescil isteğinin reddine karar verilmesi gerektiği açıktır.

Ne var ki, davacı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteği yanında, terditli olarak tenkis isteğinde de bulunmuş, mahkemece, tenkis isteği bakımından ise bir araştırma yapılmış de­ğildir

Bilindiği gibi; mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm tari­hinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17). Mi­ras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Me­denisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanması gerekir.

Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekil­mesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardan­dır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiple­rinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı tere­kenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mal varlığı kıymetleri ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 sayılı Kanun uygulanacaksa bir aylık 4721 sayılı Kanun uygulanacaksa üç ay­lık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze mas­rafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal ola­rak miktarının tespiti gerekir. (TMK m.565) Miras bırakanın TMK’nin 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteli­ğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kas­tının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazan­dırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
387
Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar ve­ya TMK’nin 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya sak­lı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken TMK’nin 570. maddesinde­ki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı Kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınan­la sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakıl- mayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamam­lamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sı­rasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkile­meyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarru­fun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının müm­kün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma so­nunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımla­rın bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çık­tığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecek­tir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih­ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarmca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında; muris muvazaasıyla ilgili 1/4/1974 günlü ve 1/2 sayılı İçtihadi Birleştirme Kararı, tapulu taşınmaz­ların satışıyla ilgili ve konusuyla sınırlı olması nedeniyle, uyuşmazlık konusu olayda uygulanamaz.

Ancak; muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğurmaya­cağı 6098 sayılı TBK. 19. (818 sayılı BK. 18.) maddesinde genel bir ilke ola­rak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olay­daki uyuşmazlığın 6098 sayılı TBK’nun 19. maddesi kapsamında değer­lendirilip çözümlenmesi gerekeceği ve incelemenin yapılacağı açıktır.

388
Hüseyin KOVAN
Böylesi bir durumda da, miras bırakanın maliki olduğu kooperatif hissesini davalıya temliki işlemini miras bırakanın davalıya yapmış ol­duğu bağış olarak kabul etmek gerekir. Bir başka ifadeyle kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan kooperatif hissesinin devri işleminde mirasçılar miras bırakanın yerine geçip, miras bırakan olguyu neyle ispatlayabilir ise davacı mirasçı da onunla ispatlayabilir.

Hâl böyle olunca, davacının talebinin TBK’nun 19. maddesi kapsa­mında incelenip değerlendirilmesi, ayrıca tenkise ilişkin değinilen kural­lar gözetilerek de bir araştırma ve soruşturma yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme­lerle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması isabetsizdir.

Davalının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sa­yılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.02.12.2015 tarih 2014/11329 Esas 2015/14003 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Barış B.’ün raporu okundu,açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ile miras payı oranında tescil olmazsa tenkis istemine ilişkindir.

Davacı, babası olan ortak miras bırakan Yusuf A.’un fiil ehliyeti bulunmadığı sırada S.S. Ö. Konut Yapı Kooperatifindeki üyelik hakkını ikinci eşi olan davalıya devrettiğini, ayrıca işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu iptali ile mi­ras payı oranında adına tesciline olmazsa tenkise karar verilmesini is­temiştir.

Davalı, kooperatife murisin değil kendisinin üye olduğunu, ancak ödeme güçlüğü içine düşünce kooperatif taksitlerinin ödenmesi amacıy­la murise üyelik hakkını devrettiğini, ödeme sıkıntısı sona erince de üye­lik hakkını muristen tekrar devraldığını, murisin ödediği aidatları ise minnet karşılığı ödemesi nedeniyle kendisinden talep etmediğini, halen ödemelerin devam ettiğini belirtip davanın reddini savunmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
389
Mahkemece, davaya konu kooperatifin ilk üyeliğinin davalı adına olduğu, davalının kooperatif ödemelerine önemli katkılarda bulunması ve murisin hastalığı süresince kendisine davalının bakmasından duydu­ğu memnuniyet gibi nedenlerle kooperatif üyeliğini davalıya devrettiği, davacıdan mal kaçırma kastının söz konusu olmadığı, ayrıca murisin söz konusu payı davalının baskısı altında devrettiği iddiası da davacı tara­fından kanıtlanamadığı gibi dinlenen tanık anlatımlarından (özellikle davacı tanığı Mustafa M.’in beyanından) murisin sağlığında davacı oğ­luna da maddi katkısının olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar ve­rilmiştir

Dosya içeriği, toplanan deliller ve geri çevirme neticesinde temin edilen belgelerden; 1949 doğumlu miras bırakan Yusuf A.’un 09.03.2011 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak ilk eşi Bilgi’den olma çocuğu davacı Aykut ve 04.12.1983 tarihinde evlendiği ikinci eşi davalı Müşerref ile müşterek çocukları Serhan ve Kaan’ın kaldığı, davalının 18.01.2007 tarihinde S.S. Özsehakent Konut Yapı Kooperatifine üye olduğu ve üye­lik hakkını murise 30.10.2008 tarihinde temlik ettiği, murisin ise üyelik hakkını davalıya 27.01.2011 tarihinde devrettiği, yargılama sırasında 16.10.2012 tarihli kat mülkiyeti tesisi ile 2356 ada 1 parsel B blokta bulu­nan mesken niteliğindeki 11 nolu bağımsız bölümün kooperatif adına kayıtlanıp bilahare üyelik hakkına binaen 02.11.2012 tarihli ferdileşme işlemi ile davalı adına tescil edildiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.04.1990 gün ve 1990/1-152-1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nede­nin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur.

Davada, ehliyetsizlik hukuki sebebi yanında muris muvazaası hu­kuki sebebine de dayanıldığına göre, hukuki ehliyetin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle inceleme yapılması gerekeceği kuşkusuzdur.

Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik yönünden hiçbir araştırma ve inceleme yapılmamıştır.

Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve so­nuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gü­cü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yü­kümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Türk

390
Hüseyin KOVAN
Medeni Kanununun (TMK) z‘fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiille­riyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi, şah­sın hak elde edebilmesini, borç (yükümlülük) altına girebilmesini, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme gü­cüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hük­münü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebep­lerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun ol­mayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek sure­tiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli neden­lerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz ko­nusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, Türk Medeni Kanunu’nun 15. madde­sinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durum­lar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. Bu ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da aynen benim­senmiştir.

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mal varlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar bü­yük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu­nun 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hasta­lığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı za­manda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik neden­lerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
391
Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve iş­leme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınmasını da ge­rekli kılmaktadır. Esasen Türk Medeni Kanunu’nun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngör­müştür.

Hal böyle olunca; hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili oldu­ğu gözetilerek önemine binaen öncelikle incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, varsa murise ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kayıtları, reçeteler vs. istenerek 2659 sayılı Ya­sanın 7 ve 16. maddeleri gereğince Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kuruluna gönderilerek kooperatif üyelik hakkının davalı Müşerref’e ya­pılan temlik tarihi (27.01.2011) itibariyle murisin hukuki ehliyete sahip olup olmadığının raporla saptanması, ehliyetsizliğin saptanması halinde ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı iptal-tescil isteğinin kabul edil­mesi; aksi halde (miras bırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması halin­de) miras bırakanın ”S.S. Ö. Konut Yapı Kooperatifindeki’’ üyeliğini davalıya devri işleminin bağışlama niteliğinde olduğu, bir başka ifa­deyle kişisel hakkın temliki niteliği taşıyan kooperatif hissesinin dev­ri işleminde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uy­gulanması olanağı bulunmadığı gözetilerek muris muvazaası hukuk­sal nedenine yönelik iptal-tescil isteğinin reddedilmesi; koşulların oluşması halinde yapılan işlemin tenkise tabi tutulacağı nazara alına­rak tenkis isteği bakımından gerekli araştırma ve değerlendirme yapı­larak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

Davacı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabu­lü ile yerel mahkeme kararının açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.06.04.2016 tarih 2014/16316 Esas 2016/4228 Karar”

SORU – 50
MURİSİN EŞİ ÖLDÜKTEN SONRA YENİDEN EVLENMEYİ TEMİN
AMACI İLE VEYA KENDİSİ ÖLDÜKTEN SONRA EŞİNİ KORUMA
ALTINA ALMA AMACI İLE İKİNCİ EŞİNE TAŞINMAZ TEMLİK
ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE

DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere muris muvazaası nedeni ile tapu iptal ve tescil dava­larının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih 16 sayılı İçtihadı Birleştirme kara­rıdır.

İçtihadı Birleştirme kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayı­cıdır. Yorum yolu ile başka olaylara uygulanamayacağı gibi kıyas yolu ile de benzer olaylara uygulanması söz konusu değildir. Sadece ve yal­nızca İçtihadı Birleştirme kararındaki olaylara uygulanabilir.

Anılan içtihadı birleştirme kararına göre “miras bırakanın diğer mi­rasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile kendisi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı asıl amacı bağışlamak olmasına rağmen,satış veya bir başka şekilde diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye temlik etme­si halinde,miras hakkı zarar gören mirasçılardan her birisi saklı pay sa­hibi olup olmadığına bakılmaksızın kendi miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açabilecektir.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davala­rında en önemli husus,murisin iradesidir.

Muris diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile mi bu temliki yaptı,yoksa bir başka amaçla mı bu temliki yaptı buna bakmak gerekir. Muris ikinci evliliğini temin edebilmek amacı ile ikinci eşine bir taşınmaz temlik etmesi halinde,murisin iradesi diğer mirasçılardan mal kaçırma değil evlenmeyi temin için bu taşınmazı temlik ettiği anlaşıldığından muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Yüksek Yargıtay ikinci eşe taşınmaz verilmesini ülkemizin bir ger­çeği olduğunu kabul edip bu halde 1.4.1974 tarih 72 sayılı içtihadı birleş­tirme kararının uygulama imkanının olmadığını belirtmektedir.

Murisin ikinci eşine karşı bir taşınmazı bağışlaması halinde de bağı­şın resim şekilde yapılması halinde de muris muvazaasından bahsedile- meyecektir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
393
Murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp ikinci ev­liliğini temin etmek olmakla bu amaçla tapuda usulüne uygun olarak bağış yapması veya amacı bağışlamak olmasına rağmen tapuda satış ola­rak temlik etmesi hallerinde muris muvazaasından bahsedilemeyecektir.

Murisin,kendisi öldükten sonra eşini güvence altına almak,onun zorda kalmasını önlemek amacı ile bir taşınmaz temlik etmesi halinde de yine muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp yıllarını paylaştığı hayat arkadaşına bir güvence sağlamak onun daha sonraki yaşantısını kolaylaştırma amacıyla temlik yapılmıştır.

Murisin iradesine saygı duymak gerekir, ancak hiç şüphe yok ki her somut olay kendi içinde değerlendirilmeli ve tereddüde mahal bırakma­yacak şekilde murisin gerçek iradesinin açıklığa kavuşturulması gerekir.

Bir genelleme yaparak muris şu miktardaki ve şu değerdeki taşın­mazını eşine temlik etmiş ise muris muvazaası olmaz demek mümkün değildir. Her somut olay kendi içinde değerlendirilmeli, mevcut delillere göre incelenip irdelenmelidir.

Yargılamaya hakim olan ilkeler başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 25.maddesi “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

Kanunda belirtilen durumlar dışında hakim kendiliğinden delil top­layamaz.” Hükümlerini içermektedir.

Hakim yukarıdaki madde metninden de anlaşılacağı üzere davalı beyanlarnı dikkate almak zorunda olup, davalının bu yönde bir beyanı yok ise kendisi re’sen bunu dikkate alamayacaktır.

İspat külfetinin davacıda olduğu hususu gözetilerek delil durumu­na ve davacının davasını ispat edip edememesine göre bir karar verile­cektir.

Yine aynı yasanın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26.maddesi de “Ha­kim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucunda daha azına karar ve­rebilir.” Hükümlerini içermektedir.

Hakim yukarıdaki madde metninden de anlaşılacağı üzere davalı beyanlarını dikkate almak zorunda olup, davalının bu yönde bir beyanı yok ise kendisi re’sen bunu dikkate alamayacaktır.

394
Hüseyin KOVAN
Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Şükrü H. B.Tn raporu okundu, açıklamaları dinlendi, ge­reği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; 1943 doğumlu miras bı­rakanın 27 ada 357 sayılı parseldeki 8 numaralı bağımsız bölümünü 26.04.2011 tarihinde davalı eşi Yeter’e satış suretiyle temlik ettiği, 30.12.2011 tarihinde öldüğü, yasal mirasçı olarak ilk eşinden olma davacı çocukları ile 1.7.2008 tarihinde evlendiği ikinci eşi olan 1961 doğumlu davalının kaldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Ka­nunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşul­larından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluştu­rulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
395
lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; miras bırakanın mal satmaya ve paraya ihtiya­cının olmadığı, taşınmazın gerçek bedeli ile akit bedeli arasında fark bu­lunduğu açıktır.

Ancak; mahkemenin de kabulünde olduğu üzere, genellikle 2.evliliklerde ve genç bir kadınla evlenilmesi halinde, evlenilen eşe taşınmaz verilmesi, yurdumuzun bir gerçeğidir. Nitekim somut olayda miras bırakanın davalı ile evlenmeyi sağlamak amacı ile taşınmazı tem­lik ettiği açıktır. 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının mi­ras bırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla esasen bağış­lamak isterken, tapu memuru önünde iradesini satış şeklinde açıklaması halinde uygulanabileceği kuşkusuzdur. Bu halde miras bırakanın mal kaçırmayı amaçladığından söz etme olanağı yoktur. Bedeller arasındaki aşırı oransızlıkta tek başına muvazaanın kanıtı değildir.

Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken, ya­nılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.21.01.2014 tarih 2013/16526 Esas 2014/816 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacılar veki­li tarafından yasal süre içerisinde davalı tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.06.2017 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Okay S. geldi, davetiye tebliğine rağmen diğer temyiz eden da­vacılar Ayşe K. v.d. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya baş­landı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesi-

3%
Hüseyin KOVAN
nin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan İ.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak miras bırakanları SadıkTn maliki olduğu 143 ada 13 parsel sayılı taşınmazı mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla davalıya satış yoluyla devrettiğini, yapılan devrin muvazaalı olduğunu, asıl ama­cın taşınmazı miras bırakanın ikinci eşi dava dışı Meryem’e kazandır­mak olduğunu, davalı Ali’nin miras bırakanın komşusu ve yakın arka­daşı olduğunu ileri sürerek, çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptalini ve miras payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalı, miras bırakanı tanıyor olmasının muvazaa iddiasını doğru­lamayacağını, taşınmazı dava dışı Meryem’e devretmek üzere almadığı­nı, satış bedelini ödemek suretiyle edindiğini, öte yandan iddianın ileri sürülüş biçiminden inançlı işleme dayanıldığını ve bu iddianın ancak yazılı delil ile ispatlanabileceğim bildirip davanın reddini savunmuştur.

Muvazaa olgusunun kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne ilişkin verilen karar, Dairece; “Somut olaya gelince; mahkemece yapılan araştırmanın hüküm vermeye yeterli ve elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Hal böyle olunca, çekişme konusu taşınmazın davalıya miras bırakanın ikinci eşine devredilmek üzere temlik edildiği iddia edil­diğine göre, bu iddia üzerinde durulması, yukarıdaki ilkeler doğrultu­sunda araştırma ve inceleme yapılarak çekişme konusu taşınmazın tem­likinin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik edilip edilmedi­ğinin değerlendirilmesi, ondan sonra hasıl olacak sonuca göre karar ve­rilmesi” gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde yapılan temlikin mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, hükmüne uyulan bozma ilamında uyuş­mazlığın niteliği de vurgulanmak suretiyle araştırılması gereken husus açıkça belli edilmiştir. Bozmaya uyulmuş olmakla bozma lehine olan ta­raf yönünden kazanılmış hak oluşacağı kuşkusuzdur. Bozma ilamına uyan mahkeme, bozmada işaret edilen hususları yerine getirmek zorun­dadır. Mahkemece bozma ilamına uyulduğu halde bu temel usul kuralı ihlal edilerek bozma gerekleri yerine getirilmemiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
397
Şöyle ki; bozma ilamında değinildiği üzere çekişmeli taşınmazın davalıya miras bırakanın ikinci eşine devredilmek üzere temlik edildiği iddia edildiğine göre, bu iddianın aydınlatılmasının gerektiği, ne var ki mahkemece bu iddia aydınlatılmadan sonuca gidilmesi doğru olmadığı gibi 6100 sayılı HMK’nun 25. maddesinde düzenlenen taraflarca getiril­me ilkesi ihlal edilerek re’sen mahalli bilirkişilerden uyuşmazlığın esası­na yönelik beyan alınarak, bu beyanların hükme esas alınması hatalıdır.

Hal böyle olunca, davacı tanıklarının yeniden dinlenilmesi, ikinci eşe kazandırma iddiasının doğru olup olmadığı üzerinde durulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir iken bozma ilamının gerekleri yerine getirilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalı vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma ne­denine göre davacılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, 02.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tari­fesi gereğince gelen temyiz eden taraflardan davalı vekili için 1.480.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin diğer temyiz edenlerden alınmasına, alınan pe­şin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.06.2017 tarih 2014/21333 Esas 2017/3658 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Gülçin Türkay’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, miras bırakanları Dursun N.’nun mirasçılarından mal ka­çırmak amacıyla ve muvazaalı olarak ikinci eşi olan Nazlıya taşınmazın l/2payını satış suretiyle devrettiğini, mirasbırakandan sonra çocuksuz ölen Nazlı’nm tek mirasçısının Hazine olduğunu ileri sürerek mirasbırakan tarafından temlik edilen 1/2 payın tapusunun iptaliyle pay­ları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı Hazine, dava konusu taşınmazın miras bırakan tarafından eşi Nazif ya satış sureti ile devredildiğini ve bunu eşini güvence altına almak için yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

398
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğunun ispatlandığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan Dursun N/nun 21.06.2009 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak ilk eşinden olma da­vacı çocukları Aynur, Metin, Yavuz Selim ile dava dışı Fatih Çetin ve ikinci eşi Nazlı’nın kaldıkları, miras bırakanın çekişme konusu 169 ada 90 parsel sayılı taşınmazın 16 payını 24.09.1999 tarihinde ikinci eşi Naz- lı’ya satış yolu ile temlik ettiği, Nazlı’nın da 30.03.2011 tarihinde çocuk­suz ölümü ile Hâzinenin tek mirasçı olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Ka­nunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşul­larından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluştu­rulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
399
deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince;mahkemece dinlenen tanıklar; davacıların Nazlı’nın üvey evlatları olması nedeni ile miras bırakan öldükten son­ra üvey annelerine bakmayacakları düşüncesi ve bu amaçla miras bı­rakanın dava konusu temlik işlemini yaptığını bildirmişlerdir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli, 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere,muris mu­vazaasından söz edilebilmesi için murisin mirasçıdan mal kaçırmayı amaçlaması gerekmektedir. Olayımızda ise murisin amacı mirasçılar­dan mal kaçırma değil, ikinci eşi Nazlı’yı koruma altına almaktır.

Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken ya­nılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Kabule göre de; mirasçılardan Fatih Ç. dava açmadığı halde tüm mirasçılar adına tescile karar verilmesi de doğru değildir.

Davalının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün(6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayı­lı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.14.09.2017 tarih 2015/1007 Esas 2017/4350 Karar”

Ancak her davada da ayrı inceleme yapılması gerektiği kuşkusuz- dur,murisin ikinci eşine bir adet taşınmazını evlenmeyi temin etmek ona maddi bir güvence sağlamak amacı ile ona temlik etmesi halinde muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmazken murisin çok sayıda ta­şınmazını veya taşınmazlarının tamamını ikinci eşe temlik etmesi halin­de muris muvazaası olabilir,her somut olaya ve dava dosyası içeriğine göre murisin gerçek iradesini tespit etmek gerekecektir.

SORU-51
MURİSİN İKİNCİ EŞİNE TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZI, EŞİNİN
SATARAK YERİNE BAŞKA BİR TAŞINMAZ SATIN ALMASI HALİNDE
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davaları­nın hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı içtihadı birleştirme kararıdır.

Bu içtihadı birleştirme kararma göre muris kendisine ait bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,gerçek düşüncesi bağışlama olmasma rağmen tapuda satış şeklinde göstererek temlik işlemini gerçekleş­tirmekte olup,satış işlemi murisin gerçek düşüncesi olmadığmdan bağışla­mada tapuya kayıtlı olan taşınmazlarm bağışlanması resmi olarak yapılması gerektiğinden şekil şartı noksanlığı nedeni ile geçersiz olmaktadır.

İçtihadı Birleştirme Kararları, konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcıdır, yorum yolu genişletilmesi benzer olaylara da teşmil edilmesi hu­kuken mümkün değildir.

Burada eş, murisin temlik ettiği taşınmazı elinden çıkarmış onun pa­rası ile kendisine yeni bir taşınmaz almıştır. Bu nedenle muris muvazaası nedeni ile tapu iptal davasından söz etmek mümkün olmayacak ancak murisin eşine temlik ettiği taşınmazın muvazaalı olduğunun anlaşılması halinde koşullarının varlığı halinde ancak tenkis hükümleri uygulanabilir veya mirasçılar, murislerinin temlik ettiği taşınmazı satan eşten,satış bede­li üzerinden miras payları oranında bedel talep edebilirler

Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;

Davacılar, miras bırakan babaları M…………….. V…. Ş..’in kendilerinden mal kaçırmak amacıyla ve Muvazaalı olarak 10317 ada 1 parseldeki 14 nolu dubleks meskeni 3. eşi olan davalı adına satın aldığını, 9323 ada 1 par­seldeki 5 nolu bağımsız bölüm meskenin çıplak mülkiyetini davalıya sa­tış Yoluyla temlik ettiğini, daha sonra bu dairenin satılarak 25269 ada 1 parseldeki 55 nolu bağımsız bölümün çıplak mülkiyetinin S……………………………………………………… adına sa­tın alındığını, miras bırakanın bono, hisse senedi ve hesaplarındaki para­lara ulaşılamadığını, miras bırakana ait 3. K.. 5. plakalı aracın hukuki ehliyete haiz olmadığı bir sırada satıldığını ileri sürüp, tapu kayıtlarının iptali ile miras bırakan adına tescilini, bankalarda bulunan meblağın te­rekeye iadesini, olmazsa tenkis istemişlerdir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
401
Davalı, 14 nolu meskeni emekli ikramiyesi ve kendi birikimleri ile satın aldığını, 55 nolu meskene Miras bırakanın katkısının intifa hakkı tesisi suretiyle açığa vurulduğunu, miras bırakanın Davacılara da taşın­maz temlik ettiğini, paylaştırma kastı ile hareket ettiğini bildirip, dava­nın reddini Savunmuştur.

Mahkemece, asıl ve birleşen davanın 25269 ada 1 parsel sayılı ta­şınmazdaki 55 nolu bağımsız bölüm yönünden davanın kabulüne, diğer istekler bakımından davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.03.2012 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat B…. Y………………………………………………………………… ile tem­yiz edilenler vekili Avukat E…

…S…

….. geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olun­duğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra ge­len vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi S…

….A…

…..  tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkin olup mahkemece, sair istekle­rin reddine 25269 ada 1 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki 55 no’lu bağım­sız bölüm bakımından muris muvazaası ile illetli olduğu gerekçesiyle tapu iptal ve tescil davasının kabulüne karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, birleşen davanın davacısı M………………… G……. ilk eş­ten olma, diğer davacı A………………… C…………………………………………………….. ise 2. Eşten olma çocuk, davalı ise 3. Eştir. Miras bırakan M…………………………………… V…., maliki olduğu Karşıyaka’ da kain 9323 ada 1 parseldeki 5 no’ lu bağımsız bölümün intifamı üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 3. eşi olan davalı Serpil’e satış suretiyle temlik etmiş, o da, edindiği bu taşınmazı ahara satarak oradan elde ettiği para ile kabul kapsamına alınan 55 no’lu bağımsız bölümü 3. kişiden satın almak sure­tiyle edinmiştir. Buna göre, çekişmeli taşınmaz miras bırakanın doğru­dan davalıya temlik ettiği bir taşınmaz değildir. Öyle ise, bu taşınmaz bakımından muris muvazaasının hukuki dayanağını teşkil eden 1.4.1974 tarih, 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının somut olayda

402
Hüseyin KOVAN
uygulama yeri yoktur. Miras bırakanın davalıya devrettiği 5 no’ lu ba­ğımsız bölümün temlikinin muvazaalı olduğunun anlaşılması halinde koşullarının varlığı halinde murisin ölüme bağlı tasarrufları (vasiyet ve miras mukavelesi gibi) veya sağlar arası (hibe gibi) tasarruflarının T.M.K.’nun 560 ilâ 571. maddeleri arasındaki düzenlemelerde yer veri­len tenkis davasına tabi olacağı ilke ve kuralı gözetildiğinde somut olayda olduğu gibi gerçekleşen işleme yönelik tenkis isteğinde de bu­lunulamayacağından ancak, satış bedelinden davacıların miras paylan oranında bedele hak kazanacakları kuşkusuzdur. Ne var ki, bu yönde bir istek de bulunmamaktadır.

O halde, bu taşınmaz bakımından iptal tescil isteğinin reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı

Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.12.2011 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 900.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.03.2012 tarih 2011/13413 Esas 2012/30108 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil-tenkis davası so­nunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmak­la dosya incelendi,Tetkik Hâkimi Melek K/un raporu okundu, açık­lamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında tapu iptali ve tescil, davalıya devredilen minibüsün satışı ile hattın devrine ilişkin işlemlerin iptali ve miras paylan oranında adlarına tes­cili, olmadığı taktirde tenkis isteklerine ilişkindir.

Davacılar, muris babaları Bekir A/un maliki olduğu 2747 parsel sayılı taşınmazı kendilerinden mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak ikinci eşi davalı Esma’ya satış suretiyle temlik ettiğini, murisin maliki olduğu minibüs ve taşıma kooperatifindeki hissesinin de dava-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
403
lıya devrinin muvazaalı olduğunu ileri sürerek davalı adına kayıtlı olan taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adları­na tescilini,aracın ve taşıma kooperatifi hissesinin devir işlemlerinin de iptali ile miras paylan oranında adlarına tescilini, olmadığı taktirde tenkisini istemişlerdir.

Davalı, muris ile 17.05.2008 tarihinde evlendiğini,kısa bir süre son­ra murisin 40.000-TL civannda borcu olduğunu öğrendiğini, Bağkurdan emekli olabilmek için murisin minibüsü ve hattını satılığa çıkardığını, dava dışı kardeşi Feridun ve babası Cengiz K.’ın minibüs ve hattını al­maya karar verdiklerini, babası Cengiz KıranTn Halkbankasından kredi aldığını ve aynı gün murisin Bağkur prim borçlarının Halkbankası üze­rinden 24.000-TL olarak ödendiğini, yine babası Cengiz’in tarlasını 11.500-TL’ye satarak murisin borçlarını kapattığını, böylece muris eşine toplamda 35.500-TL para vermiş olduğunu, satış tarihi itibariyle mini­büs ve hattın toplam değeri nazara alındığında bunlann değerinin mu­rise ödenmiş olduğunu,yapılan devrin bağış olmadığını, dava konusu eski evi alırken de altınlarını bozdurduğunu, bu ziynetlerin toplam 35.000-TL ettiğini ve karşılığında evin verildiğini, muris için Esnaf ve Sanatkarlar Koop.den 3.000-TL, 1.500-TL miktarında kredi temin ettiği­ni, murisin ölümünden sonra da bu krediyi kendisinin ve kardeşinin ödediğini, davacıların borçların ifasına katılmadıklarını belirterek da­vanın reddini savunmuş ve savunma yolu ile murise yaptığı 35.500-TL ödemenin tenkis oranında geri verilmesini ve muris öldükten sonra murisin borçları ve cenaze masrafları için ödenen 3.730,14-TL’nin de da­vacılardan tahsilini istemiştir.

Mahkemece; davalının murisin borçlarını ödediği ve buna karşı­lık murisin evini, minibüsü ve minibüs hattını davalıya devrettiği, murisin mal kaçırma ve davacıları mirastan mahrum etme amacıyla değil borcunu ödeme amacıyla hareket ettiği, davalıya yapılan temlik ve devirlerin gerçek bir satış işlemi olduğu gerekçesiyle davanın red­dine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 2747 parsel sayılı 400 m2 miktarında kargir evli bahçe vasıflı taşınmazın tamamı muris Bekir adına kayıtlı iken 18.10.2010 tarihinde tamamını satış yolu ile davalı eşi Esma’ya temlik ettiği, yine murisin adına kayıtlı 1993 model minibüsü 16.07.2008 tarihinde noterde yapılan satış işlemiyle, S.S. 176 Direcik Köyü Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifindeki hissesini de 17/07/2008 tarihinde davalı eşine devrettiği, murisin 21.982,00-T1

404
Hüseyin KOVAN
Bağkur prim borcunun 27/06/2008 tarihinde kapatıldığı ve aynı gün davalının babası Cengiz’in bankadan 18.750-TL miktarında kredi aldı­ğı, muris ile davalının 17/05/2008 tarihinde evlendikleri, murisin 20/06/2012 tarihinde ölümü üzerine davalı eşi ile birlikte ilk evliliğin­den olma davacı çocuklarının mirasçı oldukları anlaşılmaktadır.

Somut olayda; murise ait minibüs ile taşıyıcılar kooperatifindeki hattın davalıya devir işleminde 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Bir­leştirme Karrının uygulanamayacağı, TBK 19. maddesi (BK. 18) kap­samında değerlendirme yapılabileceği açıktır.

Ne var ki; muris Bekir’in Bağkur prim borçlarının davalının baba­sı tarafından ödendiğinin banka kayıtları ve tanık beyanlarıyla sap­tanması karşısında minibüs ve hattına yönelik isteğin reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir.Reddine.

Davacının çekişme konusu taşınmazla ilgili temyiz itirazlarına ge­lince;

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak miras­çısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğ­rultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış söz­leşmesi de Türk Medeni Kanunu nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanu- nu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu ­nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulun­duğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile ge­çersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin ger­çek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacı-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
405
nın duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağ­lıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delil­lerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değer­lendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yö­renin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nede­ninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadı­ğı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yarar­lanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olay, yukarıda değinilen olgular ve açıklanan ilkeler çerçe­vesinde değerlendirildiğinde, her ne kadar davalı, altınlarını satarak çekişme konusu taşınmazı satın aldığını savunmuş ise de bu savun­manın kanıtlanamadığı, toplanan delillerden ve tüm dosya içeriğinden çekişme konusu 2747 parsel sayılı taşınmazını murisin, ilk eşinden olma davacı çocuklarından mal kaçırma amacıyla davalıya temlik etti­ği sonucuna varılmaktadır.

Hâl böyle olunca, 2747 parsel sayılı taşınmaz bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile red­dine karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacıların temyiz itirazları değinilen yönüyle yerindedir. Kabu­lü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan pe­şin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.05.04.2018 tarih 2015/9174 Esas 2018/8751 Karar”

SORU – 52
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL DAVASINDA DAVANIN KABULÜNE KARAR
VERİLMİŞ VE BU KARARIN KESİNLEŞMİŞ OLMASI HALİNDE BİR
BAŞKA MİRASÇI TARAFINDAN AYNI PARSEL HAKKINDA YENİ BİR
DAVA AÇILIR İSE MAHKEME NASIL BİR YARGILAMA YAPIP, ESAS
HAKKINDA NE TÜR BİR KARAR VERECEKTİR?

Bilindiği üzere mirasçılardan her birisi kendi miras payı yönünden muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tesçil davası açabilmektedirler.

Bir mirasçının böyle bir dava açması ve kabul ile sonuçlanması ve kararın kesinleşmesi halinde aynı parsel yönünden diğer mirasçı veya mirasçıların daha sonra ayrı bir dava açmaları halinde, mahkemenin muris muvazaası koşullarının oluşup oluşmadığı yönünden bir inceleme ve araştırma yapmasına gerek yoktur. Çünkü aynı parsel hakkında daha önce açılan dava ile anılan parseli murisin diğer mirasçılardan mal ka­çırma kastı ile temlik ettiği sübut bulmuş olup bu karar kesinleşmiştir. Kesinleşen bu mahkeme kararı diğer mirasçı veya mirasçılar yönünden de güçlü delil teşkil etmektedir. Kesinleşmiş bu karar ile anılan parsel yönünden murisin iradesi ortaya çıkmış olmakla bu husus açıklığa ka­vuştuğundan muris muvazaası koşullarının oluşup oluşmadığının araş­tırılmasına gerek yoktur .Aradan uzun zaman geçmemiş ise keşfe dahi gitmeksizin, daha önce rapor veren bilirkişilerden taşınmazın dava tarihi itibari ile değeri yönünden bir ek rapor alınmak sureti ile davanın kabu­lü yönünde yeni bir hüküm kurmak mümkün olacaktır.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar veki­li tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelen­di, Tetkik Hakimi Hande B.’nun raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı ora­nında tapu iptal ve tescil olmadığı takdirde bedel istemine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakanları Ali Ç.’un maliki olduğu 4718 ve 562 par­sel sayılı taşınmazları mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalı Özcana devrettiğini, davalı ÖzcanTn dava konusu taşınmazı muvazaalı olarak diğer davalı Müşerref’e temlik ettiğini ileri sürerek dava konusu

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
407
taşınmazların tapusunun iptali ile miras payları oranında adlarına tesci­line olmadığı takdirde bedelinin davalı Özcan’dan tahsiline karar veril­mesini istemişlerdir.

Davalılar, davalı Özcan’ın dava konusu taşınmalardaki 7/8 payını bağış suretiyle diğer davalı Müşerref’e devrettiğini, davalı Müşerref’in iyi niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, muris muvazaası olgusunun kesinleşmiş mahkeme ilamı ile sabit olduğu ve davalı Müşerrefin iyiniyetli olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, diğer mirasçı Lilüfer tarafından açılan Çivril Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/71 Esas, 2010/49 Karar sayılı ilamıyla muvazaa olgusunun saptandığı ve davalı Müşerrefin ise Öz- can’ın kızı olduğu dolayısıyla durumu bilen veya bilmesi gereken ko­numunda olup iyiniyetli sayılamayacağı, TMK’nun 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı gözetilerek tapu iptal ve tescil isteğinin kabul edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalı­ların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde olmadığından reddine.

Davalıların öteki temyiz itirazlarına gelince;

Mirasbırakan Ali C.’un 29.08.2002 tarihinde öldüğü, geride eşi Paki­ze, davacı kızları Zeynep ve Raziye, dava dışı kızı Lilüfer, torunları Tah­sin, Müzeyyen, Mehmet Emin, Irza ile davalı oğlu ÖzcanTn mirasçı ola­rak kaldıkları, davalı Müşerrefin ÖzcanTn kızı olduğu, mirasbırakanın maliki olduğu 4718 ve 562 parsel sayılı taşınmazları 11.08.1998 tarihinde davalı Özcan’a satış suretiyle, davalı ÖzcanTn da taşınmazlardaki 7/8 payını 22.08.2013 tarihinde davalı Müşerrefe bağış suretiyle devrettiği, Çivril Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/71 Esas, 2010/49 Karar sayılı dosyasında dava dışı mirasçı Lilüfer KorkmazTn açtığı muris muvaza­asına dayalı tapu iptal ve tescil istemli aynı taşınmazlara ilişkin dava­nın kabul edildiği ve kararın derecatten geçerek 01/02/2011 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297/2. maddesi uyarınca, hüküm sonucu kısmında; istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerektiği ve hakimin doğru sicil oluşturma görevi gözetile­rek her bir taşınmaz bakımından usul hükümleri uyarınca infazda te­reddüt yaratmayacak biçimde hüküm oluşturulması gerekmektedir.

408
Hüseyin KOVAN
Ne var ki, dosyaya sunulan 20.04.2015 tarihli bilirkişi raporunda da­va konusu taşınmazların 3402 sayılı Yasa’nın 22/a maddesi uyarınca ya­pılan yenileme çalışmaları ile parsel numaralarının değiştiği ancak mah­kemece eski parsel numaraları üzerinden hüküm kurulduğu anlaşılmak­tadır.

Anılan bu husus; doğru sicil oluşturma ilkesinin bir sonucu olup do­lu pafta ilkesine aykırı düşmektedir. Öte yandan devletin sicil oluştur­madan kaynaklanan görevi ve kamu düzeniyle ilgili olduğundan re’sen gözetilmesi gerekeceği de kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca; mahkemece ada ve parsel numaraları değişen ye­ni parseller üzerinden hüküm kurulması gerekirken infazı mümkün ol­mayacak şekilde sayfası kapatılan eski parsel numaraları üzerinden ka­rar verilmesi doğru olmadığı gibi, hükümde davacılar adına miras pay­ları oranında iptal ve tescile karar verildiği halde hangi veraset ilamının hükme dayanak gösterildiğinin veya davacıların miras paylarının açıkça yazılmaması ayrıca kalan payın kayıt maliki üzerinde bırakılmasına ka­rar verilmemesi de doğru değildir.

Kabule göre ise; dava paya ilişkin açıldığı halde keşfen belirlenen ve harcı ikmal edilen dava değerinin davacıların miras payına isabet eden miktarı üzerinden davada vekille temsil edilen davacılar yararına avukat­lık ücreti tayin ve takdir edilmesi gerekirken taşınmazın tamammın değeri üzerinden fazla harç ve vekâlet ücretine hükmedilmesi de isabetsizdir.

Davalıların değinilen yönler itibariyle yerinde bulunan temyiz iti­razlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yol­laması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASI­NA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle ka­rar verildi.

“l.HD.26.09.2018 tarih 2015/16216 Esas 2018/12847 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları Saime M.’nin maliki olduğu 188 parsel sayılı taşınmazdaki 13 nolu bağımsız bölümü, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla davalı oğluna satış suretiyle muvazaalı temlik ettiğini ileri süre­rek, miras payları oranında tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.

Davalı, iddiaların yersiz olduğunu bildirip, davanın reddini savun­muştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
409
Mahkemece, iddiaların kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın red­dine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S. A.un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelen­di, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 188 parsel sa­yılı taşınmazınl3 nolu bağımsız bölümünün tarafların miras bırakanı Saime M.tarafmdan 29.12.1993 tarihli akit ile davalı oğlu Osman’a satış suretiyle devredildiği, davacılarında, temliki işlemin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı yapıldığını ileri sürerek, eldeki davayı aç­tıkları anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706., Borçlar Kanunun 213. ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top-

410
Hüseyin KOVAN
lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenek­leri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan, miras bırakan tarafından sağlığında hak dengesini gö­zeten, kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir pay­laştırma yapılmışsa, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.

Somut olaya gelince; dava dışı mirasçılar tarafından aynı taşın­mazla ilgili olarak açılan Kadıköy 6. A.H.M.nin 1998/213 esas 1999/608 karar sayılı dosyasında, temliki işlemin bedelsiz ve muvazaalı olduğu saptanmış, ancak temlikin bağış amacıyla yapıldığı gerekçesiyle iptal tescil yerine tenkis isteği yönünden hüküm kurulmuştur. Bu kararın davacılar tarafından temyiz edilmemesi, sadece davalı tarafından tem­yiz edilmiş olması nedeniyle hüküm onanarak kesinleşmiştir.

O halde, anılan ilamın eldeki dava bakımından, bir başka ifade ile temliki işlemin muvazaalı olduğu yönünden güçlü delil teşkil ede­ceği gözetilerek, dosyada toplanan deliller ve yukarıda değinilen ilke­ler ile anılan dava dosyası birlikte değerlendirildiğinde, temliki işle­min mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş ol­ması doğru değildir.

Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıkla­nan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMA­SINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.31.03.2011 tarih 2011/1973 Esas 2011/3743 Karar”
SORU – 53
MURİSE AİT TAPUSUZ TAŞINMAZ, MURİS TARAFINDAN,
KADASTRO TESPİTİNDEN ÖNCE OĞLUNA SATIP ZİLYETLİĞİNİ

OĞLUNA DEVİR ETSE KADASTRO TESPİTİ SIRASINDA BU
TAŞINMAZ MURİS İN OĞLU ADINA TESPİT GÖREREK TAPULU

HALE GELMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL
NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarih ¥2 sayılı içtihadı birleş­tirme kararıdır.

Bu içtihadı birleştirme kararına göre muris tapuda kendisine adına kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,gerçek düşüncesi bağışlama olmasına rağmen tapuda satış şeklinde göstererek temlik işlemini gerçekleştirmekte olup, satış işlemi murisin gerçek dü­şüncesi olmadığından bağışlamada tapuya kayıtlı olan taşınmazların bağışlanması resmi olarak yapılması gerektiğinden şekil şartı noksanlığı nedeni ile geçersiz olmaktadır.

İçtihadı Birleştirme Kararları, konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcıdır,yorum yolu genişletilmesi benzer olaylara da teşmil edilmesi hu­kuken mümkün değildir.

Tapusuz taşınmazlarda bu nedenle muris muvazaasından bahsedi­lemez, olayımızda muris tapusuz bir taşınmazını oğluna satmış ve zil­yetliği devretmiş olmakla,işlem tamamlanmış ve kadastro tespiti sırasın­da bu yer oğlu adına tespit görerek tapulu hale dönüşmüş olup ilk ola­rak çap h taşınmaz haline geldiğinden muris muvazaasından bahsedile- meyecektir, koşulların varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygu­lanması mümkün olabilecektir

Davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Ha­kimi Fatma H.’nin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşü­lüp düşünüldü;

Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, miras bırakan Ali D.’nın kay den maliki olduğu on parça taşınmazı mirasçılardan mal kaçırma amacıyla muvazaalı olarak davalı-

412
Hüseyin KOVAN
lara temlik ettiğini ileri sürerek, miras payı oranında tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlardır. Emine A. ’da aynı yöndeki iddialarla davaya katılmıştır.

Davalılar, iddiaların asılsız, satışların gerçek ve bedelli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davalılara yapılan temliklerin mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği, toplanan tüm deliller, eksiğin tamamlatılması yoluyla getirtilen belgelerden; miras bırakan Ali D.nın 22.05.2011 tarihinde öldü­ğü, geride çocukları olan davacılar, katılan davacı ve davalılardan Mevlüt ve Osman N.’nin kaldıkları, murisin 390 ada 19, 391 ada 3 parsel sayılı taşınmazlarını 27.04.2006 tarihinde Veysel Ç.’ya (Mevlüt D.’nın dünürü) satış yoluyla temlik ettiği, Veysel’inde 03.05.2007 tarihinde Mevlüt D.’ya sattığı, murisin 414 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazlarını 16.04.2003 tarihinde Mevlüt Karagöl’e satış yoluyla temlik ettiği, onunda 18.04.2003 tarihinde Mevlüt D.’ya sattığı, Mevlüt’ünde 25.04.2011 tari­hinde Gülhanım D.’ya(Osman Nuri D.’nın eşi) sattığı, murisin 415 ada 23 parsel sayılı taşınmazını 27.04.2006 tarihinde Veysel Ç.ya satış yoluyla temlik ettiği, 1993 yılında yapılan kadastro sırasında 415 ada 26 parsel sayılı taşınmazın vergi kaydı uygulanarak Ali D.’nın 1973 yılında oğlu Mevlüt’e bağışlayıp zilyetliğini devrettiğinden sözedilerek Mevlüt D. adına tespit ve tescil edildiği, yine 415 ada 38, 391 ada 8 ve 9 parsellerin kadastro sırasında; Aralık 1959 tarih 18 nolu tapu ile 1/8 payın maliki olan muris Ali D.’nın payını 1980 yılında Feyzi, Osman ve Mevlüt’e hari­cen sattığı ve teslim ettiğinden söz edilerek 391 ada 9 ve 415 ada 38 par­sellerin Mevlüt D.,391 ada 8 parselin ise Osman N. D.adına tespit edil­dikleri, tespitlerin itirazsız kesinleştiği, 415 ada 130 parsel sayılı taşınma­zın Hazine adına tapuda kayıtlı iken 02.03.1998 tarihinde satış yoluyla muris Ali D.’ya geçtiği, onunda 04.03.1998 tarihinde Gülhanım D.ya sat­tığı anlaşılmakta

1-     Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle miras bırakan tarafından 390 ada 19, 391 ada 3, 414 ada 1, 2 ve 415 ada 23 parsel sayılı taşınmazların mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak temlik edildiği, davalı Gülhanım Durma’nın murisin oğlu Osman N.D.nın eşi olduğundan 414 ada 1 ve 2 parsellerin

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
413
muris tarafından muvazaalı devredildiğini bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu, 4721 sayılı TMK’nin 1023.maddesinin koruyu­culuğundan yararlanamayacağı gözetilmek suretiyle yazılı şekilde karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Dava­lılar Veysel Ç. Mevlüt D. ve Gülhanım D.’nın bu yönlere değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Ne var ki; davanın paya ilişkin açıldığı, dava dilekçesinde dava de­ğeri 10.000,00TL olarak gösterildiği, bilirkişi incelemesiyle belirlenen de­ğer üzerinden eksik harç tamamlatılmadığından 10.000,00TL üzerinden davacılar yararına vekalet ücreti takdir edilmesi ve bilirkişi incelemesiyle belirlenen değer üzerinden davacıların payları gözetilerek harç alınması gerekirken mahkemece bu kurala uyulmayarak fazla vekalet ücreti tak­dir edilmesi ve harç alınması, yine dava paya yönelik açıldığı halde mahkemece 6100 sayılı HMK’nun 26.(HUMK’ nun 74.) maddesi hükmü göz ardı edilerek istek dışına çıkılmak suretiyle taşınmazların tapu kayıt­larının tamamen iptal edilip tüm mirasçılar adlarma tescile karar veril­mesi doğru değildir.

2-Davalılar Mevlüt D.ve Osman Nuri D.nın 391 ada 8, 391 ada 9, 415 ada 26, 415 ada 38 parsellere ilişkin temyiz itirazları yönünden; Davacılar dava dilekçesinde; muris tarafından yapılan temlik işlemlerinin mirasçı­lardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptal ve tescil isteğiyle eldeki davayı açmışlardır.

Hemen belirtilmelidir ki; kaynağını 6098 sayılı Türk Borçlar Kanu­nu’nun 19.maddesinden alan ve muris muvazaasının hukuksal dayana­ğını teşkil eden 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında “Bir kimsenin, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil me­muru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun ger­çekleşmesi halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin danışıklık (muvazaalı) olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri ve bu dava hakkı­nın, geçerli sözleşmeler için söz konusu olan TMK’nun 565 ve 558. mad­delerinin sağladığı haklara etkili olmayacağı” hükme bağlanmıştır.

Görüldüğü üzere, butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki ta­sarruflarının iptaline imkan tanıyan bu tevhidi içtihat kararının uygula­nabilmesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu

414
Hüseyin KOVAN
malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda iradesini satış doğrultusunda açıklaması ya da H.G.K’nun 19.06.1996 gün ve 1996/1-336 Esas, 1996/493 Karar; 29.11.2006 gün 2006/1-734 Esas, 2006/761 Karar ve 16.06.2010 gün 2010/1-282 Esas – 2010/323 Karar sayılı kararlarında da açıklandığı gibi eşdeğer sonuç do­ğuran Kadastro Kanununun 12/B-a maddesi uyarınca kadastro teknisye­ni huzurunda bu doğrultuda beyanda bulunması gerekir. Tapusuz ta­şınmazlardaki zilyetliğin devrinden ibaret olan sözleşmeler hiçbir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir ve bu tür sözleşmeler hakkında 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama ola­nağı yoktur.

Somut olayda 1993 yılında yapılan kadastro sırasında 415 ada 26 parsel sayılı taşınmazın vergi kaydı uygulanarak Ali D.’nın 1973 yılında oğlu Mevlüt’e bağışlayıp zilyetliğini devrettiğinden söz edilerek Mevlüt D. adına tespit ve tescil edildiği, yine 415 ada 38, 391 ada 8 ve 9 parselle­rin kadastro sırasında; Aralık 1959 tarih 18 nolu tapu ile 1/8 payın maliki olan muris Ali D.’nın payını 1980 yılında Osman, Mevlüt ve dava dışı Fevzi’ye haricen sattığı ve teslim ettiğinden söz edilerek tapu dışı satışa istinaden 391 ada 9 ve 415 ada 38 parsellerin Mevlüt D. 391 ada 8 parse­lin ise Osman D. adına tespit edildikleri ve tespitlerin itirazsız kesinleşe­rek çap kayıtları oluştuğuna göre 415 ada 26 parsel muris adına tapuda kayıtlı olmadığından, 415 ada 38, 391 ada 8 ve 9 parseller murisin tapulu malı ise de tapu memuru veya kadastro teknisyeni huzurunda iradesini satış doğrultusunda açıklamayıp haricen satış yaptığından 01/04/1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunma­maktadır. O halde davacılar ve katılan davacının anılan parsellere ilişkin iptal tescil davalarının reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı de­ğerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

3-Davah Gülhanım D. 415 ada 130 parsel sayılı taşınmaza yönelik temyiz itirazlarına gelince; Anılan taşınmaz Hazine adına tapuda kayıtlı iken 02.03.1998 tarihinde muris Ali D. tarafından satın alınmış, 04.03.1998 tarihinde de Gülhanım D.’ya satış yoluyla devredilmiştir. Gülhanım Durma yargılamanın tüm aşamalarında; taşınmazın Hâzine­den satın alındığını, satış bedelinin kendisi tarafından ödendiğini, bu sebeple murisin ihaleden sonra kendisine devrettiğini iddia etmiştir. Mahkemeye sunduğu tanık listesinde Yaşar B. Fevzi D.ve İsa A.’ın isim­lerini bildirmiş, duruşmada ise Yaşar B. ve Ali D.’in dinlenmesini iste­miştir. Davacılarda tanık listesi verdikleri halde mahkemece sadece Ali

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
415
D.ve davacılar tanığı Ahmet B. dinlenmiş, onlarında 415 ada 130 parsel hakkındaki bilgi ve görgüleri alınmamıştır. O halde bozma öncesinde isimleri bildirilen taraf tanıkları dinlenip temlikin mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı muvazaalı yapılıp yapılmadığının belirlenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yetinilip yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.

Davalıların temyiz itirazının kabulü ile hükmün açıklanan nedenle­re hasren (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesine göre) HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesi oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.17.02.2015 tarih 2015/338 Esas 2015/2240 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil ve tenkis davası sonun­da, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar dava­lı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 09.02.2016 Salı günü için yapı­lan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Aytaç S.geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilenler vekili Avukat gelmedi yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Senem A. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil mümkün olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak miras bırakanları İbrahim Ö.nin kızlarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 102 ada 57 parsel ve 108 ada 4 parsel sayılı taşınmazlarını davalı oğluna satış göstererek devrettiğini, 102 ada 12 parsel ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazlarını da kadastro tespiti sırasında yine diğer mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla dava­lı oğlu Veli adına tespit yaptırdığını ileri sürüp miras payları oranında iptal-tescil olmazsa tenkis istemişlerdir.

Davalı, 102 ada 12 parsel ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazların kadastro tespiti ile adına tescil edildiğini, kadastro tespitine itiraz zaman aşımı süresinin geçtiğini, diğer taşınmazlar yönünden de satışların ger­çek olduğunu, miras bırakanın iki parça taşınmazı daha bulunduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur.

416
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı İbrahim Ö/nin 06.01.2010 tarihinde dul ve çocuklu olarak öldüğü, geriye mirasçı olarak davacı kızları Sabır ve Güllüzar ile davalı oğlu Veli’yi bı­raktığı, başka mirasçısının bulunmadığı, çekişme konusu 108 ada 4 par­sel sayılı zeytinlik vasıflı taşınmazın tamamı miras bırakan adına kayıtlı iken 29.06.2000 tarihli akitle davalı oğluna satış yoluyla temlik ettiği, yi­ne 102 ada 57 parsel sayılı zeytinlik vasıflı taşınmazın tamamı miras bı­rakan adına kayıtlı iken 06.02.2006 tarihinde davalıya satış suretiyle dev­rettiği, dava konusu 102 ada 12 parsel sayılı taşınmazın ise miras bıraka­nın zilyet ve tasarrufunda iken 1993’de kayıtsız ve şartsız davalıya hibe ederek zilyetliğini devretmesi nedeni ile 29.01.1997 tarihinde kadastroca davalı adına tespit ve tescil edildiği, yine 110 ada 1 parsel sayılı taşınma- zm senetsizden, 20 seneyi aşkın süredir davalının zilyet ve tasarrufunda olması nedeniyle 29.01.1997 tarihinde kadastroca davalı adına tespit edildiği her iki taşınmazın tespit tutanağında tahdit ve tespite muvafakat ettiğine dair miras bırakanın imzasının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Mahkemece, 108 ada 4 ve 102 ada 57 parsel sayılı taşınmazların mu­ris tarafından davalı Veliye yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu benimsenerek satış yoluyla devredilen ta­şınmazlar bakımından davanın kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince;

Dava konusu 102 ada 12 parsel sayılı taşınmaz murisin zilyetliğinde iken 1993 yılında koşulsuz bağışlandığından davalı adına senetsizden tespit edildiği, yine 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazın ise 20 seneyi aşkın süredir davalının zilyet ve tasarrufu altında olması nedeniyle senetsiz­den davalı adına tespit yapıldığı görülmektedir.

Hemen belirtilmelidir ki; çekişme konusu 102 ada 12 ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazların öncesinde tapusuz ve miras bırakana ait ol­duğu, onun tarafından bağışlanması ve davalının zilyetliği sebebiyle ka­dastro tespitinin davalı adına yapılarak kesinleşmesi ile çap kaydının oluştuğu sabittir. Muris tarafından yapılan tasarruf, mülkiyeti davalıya geçiren işlemlerden ise de böylesi bir durumda 1.4.1974 tarihli ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yerinin bulunmadığı ve muris

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
417
muvazaasına ilişkin iddianın dinlenemeyeceği, koşularının varlığı halin­de Türk Medeni Kanunu’nun 560 ila 571. maddelerinde öngörülen tenkis davasına konu edilebileceği açıktır.

Hâl böyle olunca; mahkemece, 102 ada 12 ve 110 ada 1 parsel sayılı taşınmazlar bakımından davacıların tenkis isteği de bulunduğu gözetile­rek tenkis yönünden araştırma ve inceleme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Davalının bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yol­laması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASI­NA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 25.12.2015 tari­hinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen­lerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.09.02.2016 tarih 2014/6925 Esas 2016/1400 Karar”

SORU – 54
MURİS SAĞLIĞINDA MİRASÇILARDAN BİRİSİ ADINA
BANKAYA PARA YATIRSA LEHİNE PARA YATIRILAN MİRASÇI
ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bu soruya da olumsuz cevap vermek gerekecektir. Bir başka deyişle böyle bir durumda muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal da­vası açılamaz. Açılması halinde dava red ile sonuçlanacaktır.

Muris muvazaasına dayalı tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4. 1974 tarih 14 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı olup,muris adına kayıtlı olan bir taşınmazın diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile gerçekte amacı bağışlamak iken diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye satış şeklinde temlik edilmesi halinde açılabilecektir.

Murisin iradesi ile yaptığı işlem bir birini teyid etmediğinden,satış işlemi tarafların iradesini yansıtmadığından bağışlama işlemi ise tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekilde yapılması gerektiğinden şekil eksikliği nedeni ile geçersiz olmaktadır. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağlayıcıdır. Yorum yolu genişletilme­si,kıyas yolu ile başka veya benzer olaylara uygulanması hukuken mümkün değildir. Sadece İçtihadı Birleştirme Kararında geçen konu ve olaylara uygulanabilir.

Anılan içtihadı birleştirme kararının uygulanabilmesi için her şey­den önce muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmaz olması gerekir…………………………………………….. para menkul hükmünde olmakla zilyetliği devir etmekle bağış işlemi de ta­mamlanacağından,muris muvazaasından bahsetmek mümkün değildir koşulların varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması söz konusu olabilir.

Taraflar arasındaki “satışın iptali ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 5. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 18.04.2006 gün ve 2005/327 E- 2006/121 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 26.03.2007 gün ve 2007/1792-3875 sayılı ilamı ile; (…Davacılar, murisleri Yılmaz’ın bankadaki parasının yarısını davalı Ya­şar ile müşterek hesaba dönüştürdüğünü, ayrıca otomobilini de diğer davalıya muvazaalı olarak sattığını ileri sürerek muvazaalı yapılan bu işlemin iptali ile devredilen bankadaki paraların tahsilini talep etmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
419
Davalılar, davanın reddini istemişlerdir. Mahkemece, davanın red­dine karar verilmiştir.

Davacılar muris muvazaasına dayanarak istemde bulunmuşlardır. Şu durumda yapılan işlemlerde muvazaa olup olmadığı araştırılıp sonu­cuna göre bir karar vermek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın redde­dilmiş olması doğru görülmemiş bu nedenle hükmün bozulması gerek­miştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muris tarafından davalılardan Bahadır A.’a yapılan otomobil satış işleminin iptali ile, diğer davalı Yaşar D.tarafından çekilen paradan davacının miras payına düşen kısmın tahsili istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; müvekkilleri ile davalılardan Yaşar D.’n ortak mi­ras bırakanı Yılmaz M. D.e ait Finansbank Erenköy ve Yapı Kredi Ban­kası Erenköy Uydu Şubelerinde bulunan Dolar ve YTL münferit hesap­larının kapatılarak aynı gün davalı eş Yaşar D.Te birlikte müşterek hesa­ba dönüştürülmek suretiyle muvazaalı işlem yapıldığını; öte yandan, muris Yılmaz M. D.’in …. 678 plaka sayılı 1974 model otomobilini Kadı­köy 3. Noterliğinde yapılan 19.8.2004 tarihli sözleşme ile muvazaalı ola­rak davalı Yaşar D.in önceki eşinden olma oğlu diğer davalı Bahadır A.’a sembolik bir bedelle sattığını; her iki işlemde de gerçek amacın açıkça mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu ileri sürerek, davalı eş Yaşar D. tarafından bankalardan çekilmiş bulunan paraların 72 sinin yasal faizi ile birlikte adı geçen davalıdan tahsiline, 34…………………………………………………………………………….. plaka sayılı otomobilin diğer davalı Bahadır A.t’a satışına dair 19.8.2004 tarih ve 13775 Yevmiye nu­maralı satış sözleşmesinin iptali ile 72 payının davacılar adına Trafik Sici­line tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili; menkul hükmünde bulunan bankadaki mevduat hesabı ile ilgili olarak muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılarak dava açılamayacağını, dava dilekçesinde ileri sürülen bir kısım banka hesaplarının muris tarafından kapatılmış olup müvekkili Yaşar D.le ilgi­sinin bulunmadığını, dava konusu diğer banka hesaplarının da murisle müvekkilinin müşterek hesabı olduğunu ve murisin kendi payına düşen miktarları müvekkiline bağışladığını, müvekkili Bahadır A. ile muris arasında yapılan otomobil satışının ise gerçek bir satış olduğunu, aracın

420
Hüseyin KOVAN
satımına ilişkin sözleşme geçersiz olsa dahi otomobilin bağışlanmasına ilişkin bulunan gizli sözleşme şekil şartına bağlı olmadığından muris muvazaası nedeniyle kaydın iptalinin istenemeyeceğini savunarak, da­vanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin “davacıların, muris muvazaası hukuksal nedenine da­yalı olarak dava açamayacakları, ancak tasarrufun iptali veya tenkis da­vası açmaları gerektiği” gerekçesiyle ” davanın reddine” dair verdiği karar, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahke­mece, “murisin bankadaki parasını davalı eşine bağışladığı, 34……………………………………………………………………………………………….. plakalı aracın ise yine muris tarafından davalı Bahadır A.’a satış gibi gösteril­mekle beraber bağışlandığı, esasen bu yönün taraflarca da kabul edildiği, menkul niteliğindeki paranın ve aracın bağışlanmasına dair sözleşme resmi şekle tabi olmadığından geçerli bulunduğu, bu itibarla yapılan iş­lemlerin muvazaalı olup olmadığının araştırılmasının gerekmediği” ge­rekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle uyuşmazlık; davacıların, murise ait otomobilin ve banka hesaplarında bulunan para­nın, muvazaalı bir şekilde bağış yoluyla davalılara devir ve teslim olun­duğu iddiasıyla bu işlemlerin iptalini talep edip edemeyecekleri, mah­kemece muvazaa iddiasının araştırılmasının gerekip gerekmediği nokta­larında toplanmaktadır.

İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde ta­nımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Borçlar Kanunu’nun 18. mad­desinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını giz­lemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak, onların haki­ki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır” hükmüne yer verilmiştir.

O halde muvazaa; tarafların üçünü kişileri aldatmak amacı ile ve fa­kat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç do­ğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bu­lunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.

Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
421
nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraf­lar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurul­duğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.

Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığmdan, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Mu­vazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, ta­rafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.

Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşte­ki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte ger­çekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklan­dığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır.

Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların ger­çek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir.

Nitekim bu ilke, 7.10.1953 gün ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığın irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargı­tay İçtihadı Birleştirme Kararanda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulundu­ğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.

Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söy­leyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükmen teslim ile bağışlama yapılabile­ceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim Borçlar Kanununun 237/1. maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir şeyi bağışlanana teslim etmesiyle vücut bulur.” Hükmünü amirdir.

422
Hüseyin KOVAN
Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızm elden ba- ğışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, da­va konusu otomobil ve para da olduğu gibi hukuken taşınır eşya niteli­ğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz ola­rak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir.

Sonuç olarak; temyize konu davada, miras bırakan Yılmaz M.D.’in banka hesaplarındaki münferit hesabı müşterek hesaba çevirerek davalı eş Yaşar D. tarafından çekilmesine muvafakat etmesi karşılıksız kazan­dırma niteliğinde olup, murisin davalı Bahadır A. ile otomobilin satışına dair yaptığı sözleşmenin gerçekte bağışlama olarak yapıldığı iddia ve kabul edilmiştir. Az yukarıda ifade edildiği gibi, her iki hukuki işlemin konusu olan otomobil ve para üzerindeki zilyetlikten ibaret olan hakkın devri hususuna ilişkin gizli bağış sözleşmesi, hiçbir şekil şartına bağlı olmadığından geçerlidir.

O halde; davacıların, hukuken taşınır eşya niteliğinde bulunan otomobil ve paranın muvazaalı bir şekilde bağış yoluyla davalı tarafa zilyetliğin devir ve teslim olunduğuna ilişkin işlemlerin iptalini isteme­si olanaklı değildir. İptali istenen işlemler geçerli olduğuna ve davacı taraf ancak koşullan gerçekleşirse tenkis isteyebileceğine göre, bu da­vada muvazaa iddiasının araştırılmasına lüzum bulunmadığı açıktır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemenin, isabetli teşhis ve değerlen­dirme sonucu dava konusu olan otomobil ve paranın muris tarafından davalılara bağışlanmasına dair gizli işlemin geçerli olduğu ve bu nedenle davacıların muvazaa iddiasına dair araştırılması gereken bir yön bulun­madığı gerekçesiyle davanın reddine dair verdiği direnme kararı usul ve yasaya uygundur. Bu nedenle direnme kararı onanmalıdır.

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam har­cı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına oy çok­luğu ile karar verildi.

“HGK.28.05.2008 t arih200814-399 Esas 2008/408 Karar”

SORU – 55
MURİS TEMLİK ETTİĞİ BİR TAŞINMAZ HAKKINDA,
DAHA SONRA SAĞLIĞINDA TEMLİK ETTİĞİ KİŞİYE KARŞI
O TEMLİKİN HATA VEYA HİLE İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE
TAPU İPTAL DAVASI AÇMIŞ İSE, KİŞİ ÖLDÜKTEN SONRA
MİRASÇILAR BU TEMLİKİN MUVAZAALI OLDUĞU İDDİASI İLE
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?

Yüksek Yargıtay bu soruya da olumsuz cevap vermektedir. Böyle bir durumda muris sağlığında,bu işlemin yani temlikin hile ile yapıldı­ğını ileri sürerek dava açmış ise muris muvazaasından bahsedilemez demektedir.

Yargı tay imiz;

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tesçil davalarında,murisin taşınmazı temlik ettiği kişiye karşı temlik­ten sonra iradesinin fesada uğratıldığı,hile ile temlik işleminin gerçekleş­tirildiği iddiası ile dava açması halinde, ve murisin böyle bir dava açma­sına rağmen yargılama sırasında bu davadan feragat etmesi halinde;

” Murisin açtığı dava ile temlikteki iradesinin bozulduğunu açıkça ortaya koyduğundan yapılan temlikin muvazaalı olduğunu söyleyebil­me olanağı yoktur” demektedir.(4.HD.08.12.2004 tarih 2004/12746 Esas 2004/13483 Karar ”

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarında hiç şüphesiz ki en önemli unsurlardan bir tanesi muri­sin diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile temliki yapmış olması hususudur.

Murisin içsel dünyasına ait olan kastının belirlenmesi kolay bir hu­sus olmayıp, çoğu zaman murisin sağlığında yaptığı işlem ve eylemler değerlendirilmek sureti ile murisin kastı belirlenmeye çalışılmaktadır. Bunun için de murisin mal satmaya ihtiyacı olup olmadığı,muris ile ta­şınmazın temlik edildiği kişi arısındaki beşeri ilişkiler murisin temlik ettiği taşınmazın satış senedinde gösterilen değeri ile gerçek değeri ara­sında fahiş fark bulunup bulunmadığı,eğer muris taşınmazı ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereğince temlik etmiş ise temlik edilen taşın­mazın murisin toplam mal varlığına oranının makul seviyede kalıp kal­madığı, temlik edilen taşınmazın değeri ile bakım borçlusunun değeri

424
Hüseyin KOVAN
arasında aşırı nisbetsizlik bulunup bulunmadığı gibi hususlar değerlen­dirilmek sureti ile murisin iradesinin ve kastının diğer mirasçılardan mal kaçırma olup olmadığı hususu değerlendirilmektedir.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tesçil davalarında,murisin taşınmazı temlik ettiği kişiye karşı temlik­ten sonra iradesinin fesada uğratıldığı,hile ile temlik işleminin gerçekleş­tirildiği iddiası ile dava açması halinde, murisin böyle bir dava açmasına rağmen yargılama sırasında bu davadan feragat etmesi halinde ” Muri­sin açtığı dava ile temlikteki iradesinin bozulduğunu açıkça ortaya koy­duğundan yapılan temlikin muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur ” demektedir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tara­fından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tet­kik Hakimi H.F.D.in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görü­şülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, miras bırakan tarafından dava dışı torunu Ömer’e ya­pılan temlik ile sonraki temliklerin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı ol­duğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacıların miras bırakanı Ali’nin 24.12.2011 tarihinde öldüğü, miras bırakanın maliki olduğu 4963 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 129/322 payını torunu olan dava dışı Ömer’e 01.03.1999 tarihinde satış suretiyle temlik ettiği, anılan payın 03.07.2008 tarihinde dava dışı Kasım A. ‘a, onun tarafından da 15.02.2012 tarihinde davalı Kahrimen İ.’e satış suretiyle devredildiği, davacıların, yapılan temliklerin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, sonraki temliklerin de açılacak davaları sonuçsuz bırakmak amacıyla gerçekleşti­rildiğini ileri sürerek eldeki davayı açtıkları, miras bırakanın sağlığında anılan temlik ile ilgili olarak torunu Ömer aleyhine Kırıkkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde 2007/330 Esas, sayılı dava açtığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; 1.4.1974 tarih ve % sayılı İçtihadı Birleştirme Kara­nın sonuç bölümünde; “bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yok­sun bırakmak amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açık­lamış olduğunun gerçekleşmesi halinde” ibaresine yer verilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
425
Hemen belirtilmelidir ki, muvazaa olgusu iradi, hile ise gayri iradi nedenler sonucu ortaya çıkar. Diğer bir anlatımla bir işlemde hileye maruz kaldığını, kandırıldığını ileri süren kişinin, bu hukuki sebeple gerçekleş­tirdiği işlem bakımından bilerek, isteyerek sonuca ulaştığı söylenemez.

Somut olaya gelince, temlikten sonra miras bırakan Ali K. Kırıkkale 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/330 Esas sayılı dosyasında, taşın­mazın temlikinin hileye düşürülerek sağlandığını ileri sürerek torunu Ömer D. aleyhine dava açmış, bilahare davadan feragat etmiştir. Somut olgular yukarıda açıklanan ilkeler ile birlikte değerlendirildiğinde miras bırakanın yaptığı ilk temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı olduğu­nu söyleyebilme imkanı yoktur.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, ya­nılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru de­ğildir.

Davalının temyiz itirazı açıklanan nedenlerle yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, birliğiyle karar verildi.

“l.HD.29.01.2015 tarih 2014/14050 Esas 2015/1550 Karar”

SORU – 56
MURİSİN EVLİ İKEN BİR BAŞKA BAYAN İLE İLİŞKİSİNİ DEVAM
ETTİRMEYE YÖNELİK OLARAK ONA BİR TAŞINMAZ TEMLİK
ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİDE

DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil da­valarının dayanağı 1.4.1974 tarihli % sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır.

İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcıdır. Bir başka deyişle İçtihadı Birleştirme Kararların yorum yolu ile bir başka olaya uygulanması veya genişletilmesi mümkün değildir. Sa­dece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararına özgü olaya uygulanabilir.

Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı, Muris adına kayıtlı bir taşınma­zın,Murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye,gerçekte amacı bağışlamak olmasına karşı tapuda satış göstererek devir ve temlik etmesi halinde uygulanabilecektir.

Burada ise murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak değil, ilişkisini sürdürmeye veya evlenmeyi temine yönelik olduğundan muris bu taşınmazı ilgili kişiye bağış yapmış olmasına karşı tapuda satış gibi işlem yapsa dahi muris muvazaasından bahsedilemeyecektir.

Hiç şüphesiz her olay ayn ayrı değerlendirilmelidir,muris bir adet ta­şınmazını bu amaçla temlik etmesi halinde muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmazken,murisin birçok taşınmazını bu şekilde temlik etmiş olma­sı hali aynı değildir,bu nedenle her somut olayı kendi içinde değerlendirmek ve muvazaa koşullarının bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir.

Yargılamaya hakim olan ilkeler başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 25.maddesi “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

Kanunda belirtilen durumlar dışında hakim kendiliğinden delil top­layamaz.” hükümlerini içermektedir.

Yine aynı yasanın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26.maddesi de “Ha­kim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucunda daha azına karar ve­rebilir.” hükümlerini içermektedir.

Mahkemece davalının cevap ve beyanlarının dikkate alınması gere­kir, davalı muris bana bu taşınmazı birlikteliğimizi sürdürmek için ta-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
427
pudan satış şeklinde temlik etti demesi halinde muris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır .Ancak davalı bu taşınmazı parası ile satın aldığını beyan ediyor ise bu durumda davacının davasını ispat edip etmediği ve davalı beyanları birlikte değerlendirerek karar vermelidir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakan Ahmet A.’ın maliki olduğu 2290 ada 34 parsel sayılı taşınmazı ara malik kullanmak suretiyle evlilik dışı ilişki yaşadığı davalı Sevim’e temlik ettiğini, temlikin mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı olduğunu ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile tescile, aksi takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, satışın gerçek olduğunu belirterek davanın reddini sa­vunmuşlardır.

Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, Dairece;”… Dava­lı tarafa HMK’nun 240. Maddesi gereğince tanıklarını dinletmesi için sü­re verilmesi, usulüne uygun olarak tanıkların dinlenmesi, toplanan ve toplanacak delillerin birlikte değerlendirilmesi hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, usulüne uygun olarak taraf delilleri top- lanmaksızın işin esası bakımından yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir…” gerekçesiyle bozulmuştur.

Mahkemece, bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda temliki mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığı gerekçesiyle davanın ka­bulüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Emre Ü.’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; davalıların yerinde bulunmayan temyiz itirazı­nın reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 8.248.97.-TL. bakiye onama harcının temyiz eden dava­lılardan alınmasına, oybirliğiyle karar verildi.

“l.HD.19.03.2018 tarih 2015/8268 Esas 2018/7847 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü

428
Hüseyin KOVAN
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, miras bırakan babaları Mehmet G.ün 12 ada 23 parsel sayılı taşınmazını mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak birlikte ya­şadığı davalıya satış göstermek suretiyle temlik ettiğini, murisin mal satma­ya ihtiyacının olmadığını, miras haklarının yoksun bırakmaktan ziyade mi­ras bırakanın ikinci evliliğini sürdürmeyi sağlayabilmek amacıyla taşınmazı aktardığını ileri sürerek, tapunun iptali ile mirasçılar adına tescile veya mi­ras payları oranında tescile karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında davacılardan Cengiz G. terekeye temsilci olarak tayin edilmiştir.

Davalı, murisle uzun süre birlikte yaşadıklarını, ayrılmak isteyince iliş­kilerini sürdürebilmek için çekişmeye konu taşınmazı düşük bedelle kendi­sine sattığını, altınlarını bozdurarak sembolik bedelle yeri aldığını, Borçlar Kanunu’nun 65. maddesi hükmü gereğince ahlaka aykırı amaçla verilen şeyin geri istenemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Mehmet G. un 12 ada 23 parsel sayılı taşınmazını 30.12.1993 tarihinde davalıya satış suretiy­le temlik ettiği, 1943 doğumlu olan murisin 06.08.2004 tarihinde ölümü ile geride mirasçı olarak davacı çocukları ile dava dışı mirasçıları Şerife G. Elife A.,Muhsin G., Neslehan K. Halil İbrahim G. Yasin G. Yunus G.Dünyanur G. Fadime G.Havva G. Tuba G.ve Habib G/ün kaldıklan anlaşılmaktadır.

Mahkemece, çekişmeye konu taşınmazın mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalıya temlik edildiği gerekçesi ile davanın kabulü ile tapunun iptaline ve mirasçılar adına miras payları oranında tescile karar verilmiştir

Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muva­zaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırak­mak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşın­mazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanununun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
429
saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince, miras bırakanın başka biri ile evli olmasına rağmen davalı ile birlikte yaşadığı, davalının, miras bırakanın bu ilişkiyi devam ettirmek amacıyla çekişme konusu yeri kendisine verdiğini sa­vunduğu, esasen bu olgunun dava dilekçelerinde açıkça; “Muris Meh­met G.ün mirasçılarını miras haklarından yoksun bırakmaktan ziyade Nimet M.ile ikinci evliliğini sürdürmeyi sağlayabilmek amacıyla davaya konu taşınmazı ona devretmek, bağışlamak gereği duyduğunu” belirten davacıların da kabulünde olduğu açıktır.

O hâlde, miras bırakanın temlikteki gerçek irade ve amacının miras­tan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu söylenemez.

Hâl böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalı vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yol­laması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASI­NA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 31.12.2014 tari­hinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 1.100.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.10.2015 tarih 2014/4432 Esas 2015/12140 Karar”
SORU – 57
MURİSİN TORUNUNA TAŞINMAZ TEMLİK ETMESİ NEDENİ İLE
AÇILAN MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI

TAPU İPTAL TESCİL DAVASINDA, MURİSİN MİRASÇILAR
ARASINDA MAL PAYLAŞTIRMA AMACI İLE BU TEMLİKİ YAPTIĞI

İLERİ SÜRÜLEBİLİR Mİ ?

Yüksek yargıtay 1.Hukuk Dairesinin yerleşmiş içtihatlarına gö­re,muris sağlığında, tüm miras çılan kapsar ve hak dengesini gözetir bi­çimde mal varlığını mirasçıları arasında bir paylaştırma yapmış ise tem­likler şekil şartına uymadan yapılmış olsa dahi murisin iradesi diğer mi­rasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığından muris muvazaasından bahsedilemez ve 1.4.1974 tarih % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uy­gulanması söz konusu olmayacaktır.

Bunun için;

1-Murisin tüm mirasçılar arasında bir paylaştırma yapması

2-Bu paylaştırmanın hak dengesini gözeten ve kabul edilebilir bir paylaştırma olması gerekir.

Murisin çocuğu sağ iken torununa taşınmaz temlik etmesi halinde, torunun mirasçı sıfatı bulunmayacağından, böyle bir durumda murisin mal paylaştırma iradesi ile temlikin gerçekleştirdiğini söyleme imkanı olmadığından,muris muvazaası koşullarının bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir.

Murisin çocuğu ölmüş ve ölen çocuğunun tek mirasçısı da taşınmaz temlik edilen torun ise diğer koşullarında varlığı halinde yani muris,mal varlığını tüm mirasçıları kapsar biçimde ve hak dengesini gözeten ve kabul edilebilir bir paylaştırma yapmış ise bu durumda muris muvazaa­sından bahsetmek mümkün olmayacaktır

Eğer murisin çocuğu yani torunun babası sağ ise torun mirasçı sıfa­tını taşımadığından, mirasçı torunun babası olmakla böyle bir iddianın dinlenmesi mümkün olmayacaktır.

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bodrum 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin davanın red­dine dair verilen 24.11.2011 gün ve 2007/342 E.-2011/529 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 04.07.2012 gün ve 2012/4729 E.-2012/8447 sayılı ilamı ile;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
431
(…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali- tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, paylaştırma savunması benimsenmek suretiyle dava­nın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan İ..Ö..r’in çekiş­me konusu 315 parsel sayılı taşınmazını 25.12.1985 tarihli akitle oğlu Is- met’ten olma torunu davalı İbrahim’e satış suretiyle devrettiği, davalının akit tarihinde yaşının küçük olması nedeniyle anne ve babasının velayeten alımı kabul ettikleri; miras bırakanın 29.3.2006 tarihinde ölü­mü ile mirasçıları olarak davacı kızı Gülser ve dava dışı oğulları İsmet ve Fevzi’nin kaldığı görülmektedir.

Davacı, miras bırakanın yaptığı temlikin mirasçılardan mal kaçır­mak amacıyla gerçekleştirildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

Davalı ise, satış bedelinin anne ve babası tarafından ödendiğini, miras bırakanın başka taşınmaz almak için dava konusu taşınmazı sattığını, de­desinin davacıya ve çocuklarına da taşınmaz aktardığını savunmuştur.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş-

432
Hüseyin KOVAN
turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenek­leri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı,miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadı­ğı,davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme ta­rihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasın­daki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan miras bırakan, sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yap­mışsa, mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanamaya­cağı da kuşkusuzdur.

Somut olayda, gerçekten miras bırakanın 3972 parsel sayılı taşın­mazda davacı Gülser ve çocukları Ayşe Nur ile Selim’e de pay temlik ettiği sabittir. Ne var ki, paylaştırma savunmasının ancak mirasçılar ara­sında dinlenebileceği, davalının İbrahim Ö. mirasçısı olmayıp savunma­sına itibar edilemeyeceği kuşkusuzdur. Davalı bu beyanı ile bedel öde­mediğini zımnen kabul etmiştir. Esasen, toplanan deliller de muvazaa olgusunu desteklemektedir. Dava konusu taşınmazın akit tarihindeki gerçek değeri ile akitteki değeri arasında fahiş fark bulunması, davalının temlik tarihinde 16 yaşında olup alım gücü bulunmaması işlemin danı­şıklı oluğunu göstermektedir.

Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken ya­zılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir.

Davacının temyiz itirazı yerindedir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil istemine ilişkindir.

Davacı vekili, davacının babası ve davalınm dedesi olan miras bıra­kanları ….tarafından 315 parsel sayılı taşınmazın, mirasçılardan mal ka­çırmak amacıyla ve muvazaalı olarak davalı toruna temlik edildiğini,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
433
davalının yaşının küçük olması nedeniyle temlikin anne ve babası aracı­lığıyla yapıldığını, temlik satış olarak gösterilmişse de, gerçekte bağış olduğunu ileri sürerek, miras payı oranında tapu iptal ve tescil istemiştir.

Davalı vekili, satışın gerçek olduğunu, muvazaa bulunmadığını, be­delin anne babası tarafından ödendiğini, miras bırakanın davacı ve ço­cuklarına da taşınmaz temlik ettiğini, mal kaçırma kastı olmadığının bu temlikten de belli olduğunu, murisin taşınmazı daha değerli olan 1021 parsel sayılı taşınmazı almak için sattığını bildirerek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalının muris…………… ekonomik durumunun iyi olduğu, ihtiyacından dolayı taşınmazı satmasını gerektirecek bir durum olmadı­ğı, tanık beyanları ile sabit olduğu ve resmi akit tablolarından da anlaşıl­dığı üzere, muris İ..Ö..in o yıllarda 2/5 hissesi bulunduğu 1021 parsel numaralı taşınmazı izale-i şüyu satış memurluğundan 12.150.000 TL be­delle 10.01.1986 senesinde satın aldığı, dava konusu 315 parsel numaralı taşınmazın tapuda satış tarihinin ise bu ihalenin yapıldığı tarihten daha önce 28.12.1985 tarihi olup tapudaki işlem tarihlerinin tanık beyanlarını doğruladığı, diğer tanıkların da davalının babası Ismet’in bu yeri satın alabilmek için dolmuşunu ve mal varlığını satıp borç aldığı ve oğlu na­mına taşınmazı satın aldığını beyan ettikleri, tanık beyanları ile tapudaki işlem tarihlerinin birbirlerini doğrular nitelikte olduğu, kaldı ki yapılan satış işlemi bağış niteliğinde kabul edilse bile tanık beyanlarına göre de muris İ………………………. sağlığında tapuda 3972 parsel sayılı taşınmazın 12432/16432 hissesini davacı G….2000/16432 payının davacının çocuğu A… ve S…verdiği bu taşınmazın o tarih itibariyle dava konusu taşınmazdan da­ha değerli olduğunun resmi kayıtlardan anlaşıldığı, herkesin haklarını kullanırken iyi niyet kurallarına uymak zorunda olduğu, murisin dava­cıya da dava konusu taşınmaza karşılık daha değerli başka bir mal ver­diği bu şekilde mirasçılar arasında denge kurmayı amaçladığı halde da­vacının davalıya ait yere de göz koymasının iyi niyet kurallarıyla bağ­daşmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece, tanık anlatımları ve tapu kayıtlarına göre muris İ.. Ö.Jin 10.01.1986 tarihinde izale-i şüyu satış memurluğundan 1021 par­sel sayılı taşınmazı izale-i şüyu satış memurluğundan kendisine ait 2/5 hissesi dışındaki 3/5 hissesini satın aldığı, bu hisseyi almadan önce yak­laşık 10-15 gün önce de dava konusu taşınmazı 28.12.1985 tarihinde da-

434
Hüseyin KOVAN
valıya devrettiği, taşınmaz 29.06.1987 tarihinde tescil edilse de, ihale be­deli daha önce yatırıldığı, satış dosyasının kesinleşmesi ve tescil işlemle­rinin 1-1.5 yıl sonra olduğunun anlaşıldığı, bu yöndeki tanık beyanları ile tapu kayıtlarının da birbirini doğruladığı, yine tanık beyanlarına göre davalının babası kendine ait dolmuş hattını ve bir takım mal varlığını sattığı hatta bir kısmını borç aldığı bu şekilde dava konusu taşınmazın parasmı denkleştirip babasına verdiğinin de sabit olduğu, Yargıtay boz­ma gerekçesinde bu husus üzerinde durulmadığı, halbuki yukarıdaki olayın tutarlı tanık beyanları ve tapu kayıtları ile açıkça ispatlandığı, bu yönde tutarlı deliller varken bu hususu çürütecek, satışın muvazaalı be­delsiz hibe olduğuna yönelik davalı tarafından soyut, somut nitelikte vakıalarla desteklenmeyen tanık anlatımları dışında inandırıcı bir delil de getirilmediği, somut olayda taşınmazın parasını bizzat davacının de­ğil davalının babası İsmet O/in verdiği, o tarihte davalının 16 yaşlarında olduğu ve babası İsmet’in yanında yaşadığı, kendi başına taşınmazı ala­bilecek ekonomik gücünün bulunmadığı konusunun nizasız olduğu, an­cak olayda taşınmazın parasının babası tarafından ödendiği tescilin oğlu üzerine yapıldığı, bu durumun temlikin hibe olduğunu göstermeyeceği gibi davalının o yıllarda babasının yanında yaşamasının da gözetildiğin­de ülkemizde yaşam biçimi, aile ilişkileri ve sosyal gerçekler dikkate alındığında son derece olağan sık sık karşılaşılan bir durum olduğu, or­tada tapu kayıtları ve bunu destekleyen tanık beyanları var iken ve bu­nun aksi de ispatlanamamış olduğu halde; “davalının paylaştırma sa­vunmasının bedel ödenmediğinin zımnen kabul edildiği” sonucuna ula­şılmasının dosya kapsamına uygun olmadığı, adalet ve hakkaniyet ile bağdaşmadığı, bu tür bir hükümden murisin diğer mirasçılara da mal paylaştırıldığı halde davalı taraf elindeki parasını ödediği maldan da mahrum kalması sonucunun ortaya çıkacağını; ikinci olarak, işlem bağış niteliğinde kabul edilse bile; miras bırakan İ…. bozma gerekçesinde be­lirttiği gibi dava konusu taşınmazdan devir tarihleri itibariyle daha de­ğerli olan Turgutreis Beldesi 3972 parsel sayılı taşınmazdaki 12432/16432 hissesini kızı davacı Gülser D.’a bıraktığı, yine davacının çocukları A…. de hisse verdiği, burada murisin esas olarak mirasını paylaştırma gayesi güttüğü davacıya ve ayrıca davacının çocuklarına da aynı şekilde hak­kaniyetli ve adaletli şekilde mal paylaşımı yaptığı, taraflar arasında bu konuda bir niza da olmadığı, tarafların buradaki asıl iradelerine bakıl­ması gerektiği, olayda murisin mirasını çocukları arasında paylaştırma amacını güttüğü, işleme bizzat katılan davalının babası İsmet O.’in kendi hakkını çocuğu üzerine tescil ettirmiş olması karşısında işlemin asıl tara-
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
435
finin yine kendisi olduğu, tescilin oğlu davalı üzerine yapılmış olmasının murisin mirasını paylaştırma amacı gütmediği ve işlemin hibe olduğu sonucunu doğurmayacağı gibi işlemin asıl tarafının davacının babası İsmet olduğu hususunu da değiştirmediği, bu konuda yapılan şekli iş­lemlerden ziyade tarafların esas iradelerine bakmak ve asıl iradelerini yorumlamak, murisin güttüğü esas amacı dikkate almak gerektiği, dola- yısı ile tapudaki işlem tarihi itibariyle kendisine daha değerli bir taşın­maz verilmiş iken yine kök murisin üstelik aynı yöndeki işlemi davacı­nın kendi çocukları Selim ve Ayşe N. için de yapmış iken, sırf bu nedene dayanarak davalının kök muris İbrahim’in mirasçısı olmadığı iddiası ile muvazaa iddiasında bulunmasının hakkın açıkça kötüye kullanılması olduğu, üçüncü olarak da, murisin tapuda kayıtlı başka ve daha değerli ve büyük taşınmazları bulunduğu (Turgutreis beldesi 3077, 3080 ve 299 parseller) gözetildiğinde eğer muris kızlarını mirastan mahrum bırak­mak amacı güttü ise bu taşınmazlarını da davalı ya da babasına devret­mesi beklenirken bundan kaçınmış olmasının da murisin davalıyı miras­tan mahrum bırakma amacı gütmediğini mirasçılarına sağlığında eşit şekilde mal paylaştırma amacı güttüğünü gösterdiği, diğer yandan ta­pudaki satış bedelinin düşük gösterilmesinin de muvazaayı göstermeye­ceği, harcı az ödemek için bu şekilde gösterildiği, tapudaki değerin mu­risin gerçek satış değeri olmadığı gibi olaydan 25-30 sene geçmiş iken özellikle turizmin patlama yaptığı taşınmaz değerlerinde yıldan yıla enf­lasyonla bağdaşmayacak şekilde enflasyonun kat kat üzerinde, orantısız artışlar olduğu gözetildiğinde 25-30 yıl öncesinin gerçek satış değerinin de sağlıklı şekilde tespitinin de mümkün olmayıp esasen mahkeme hükmün sağlıklı tespit edilemeyen taşınmaz değeri üzerine dayandırıl­masının da sağlıklı bir sonuç doğurmayacağı, davacının dava açmaktaki amacının esasen her birine düşen taşınmazların daha sonraki 25-30 yıl içinde turizmin gelişmesi ve imar durumlarının farklılaşması sonucu değerlerinin kendi aleyhine olacak şekilde farklılaşması nedeniyle kendi taşınmazının değersiz hale geldiğini düşünmesi olduğu, temlikin muva­zaalı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine dair verilen önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu 315 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan tarafından torunu davalıya temli­kinin mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır.

436
Hüseyin KOVAN
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan …. 29.03.2006 tarihinde vefat ettiği, geriye kızı davacı Gülser, oğlu Fevzi ve davalının babası Ismet’in kaldığı, miras bırakan tarafından 315 parsel sayılı taşın­mazın 25.12.1985 tarihinde 3.900.000.-TL bedelle 1969 doğumlu olan da­valı İbrahim’e anne ve babası aracılığı ile satış suretiyle temlik edildiği, yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda dava konusu ta­şınmazın temlik tarihi itibariyle değerinin 10.000.000-TL(eski Türk Lira­sı) olarak belirlendiği anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca, temlik tarihinde miras bırakanın ekonomik du­rumunun iyi olması, taşınmaz mal satma ihtiyacının bulunmaması, ta­şınmazın temlik tarihindeki gerçek değeri ile akitte gösterilen değeri ara­sında fahiş fark bulunması, davalının torunu olup, temlikin yapıldığı tarihte 16 yaşında olması ve alım gücünün bulunmaması; öte yandan miras bırakanın sağlığında hak dengesini gözeten paylaştırma savunma­sının, ancak mirasçılar arasında söz konusu olabileceği ve davalının da mirasçı olmadığı dikkate alındığında bu savunmaya değer verilemeye­ceği; miras bırakan tarafından yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçır­ma amacıyla muvazaalı olarak yapıldığı anlaşıldığından, davanın kabulü gerektiğine değinen bozma ilamına uyulması gerekirken, direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oy birliği ile ka­rar verildi.

“HGK.10.06.2015 tarih 2 013/163 4 Esas 2015/1531 Karar”

SORU – 58
MİRASÇILARDAN BİR KISMI,MURİSİN, TEMLİK TARİHİ
İTİBARİYLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS

MUVAZAASI HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI OLARAK MİRAS
PAYLARI ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇMALARI

HALİNDE, MURİSİN TEMLİK TARİHİNDE FİİL EHLİYETİ

OLMADIĞI YARGILAMA SIRASINDA ADLİ TIP RAPORU İLE
TESPİT EDİLİR İSE,MAHKEME,MURİS MUVAZAASI KOŞULLARI
YÖNÜNDEN BİR İNCELEME YAPACAK MIDIR, YAPMAYACAK İSE

NASIL BİR KARAR VERECEKTİR.

Bu soruyu da kendi içinde ikiye ayırarak incelemek gerekir

1-Eğer taşınmaz temlik edilen kişi mirasçı ise, bir başka deyişle da­valı da mirasçı ise, bu durumda Yargıtay’ımız davacılar arasında zorun­lu dava arkadaşlığı bulunmadığını mirasçılardan bir veya birkaçının kendi başına, kendisine ait miras payı yönünden muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil davası açabileceğini, bir başka deyişle muris mirasçıya temlik yapmış ve davalı da mirasçı olması ha­linde murisin temlik tarihinde fiiil ehliyetinin bulunmadığı iddiasına dayanan tapu iptal tescil davalarını mirasçılardan bir veya birkaç tanesi kendi miras payı yönünden dava açabilecektir. Yargılama sonunda mu­risin temlik tarihi itibariyle fiil ehliyetinin olmadığının anlaşılması halin­de dava açan mirasçı veya mirasçılar yönünden onların miras payları oranında davalı tapusunun iptali ile davacılar adına miras hisseleri ora­nında tapuya kayıt ve tesciline karar verilecektir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Murat A. ’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.

Getirtilen kayıt ve belgelerden, dava konusu 1222 parsel sayılı ta­şınmazın 100/5380 payının muris Emine G. adına kayıtlı iken, 22.02.2012 tarihli vekaletnameyle vekil kılınan Serap Güldağ tarafından eşi olan davalı Ayhan G.’a 24.12.2012 tarihli resmi akitte ölünceye kadar bakım şartıyla temlik edildiği; muris Emine G.’ın 17.05.2012 tarihinde öldüğü ve

438
Hüseyin KOVAN
geride mirasçı olarak davanın tarafları olan oğulları Aydın ve Ayhan’ın kaldığı görülmektedir.

Davacı Aydın, miras bırakanı Emine’nin 1222 parsel sayılı taşın­mazda bulunan payını 24.02.2012 tarihinde ölünceye kadar bakma söz­leşmesi ile muvazaalı olarak davalıya devrettiğini, 71 yaşında işlemi ya­pan murisin sürekli olarak davalıdan şiddet gördüğünü, temyiz kudreti­nin de bulunmadığını ileri sürerek taşınmazın 1/2 payının tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiştir.

Davalı Ayhan, ölünceye kadar bakma aktinin edimlerini yerine ge­tirdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Ne var ki, yapılan araştırmanın hükme yeterli olduğunu söyleye­bilmek mümkün değildir.

Bilindiği üzere, davada ileri sürülen isteklerden birinin “ehliyetsiz­lik” olması halinde, anılan isteğin kamu düzeniyle ilgili bulunması ve çözümlenmesi halinde diğer istek ya da isteklerin incelenmesine gerek kalmayacağı hususları gözetildiğinde, öncelikle “ehliyetsizlik” isteğinin araştırılması gerekeceği açıktır.

Hemen belirtmek gerekir ki, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun(TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edilebilmesi, borç (yükümlülük) altına giri­lebilmesi fiil ehliyetine bağlamış, 10. maddesinde de fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olma kabul edilmiş, “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hük­mü getirilmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlem ehliyeti olarak da tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan her­kes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle vurgu­lanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazı­larına işaret edilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu Yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
439
Diğer taraftan, TMK’nın 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapa­cağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olma­sı o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında, bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mame­lek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların göste­recekleri tüm delillerin toplanılması, tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayı­lı Hukuk Muhakemeleri Kanununun(HMK) 282. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun(HUMK) 286. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kud­retinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması, kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi, bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen TMK’nın 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi ra­poru ile belirleneceğini öngörmüştür.

Hal böyle olunca, muris Emine Güldağ’ın gerek vekaletname verdi­ği 22.02.2012 tarihinde gerekse resmi aktin yapıldığı 24.12.2012 tarihinde hukuki ehliyetini haiz olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumundan rapor alınması, ehliyetli olmadığının saptanması halinde davanın kabul edilmesi; ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde ise, muris muvazaası­na yönelik diğer hukuki neden bakımından tüm deliller birlikte değer­lendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir.

Davacının temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Ka­bulü ile, hükmün(6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3.

440
Hüseyin KOVAN
maddesi yollamasıyla) 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanu- nu’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle

karar verildi.

“l.HD.13.04.2017 tarih 2014/20511 Esas 2017/1944 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Zeynep Damla K.’nün raporu okundu, açıklamaları din­lendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

Davacılar, miras bırakan Adalet S.’in maliki olduğu 242 parsel sayılı taşınmazı muvazaalı olarak davalıya temlik ettiğini, devir tarihinde 80 yaşında olduğu halde ehliyetli olduğunu gösterir sağlık raporu alınma­dığını, davalının miras bırakanı kandırarak diğer mirasçılardan mal ka­çırmak amacıyla hareket ettiğini ileri sürerek davalı adına olan tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tescile karar verilme­sini istemişlerdir.

Davalı, taşınmazın değeri olan 1300,00 TL’nin 300,00 TLTik taksitler­le ödendiğini, bu durumu köy halkının ve kardeşlerinin bildiğini belirte­rek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, temlikin muvazaalı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu 242 parsel sayılı 650m2 miktarlı, arsa nitelikli taşınmaz miras bırakan Adalet adına kayıtlı iken, 29.05.2009 tarihinde 8.000TL bedelle davalıya satış suretiyle temlik edildiği, miras bırakanın 24.06.2012 tarihinde öldüğü geriye mirasçı ola­rak dava dışı kızı Gönül, davalı oğlu İbrahim ile davacı kızlarının kaldı­ğı, Karaburun Sulh Hukuk Mahkemesi 01.07.2011 tarih 2011/139E-175K sayılı kararı ile miras bırakanın kısıtlanmasına karar verildiği, vasi ola­rak davacı kızı Sevgi’nin atandığı, bahse konu kararda 16.06.2011 tarihli Urla Devlet Hastanesi raporunda vesayet altına alınmasının uygun gö­rüldüğü anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
441
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152, 1990/236 sayılı kararında vurgulandığı gibi, davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur. Hukuki sebeplerden bir ta­nesinin diğer hukuki sebebin incelenmesine olanak verir niteliği bulun­duğu sürece önem ve lüzum derecesine göre birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir.

Ne var ki; dayanılan nedenlerden birinin ehliyetsizlik olması halin­de kamu düzeniyle ilgili bulunması ve ehliyetsizliğin saptanması halin­de öteki nedenlerin incelenme gereğinin ortadan kalkacağı hususları dikkate alındığında öncelikle bu neden üzerinde durulması gerektiği kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” biçimin­deki 9. Maddesi, şahsın hak elde edebilmesini, borç (yükümlülük) altı­na girebilmesini, fiil ehliyetine bağlanmış, 10. maddesi de, fiil ehliyeti­nin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma ye­teneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümle­rinde de yer almışlardır.

TMK’nin 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bu­lunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, ka­nunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi ge­çerli kılmaz. Bu ilke 11.6.1941 tarih 4/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştir­me Kararında da aynen benimsenmiştir.

442
Hüseyin KOVAN
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında; bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mal varlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar bü­yük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar.

Bu durumda, tarafların gösterdikleri, tüm delillerin toplanılması tanık­lardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyet­siz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporlan, hasta gözlem (müşahede) kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 282. maddesin­de belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakimi bağlamaz ise de, tem­yiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoş­luk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman ha­kimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi nedeniyle bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınma­sını da gerekli kılmaktadır. Esasen TMK’nin 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.

Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik iddiası bakımından yukarıda değinilen ilkeler uyarınca bir araştırma yapılmış değildir.

Şöyle ki, ehliyetsizlik gibi ciddi bir iddia karşısında murisin temlik tarihlerinde ehliyetli olup olmadığı hususunda Adli Tıp Kurumu Dör­düncü İhtisas Kurulundan rapor alınması gerekirken bu husus dikkate alınmaksızın karar verilmesi doğru değildir.

Öte yandan, murisin temlik tarihinde ehliyetli olduğunun saptan­ması halinde, dayanılan diğer hukuki neden muris muvazaasının değer­lendirilmesi gerekmektedir.

Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
443
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış söz­leşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanu­nu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’­nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulundu­ğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçer­sizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının ip­talini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşme­yi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Hâl böyle olunca, hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili oldu­ğu gözetilerek önemine binaen öncelikle incelenmesi, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, temlik (29.05.2009) tarihinde miras bırakanın ehliyetli olup olmadığı yönünde Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Dairesinden rapor alınması, murisin ehliyetli olmadığının anlaşılması halinde; davalının mirasçı olduğu gözetilerek, davacıların miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi, murisin ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde ise muris muvazaası hukuksal nedeni üzerinde durulması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gere­kirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.

Davacıların temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Ka­bulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA,

444
Hüseyin KOVAN
alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“1.HD.08.1L2 017 tarih 2015/4253 Esas 2017/6221 Karar”

2-     Eğer taşınmaz temlik edilen kişi mirasçı değil de üçüncü bir kişi ise, bir başka deyişle davalı mirasçı değil ise bu durumda mirasçının tek başına dava açma hakkı bulunmadığından mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğundan, bir veya birkaç mirasçı tarafından fiil ehliyetsizliği ve muris muvazaası hukuksal sebebine dayalı olarak açılan davanın yapılan yargılaması sonunda temlik tarihinde murisin fiil ehli­yetine haiz olmadığı anlaşılsa bile dava kabul edilmeyip dava şartı yok­luğu nedeni ile davanın reddine karar verilecektir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.4.1990 tarih 1990/1-152 Esas 1990/236 karar sayılı ilamı uyarınca,davacıların,birbiri ile çelişmemek kaydı ile bir davada birden fazla hukuki sebebe dayanabilirler.

Kural olarak miras payı ihlal edilen her mirasçının,kendi miras payı oranında muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil da­vası açma hakkı mevcuttur. Ancak murisin dava konusu taşınmazı temlik tarihi itibariyle fiil ehliyetine haiz olmadığı yargılama sırasında adli tıp kurumu raporu ile tespit edilmesi halinde, davacıların dayandığı diğer hukuki sebep olan muris muvazaası yönünden bir incelemeye gerek kal­mayacak ve dava,dava şartı yokluğu nedeni ile red ile sonuçlanacaktır.

Murisin dava konusu taşınmazı temlik ettiği tarihte fiil ehliyetine haiz olmamasına karşı davanın red edilmesi bir çelişki gibi görünse de gerçekte bir çelişki yoktur. Çünkü bu red kararı davanın esasına ilişkin bir red kararı olmayıp,dava şartı yokluğu nedeni ile red olup dava şartı yerine getirildiğinde aynı konuda yeniden dava açılması mümkün ola­caktır.

Hal böyle olunca, yukarıda özetlenen ilkeler gözetildiğinde, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı biçimde hüküm kurulması doğru

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar taraf vekillerin­ce yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Süleyman Y.’nın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
445
Dava, ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil ya da tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davacının 30.7.1998 tari­hinde noterde düzenlenen vekaletname ile muris Ayşe D/ı vekil tayin ettiği, 3.8.1998 ve 5.8.1998 tarihli resmi senetler ile çekişme konusu ta­şınmazlardaki davacıya ait payların vekil tarafından davalı ve diğer kişi­lere satış suretiyle temlik edildiği, aynı akitlerle murisin kendisine ait paylarını da satış göstererek tapuda devrettiği, murisin 26.2.2011 tari­hinde ölümü üzerine mirasçısı olarak taraflar ile birlikte dava dışı dört çocuğunun kaldığı anlaşılmaktadır.

Davacı, dava dilekçesinde ve yargılama aşamalarında, miras bıraka­nın 68 yaşında ve akli melekelerinin yerinde olmadığımı, vekalet görevinin kötüye kullanıldığını, kaldı ki yapılan temliki işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payları oranın­da tapu iptali ve tescil ya da tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır.

Hemen belirtilmelidir ki, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.4.1990 gün ve 1990/1-152-1990/236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırı bir yön yoktur.

Davada, ehliyetsizlik hukuki sebebine de dayanıldığına göre, huku­ki ehliyetin kamu düzeni ile ilgili olduğu gözetilerek önemine binaen öncelikle inceleme yapılması gerekeceği kuşkusuzdur.

Ne var ki, mahkemece ehliyetsizlik yönünden araştırma ve inceleme yapıldığı söylenemez

Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve so­nuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gü­cü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yü­kümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde ede­bilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile er­gin (reşit) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olma­yan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. ” hükmünü getirmiştir. zzAyırtım

446
Hüseyin KOVAN
gücü ” eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde ” yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl za­yıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna gö­re ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayır­tım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiş­tir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir ira­desinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından kar­şı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Bir­leştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21).

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mame­lek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların göste­recekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, HMK’nun 282. madde­sinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hakim tarafından diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirecektir. Temyiz kudretinin yoklu­ğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolo­jik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik un­surlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mes­leğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve iş­leme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bi­lirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.

Yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde tarafların delilleri toplan­mak suretiyle tahkikat yapıldıktan sonra davalıya yapılan temlik tarihi itibariyle miras bırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı isteğin değerlendirilmesi; yok eğer,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
447
yukarıda belirtilen tarihte murisin ehliyetsiz olduğunun anlaşılması ha­linde, terekenin el birliği mülkiyetine tabi olduğu ve Türk Medeni Ka­nununun 702/4 maddesi hükmünün eldeki istek bakımından uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek ehliyetsizlik sebebiyle pay oranında açılan davanın reddine karar verilmesi gerekeceği, buna bağlı olarak ta muris muvazaası ile ilgili istek bakımından bir inceleme ve soruşturma yapı­lamayacağı kuşkusuzdur.

Öte yandan davacı, kendisine ait payın vekalet görevi kötüye kulla­nılmak suretiyle davalıya temlik edildiğini iddia etmiş ise de mahkeme­ce bu yönde bir araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılmaksızın so­nuca gidilmiş olması da isabetli değildir.

Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlan­ması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA,alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.22.05.2013 tarih 2013/6880 Esas 2013/8297 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Ramazan İnan’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava,ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil ile davalı Salih G/e vasi tayini için Sulh Hukuk Mah­kemesi’ne ihbarda bulunulması isteklerine ilişkindir.

Davacılar, davalı babaları Salih G.’in 82 yaşında olup akli melekele­rinin yerinde olmadığını, davalı kardeşleri Dursun G.’in, babaları Salih G.’ten aldığı vekaletname ile 112 ada 6, 124 ada 8, 125 ada 23, 131 ada 3, 132 ada 5, 121 ada 532, 496, 468 ve 516, 108 ada 232, 115 ada 62 ve 66 ile 117 ada 45 parsel sayılı taşınmazları mal kaçırmak amacıyla bacanağı olan diğer davalı Ahmet Ç.’e devir ettiğini, vekaletname tarihinde davalı Salih G.’in temyiz kudretinden yoksun olduğunu, yapılan devir işlemi-

448
Hüseyin KOVAN
nin de mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek çekişmeli taşınmazların davalı Ahmet adına olan tapu kayıtları­nın iptali ile davalı babaları Salih G. adına tescilini, ayrıca Salih G.’e vasi tayini için Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ihbarda bulunulmasını istemişler­dir.

Davalı Salih, eşi ile birlikte bakıma muhtaç olduğunu, bu nedenle oğlu Dursun’a kendilerine bakması için çağırdığını ve para ihtiyacı ne­deniyle çekişmeli taşınmazların satışı için kendi iradesi ile vekaletname verdiğini, mirasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığını belirterek da­vanın reddini savunmuştur.

Davalı Dursun, Salih G.in akli melekelerinin yerinde olduğunu, çe­kişmeli taşınmazları vekaletname ile bacanağı Ahmet Ç.’e sattığını, ba­bası Salih ile annesi Güllizar’ın sağlık harcamaları için satış yaptığını, satışın gerçek olduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur.

Davalı Ahmet, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava tarihi itibarıyla davacıların babası Salih G.’in sağ olması nedeniyle davacıların davada taraf ehliyeti bulunmadığından da­vanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava tarihi itibarıyla aynı za­manda davalı olan Salih G.’in sağ olduğu, ancak yargılama sırasında Sa­lih G.in vesayet altına alınmasının gerekip gerekmediği hususunda Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ihbarda bulunulduğu, Reşadiye Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 13/07/2011 tarihli kararı ile Salih G.’in 4721 sayılı TMK’nun 405. maddesi uyarınca kısıtlanarak kendisine davalı Dursun G.in vasi olarak atandığı, ancak menfaat çatışması gereğince aynı mah­kemenin 28/11/2012 tarihli ek kararı ile Dursun G.’in vasiliğinin kaldırı­larak yerine Haşan A. isimli şahsın vasi olarak tayin edildiği, Haşan A.Tn 11/02/2014 tarihli duruşmaya gelerek davayı takip ettiği, ne var ki yargılama sırasında Salih G.in 05/06/2014 tarihinde öldüğü, vesayetin sona erdiği, Salih Güneş’in ölümü ile geriye mirasçı olarak dava dışı eşi Güllizar G. ile çocukları olan davacılar Yayla G. Nuriye G. ve davalı Dursun G.’i bıraktığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; miras bırakanın ölüm tarihi itibariyle terekesi el bir­liği mülkiyetine tabidir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki muris muvazaası ve el atmanın önlenmesi gibi davalar dışında ehliyetsizlik, vekâlet görevinin kötüye kullanılması vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
449
etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçıların muvafakatlarının sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (T.M.K. 640 md.) tartışmasızdır.

Somut olayda, davanın mirasçı olmayan üçüncü kişiye karşı tereke­ye döndürme istemli olarak ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanılarak açıldığı ve dava dışı mirasçının bulunduğu gö­zetilmeksizin karar verildiği anlaşılmıştır.

Hal böyle olunca, miras bırakan Salih G/in ölüm tarihi itibariyle te­rekesinin el birliği mülkiyetine tabi olduğu ve davaya katılmayan miras­çılarının bulunduğu gözetilerek, davaya katılmayan ortakların olurları­nın alınması yada miras şirketine TMK’nin 640. maddesi uyarınca atana­cak temsilci aracılığı ile davanın sürdürülerek esas hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmiş olması isabetsizdir.

Davacı vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerinde- dir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, boz­ma nedenine göre temyize konu diğer hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.12.01.2017 tarih 2015/5585 Esas 2017/183 Karar”

SORU – 59
MİRASÇILARDAN BİR KISMI MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ
İLE FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLMADIĞI VE MURİS MUVAZAASI
HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK MİRAS PAYLARI
ORANINDA TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇMALARI HALİNDE
YAPILAN YARGILAMADA MURİSİN TEMLİK TARİHİ İTİBARİ İLE
FİİL EHLİYETİNE HAİZ OLDUĞUNUN ADLİ TIP RAPORU İLE
ANLAŞILMASI HALİNDE, MAHKEMECE DAVACILARIN
DAYANDIKLARI İKİNCİ HUKUKİ SEBEP OLAN MURİS
MUVAZAASI YÖNÜNDEN İNCELEME YAPMAYA DEVAM
EDEBİLECEK MİDİR?

HGK.nun 11.11.2009 tarih 2009/458 esas 2009/498 sayılı kararında da belirtildiği üzere, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak saklı pay sahibi olup olmadığına bakılmaksızın, miras hakkı zedelenen bütün mirasçılar, miras payları oranında tapu iptal ve tescil davası açma hakları vardır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’ nun 11/04/1990 gün 1990/1 – 152 – 1990/236 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere davacıların birden fazla hukuki sebebe dayanmaları mümkündür. Mahkemece bu sebeple­rin her birisi öncelik sırasına göre incelenir ve davacının dayandığı hu­kuki sebebin gerçekleşmemesi halinde mahkemece davacının dayandığı bir sonraki sebebi incelemek zorundadır.

Her ne kadar,mirasçılar tarafından murisin temlik tarihi itibari ile fiil ehliyeti bulunmadığı iddiasına dayalı açılacak tapu iptal davası yönünden TMK.nun 701 vd maddeleri uyarınca tüm mirasçıların birlikte dava açma zorunluluğu var ise de,bu şart gerçekleşmeden, mirasçıların bir kısmı tara­fından açılan miras payları oranında tapu iptal davasının yargılaması sıra­sında murisin temlik tarihi itibari ile fiil ehliyetine haiz olduğunun anla­şılması halinde dava, dava şartı yokluğu nedeni ile red edilmeyip,muris muvazaası koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılmalıdır.

Muris muvazaası koşulları oluşmuş ise davacılar yönünden miras payları oranında davalı tapusunun iptali ile miras payları oranında da­vacılar adına tapuya kayıt ve tescile karar verilmelidir.

Yanlar arasında görülen tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
451
Dava, ehliyetsizlik ve vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuk­sal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakan G..K..nın 30.01.2009 tarihinde ölümü ile davacı, davalı ve dava dışı İ…’in mirasçı olarak kaldıkları, miras bırakanın 12.05.2008 tarihli vekaletname ile da­valıyı taşınmaz ve araç satışı konusunda yetkilendirdiği, davalının da miras bırakana ait …. plakalı aracı, 25.09.2008, 438 ada 53 parselde yer alan 6 nolu bağımsız bölümü ise 04.12.2008 tarihlerinde dava dışı kişilere sattığı, vekaletin verildiği tarihte miras bırakanın hukuki işlem ehliyeti­nin bulunmadığını ve vekalet görevinin kötüye kullanıldığı ileri sürüle­rek eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda; öncelikle kamu düzeni ile ilgili olan ehliyetsizlik iddi­asının araştırılması, daha sonra muris muvazaası iddiasına irdelenmesi, miras bırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması durumunda davada dayanılan diğer sebepler yönünden gerekli araştırmanın yapılması ge­rektiğinde kuşku yoktur.

Ne var ki; mahkemece ileri sürülen ehliyetsizlik iddiası yönünden yeterli bir araştırma ve inceleme yapıldığını söyleyebilme olanağı yok­tur.

Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve so­nuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gü­cü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yü­kümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun ” fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir ” biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde ede­bilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile er­gin (reşit) olmayı kabul ederek ” ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olma­yan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. ” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde ” yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl za­yıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna gö­re ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayır­tım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiş-

452
Hüseyin KOVAN
tir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.

Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir ira­desinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından kar­şı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Bir­leştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)

Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mame­lek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların göste­recekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kâğıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HMK’nın 282.(HUMK’nun286.) 286. maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin zzoy ve görüşleri” hâkimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik ne­denlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hâkimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.

Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellik­le Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini ön­görmüştür.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, 2659 sayılı Yasanın 7 ve lö.maddeleri gereğince Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Kurulundan rapor alınması, tarafların tüm delilleri toplanarak soruşturmanın eksik­siz tamamlanması, murisin hukuki ehliyete haiz olduğunun saptanması halinde diğer iddia üzerinde durularak hâsıl olacak sonuca göre bir ka­rar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
453
Davacı tarafın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.27.05.2013 tarih 2013/5846 Esas 2013/8459 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece asıl ve birleştirilen davaların reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli tem­yiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 07.03.2017 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı Zatiye Okten ile temyiz edilen davalı Tapu Müdürlüğü vekili Avukat M. A. geldiler, davetiye tebliğine rağmen davalı Hacı Ahmet Ü. vekili Avukat Nusret S. davalı Osman P. vekili Avukat Rıza Y. davalı Bakırköy 22.Noterliği, davalı G. Turizm Unlu Mamülleri Gıda İnş. Vekili Avukat Cavit T. davalı Zülfü B. K. ihbar olunan Atilla Ö. vasisi Bünyamin G. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen asilin ve ve­kilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan İ.tarafından düzenlenen ra­por okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp dü­şünüldü

Asıl ve birleştirilen davalar, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hu­kuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Asıl davada davacı, miras bırakanı M.Ali Ö/in maliki olduğu 9029 parsel sayılı taşınmazdaki 40/252 payını, hukuki ehliyeti olmadığı bir dönemde ölünceye kadar bakma akdi ile davalı Osman P.’e temlik etti­ğini, Osman’ın da anılan taşınmazı Zülfü B.’a satış suretiyle devrettiğini, temliklerin geçerli olmadığını ileri sürerek çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptali ile muris M.Ali Ö. adına, 25/10/2008 tarihli ıslah dilekçesi ile murisin mirasçıları adına tescilini istemiştir.

Birleştirilen davada davacı, dava konusu taşınmazın Osman P. tara­fından davalı Zülfü B.’a ve ondan da diğer davalılara devredilmesinin muvazaalı olduğunu ileri sürerek çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptali ile muris M.Ali Ö. adına, 25/10/2008 tarihli ıslah dilekçesi ile muri­sin mirasçıları adına tescilini istemiştir.

454
Hüseyin KOVAN
Asıl ve birleştirilen davada davalı Osman, muris ile aralarındaki ölünceye kadar bakma akdinin geçerli olduğunu, akit tarihinde murisin fiil ehliyetinin bulunduğunu, tapu kayıt maliki olmayıp taşınmazı dev­rettiğini, yaptığı temlikin de gerçek olduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur. Asıl davada Bakırköy 22. Noterliği, davaya cevap verme­miştir.

Birleştirilen davada davalı Tapu Müdürlüğü, davanın kişiler ara­sında akdedilen bir sözleşmeden kaynaklandığını, tapu idaresine husu­met yöneltilmesinin hatalı olduğunu bildirip davanın reddini savunmuş­tur.

Birleştirilen davada davalı G. Turizm vekili, taraflar arasındaki uyuşmazlığı müvekkil şirketi ilgilendirmediğini, çekişmeli taşınmazı iyi niyetli olarak tapu kayıt malikinden aldıklarını bildirip davanın reddini savunmuştur.

Birleştirilen davada davalı Hacı Ahmet, çekişmeli taşınmazı iyi ni­yetli olarak edindiğini, taraflar arasındaki uyuşmazlığı bilmediğini bildi­rip davanın reddini savunmuştur.

Birleştirilen davada davalı Zülfü, dava ile bir ilgisinin bulunmadığı­nı bildirip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, asıl dava yönünden HUMK’nun 409. maddesi uyarınca harç ikmal edilmeden davaya devam edilemeyeceği gerekçesiyle dosya­nın işlemden kaldırılmasına ilişkin karar, Dairece; ” Hal böyle olunca, öncelikle davacının adli yardım isteği yönünden bir karar verildikten sonra Türk Medeni Kanununun 64O.maddesi koşullarının yerine getiril­mesi ayrıca 2008/9 esas sayılı Küçükçekmece 1.Asliye Hukuk Mahkemesi dosyası ile eldeki dava arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu gözeti­lerek, birlikte değerlendirmek üzere dosyaların birleştirilmesi, yukarıda­ki ilkeleri kapsar biçimde ehliyetsizlik iddiası yönünden daha sonra 2.el konumundaki kayıt maliki yönünden tüm taraf delillerinin toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken değinilen hususlar gözardı edilerek yazılı olduğu biçimde hüküm kurulmuş olması doğru değildir. ” gerekçesiyle bozulmuş, birleştirilen dava yönünden HUMK’nun 409. maddesi uyarınca harç ikmal edilmeden davaya devam edilemeyeceği gerekçesiyle dosyanın işlemden kaldırılmasına ilişkin karar, Dairece; ” Hal böyle olunca, öncelikle davacının adli yardım isteği yönünden bir karar verildikten sonra eldeki dava dosyasının Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/798 esas sayılı dava dosyası ile fiili ve huku-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
455
ki irtibat bulunduğu gözetilerek birlikte değerlendirilmek üzere dosyala­rın birleştirilmesi, ondan sonra Türk Medeni kanunun 640. maddesi ko­şullarının yerine getirilerek davada dayanılan iddialar yönünden hükme yeterli bir araştırma yapılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken değinilen hususlar göz ardı edilerek yazılı olduğu biçimde karar verilmiş olması doğru değildir. ” gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece bozma ila­mına uyulup anılan dosyaların birleştirilmesine karar verilerek yapılan yargılama neticesinde muris M.Ali Ö/in işlem tarihinde ehliyetli oldu­ğunun tespit edildiği gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu’nun 24/10/2014 tarihli bilirkişi raporunda muris Mahmut Ali Ö/in çekişme konusu taşınmazı devrettiği ölünceye kadar bakım akdinin yapıldığı 29/08/1997 tarihinde fiil ehliyetine haiz olduğunun saptandığı anlaşıl­makla anılan bilirkişi raporuna itibar edilerek ehliyetsizlik hukuksal ne­deni yönünden davanın reddi doğrudur.

Ancak, asıl ve birleştirilen davalardaki dava dilekçelerinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçiminden davacının muris muvazaası hukuksal nedenine de dayandığı anlaşılmaktadır.

Ne var ki, mahkemece muris muvazaası hukuksal nedeni yönünden bir araştırma ve inceleme yapılmadan sonuca gidilmiştir.

Hal böyle olunca, muris muvazaası hukuksal nedeni yönünden ge­rekli inceleme ve araştırmanın yapılması, taraf delillerinin toplanması, miras bırakanın temlikteki gerçek iradesinin duraksamaya yer bırakma­yacak nitelikte ortaya konması ve sonucuna göre bir karar verilmesi ge­rekirken, eksik araştırma ve soruşturmayla yetinilerek yazılı şekilde ka­rar verilmiş olması doğru değildir.

Davacının temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Ka­bulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.07.03.2017 tarih 2016/1744 Esas 2017/1098 Karar”

SORU – 60
MURİS İKİ TAŞINMAZINI MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA
AMACI İLE İKİ AYRI KİŞİYE TAPUDA SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK

ETSE, MİRASÇILARDAN BİR KISMI, TAŞINMAZIN BİRİSİ
YÖNÜNDEN AÇTIĞI DAVAYA,DİĞER TAŞINMAZ MALİKİNİ DE
DAVAYA DAHİL EDEBİLİRLER Mİ ?

Hukukumuzda zorunlu dava arkadaşlığı dışında dahili dava diye bir müessese yoktur. Sadece zorunlu dava arkadaşlığı bulunan hallerde örne­ğin, bir mirasçı tarafından muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı ola­rak açılan tapu iptal ve tesçil davasında taşınmazın terekeye dönmesi ta­lep ediliyor ise, bir başka deyişle taşınmazın tüm mirasçıların miras hisse­leri oranında tapusunun iptali ile miras hisseleri oranında mirasçılar adına tapuya kayıt ve tescili talep ediliyor ise işte bu durumda tüm mirasçıların birlikte dava açma zorunluluğu mevcuttur. Böyle bir durumda mirasçıla­rın bir kısmının dava açmış olmaları halinde,mahkeme dava açan mirasçı­lara tüm mirasçıların açılan diğer mirasçıların davaya muvafakatlarının alınması veya T.M.K.640 maddesine göre miras şirketine mümessil tayin ettirmek için dava açmak üzere süre verip dava açan mirasçı bu işlemleri tamamlar ise yani diğer tüm mirasçıların muvafakatlarmı alır veya miras şirketine temsilci atanır ise davaya devam olunur,aksi taktirde dava dava şartı yokluğu nedeni ile red edilecektir.

Burada miras şirketine mümessil tayin edilmesi halinde dava açan mi- rasçının davayı takip yetkisinin kalmadığını davayı ancak miras şirketine atanan temsilcinin takip edebileceği ve verilen kararı da yine yalnızca mi­ras şirketine atanan temsilcinin kanun yollarına başvurabileceği dava açan mirasçı veya mirasçıların taraf sıfatlarının kalmadığı unutulmamalıdır.

Murisin iki ayrı taşınmazını mirasçılardan mal kaçırma amacı ile iki ayrı kişiye tapuda satış şeklinde temlik etmesi durumunda davalılar ara­sında zorunlu dava arkadaşlığı söz konusu değildir.

Bu nedenle diğer taşınmaz malikinin dahili dava edilerek açılan davada bu kişiye davalı sıfatını kazandırmak da mümkün olmayacak­tır. Diğer kişi dahili davalı edilmiş ise bu kişi yönünden,usulen açılmış bir dava bulunmadığından davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilecektir. Eğer dahili dava edilen kişi kendini vekil ile temsil ettirmiş ise bu kişi lehine vekalet ücretine de hükme- dilmelidir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
457
Yargı tayımız böyle durumlarda kendisini vekil ile temsil ettiren kişi lehine vekalet ücretine de hükmedilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla 211 ada 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazları davalılara satış suretiyle temlik etti­ğini, satışın gerçek olmadığını, taşınmazlardaki evi miras bırakanın yap­tığını, davalılar lehine olan tapu kaydındaki şerhin doğru olmadığını ileri sürüp muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptali ile miras payları ora­nında adlarına tesciline,tapu kaydındaki muhtesata ilişkin şerhin iptaline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar,dava konusu taşınmazları miras bırakanlarının bedelini ödeyerek satın aldıklarını,binayı muris Şevket ile kardeşi Necati’nin yap­tığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazların davalılara temlikinin muvazaalı olduğu, tapu kayıtlarının beyanlar hanesinde evin Osman’a ait olduğunun yazılı bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla tetkik hakiminin raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakanın kadastro tespitinden önce 16.9.1969 tarihinde Nisan 1929 tarih,194 nolu ve Mayıs 1937 tarih 171 nolu tapu ile maliki bulunduğu iki parça taşınmazın 1/3′ er payını dahili davalı Necati ile davalıların miras bırakanı Şevket’e satış yoluyla temlik ettiği, anılan taşınmazların çekişme konusu 211 ada 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazlara revizyon gördüğü anlaşılmaktadır. Anılan temliklerin, bir kısım mirasçılar tarafından açılan ve Rize Birinci Asliye Hukuk Mahkemesinin 3.4.2003 tarih 2002/438 Esas 2003/126 karar sayılı ilamı ile muvazaalı olduğunun belirlendiği ve buna dair hükmün kesin­leştiği gözetilmek suretiyle açılan davanın tapu iptali isteği yönünden kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalıların bu yöne de­ğinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

458
Hüseyin KOVAN
Ancak, hakkında dava kabul edilen Necati’ye eldeki davada husu­met yönetilmemiş, hakkında bir dava açılmamıştır. Kendisi dava aşama­sında davaya dahil edilmiştir. Bir kimseye dahili dava yoluyla taraf sıfatı verilmesine ve hakkında hüküm kurulmasına olanak yoktur.

O halde, çekişme konusu 211 ada 4 ve 5 parsel sayılı taşınmazlarda, paydaş Necati’ye karşı usulünce açılmış bir davanın bulunmadığı göze­tilmek suretiyle bunun hakkındaki davanın reddine karar verilmesi ge­rekirken, yanılgılı değerlendirme ile anılan taşınmazlardaki dahili dava­lının payı yönünden de davanın kabul edilmiş olması doğru değildir. Necati’nin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan ne­denle HUMK.nun 428.maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin har­cın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.06.04.2006 tarih 2006/2155 Esas 2006/3807Karar”

SORU-61
MURİS KENDİSİNE AİT BİR TAŞINMAZI SATARAK TAŞINMAZIN SATIŞ BEDELİ İLE DİĞER BİR MİRASÇIYA BAŞKA BİR TAŞINMAZ

SATIN ALSA, MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE
DAYALI TAPU İPTAL TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil da­valarının hukuki dayanağı 1.4.1974 tarihli 72 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır.

İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcıdır. Bir başka deyişle İçtihadı Birleştirme Kararların yorum yolu ile bir başka olaya uygulanması veya genişletilmesi mümkün değildir. Sa­dece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararına özgü olaya uygulanabilir.

Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı, Muris adına kayıtlı bir taşınma- zın,Murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye,gerçekte amacı bağışlamak olmasına karşı tapuda satış göstererek devir ve temlik etmesi halinde uygulanabilecektir .Burada ise böyle bir durum yoktur. Yani muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmazın di­ğer mirasçılardan mal kaçırma kastı ile,murisin gerçek amacı bağış olmasına rağmen tapuda satış şeklinde bir temlik söz konusu değildir.

Böyle bir durumda 1.4.1974 tarih 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kara­rının uygulama yeri yoktur.

Muris tarafından bir bağış söz konusu olup koşullarının varlığı ha­linde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması mümkün olacaktır.

Yanlar arasında görülen tapu iptali-tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davalı Yasemin hakkında açılan davanın reddine, da­valı M. hakkında açılan davanın ise kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, du­ruşma günü olarak saptanan 16.4.2013 Sah günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılardan M.K.ve vekili Avukat .G. geldiler, da­vetiye tebliğine rağmen temyiz edilenler vekili Avukat gelmedi yoklu­ğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anla­şılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bıra­kıldı. Bilahare Tetkik Hakimi S.Ö. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

460
Hüseyin KOVAN
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil, olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davalı Yasemin hakkında açılan davanın husumet yö­nünden reddine, davalı Metin hakkında açılan tapu iptal ve tescil dava­sının kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 2157 parsel sayılı taşınmazın A. Ş.tarafından 24.08.1998 tarihli akitle davalı M.e satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, anılan taşınmazın bedelinin miras bırakanları A.K.tarafından ödenmek suretiyle davalı M. adına alındığını ileri süre­rek eldeki davayı açmışlardır.

Davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının savunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedelini bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal kaçırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydet­tirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kara­rının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten, 1.4.1974 tarihli ¥2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Ka­rarı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapu­lu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır. So­mut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleş­tirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, karara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama olanağı sağla­namayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; Dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır.

Somut olaya gelince; davalı M taşınmazı üçüncü kişiden edindiğine göre 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanama­yacağı açıktır.

Öte yandan, davalı Yasemin hakkındaki dava husumetten reddedil­diğine göre lehine maktu avukatlık parasına hükmedilmesi doğrudur.

Hal böyle olunca, iptal tescil isteğinin reddedilmesi tenkis bakımın­dan değerlendirme yapılması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile ya­zılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
461
Davalılar vekilinin Y. bakımından temyiz itirazının reddi ile davalı M. bakımından yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428,maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.16.04.2013 tarih 2012/10756 Esas 2013/5608 Karar”

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı taktirde tenkis, bu da olmadığı taktirde bedel isteğine iliş­kin olup, mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu tapulu ta­şınmazın Cemal tarafından vekili Ethem aracılığıyla 08.03.1974 tarihli akitle 1/3’er paylı olarak muris Mehmetle davalılar Kemal ve Mehmet Salih’e satış suretiyle temlik edildiği anılan taşınmazın 23.12.1983 tari­hinde yapılan kadastro tespiti ile 260 ada 1 nolu parsel olarak anılan kişi­ler adına paylı mülkiyet üzere tespitinin yapıldığı, 18.12.1985 tarihinde tespitin kesinleştiği; yine 260 ada 2 parsel sayılı taşınmazın aynı şekilde CemaTin vekili Ethem aracılığıyla 08.03.1974 tarihli akitle Yz’şer paylı olarak davalılar Kemal ve Mehmet Salih’e satış suretiyle temlik edildiği, kadastro tespitiyle taşınmazın davalılar Kemal Mehmet Salih adına ¥2’şer paylı olarak 23.12.1983 tarihinde tespitinin yapıldığı, tespitin 18.12.1985 tarihinde kesinleştiği, miras bırakan Mehmet’in 17.03.1988 tarihinde ölümü üzerine 15.10.2007 tarihli akitle 260 ada 1 parselin 1/3 payının mi­rasçılarına intikal ettiği davalı Münevver’in, eşi muris Mehmet’den ken­disine intikal eden miras payını aynı akitle oğlu davalı Mehmet Salih’e bağışladığı öte yandan, davalı Münevver’in 27.06.2000 tarihli kooperatif pay satış sözleşmesi ile ise, Buldan Belediyesi Toplu Konut idaresince yaptırılan konutlarda kooperatif üyeliğini torunu dahili davalı Akif’e satış suretiyle devrettiği, anılan bağımsız bölümün 223 ada 77 parsel sa­yılı taşınmazdaki 2 nolu mesken olarak ferdileşme suretiyle 18.11.2002 tarihinde dahili davalı Akif adına tescil edildiği, onun da, anılan meskeni 14.06.2004 tarihli akitle satış suretiyle dahili davalı Ahmet’e temlik ettiği anlaşılmaktadır.

462
Hüseyin KOVAN
Dosya kapsamı ile, davalı Münevver’in sağ olduğu, muris muvaza­ası ve tenkis iddiası bakımından dava açma hakkının ölümle doğacağı, davalı Münevver’in sağlığında yaptığı temlikler bakımından muvazaa ve tenkis iddialarının dinlenemeyeceği gözetilerek davalı Münevver’in temlikleri bakımından davanın reddine karar verilmiş olması doğrudur.

Öte yandan; davada ileri sürülen iddianın içeriğine ve davalının sa­vunmasına göre; yanlar arasındaki uyuşmazlık, murisin gerçekte bedeli­ni bizzat ödeyip, üçüncü kişiden satın aldığı taşınmazı mirastan mal ka­çırmak amacıyla tapu siciline yarar sağlamak istediği kişi (davalı) adına kaydettirmesi halinde 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştir­me Kararının uygulama yeri bulup bulamayacağı noktasında toplan­maktadır. Gerçekten, 1.4.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, konusu ve sonuç bölümü itibariyle, murisin kendi üzerindeki tapulu taşınmazlar yönünden yaptığı temliki işlemler için bağlayıcıdır.

Somut olayda olduğu gibi bedeli ödenerek “gizli bağış” şeklinde gerçekleştirilen işlemler hakkında anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının doğrudan bağlayıcı olma niteliği yoktur. Bunun yanı sıra, ka­rara, yorum yoluyla gizli bağış iddialarına yönelik olarak uygulama ola­nağı sağlanamayacağı; Hukuk Genel Kurulunun 30.12.1992 tarih 586/782; 21.9.1994 tarih 248/538; 21.12.1994 tarih 667/856; 11.10.1995 tarih 1995/1-608 sayılı kararlarında belirtilmiş; dairenin yargısal uygulaması bu doğrultuda kararlılık kazanmıştır.

Eldeki davada da, miras bırakan Mehmet’e ait taşınmazın temliki söz konusu olmayıp, üçüncü kişi Cemal’den edinilen taşınmazların satış bedelinin muris Mehmet tarafından ödendiği iddia edilmektedir. Öyle ise, muris tarafından yapılan işlem, elden bağış (gizlibağış) niteliğini ta­şır. Böylesi bir olguda ise, 01.04.1974 tarih, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunduğu söylenemez.

O halde, 260 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazların temliki bakımın­dan muris muvazaasına yönelik iptal ve tescil isteğinin reddine karar verilmesi de doğrudur.

Davacıların bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir Reddine.

Davacıların öteki temyiz itirazlarına gelince; davacılar muris muva­zaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istekleri kabul edil­mediği taktirde tenkis isteğinde de bulunmuşlardır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
463
Ne var ki, mahkemece tenkis isteği bakımından bir inceleme ve de­ğerlendirme yapılmış değildir.

Bilindiği üzere; mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm ta­rihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 s. Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17) Mi­ras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanır.

Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekil­mesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardan­dır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemiyle saklı pay sahiple­rinin haklarını zedelemiş olmasıdır.

Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu terekeyle kazandırma (temlik) dışı terekenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür.Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mal varlığı kıymetleriyle iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandır­malardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 s. Kanun uygulanacaksa bir ay­lık 4721 s. Kanun uygulanacaksa üç aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tespiti gerekir. (TMK m.565) Miras bırakanın TMK’nin 564 üncü maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesapla­nır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse ka­zandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunma­dığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belir­lenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları ze­delenen kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar ve­ya Medeni Kanunun 565 inci maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilen­ler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerle­rinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Ka­nunun 570. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli

464
Hüseyin KOVAN
mirasçılardan ise aynı kanunun 561 inci maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konu­su olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacı­nın saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate ALMAK GEREKİR. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasar­rufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563 üncü maddede yer alan, alınanla mütena­sip sorumluluk kuralı gözetilmelidir..

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarru­fun tümünün değeriyle davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılmasının müm­kün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma so­nunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımla­rın bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktı­ğı takdirde sözü geçen 564 üncü maddedeki tercih hakkı gündeme gele­cektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih­ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, karar ta­rihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıy­la çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir.

Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda davacıların terditli talepleri olan tenkis isteği bakımından gerekli araş­tırma ve incelemenin yapılması, hasıl olacak sonuca göre bir karar veril­mesi gerekirken yanılgılı değerlendirme yapılarak ve noksan soruştur­mayla yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir..

Davacıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir.. Kabu­lüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3 üncü maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliği ile karar verildi.

“l.HD.30.04.2014 tarih 2013/19828 Esas 2014/9074 Karar”
SORU – 62
DAVANIN ISLAH EDİLMESİ HALİNDE TENKİS DAVASINDAKİ
HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE YÖNÜNDEN DAVA TARİHİ Mİ YOKSA

ISLAH TARİHİ Mİ DİKKATE ALINIR?

Tamamen ıslah edilen davanın ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğu,bunun doğal sonucu olarak ıslah davasındaki hak düşürücü sü­renin ilk davanın açıldığı tarihte kesildiğinin kabulü gerekir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, mirasbırakanları Yunus K.’in 27 ada 111 parsel üzerinde­ki bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunma­yan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle mirasçı­lardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara devrettiğini ileri sürülerek muvazaalı satış sözleşmelerinin iptali ile dava konusu ta­şınmazların mirasbırakana ait olduğunun tespitine karar verilmesini is­temişler, 10/12/2013 tarihli dilekçe ile tenkis talebinde bulunmuşlardır.

Davalılar, dava konusu binadaki dükkan ve daireleri alabilecek maddi güce sahip olduklarını, tasarrufun tümünün değil, ancak saklı pay oranında iptalinin mümkün olabileceğini, tenkis isteğinin süresinde olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, satış yolu ile yapılan temlikler sebebiyle tenkise hük- medilemeyeceği, satış sözleşmesine konu dairelerin menkul hükmünde bulunduğu, zamanaşımı süresinin ıslah tarihi itibarıyla geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Hande B/nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı sözleşmesinin ip­tali, mülkiyetin aidiyetinin tespiti, aşamada tenkis istemine ilişkindir.

Hemen belirtmek gerekir ki, dava sözleşmenin iptali istekli olarak açılmış, 10.12.2013 tarihli dilekçe ile tenkis davasına dönüştürülmüş olup muris muvazaasına dayalı iptal talebi, tenkise göre daha geniş kapsamlı olduğu için ıslaha gerek kalmaksızın davanın tenkise çevrilmesi müm­kündür. Çünkü “çoğun içerisinde azın da bulunduğu” kuralı gözönünde tutulursa muvazaa isteklerinin tenkise dönüştürülmesinde usul ve yasa­ya aykırı bir yön yoktur.

466
Hüseyin KOVAN
Diğer taraftan; miras, mirasbırakanın ölümüyle açılır (TMK 575.md). Türk Medeni Kanunu’nun 571/1. maddesi ise “Tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlaya­rak bir yıl ve her halde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruf­larda mirasın açılması tarihinin üzerinden on yıl geçmekle düşer.” hük­münü amirdir. Bu süre hak düşürücü nitelikte olup hakim tarafından yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınır.

Dava 28.11.2011 tarihinde açılmış, aşamada talep daraltılarak dava tenkis davasına dönüştürülmüştür. Bu durumda hak düşürücü süre bakımından ıslah tarihi olarak kabul edilen 10.12.2013 tarihinin değil, dava tarihinin esas alınması gerekeceği kuşkusuz olup mirasbırakanın ölüm tarihi (02.10.2011) itibariyle hak düşürücü sürenin geçmediği sa­bittir.

Somut olayda davacılar, mirasbırakanın 27 ada 111 parsel üzerine inşa ettiği bir dükkan ve dört daireyi haricen düzenlenen “tapu kaydı bulunmayan dairenin/dükkanın satış sözleşmesi” başlıklı sözleşmelerle davalılara devrettiğini, devirlerin mal kaçırmak amacıyla muvazaalı ola­rak yapıldığını ileri sürerek eldeki davayı açmış aşamada taleplerini ten­kise hasretmişlerdir.

Ne var ki; dosyada bulunan tapu kaydına göre, 27 ada 111 parsel sayılı müfrez tarla vasıflı taşınmazın dava dışı kişiler adına kayıtlı oldu­ğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, TMK’nın 684. maddesinde “Bir şeye malik olan kim­se, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur. Bütünleyici parça, yerel âdetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, za­rara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır. ” düzenlemesi mevcuttur. Buna göre harici sözleşmelere konu dükkan ve dairelerin üzerinde bulunduğu taşınmazın mülkiyetine tabi olduğu, öte yandan bu dükkan ve dairelerin mirasbırakana ait olduğuna dair dosyada bir delil bulunmadığı açık olup davacıların tenkis isteğinin reddi bu gerekçe ve sonucu itibariyle doğru olduğuna göre davacıların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiy- le usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20 TL. bakiye onama harcının temyiz eden davacılardan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.22.05.2019 tarih 2016/9983 Esas 2019/3256 Karar7
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
467
Yanlar arasında görülen tapu iptali tescil ve tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın hak düşürücü süre yönünden reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıkla­maları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tescil iken kamilen ıslah yoluyla tenkis isteğine dönüştürülmüştür.

Mahkemece, tenkis davasında dava açma süresinin ıslah tarihinden geriye doğru 1 yıllık süreye göre hesaplanması gerektiği, davacıların 09.07.2010 tarihinde davayı ıslah ettiklerinden mirasın açıldığı tarihten 1 yıllık süre geçtikten sonra ıslahın yapıldığı, davanın süresinde açılmadı­ğı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir.

İncelenen dosya kapsamı ve toplanan delillerden; davacılar vekili­nin 3.3.2006 tarihli dilekçe ile; müvekkillerinin babaları olan miras bıra­kan M.S.nun sağlığında mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak 925 ada 10 ve 11 parsellerde bulunan 2 dükkan, 1155 ada 9 par­seldeki 5 nolu meskeni,. TBK 58 plakalı ticari taksiyi ve 2 pazar tahtasını ikinci eşi Y. S. adına tescil ettirdiği, 34M ….plakalı hatlı minibüsün ¥2 pa­yını da ikinci evliliğinden olma kızı Tuba adına tescil ettirdiği, miras bı­rakanın 28.4.2005 tarihinde öldüğü, Y. S.adına olan kayıtların iptaliyle terekeye dahil edilmesi, T. adına olupta 3.kişilere satılan 34M … plakalı hatlı minübüsün satış bedelinin terekeye dahil edilerek paylaştırılması isteğiyle dava açtığı, daha sonra 09.07.2010 havale tarihli tama- men(kamilen) ıslah dilekçesi ile tenkis iteğinde bulunduğu anlaşılmak­tadır.

Islah 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK’nin) 176 ila 182 .maddelerinde, tamamen ıslah ise 18O.maddede düzenlenmiştir. Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bü­tün işlemlerin yapılmamış sayılması 6100 sayılı HMK’nin 180. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 87.) maddesi hükmü gereğidir. Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda belirtilen du­rumda yeni bir davanın açılmış sayılamayacağı, tamamen ıslah edi­len davanın ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğu ve bunun doğal sonucu olarak, tenkis davası için öngörülen hak düşürücü sü­renin ilk davanın açıldığı tarihte kesilmiş sayılacağı öteden beri yer­leşik ve hakim olan görüştür.

468
Hüseyin KOVAN
(Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.12.1957 gün 2/66-64, 30.1.2002 gün 2/63-23 sayılı kararları, Bkz. Prof. Dr. Baki Kuru “Hukuk Muhake­meleri Usulü” altıncı baskı cilt IV, sh.3998 vd)

O halde, davanın tamamen (kamilen) ıslah edilmesi halinde ıslah olunan dava, ilk dava tarihinde açılmış sayılır ve hak düşürücü süre de bu tarihte kesilmiş olur.

Bu nedenle, dava açma süresi ilk dava ile korunmuş olacağından hak düşürücü sürenin hesabında ıslah tarihinin değil ilk dava tarihinin esas alınması gerekir. Mahkemece değinilen hususlar gözetilmeksizin aksi düşünce ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Davacıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZUL­MASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.16.04.2 013 tarih 2013/754 Esas 2013/5575 Karar”

SORU – 63
MİRAS BIRAKAN KENDİ TAŞINMAZLARINI SATARAK BAZI
MİRASÇILAR ADINA BANKAYA PARA YATIRSA YADA TAŞINMAZ
SATIŞ BEDELLERİNİ BU MİRASÇILARA ELDEN VERSE MURİS

MUVAZAASI OLUR MU?

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil da­valarının dayanağı 1.4.1974 tarihli 72 sayılı İçtihadı Birleştirme kararıdır.

İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcıdır. Bir başka deyişle İçtihadı Birleştirme Kararların yorum yolu ile bir başka olaya uygulanması veya genişletilmesi mümkün değildir. Sa­dece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararına özgü olaya uygulanabilir.

Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı, Muris adına kayıtlı bir taşınma­zın,Murisin mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye,gerçekte amacı bağışlamak olmasına karşı tapuda satış göstererek devir ve temlik etmesi halinde uygulanabilecektir .

Burada ise böyle bir durum yoktur. Yani muris adına tapuda kayıtlı bir taşınmazın diğer mirasçılardan mal kaçırma kastı ile,murisin gerçek amacı bağış olmasına rağmen tapuda satış şeklinde bir temlik söz konu­su değildir.

Böyle bir durumda 1.4.1974 tarih 16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kara­rının uygulama yeri yoktur. Muris tarafından bir bağış söz konusu olup koşullarının varlığı halinde ancak tenkis hükümlerinin uygulanması mümkün olacaktır

Yanlar arasında görülen alacak davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.3.2013 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat A. T. ile temyiz edilenler vekili Avukat H. A. geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçe­sinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamala­rı dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

470
Hüseyin KOVAN
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; tarafların kök murisi S./nin 13.04.2011 tarihinde davalılardan kızı S..’i vekil tayin ettiği, vekil S..’in miras bırakan adına kayıtlı olan 583 parsel sayılı taşınmazı 15.04.2011 tarihli akitle dava dışı A. E..’e satış suretiyle temlik ettiği, resmi senette satış bedeli olarak gösterilen 15.000,00 TL’nin yarı yarıya vekil S..ile mi­rasçı davalı S..’nin banka hesabına alıcı tarafından yatırıldığı, ayrıca aynı gün davalıların bankadaki mevduat hesaplarına ayrı ayrı 90.000,00’er TL para yatırdıkları anlaşılmaktadır.

Davacılar, miras bırakanın taşınmazın satışından elde edilen para­nın kendilerinden kaçırmak amacıyla muris tarafından davalılara devre­dildiğini iddia etmişlerdir.

İddianın ileri sürülüş biçimi ve dava dilekçesi içeriğine göre, davada dayanılan hukuki sebebin muris muvazaası iddiası olduğu açıktır.

Hemen belirtilmelidir ki, kaynağını Borçlar Yasasının 18. maddesin­den (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 19.maddesi) alan 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, muris muvazaası aynen ” bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile ger­çekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış oldu­ğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da ol­masın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleş­mesinin B.K. nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu olarak tanımlanmak­tadır.”

Buna göre, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı temlik yaptığının kabul edilebilmesi için tapuda kayıtlı olan taşınmazını ba­ğışlamak istediği halde satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile sicil kaydını mal kaçırmak istediği kişi üzerine aktarması (devretmesi) ikti­za eder. Oysa somut olayda, miras bırakana ait taşınmazın satış bede­linin davalılara ödendiği görülmektedir. Öyle ise, muris tarafından yapılan işlem, elden bağış (gizli bağış) niteliğini taşır. Böylesi bir ol­guda ise, 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygu­lama yeri bulunduğu söylenemez. Ancak, koşullarının varlığı halinde Türk Medeni Kanununun 560. ila 571. maddeleri arasında öngörülen tenkis davasına konu olabilecektir. Eldeki davada, tenkis isteği ise bu­lunmamaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
471
Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanıl­gılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

Davalıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sa­yılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe gi­ren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edi­lenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.05.03.2013 tarih 2012/9261 Esas 2013/3233 Karar”

SORU – 64
EVLAT EDİNENDEN ÖNCE ÖLEN EVLATLIĞIN MİRASÇILARI EVLAT EDİNEN ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE

DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİRLER Mİ ?

4721 sayılı T.M.K.500.Maddesi;

“Evlatlık ve alt soyu evlat edinene kan hısımı gibi mirasçı olurlar ev­latlığın kendi ailesindeki mirasçılığı da devam eder… “hükmünü içer­mektedir.

Bu nedenle evlat edinenden önce ölen evlatlığın alt soyunun, koşul­ların varlığı halinde evlat edinen aleyhine muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açabileceklerdir.

Taraflar arasında görülen dâvada;

Davacı, miras bırakanı Fatma’nın mirasçılardan mal kaçırmak ama­cıyla 431 ada 111 parsel sayılı taşınmazda bulunan paylarını davalılara satış suretiyle devrettiğini, gerçek değer İle satış değeri arasında fark ol­duğunu ileri sürüp, muvazaa nedeniyle tapu kayıtlarının iptaline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur.

Davalılar, miras bırakanın evlatlığının çocuğu olan davacının dava açma sıfatı olmadığını, taşınmazları bedelini ödeyerek satın aldıklarını belirtip, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, evlat edinenden önce ölen evlatlığının mirasçılarının ev­lat edinenin mirasçısı olamayacağı, bu nedenle davacının dava açma hak ve sıfatı bulunmadığı, hatalı olarak alınan mirasçılık belgesinin hukuki İşlevi bulunmayacağı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı.

Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, muris muvazaası nedeniyle tapu iptali isteğinde ilişkindir.

Mahkemece, davanın sıfat yokluğundan reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan Fatma’nın davaya konu 431 ada 111 parsel sayılı taşımazdaki paylarını 13.11.1992, 9.3.1993, 20.10.1994 tarihli akitlerle davalılar Reyhan ve Ayşe’ye temlik ettiği görülmektedir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
473
Davacı, miras bırakanın evlatlığının füruudur. Kök miras bırakan 24.4.2000 tarihinde, evlatlığı Hüseyin C. ise, 17.11.1994 tarihinde kendi­sinden önce ölmüştür. Medeni Kanununun 500. maddesi gereğince, ev­latlık ve alt soyu evlat edinene kan hısımı gibi mirasçı olacağından evlat­lığın daha önce ölmüş olması onun füruğlarının evlat edinenin mirasçısı olmasına engel teşkil etmez.

Öyleyse, kök miras bırakanın yasal mirasçısı konumunda bulunan davacının davada sıfatı bulunduğu tartışmasızdır.

Hal böyle olunca, davada sıfatın varlığı gözetilerek işin esasının in­celenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları ye- rindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenle HUMK.’nun 428. mad­desi gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.19.02.2004 tarih 2004/716 Esas 2004/1392 Karar”

SORU – 65
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TEREKEYE TEMSİLCİ
ATANMASI HALİNDE, DAVA AÇAN MİRASÇI VEYA MİRASÇILARIN

DAVAYI TAKİP YETKİSİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLUR MU ?

Davacı mirasçı;

1-Muvazaa ya konu gayrimenkulün kendi miras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile kendisi adına tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir veya muvazaalı taşınmazın dava tarihindeki değeri dikkate alı­narak miras payı oranındaki tazminatın kendisine verilmesini isteyebilir.

Bu durumda bir sorun yoktur, koşulları oluşmuş ise davacının mi­ras hissesi oranında davalı tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, davacının talebi tazminat ise de taşınmazın mahkeme tara­fından yapılacak keşifte belirlenen dava tarihindeki değeri dikkate alına­rak davacının miras payı da gözetilmek sureti ile belirlenen tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilir. Hiç şüphesiz ki davacı tarafından faiz talep edilmiş ise belirlenen tazminata dava tari­hinden itibaren faiz de uygulanacaktır.

Davalı da mirasçı ise, ki çoğu zaman mirasçı olur,bu durumda tapu iptal tescil davası yönünden davalının muristen gelen miras hakkı göze- tilmeli ona göre tapu iptali sağlanmalıdır.

2-Muvazaa ya konu gayrimenkulün tüm mirasçıların miras hisseleri oranında davalı tapusunun iptali ile miras hisseleri oranında mirasçılar adı­na tapuya kayıt ve tescilini talep edebilir,veya tüm mirasçıların miras payı­na düşen tazminatın davalıdan alınarak mirasçılara verilmesini isteyebilir.

Bu durumda mahkeme davacıya tüm mirasçıların davaya muvafa­katinin alınması veya miras şirketine mümessil tayin edilmesi için kesin süre vermelidir.” TMK 64O.Md”.

(Davalıda mirasçı ise hiç şüphesiz onun muvafakatini almaya gerek olmayıp davalı dışındaki mirasçıların muvafakatlerinin alınması yeterli olacaktır.)

Davacı verilen kesin süre içerisinde diğer tüm mirasçıların davaya muvafakatlerini almış veya miras şirketine mümessil tayin ettirmiş ise davaya devam olunur aksi taktirde başkaca bir şey incelenip irdelen- meksizin dava şartı yokluğu nedenle davanın reddi gerekir, çünkü bu

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
475
durumda tüm mirasçıların birlikte dava açması gerekir ve davacılar arı­sında zorunlu dava arkadaşlığı vardır,eğer bu şart tamamlanmaz ise da­va, başkaca bir şey incelenip irdelenmeksizin dava şartı yokluğu nedeni ile davanın reddine karar verilecektir.

İşte böyle bir durumda yani davacı mirasçı veya mirasçıların tüm mirasçılar adına dava açması ve mahkeme tarafından verilen süre içeri­sinde miras şirketine temsilci atanması için dava açması ve miras şirketi­ne temsilci atanması halinde artık davacı, mirasçı veya mirasçıların da­vayı takip yetkileri kalmayacaktır. Tereke adına davayı takip etme yetki­si tereke temsilcisine geçecektir. Böyle bir durumda tereke temsilcisi du­ruşmaya gelmez ise dava açan mirasçı veya mirasçılar veya vekilleri du­ruşmaya katılsa dahi davacı taraf duruşmaya katılmış olmaz,ve davalı da davacının duruşmaya katılmadığını kendisinin de davayı takip etmek istemediğini mahkeme hakimine bildirmesi halinde veya davalının da duruşmaya katılmaması halinde, hakim, taraflarca takip edilmeyen dos­yanın HMK nun 15O.maddesi uyarınca işlemden kaldırılmasına karar vermek zorundadır.

Terekeye temsilci atanmasına rağmen tereke temsilcisi duruşmaya katılmasa,davacı veya vekili duruşmaları takip etse,davalı da duruşma­lara gelmiş ve kendisinin de davayı takip etmediğini belirterek bu ne­denle dosyanın işlemden kaldırılması yönünde bir talepte bulunmaz ise,mahkeme hakimi kendiliğinden dosyayı işlemden kaldıramaz

HMK hükümleri uyarınca davacı duruşmaya katılmasa dahi davalı duruşmaya katılıp,her hangi bir itiraz etmeden duruşmaları takip etmesi halinde mahkeme hakimi davayı görmeye devam etmek zorundadır.

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve terekeye iade isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın 6100 sayılı HMK’nın 150/5. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına dair verilen karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların ortak miras bırakanı H..A..’ın kadasro tutanağındaki anlatıma göre; 1 parsel sayılı taşınmazını 1960 tarihinde dava dışı oğlu A/ye, A.nin dava dışı oğlu Sebahattin’e satış suretiyle temlik ettiği, çekişmeli taşınmazın bu sebeple kadastro

476
Hüseyin KOVAN
çalışmaları sırasında 31.12.1996 tarihinde S..adına tespit ve tescil gördü­ğü, S..’nin ölümüyle geriye mirasçısı olarak davalıların kaldığı, davacı­nın; anılan temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı oldu­ğunu ileri sürerek eldeki davayı açtığı, miras bırakan H..’nin ise 02.10.1971 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davanın tarafları ile dava dışı kişilerin kaldığı, yargılama sırasında murisin terekesine C..Ç.in temsilci tayin edildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda istek; tereke adına iptal ve tescil olduğuna göre, Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi hükmü uyarınca terekeye temsilci atanmak suretiyle davanın yürütülmesi doğrudur ve asildir. Ne var ki; tereke temsilcisi hiç bir oturuma katılmamıştır.

Hemen belirtilmelidir ki, terekeye temsilci atanması halinde miras- çılann terekeyi temsil ve davayı takip yetkileri sona erer ve artık davayı açan mirasçının, isteğini payına hasretmesi hak ve yetkisi ortadan kal­kacağından bu yöndeki beyana hukuki sonuç bağlanamaz. Öte yandan, davayı tereke temsilcisi takip etmediğine göre takip yetkisi kalkan miras- çmın davayı takip edip, oturumlara iştirak etmesi davacı tarafın davada temsil edildiği anlamını taşımaz. Bir başka ifade ile davalının davadaki muhatabı yargılamaya iştirak eden mirasçı olmayıp tereke temsilcisidir, yani davacı taraf tereke ve onu temsil eden tereke mümessilidir.

Somut olaya gelince; tereke temsilcisine 21.06.2012 tarihli duruşma­ya katılması için davetiye gönderilmiş, bu davetiye muhataba 23.05.2012 tarihinde bizzat tebliğ edilmiş, ne var ki anılan oturuma ve sonraki 25.09.2012 tarihli oturuma tereke mümessili katılmamış, 25.09.2012 hava­le tarihli dilekçe ile de görevinden istifa ettiğini bildirmiştir. Her ne ka­dar davacı mirasçılar yönünden terekeye temsilci atanmış ve tereke tem­silcisi bizzat yapılan tebligata rağmen duruşmalara katılmamışsa da, bu duruşmaların tümüne katılan davalı vekilinin 21.06.2012 tarihli oturum­da tereke temsilcisi katılmamasına rağmen dosyanın işlemden kaldırıl­masını talep etmediği, aksine ” eksik olan hususlar giderilsin” diyerek, açıkça davayı takip iradesini ortaya koyduğu, sonraki 25.09.2012 tarihli oturumda ise önce aynı beyanı tekrarladığı, son sözü sorulunca ise ” da­vanın reddini talep ettiğini” beyanla davayı takip etme yönündeki irade­sini sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Mahkemece davalı vekilince dava ta­kip edildiğinden görevinden istifa eden tereke temsilcisinin davayı takip etmemesi sebebi ile işlemden kaldırılan davanın 6100 sayılı HMK’nın 150/5. maddesi gereğince üç aylık yenileme süresi de dolduğundan ba­hisle açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru değildir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
477
Bu durumda; mahkemece, tereke temsilcisi ile ilgili eksikliğin gide­rilmesi, gerekirse terekeye bir başka kişinin temsilci olarak atanmasının sağlaması, ondan sonra işin esasına girilerek inceleme ve araştırmanın yapılması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, ya­nılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davacının, bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hususların şimdilik ince­lenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri veril­mesine,oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.05.2013 tarih 2013/5536 Esas 2013/8423 Karar”

Taraflar arasındaki davadan dolayı Mucur Asliye Hukuk Mahke­mesinden verilen 3.7.2014 gün ve 25-94 sayılı kararın Yargıtayca ince­lenmesi dahili davacı Yeter K. vekili tarafından istenilmiş olmakla, dosya tetkik olunarak gereği düşünüldü.

Dava, ölünceye kadar bakım akdine aykırılık nedenine dayalı tapu ip­tali ve tescil isteğine ilişkin olup davacının yargılama sırasında vefat etme­si üzerine terekeye tereke temsilcisi olarak Duran Y. atanmış ve yargılama sonucunda; ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden; tereke temsilcisi Duran Y/e davanın reddine iliş­kin gerekçeli kararın tebliğ edilmesine karşın, kararı temyiz etmediği, ka­rarın mirasçılardan Yeter Kaya vekilince temyiz edildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere terekeye temsilci atanmasından sonra tereke ortağı­nın ya da ortaklarının davayı takip yetkisi ortadan kalkar. Bir başka ifa­de ile davaya dahil edilen mirasçı ya da mirasçıların davayı takip yetkisi sona erer ve buna bağlantılı olarak da hükmü temyiz hakkı miras şirke­tini temsil eden mümessile geçer.

Tüm bu açıklamalar karşısında davayı takip yetkisi sona eren davacı mirasçının temyiz dilekçesinin REDDİNE, peşin alınan harcın istek ha­linde yatırana iadesine oy birliğiyle karar verildi

“l.HD.05.10.2017 tarih 2015/2434 Esas 2017/5046 Karar”
SORU – 66
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESCİL DAVASININ YARGILAMASI SIRASINDA DAVALI, DAVACI

İLE SULH OLDUKLARINI VE BU NEDENLE DAVACININ DAVADAN FERAGAT ETTİĞİNE İLİŞKİN DİLEKÇEYİ MAHKEMEYE SUNAR İSE, DAVACI BU SULH SÖZLEŞMESİNİN HİLE İLE ALINDIĞINI BEYAN EDİP FERAGATİN SÖZ KONUSU OLMADIĞINI VE DAVAYA DEVAM

ETMEK İSTEDİĞİNİ BELİRTİR İSE MAHKEME NE KARAR
VERECEKTİR.

Davadan feragat ve davayı kabul davaya son veren taraf işlemleri­dir. Feragat ve kabulün şekli başlıklı H.M.K.’nun 3O9.maddesi;

“Feragat ve kabul dilekçeyle veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılır.

Feragat ve kabulün hüküm ifade etmesi,karşı tarafın ve mahkeme­nin muvafakatine bağlı değildir.

Kısmen feragat veya kabulde feragat edilen veya kabul edilen kıs­mın dilekçede yahut tutanakta açıkça gösterilmesi gerekir.

Feragat ve kabul kayıtsız şartsız olmalıdır.” hükümlerini içermektedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere feragat kayıtsız şartsız ol­ması halinde hüküm ifade eder ve sonuç doğurur.

Yukarıdaki soruya dönecek olur isek, davalı tarafından mahkemeye sunulan davacıya ait feragat dilekçesi,tarafların sulh olmasına dayan­makta olup, davacı da bu sulh sözleşmesinin hile ile alındığını ileri sür­müş olmakla, feragatin kayıtsız şartsız olduğunu söylemek mümkün değildir. Davacının feragat etmesinin dayanağı sulh sözleşmesi olup,sulh sözleşmesinin de hile ile alındığı iddia edildiğine göre mah­keme tarafından öncelikle sulh sözleşmesinin hile ile alınıp alınmadı­ğı,tarafların özgür iradelerinin ürünü olup olmadığının açıklığa kavuştu­rulması gerektiğinden bu sorunun öncelikle çözülmesi gerekir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakanı Ali O. 307 ada 36 parsel sayılı taşınmazını davalılara satış suretiyle temlik ettiği, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapu iptali ve tescil istemiş, aşamada davadan feragat etmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
479
Davalılar, taşınmazı bedelini ödeyip satın aldıklarını, muvazaanın bulunmadığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Somut olayda davacı, 26.01.2016 tarihli dilekçesi ile davasından fe­ragat etmiş, mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar veril­miş ise de, temyiz dilekçesinde feragatin özgür iradesini yansıtmadığını, hile ve edimler arasındaki aşırı oransızlık nedeniyle geçersiz olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.

Bilindiği üzere, davacının davasından feragat etmesi ile dava konu­su uyuşmazlık sona erer, kesin hükmün hukuksal sonuçları doğar (HMK m.311). Bu nedenle mahkeme henüz feragat nedeniyle davanın reddine karar vermemiş olsa bile davacı feragatten dönemez (rücu edemez) baş­ka bir ifadeyle davacı, feragat beyanı ile bağlıdır.

Ancak, feragatle ortaya çıkan sonucun iradeyi bozan bir halin nedenine dayandığı (HMK m.311) kanıtlanırsa, doğurduğu netice bakımından iradesi fesada uğrayan kimseye talep hakkı bahşedeceğinden kuşku yoktur.

Feragate ilişkin irade açıklanmasının gerçeği yansıtmadığının bildi­rilmesi halinde, bu halin ya aynı dava içerisinde HMK’nin 163. maddesi­ne göre ön sorun (hadise) şeklinde ya da ayrı bir dava olarak incelenmesi olanaklı ve gereklidir.

Hâl böyle olunca; mahkemece, feragatin hileye dayalı olduğu iddiası- nm hadise şeklinde (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 162. ve 163. maddeleri-önsorun) aynı dava içerisinde her türlü delille ispatının mümkün olduğu gözetilerek, bu yöndeki taraf delillerinin toplanması ile hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi için hüküm bozulmalıdır.

Davacı tarafın bu yönlere değinen ve yerinde görülen temyiz itira­zının kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.22.01.2020 tarih 2016/14384 Esas 2020/314 Karar”

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil ” davasından dolayı yapı­lan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 4.Hukuk Mahkemesinin dava­nın reddine dair verilen 18.3.2010 gün ve 2008/ 52-2010/97 sayılı kararı­nın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1.Hukuk Dairesinin 6.12.2010 gün ve 8199-12944 sayılı ilamı ile;

480
Hüseyin KOVAN
(”… Dava, tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir.

Davacı, çekişme konusu taşınmazların miras bırakan tarafından mi­rasçılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak davalılara temlik edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; davacı 25.12. 2009 tarihli dilek­çesi ile davadan feragat ettiğini bildirmiş, 28.12.2009 tarihli dilekçesi ile de, 01.09.2009 tarihli ”Sulh Protokolü” başlıklı belgedeki edimler arasında fahiş fark olup, değerlerin de karşı tarafın beyan ettiği değerlerde olmadığmı, karşı tarafın beyanına kandığını, feragat beyanının ve taraflar arasındaki Sulh Sözleşmesinin hile nedeniyle geçersizliğine karar verilmesini istemiş, Mahkemece davacının sulh sözleşmesi ve feragat dilekçesinin tanzimi sıra­sında hataya düşürüldüğünü ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın feragat nedeniyle reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Ne varki, temyiz dilekçesine ekli olarak sunulan belgelerden davacı tarafından davanın reddine ilişkin olarak verilen karardan sonra 21.05.2010 tarihinde Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. Sayılı dava dosyası ile sulh sözleşmesinin iptali istemiyle dava açıldığı gö­rülmektedir. Anılan davanın eldeki dava sonucu etkiyeceği kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, Kadıköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/239 E. sayılı dava dosyasının sonucunun beklenmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi için karar bozulmalıdır.

Davacının bu yöne değinen temyiz itirazı yerindedir…”)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapı­lan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmazsa tenkis istemine ilişkindir.

Davacı vekili, davacı ikinci eşin miras bırakanı tarafından, önceki eş­ten olan davalı çocuklarına yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığı iddiası ile tapu iptali ve tes­cil,olmazsa tenkis isteği ile eldeki davayı açmıştır.

Yargılama sırasında davalılar vekili 16.11.2009 tarihli dilekçesinde ve akabinde 9.12.2009 günlü celsede; davacı ile sulh sözleşmesi yaptıkla-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
481
rını bildirerek, 1.9.2009 tarihli “Sulh Protokolü” başlıklı belgeyi ve buna dayalı olarak düzenlenen 25.12.2009 tarihli feragat dilekçesini mahkeme­ye ibraz etmiştir.

Mahkemece her iki belgeye karşı davacının beyanının alınması için isticvap davetiyesi gönderilmiştir.

Davacı asil, 29.12.2009 günlü celsede, mahkemeye sunduğu 28.12.2009 tarihli dilekçesini tekrarladığını, dosyaya konulmuş harici sulh ve buna da­yalı feragatinin olmadığını, davaya devam edeceğini bildirmiştir.

Davacı vekili tarafından dosyaya sunulan 28.12.2009 havale tarihli dilekçede de, sulh sözleşmesinin ve buna dayalı olarak düzenlenen fera­gat dilekçesinin müvekkili davacının gerçek iradesini yansıtmadığı, sulh konusunda aldatıldığı, yanıltıldığı, edimler arasında fahiş fark olduğu ileri sürülmüştür.

Bu nedenle, öncelikle uyuşmazlığa ilişkin usul hükümlerinin irde- lenmesinde yarar vardır:

Bilindiği üzere, 4.2.2011 tarihinde yayımlanarak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun:

163     . maddesinde:

“Yargılama sırasında, davaya ilişkin bir ön sorun ortaya çıkarsa, il­gili taraf, bunu dilekçe vermek suretiyle yahut duruşma sırasında sözlü olarak ileri sürebilir.”

164     .maddesinde ise:

(1)      ) Hâkim, taraflardan birinin ileri sürdüğü ön sorunu incelemeye değer bulursa, belirleyeceği süre içinde, varsa delilleriyle birlikte cevabı­nı bildirmesi için diğer tarafa tefhim veya tebliğ eder.

(2)     Ön sorun hakkında iki taraf arasında uyuşmazlık varsa, hâkim gerekirse tarafları davet edip dinledikten sonra kararını verir.

(3)     Hâkim, ön sorun hakkındaki kararını taraflara tefhim veya tebliğ eder.”

hükümlerine yer verilmek suretiyle “ön sorun” kurumu düzenlenmiştir.

Mülga 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun: 222.maddesinde:

“Tahkikat esnasında davaya müteallik bir mesele hakkında tahkikat hakiminden karar almak isteyen taraf bunu tetkikata mahsus celsede şifa­hen veya celse haricinde iki nüsha olarak vereceği arzuhal ile talep eder.”

482
Hüseyin KOVAN
Yine aynı Kanunun 223/2.maddesinde:

“Hadise hakkında iki taraf ihtilaf halinde ise tahkikat hakimi kararı­nı evrak üzerine veya kendilerini davet ve ifadelerini istima ettikten son­ra verir. Kanunen şekli mahsus tayin edilmiş olan ahval müstesnadır.”

224.maddede ise, “Kaide olarak tahkikat hakimi hadise hakkında bir celsede iki tarafı istima ve delailini tetkik ve kararını ita eder. İktizasına göre delillerin diğer celsede ikame ve tetkikine de karar verebilir.”

Şeklindeki hükümlerle de “hadise” müessesesi düzenlenmiştir.

Anılan bu maddeler ile, devam eden bir davada ibraz edilen ve da­vanın sonucuna etkili olacak bir belgenin hata ve hileye dayalı olarak düzenlendiği iddiasının aynı dava içerisinde mülga 1086 sayılı HUMK hükümlerine göre hadise, yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK hüküm­lerine göre de ön sorun olarak incelenmesi, öngörülmüştür.

Aksine bir yaklaşımla, dava devam ederken, böyle bir iddia ile ilgili olarak ve bu belgelere dayanılarak başka bir mahkemede dava açılabile­ceğinin kabulü ise, asıl davanın görüldüğü mahkemenin yetkisinin sınır­landırılması anlamına gelir ki, bu kabul şekli hem usule hem de yargıla­maya hakim ilkelere aykırı olacaktır.

Öte yandan, davanın devamı sırasında bir hata-hile iddiasında bu- lunulmayıp da, karar kesinleştikten sonra böyle bir iddia ileri sürülürse bu iddianın ayrı bir davanın konusunu oluşturacağında ise hiç kuşku bulunmamaktadır.

Somut olayda, yargılama sırasında davalı tarafça ibraz edilen da­vacının sulh ve buna bağlı feragat beyanına ilişkin belgelere karşılık, davacı hata ve hile ile alındığı savunmasını getirmiştir.

Davacının hata iddiası ile ilgili olarak, mahkemece taraf delilleri toplanarak inceleme yapılması yerinde olup; esasen bu konuda Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında bu konuda bir uyuşmazlık da bulun­mamaktadır.

Uyuşmazlık, davacının hile iddiasının, mahkemece iddianın genişle­tilmesi olarak nitelendirilerek araştırılmamasının yerinde olup olmadığı noktasındadır.

Hemen belirtmekte yarar vardır ki, Özel Dairece, bozma ilamında her ne kadar hile iddiası ile ilgili olarak davacı tarafından hükümden sonra açıldığı anlaşılan Kadıköy Asliye 2.Hukuk Mahkemesinin 2010/239

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
483
Esas sayılı dosyasının sonucunun beklenilmesi gereğine işaret edilmişse de, bu bozma nedenine katılmak olanaklı değildir. Zira, yukarıda da açıklandığı üzere hile iddiası eldeki dosyada ön sorun (hadise) olarak ele alınıp incelenebileceğinden, anılan dosyanın beklenmesine gerek bu­lunmamaktadır.

Öte yandan, davanın devamı sırasında dayanılan bir belge ya da sözleşmenin geçersizliği her zaman ileri sürülebileceğine ve davacı taraf ta, 28.12.2009 havaleli dilekçesinde hem hata hem de hile iddiasını ileri sürdüğüne göre, artık davacı yönünden iddianın genişletilmesinden bahsedilemeyeceği gibi buradaki iddia dava dilekçesinde ileri sürülen iddia olmayıp, davanın devamı sırasında ortaya çıktığı iddia edilen olay­la (hata-hile) ilgili olduğundan iddianın genişletilmesinden de söz edi­lemez.

Hal böyle olunca, mahkemece, iddianın genişletildiğinden bahisle, hile iddiasının incelenmemesi doğru olmadığı gibi, Özel Dairenin 2010/239 Esaslı dava sonucu beklenmesine işaret eden bozma nedeni de yerinde değildir.

Mahkemece yapılacak iş; hile iddiasını da ön sorun (hadise) olarak ele alıp, eldeki dava içinde çözümlemek olmalıdır.

O halde, yerel mahkemece açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edi­lerek, iddianın genişletildiğinden bahisle hile iddiasının incelenmemiş ve bu kararda direnilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup; kararın, yuka­rıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekir.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, bozma ne­denine göre diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer ol­madığına, oy birliği ile karar verildi.

“HGK.21.03.2012 tarih 2012/1-1 Esas 2012/236 Karar”

SORU – 67
MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMAK
AMACI İLE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ DAHA SONRA İMAR
GÖRÜR İSE VEYA BİR BAŞKA PARSEL İLE BİRLEŞİR İSE İPTAL
EDİLECEK TAPU MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR.

Böyle bir durumda öncelikle dava açan mirasçı veya mirasçıla­rın,taşınmazın,muris tarafından temlik edildiği tarihteki ada parsel nu­marası belirtilerek, taşınmazın imar sonrası aldığı parsel numarası belir­tilmelidir. Taşınmaz imar görmüş olması nedeni ile taşınmazdan DOP (Düzenleme ortaklık payı) kesildiğinden,davacının veya davacıların mi­ras paylarına düşen DOP,miktarının ne kadar olduğu uzman bir bilirki­şiden rapor alınarak bu miktar mahsup edilmek sureti ile tapu iptal mik­tarı belirlenmelidir. Bu yapılmaksızın murisin temlik ettiği taşınmazın miktarı ve davacının veya davacıların miras payı gözetilerek tapu iptale karar verilmesi halinde davacıya veya davacılara fazla miktarda yer vermiş olunacaktır.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar Durmuş Ü. vd. vekili tarafından yasal süre içerisinde, davalılar İsmail Kaval vd. vekili tarafından ise duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 12.12.2019 Perşembe günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden bir kısım davalılar vekili Avukat Yusuf A. davalılar Farettin K. vd. vekili Avukat Yusuf S. geldiler, davetiye tebliği­ne rağmen temyiz edilen davacı Kamil K. vekili Avukat ve diğerleri gel­medi, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildiril­di, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan İ. tarafından dü­zenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği gö­rüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacı, geçmişte meydana gelen bir kavga nedeniyle uzun yıllar mirasbırakan babası İbrahim ve kardeşleri ile görüşmediğini, bu nedenle mirasbırakanın maliki olduğu 104 ada 1 sayılı parseli davalı İsmail’e; 2 sayılı parseli davalı Ahmet’e; 4 sayılı parseli davalı Müşerrefe; 7 sayılı

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
485
parseli davalı Durmuş’a, 8 sayılı parseli davalı Mustafa’ya; 103 ada 5 sa­yılı parselini ise önce dava dışı oğlu Halil’e temlik ettikten sonra geri alıp davalı İsmail’e ve 103 ada 6 sayılı parseli de davalı Fahrettin’e satış sure­tiyle devrettiğini, tüm temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve mu­vazaalı olduğunu ileri sürerek, anılan taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tescilini istemiştir.

Davalılar İsmail ve Mustafa, dava konusu taşınmazları tapu kaydına güvenerek ve iyiniyetli olarak aldıklarını, TMK’nın 1023. maddesi koruyu­culuğundan yararlanmaları gerektiğini, diğer davalılar, mirasbırakanın te­davi masrafları için bir kısım taşınmazlarını üçüncü kişilere sattığını, da­ha sonra sağlığında tüm mirasçılarını kapsar şekilde hak dengesini göze­ten paylaştırma yaptığını, bu kapsamda dava konusu taşınmazların kendilerine devredildiğini, mirasbırakanın davacıya da bir taşınmaz vermek istediğini, davacının ise kabul etmediğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, miras bırakan tarafından davacmın da içinde bulun­duğu bir kısım mirasçılara kayda dayalı bir devir yapılmadığı, paylaş­tırma savunmasına itibar edilemeyeceği, muvazaa iddiasının kanıtlandı­ğı, ayrıca davalılar İsmail ve Mustafa’nın da taşınmazlar üzerinde hiç tasarrufta bulunmayıp emanetçi olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile imar ile oluşan yeni parsellerde davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında davacı adına tesciline karar verilmiştir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bu­lunmamasına göre davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalıların işin esasına yönelik temyiz itirazları yerinde olmadığından reddine.

Ne var ki, dava edilen taşınmazlar imar uygulamasına tabi tutulmuş, yeni parseller oluşmuştur. İmar uygulaması sırasında mirasbırakanın da­va dışı taşınmazları da imar işlemine konu edilmiş, yeni parsellerde dava­lılar adına muristen intikalen gelen paylar yönünden de şuyulandırma yapılmıştır. Mahkemece, bu husus yeterince aydınlatılmadan, davalılar adına kayıtlı tüm payları kabul kapsamına alınmıştır.

Bilindiği ve 6100 sayılı HMK 297/2. maddesinde; düzenlendiği üzere (1086 sayılı HUMK’nun 388/son md.) hüküm sonucu kısmında; “istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırma-

486
Hüseyin KOVAN
yacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” düzenlemesine yer verilmiştir. Yasa maddesinin bu açık hükmünün sonucu olarak, mahkemelerce ku­rulan hükümler infaz sırasında tereddüt ve şüphe yaratmayacak nitelikte olmalıdır.

Hal böyle olunca, davalılar adına olup dava konusu yapılmayan paylar ayrık tutularak dava konusu kök taşınmazlarda mirasbırakan ta­rafından yapılan temlikler nedeniyle davalılara geçen paylar ve bu pay­ların imar uygulaması ile gittileri tespit edilip, gerekirse bu konuda ala­nında uzman bilirkişiden rapor alındıktan sonra bir hüküm kurulması gerekirken, infazda tereddüt yaratacak ve mülkiyet hakkını kısıtlayacak şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Davalıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 2.037 TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“1.HD.12.12.2 019 tarih 2016/13242 Esas 2019/6497 Karar ”

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı veki­lince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tet­kik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp dü­şünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranın­da tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;miras bırakan C.. K..’in 05.05.1995 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak kız çocukları davacı K.ve dava dışı K. ile erkek çocuğu davalı M..H..’yi bıraktığı, kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki 14 pa­yını 08.07.1993 tarihinde vekili oğlu davalı M. H.vasıtasıyla dava dışı Y. K.’a 5.000.000 TL bedelli satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M. H.ye 5.000.000 TL bedelle satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştu­ğu, bu parsel üzerinde inşa edilen binada kat irtifakına geçildiği, dava

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
487
konusu bağımsız bölümlerden B Blok 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 nolu bağımsız bö­lümlerin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı; anılan tem­liki işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmış;davalı ise çekişmeli taşınmazdaki dava dışı yasal mirasçılardan kardeşi K..A.’ın % payını vekil Y.. K..vasıtasıyla 08.07.1993 tarihinde ve çekişmeli taşınmazdaki kardeşi davacının 74 pa­yını 29.07.1993 tarihinde satış suretiyle devraldığı, miras bırakan C..’nin sağlığında kendine düşen % payın satışından elde ettiği parayı çocukla­rına paylaştırdığı, davacı ile birlikte diğer k. K.’nin paylarını daha önce satın aldığı ve taşınmazdaki bütünlüğü sağlamak için Y.K.a devredilen payı da gerçek satış suretiyle devraldığı,yüklenici ile yapmış olduğu kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle davacının haksız zenginleşme çaba­sı içerisinde olduğu savunmasında bulunmuştur.

Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu kabul edilmek suretiyle da­vanın kabul edilmiş olması doğrudur. Davalı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davalı vekilinin öteki temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere; 6100 sayılı HMK. nun 266.(1086 sayılı HUMK.nun 275.) maddesi hükmü “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya tek­nik bilgiyi gerektiren hâllerde,taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâ­kimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.”şeklinde düzenlen­miştir.

Somut olaya gelince;miras bırakan C.K.n kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki 7ı payını 08.07.1993 tarihinde dava dışı Y.. K.a satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M.H.ye satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bu parsel üzerinde inşa edilen bina ile ilgili kat irtifakına geçildiği, dava ko­nusu bağımsız bölümlerden B Blok 1,2,3,4,6 ve 8 nolu bağımsız bölümle­rin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır.

Olayın açıklanan biçimi karşısında; 1577 ada 6 parsel sayılı taşınma­zın ilk tesis ve tüm tedavül kayıtları ile revizyon kayıtlarının temin edil­mek suretiyle mahkemece uzman heyet bilirkişi aracılığı ile miras bıra­kanın 08.07.1993 tarihinde devrettiği kendisine ait payın, sonradan yapı-

488
Hüseyin KOVAN
lan tevhit ve ifrazlar ile oluşan 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazda inşa edilen binanın hangi bağımsız bölümüne ne oranda yansıdığının belir­lenmesi ve hesaplanacak olan davalıya ait dava konusu B Blok 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 nolu bağımsız bölümlerdeki paylar üzerinden davacının miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi gerekirkenzmahkeme hakimi tarafından heyet bilirkişi raporunda belirtilen parasal değer üzerinden paya ulaşılarak yapılan değerlendirmeye göre iptal ve tescile karar ve­rilmesi doğru değildir.

Davalı vekilinin, bu yönlere değinen temyiz itirazları yerinde- dir.Kabulü ile yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.08.05.2013 tarih 2 013/4194 Esas 2013/7210 Karar”

SORU – 68
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL, TESCİL DAVALARINDA, DAVA AÇILMADAN
ÖNCE MURİSTEN TAŞINMAZ TEMLİK ALAN KİŞİ ÖLMÜŞ İSE
ÖLMÜŞ KİŞİNİN MİRASÇILARI DAVAYA DAHİL EDİLEBİLİR Mİ ?
MİRASÇILARIN DAVAYA DAHİL EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL İSE
DAVAYA DAHİL EDİLMELERİ HALİNDE MİRASÇILAR KENDİNİ
VEKİL İLE TEMSİL ETTİRMİŞ İSE MİRASÇILAR LEHİNE VEKALET
ÜCRETİNE HÜKMEDİLİR Mİ ?

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlük tarihi olan 01.10.2011 tarihinden önce yargıtay ölü kişiye karşı dava açılamayacağını açılır ise red edilmesi gerektiğini ve ölü kişinin mirasçılarının davaya dahil edilerek davanın görülmesinin mümkün olmadığını belirtiyordu

Yargıtay hukuka aykırı bir şekilde dahili dava edilen kişilerin kendilerini vekil ile temsil ettirmeleri halinde bu kişiler lehine veka­let ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakan babası Tevfik in 73 ada 62 parsel sayılı taşın­mazını muvazaalı biçimde temlik ettiğini ileri sürerek, tapunun iptaliyle tüm mirasçılar adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Dahili davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalı Ülkü’nün kayıtla ilgisi bulunmadığı, davalı Yu­suf’un da davadan önce ölmüş olduğu gerekçesiyle davanın reddine ka­rar verilmiştir.

Karar, davacı ve dahili davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Murat A/in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 73 ada 62 sa­yılı parselin Tevfik Ü. adına kayıtlı iken, Tevfik’in bu taşınmazı 28.06.1991 tarihinde annesi Ayten’e satış yoluyla devrettiği; Ayten ölün­ce, taşınmazın 01.03.2004 tarihinde mirasçıları Ülkü, Yusuf Ü. ve Tevfik e intikal ettiği ondan sonra aynı tarih ve takip eden yevmiye sayılı işlemle

490
Hüseyin KOVAN
taksim suretiyle Yusuf adına tescil edildiği; Tevfik ’in 23.09.2004’te ölü­müyle, geride mirasçıları olan davacı oğlu Bekir ile dava dışı eşi Safiye ve kızı Bilgesu’nun kaldığı görülmektedir.

Muris ‘in oğlu Bekir, babasının 73 ada 62 sayılı parselini mal kaçır­ma amacıyla muvazaalı biçimde devrettiğini ileri sürerek, halası Ülkü ile amcası Yusuf aleyhine 30.04.2008 tarihinde eldeki davayı açmış; yargı­lama sürerken davalılardan Yusuf’un 29.09.2005’te ölmüş olduğu anlaşı­lınca, Yusuf mirasçıları davaya dahil edilmiş, mirasçılardan Yusuf’un eşi Brigitte Siebert davayı avukatı vasıtasıyla sürdürmüş, yargılama sonu­cunda da; davalı Yusuf hakkındaki davanın Yusuf un davadan önce öl­müş olması nedeniyle reddine, diğer davalı Ülkü hakkındaki davanın da husumet nedeniyle reddine, dahili davalıların da usulü yanlışlıktan ötü­rü davaya dahil edildikleri gerekçesiyle haklarında bir karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir.

Gerçekten de, davalılardan Yusuf’un davadan önce ölmüş olması ve davalı Ülkünün de dava tarihinde kayıtla bir ilgisinin bulunmadığı gö­zetilerek yazılı biçimde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Yusuf’un eşi dahili davalı B.S.K.’un temyiz itirazına gelince:

Bilindiği üzere; gerçek kişilerin kişiliği ve bununla medeni haklar­dan istifade (hak) ehliyeti ölümle sona erer. Bu nedenle, ölmüş olan kişi­nin taraf ehliyeti yoktur.

Somut olayda olduğu gibi, dava tarihinden önce ölmüş bulunan bir kişiye karşı dava açılmış olması halinde, mahkemenin, davalının taraf ehliyetinin bulunmadığını öğrenmesi üzerine davayı mesmu olmadığın­dan dolayı kendiliğinden reddetmesi gerekir.

Hemen belirtilmelidir ki, bir davada verilen hüküm, yalnız o dava­nın tarafları bakımından kesin hüküm teşkil eder (HUMK m.237). Bir davanın taraflarının kimler olduğu ise, davacı tarafından dava dilekçe­sinde gösterilir. Eş söyleyişle, istemde bulunan kimsenin taraf olarak gösterdiği kişi usul hukuku yönünden taraf olup, eylemli olarak dava edilen, taraf sayılmıştır. Bu kişinin gerçekten o davada taraf ehliyetine sahip olup olmadığı da, davanın görülmesi sırasında belirlenecektir.

Dava dilekçesinde taraf olarak gösterilen Yusuf un davadan önce ölmüş olması nedeniyle taraf ehliyetinin bulunmadığı, yargılama sürer­ken belirlenmiştir. Ne var ki, davacı tarafın talebi üzerine mahkemece,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
491
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’na aykırı olarak ölü davalı mirasçı­ları davaya dahil edilmiş ve davanın sonuçlandığı 04.11.2010 tarihine kadar mirasçılardan B. S. vekili görevine devam etmiştir.

Bu noktada, davacı tarafın hatalı talebi kabul edilerek mahkemece yargılamaya dâhil edilen mirasçılar yararına vekalet ücreti hükmedilme- si gerekip gerekmediği sorusunun çözümü, mirasçıların eldeki davada kendilerini savunmalarını engelleyen bir yasal düzenleme bulunup bu­lunmadığı sorusuna doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, ”

“Temel Haklar ve Görevler”

” başlıklı 36. maddesine göre, herkes adil yargılanma ve savunma hakkına sahiptir.

Bu kapsamda, usulsüz olarak mahkemece davaya katılmış olan mi­rasçıların Anayasal savunma hakkına ve dolayısıyla kendilerine vekil tayini ile iddia ve savunma hakkına sahip oldukları kuşkusuzdur.

Aksinin kabulü halinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 25.11.1992 gün ve E:1992/15-398 K:1992/703 sayılı kararının gerekçe­sinde de ifade edildiği üzere, usul hukukunda bulunmayan dahili da­va müessesi uygulanarak davaya dahil edilen, eş söyleyişle usulsüz olarak davaya katılmış bulunan kişinin savunma yapmaması ve aley­hine verilen hükmü temyiz etmemesi halinde husumeti benimsemiş sayılacağı ve hakkında verilen hükmün bu haliyle kesinleşeceği açık­tır.

Öteden beri, Yargıtay’ın istikrar bulan yerleşmiş uygulamasına göre, bir davada usulüne uygun olarak taraf kılınmayan kişinin temyiz iste­minin hukuki yarar yokluğundan reddedilmediği, Anayasal yargılanma ve savunma hakkına ilişkin ilkeden hareketle temyiz talebinin incelendi­ği de bilinmektedir.

Şu açıklamalar karşısında, usule uygun olmasa dahi diğer tarafın ta­lebi ve mahkemenin kararı ile taraf durumuna getirilmeye zorlanan ölü davalı mirasçılarının, mahkemede vekil aracılığı ile kendilerini savun­malarını engelleyen bir yasa hükmünün bulunmadığı; dahası, bunun bir anayasal hak olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.

Öte yandan, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 164/1. maddesi hük­müne göre avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade etmektedir.

492
Hüseyin KOVAN
Bunun yanında; sonuçta davada ne karar verileceği, davanın taraf ehliyetinden dolayı reddinin gerekip gerekmediği hakimin yetkisinde olduğundan, kendilerini savunma durumunda bırakılan, bu bağlamda vekalet ücreti ödemek mecburiyetinde kalan mirasçıya izafe edilebilecek bir kusurun bulunmadığı da şüphesizdir.

Yukarıda değinilen ilke ve olgular birlikte değerlendirildiğinde; da­vanın, ölü davalının taraf ehliyetinin bulunmaması nedeni ile reddinde, gerekmediği halde taraf durumuna getirilen mirasçının yargılama sıra­sında yaptığı keşif, tanık gideri gibi diğer masrafların tamamının yasal olarak mirasçılara ödenmesi gerektiği gibi, yargılama giderlerinden olan avukatlık ücretinin de ödenmesi gerektiği her türlü izahtan varestedir.

Davanın usule ilişkin nedenle reddedildiği eldeki davada, davacı ta­rafça ve mahkemece tereddüt içine düşürülen ölü davalı mirasçısının vekille davayı takip ettiği, vekilin, mirasçıyı temsilen onun adına sa­vunma hakkını kullandığı ve hukuki yardımda bulunduğu göz önüne alınarak, mahkemece davaya dahil edilen mirasçı yararına vekalet ücre­tine hükmedilmesi gerektiği açıktır.

Hal böyle olunca, kendisini vekille temsil ettiren ölü davalı Yusuf mirasçısı B.S. lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.

Dahili davalının temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy çokluğuyla karar verildi.

“l.HD.03.05.2011 tarih 2011/3230 Esas 2011/5252 Karar”

Bu kararın 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunundan önceki tarihli olduğunu belirtmek gerekir.

Çünkü anılan kanunun Tarafta iradi değişiklik başlıklı 124 madde­sinin birinci fıkrası;

“Bir davada taraf değişikliği ancak karşı tarafın rızası ile mümkün­dür” dedikten sonra aynı maddenin üçüncü fıkrası ise;

“Ancak maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi,karşı tarafın rızası aranmaksızın hakim tarafından kabul edilir ” hükmünü içermektedir.

6100 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden önceki dönemde Yargı­tay ölü kişiye karşı dava açılamayacağını ve ölü kişinin mirasçılarının da davaya dahil edilemeyeceğini belirtiyordu.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
493
6100 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra HMK’nun 124. maddesinin uygulanması koşullarının var olup olmadığı dikkate alınma­lıdır.Taraf sıfatı olan bir kişinin kendini vekille temsil ettirmesinde ve dava lehine sonuçlanır ise o kişi lehine vekalet ücretine hükmedileceği hususu ise her türlü tartışmadan uzaktır.

Taraflar arasındaki ”gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Üs­küdar 3.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 15.05.2012 gün ve 2011/325 E.-2012/198 K. sayılı kararın incelenmesi da­vacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 17.09.2012 gün ve 2012/9222 E.-2012/10360 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece, ölü kişi aleyhine dava açılamayacağı gerekçesiyle da­vanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacı temyiz etmiştir.

Dava ehliyeti davada taraf olma ehliyetidir. 6100 sayılı HMK’nun 5O.maddesinde medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların, davada taraf ehliyetine de sahip olacağı hüküm altına alınmıştır. Yasa hükmünde belirtildiği üzere taraf ehliyeti, medeni hukuktaki hak ehliye­tinin usul hukukunda büründüğü şekildir. Maddede gerçek ve tüzel kişi ayırımı yapılmaksızın, medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanların davada taraf ehliyetine de sahip olacağı belirtilmiştir.

6100 sayılı HMK’nun “Tarafta iradî değişiklik” başlıklı 124.maddesi gereğince;

Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile müm­kündür.

Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilir.

Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edi­lebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir.

Türk Medeni Kanununun 28.maddesinde ise; gerçek kişinin ölümüy­le medeni haklardan yararlanma ehliyeti ve buna bağlı olarak da taraf eh­liyetinin sona ereceği belirtilmiştir. Dava tarihinden önce ölüm nedeniyle

494
Hüseyin KOVAN
şahsiyeti son bulan kişi taraf ehliyetini yitireceğinden aleyhine dava açı­lamaz ise de; yukarıda belirtildiği üzere maddi hatadan dolayı muhatabın yanlış gösterilmesi, davacının tüm özeni göstermesine rağmen dava aça­cağı kişiyi doğru tespit edememesi, kısa süre önce kendisiyle işlem yapıl­mış ya da sadece vekiliyle muhatap olunmuş bir işlemden sonra muhata­bın ölmesi durumlarında yanlış taraf gösterilmesi dürüstlük kuralına ay­kırı değilse ortaya çıkan dava ilişkisi sebebiyle daha üstün bir yarar dikka­te alınarak yargılamaya gerçek tarafla devam edilmelidir.

Bu durumda mahkemece, ölen kişinin veraset belgesi ile belirlenen tüm mirasçılarına dava dilekçesi tebliğ edilerek taraf teşkili sağlandıktan sonra davanın esasının incelenmesi gerekir.

Somut olayda, aleyhine tapu iptali ve tescil davası açılan Pandali kı­zı Kalyopi A.’nın dava tarihinden önce öldüğünden kural olarak aleyhi­ne dava açılamaz ise de davacı tarafın yargılamayı uzatmak yönünde bir niyeti olmadığı anlaşıldığından mahkemece Pandali kızı Kalyopi A.’nın mirasçılık belgesi temin edildikten sonra mirasçılarının belirlenmesi, da­va dilekçisinin usulüne uygun biçimde mirasçılarına tebliği ile taraf teş­kilinin sağlanması, daha sonra yargılamaya devam edilerek davanın esa­sı hakkında bir karar verilmesi gerekir.

Kararın açıklanan nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapı­lan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; noterde yapılan gayrimenkul satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemenin, davanın reddine dair verdiği karar, davacı tarafın temyizi üzerine, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Ye­rel Mahkemece, ”ölü kişiye karşı dava açılamayacağı” gerekçesiyle di­renme kararı verilmiştir. Hükmü temyize, davacı vekili getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu’nun önüne gelen uyuşmaz­lık; ölü kişi aleyhine dava açılması halinde, 6100 sayılı HMK m.124 uya­rınca ölenin mirasçılarının davaya dâhil edilmesi suretiyle davaya de­vam edilip edilemeyeceği, varılacak sonuca göre, davalının ölü olduğu­nun davacı tarafından bilinmemesinin maddi hataya dayalı ve dürüstlük kuralına aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
495
Bir davada taraf ehliyeti dava şartlarından (HMK m. 114/1-d) olup taraf ehliyeti ise medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olmakla mümkündür (HMK m. 50). Medeni haklardan yararlanma, yani hak eh­liyeti tam ve sağ doğum koşuluyla ana rahmine düşme anında başlayıp, kişinin ölümüne kadar devam eder (TMK m. 28). Bu nedenle Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda taraflardan birinin ölümü hâlinde, mirasçılar mirası kabul veya reddetmemişse, bu hususta kanunla belirlenen süreler geçinceye kadar davanın erteleneceği; bununla beraber hâkimin, gecik­mesinde sakınca bulunan hâllerde, talep üzerine davayı takip için kay­yım atanmasına karar verebileceği öngörülmüştür (HMK m. 55; HUMK m. 41). Ne var ki, Kanun’da ölü kişiye karşı dava açılması halinde nasıl davranılacağı gösterilmemiştir.

Kural olarak ölü kişi adına ve ölü kişiye karşı dava açılması olanağı bulunmamaktadır. Aynı şekilde kural olarak ölü kişi aleyhine dava açıl­ması halinde davanın mirasçılara yöneltilmesine de olanak yoktur. Zira yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ölü kişinin taraf ehliyeti bulunmamaktadır. Esasen dava açarken davacının davalının bu ehliyet durumunu araştırması beklenir. Ne var ki davacının davalının ölü oldu­ğunu bilmemesi kimi zaman hataya dayalı olabilir. Nitekim HMK’nun 124.maddesinde; ” Bir davada taraf değişikliği, ancak karşı tarafın açık rızası ile mümkündür. Bu konuda kanunlarda yer alan özel hükümler sak­lıdır. Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına ay­kırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâ­kim tarafından kabul edilir. Dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesi kabul edilebilir bir yanılgıya dayanıyorsa, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. Bu durumda hâkim, davanın tarafı olmaktan çıkarılan ve aleyhine dava açılmasına se­bebiyet vermeyen kişi lehine yargılama giderlerine hükmeder” şeklinde düzenleme yer almaktadır. Bu maddenin gerekçesinde de vurgulandığı üzere, taraf değişikliğini mutlak olarak davalının rızasına bağlamak yargı­lama ilişkisini katı bir forma bağlayacaktır ki, bu da yargılamaya hakim olan ilkelerden “usul ekonomisi ilkesi” (HMK m. 30) ile bağdaşmaz.

Şu halde davacı kendisinden beklenen tüm çaba, özen ve önlemlere rağmen davalının sağ olup olmadığını tespit edememiş ise, ya da tespit edememe durumu bir yanılgıya dayanıyor ve bu durum açıkça dürüst­lük kuralına aykırılık arz etmiyorsa, bu dava ilişkisinde, daha sonra da kendilerine karşı dava açılması muhtemel olan mirasçılara, yani gerçek taraflara karşı davaya devam edilmesi mümkün olmalıdır.

496
Hüseyin KOVAN
Bütün bu açıklamalar karşısında somut olay ele alındığında; davacı, dava konusu taşınmazı gayrimenkul satış vadi sözleşmesi ile davalı ola­rak gösterilen ölü Kalyopi’den değil, dava dışı Fikri Ö.’den almıştır. Baş­ka bir ifade ile taşınmaz maliki Kalyopi bu yeri Fikri’ye; Fikri de satış vaadi sözleşmesi ile davacı İzzet’e satmayı vaat etmiştir. Davacının, da­valı Kalyopi ile bir mesaisi olmadığı gibi, doğrudan muhatap olacak bir ilişkisi de olmamıştır. Davacı, dava açarken taşınmaz maliki olan Kalyopi’nin nüfus kaydını temin etmiş, bu kayda dayanarak dava açmış­tır. Kayıtta muhatabın TC kimlik numarası 13805450680 olup, ölü oldu­ğuna ilişkin bir kayıt olmadığı gibi davalının gittiği kayıt da gösterilme­miştir. Davacı tam da bu kayda dayanarak dava açmış ise de, dava di­lekçesinin muhataba tebliği aşamasında davalı olarak gösterilen Kalyopi’nin ölü olduğunun tebligata dercedilmesi üzerine Mahkemece aynı davalıya karşı açılan başka bir dosyaya celbedilen nüfus kaydında davalının ölü olduğu anlaşılmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki, davalı­nın bu kaydındaki TC kimlik numarası (11348606694) ise tamamen fark­lıdır. Nüfus kayıtlarındaki bu karışıklık nazara alındığında davalının ölü kişiye karşı dava açması durumunun yanılgıya dayalı olduğunun ve dü­rüstlük kuralına aykırı olmadığının kabulü gerekir.

Açıklanan nedenlerle, mahkemece davacıya, HMK.m.124 gereğince davayı mirasçılara yöneltme imkanı tanınmadan ve yöneltmek istediği takdirde de mirasçılarının tespiti ile bunlara tebligat çıkartma fırsatı ve­rilmeden hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğ­ru görülmemiştir.

Hal böyle olunca; Hukuk Genel Kurulu’nca da yukarıdaki ilave ge­rekçelerle benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, direnme ka­rarının bozulması gerekmiştir.

Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na ekle­nen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 1086 sayılı HUMK’nun 440/1 .maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içe­risinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oy çokluğuyla karar verildi

“HGK.11.09.2013 tarih 2013/14-612 Esas 2013/1297 Karar”

SORU – 69
TENKİS DAVASI KABUL EDİLEN MİRASÇI AYNI OLAY NEDENİ İLE
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK

İLGİLİ KİŞİ ALEYHİNE TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇABİLİR Mİ ?

Tenkis davası;

1-Murisin yaptığı tasarrufun geçerli olmasına rağmen,muris yaptığı tasarruf ile mirasçının saklı payını ihlal etmiştir .Tenkis davası bu neden­le kabul edilebilir.

2-Murisin yaptığı tasarruf muvazaalıdır, yani mirasçılardan mal ka­çırmak amacı ile muris tasarrufta bulunmuştur. Bu nedenle tenkis davası kabul edilebilir.

Şimdi bunların her birini ayrı ayrı inceleyelim.

Birinci durumda yani murisin yaptığı tasarruf işlemi geçerli olması­na rağmen muris yaptığı tasarruf ile mirasçının saklı payını ihlal etmiş olması nedeni ile tenkis davasının kabul edilmiş olması halinde ortada bir muvazaa bulunmadığından,murisin yaptığı tasarruf işlemi geçerli olmakla aynı olay nedeni ile aynı kişiye karşı muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır, açılır ise de red ile sonuçlanacaktır.

ikinci duruma gelince, yani murisin yaptığı tasarruf muvazaalı ol­ması durumunda ise;

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı,1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda ka­yıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve dü­şüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir.

Murisin yaptığı tasarruf muvazaalı olup geçersizdir .Mirasçılar böy­le bir durumda muvazaa nedeni ile tapu iptal ve tescil olmadığı taktirde tenkis davası açma hakları mevcuttur .Mirasçı sadece tenkis davası açıp bu dava kabul ile sonuçlandıktan sonra aynı taşınmaz hakkında bu sefer

498
Hüseyin KOVAN
muris muvazaasma dayanarak tapu iptal ve tesçil davası açamaz,çünkü mirasçı tenkis talebi yönünde hakkını kullanmış ve bu yönde tercihte bulunmuştur .Böyle bir durumda tenkis davası kabul ile sonuçlanan kişi aynı olay nedeni ile bu kez muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açamayacaktır.(2.5.1987 tarihl986/4 1987/5 sayılı Yargı­tay İnançları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı)

Kısaca özetlemek gerekirse bir kişi tenkis davası açıp bu dava lehine sonuçlandıktan sonra aynı olay nedeni ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal davası açamayacak,açar ise bu dava red ile sonuçlanacaktır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, 261 ada 15 parsel sayılı taşınmazın davalıya murisleri Hüseyin O. tarafından danışıklı olarak temlik edildiğini ileri sürerek mi­ras payları oranında iptal ve tescil istemişlerdir.

Davalı, yanlar arasında daha önce aynı yerle ilgili olarak görülen tenkis davasının kabulle neticelendiğini belirterek davanın reddini sa­vunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne davacıların miras payları oranında iptal ve tescile karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 29.4.2003 Salı günü saat 9.30 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süre­sinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, Tetkik Hakimi Satılmış A.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, Borçlar Yasasının 18. maddesinden kaynaklanan muris mu­vazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak miras bırakanları Hüseyin’in dava konusu 261 ada 15 parsel sayılı çaplı taşınmazını, ikinci eşi davalıya 26.12.19972 tarihinde mi- rasçısmdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak temlik ettiğini, esa­sen yanlar arasında önceden görülen 1995/90-70 esas Karar sayılı tenkis da­vasıyla iddianın ispatlandığını açıklayarak miras payları oranında iptal ve tescil istemişlerdir. Davalı taraf, önceden görülerek kesinleşen tenkis davası nedeniyle eldeki davanın konusunun kalmadığını savunmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
499
Mahkemece, temliki işlemin muvazaalı olduğu, taraflar arasında önceden görülen tenkis davasıyla kanıtlandığından iş bu davanın kabu­lüne kararı verilmiştir. Bilindiği üzere, 22.5.1987 tarih ve 1986/4- 1987/5 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı uyarın­ca, muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil isteği ile tenkis isteğinin ka­demeli olarak ileri sürülebileceği, böyle bir talebe yasal engel bulunma­dığı açıktır. Ancak, isteklerden biri hakkında açılan davanın kabulle sonuçlanıp kesinleşmesi halinde davacının ileri sürülen hukuki se­bepler yönünden tercihini o yolda kullanmış sayılacağı ve iradesinin kesinleşen karar ile geçerlilik kazanmış sayılacağı sonucuna varılır. Bundan sonra, öteki hukuki sebepten bahisle istekte bulunulmasına ve karar verilmesine yasal olanak yoktur.

Somut olayda, davacıların aynı taşınmazlara ilişkin olarak açtığı tenkis istekli davanın kabul edilip kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, de­ğinilen inanç ve kural göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere hüküm ku­rulması isabetsizdir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan sebeplerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.29.04.2003 tarih 2003/2394 Esas 2003/5116 Karar”

SORU – 70
MURİSİN EŞ VEYA ÇOCUKLARINDAN BİRİNE VEYA
BİR KAÇINA TAŞINMAZINI TAPUDA BAĞIŞ YOLU İLE TEMLİK
ETMESİ HALİNDE, BU İŞLEMİN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL

KAÇIRMA AMACI İLE YAPILDIĞI İDDİASI İLE MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL

TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda ka­yıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve dü­şüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir.

Burada ise muris taşınmazını tapuda eş veya mirasçılarından birine bağış yapmak sureti ile temlik etmiş olup işlem geçerli olduğun­dan,Muris muvazaasından bahsedilemeyecek olup, koşullarının oluşma­sı halinde ancak tenkis davası açılabilecektir.

Geçerli bir bağış yok ise, yani muris,eş ve çocuklarından bir veya bir kaçına amacı gerçekte bağış olmasına rağmen tapuda satış göstererek bir taşınmazını temlik etmesi halinde,muris muvazaası hukuki nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası açılması elbette mümkündür, geçerli bir bağış yapılması halinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı ola­rak tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, mirasbırakan babası Hacı Osman A.Tn 466 parsel sayılı ta­şınmazda bulunan payını davalı oğlu Abdullah’a bağış suretiyle temlik ettiğini, aynı taşınmaz hakkında mirasbırakanın kardeşleri tarafından muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan Sincan 1.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2005/109 Esas 2008/18 Karar sayılı dosyasında temlikin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildi­ğini ve anılan kararın derecattan geçerek kesinleştiğini, temlikin miras­tan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydı­nın iptali ile miras payı oranında adına tescilini istemiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
501
Davalı, taşınmazın mirasbırakan tarafından kendisine bağışlandığı- nı, muvazaa iddiasının ileri sürülemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, temlikin satış değil bağış suretiyle gerçekleştirildiği, bağış işleminin geçerli olduğu, muris muvazaasının şartlarının oluşma­dığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Zeynep A. E.’ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmama­sına ve özellikle, muris muvazaası iddiasının hukuki dayanağını oluş­turan 1/4/1974 tarih ¥2 sayılı İBK’nın mirasbırakanın aslında amacı bağış olduğu halde, tapu memuru önünde iradesini satış şeklinde gerçekleştirdiği işlemler bakımından uygulanabileceği, bağış geçerli işlemlerden olduğundan, bağış suretiyle yapılan temlikler bakımın­dan ancak tenkis istenebileceği, eldeki davada mirasbırakan Hacı Osman tarafından davalıya yapılan temlik bakımından muvazaa id­diasında bulunulduğu, işlem bağış olduğundan 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararının uygulama yerinin bulunmadığı, tenkis de istenmediği, Sincan 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/109 Esas,2008/18 Karar sayılı ilamında ise kök muris Nuri A.Tn tarafların babası Hacı Osman’a yapılan temlik bakımından muvazaa iddiasında bulunulduğu gözetilerek yazılı şekilde karar verilmiş ol­masında bir isabetsizlik yoktur. Davacının yerinde bulunmayan tem­yiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya uygun olan hükmün ONAN­MASINA, aşağıda yazılı 25.20 TL. bakiye onama harcının temyiz edenden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“LHD.10,02,2020 tarih 2016/14682 Esas 2016/14682 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, ortak miras bırakanın Mersin ili 213 ada 106 parsel A Blok 9 ve zemin kat 45 nolu bağımsız bölümleri ile

Çamlıyayla’daki 4730 parsel sayılı taşınmazını kendilerinden mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak ikinci eşi olan davalıya temlik ettiğini ileri sürüp, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.

502
Hüseyin KOVAN
Davalı, kesin hüküm itirazı olduğunu, dava konusu taşınmazların bağış yoluyla kendisine temlik edildiklerini ve muvazaalı işlem yapıl­madığını belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa olgusu sabit görülerek, davanın kabulüne ka­rar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu Mersin 213 ada 106 parsel 2. kat A Blok 9 nolu büronun 12.03.1997 tarihli ve aynı parsel zemin kat 45 nolu dükkanın 12.11.1997 tarihli, Çamlıyayla 4730 parsel sayılı taşınmazın ise 29.08.1997 tarihli akitle ve bağış yoluyla mi­ras bırakan tarafından davalıya temlik edildiği görülmektedir.

Bağış, geçerli akitlerdendir. Resmi akitle belirtilen irade ile miras bırakanın iradesi arasında uyumsuzluğun mevcudiyeti söz konusu değildir. Değinilen hukuki sebebe dayalı temliklerde 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararı nın uygulanma yeri yoktur. Bu durumda temliki işlemlerden muvazaanın varlığından söz edilemez. Davada tenkis talebi de bulunmadığına göre, davanın reddine karar ve­rilmesi gerekirken kabulü doğru değildir. Davalının temyiz itirazları ye- rindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK’nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.11.07.2006 tarih 2006/6180 Esas 2006/8178 Karar”
SORU-71
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN DAVA SONUCUNDA VERİLEN VE KESİNLEŞEN
KARARDA,DAVAC1NIN MİRAS PAYI YANLIŞ YAZILMIŞ İSE
BUNUN TAVZİHİ TALEP EDİLEBİLİR Mİ ?
Hükmün Tavzihi,başlıklı 6100 sayılı HMK’nun 305 maddesi;

zzHüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa,icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt yada aykırılı­ğın giderilmesini isteyebilir.

Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borç- lar,tavzih yolu ile sınırlandırılamaz ve genişletilemez “hükmünü içer­mektedir.

Aynı düzenleme 6100 sayılı HMK’dan önce yürürlükte bulunanl086 sayılı HMUK.’nun 455.maddesinde de mevcut idi.

Gerek halen yürürlükte bulunan H.M.K.,gerekse H.M.K.’nundan önce yürürlükte bulunan HMUK’daki düzenleme gereği hüküm infaz edilene kadar hükmün tavzihini talep etmek mümkündür.

Yukarıdaki soruya dönecek olur isek, kesinleşmiş bile olsa eğer hü­küm infaz edilmemiş ise hükümde yanlış yazılan davacının miras hisse­sinin tavzihi mümkündür.

Burada madde metninde belirtilen “Hüküm fıkrasında taraflara ta­nınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz ve genişletilemez ” yönündeki ibarelerle birlikte tavzih talebinin değerlen­dirilmesi gerekir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece tavzih isteğinin reddine ilişkin olarak verilen ek karar dava­cı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Elif G.’in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşü­lüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkin olup; davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen kararın temyiz yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesinden sonra davacı vekili tarafından dava konusu 69 ada 6 parsel sayılı taşınmaz bakımın-

504
Hüseyin KOVAN
dan hüküm fıkrasının 3 numaralı bendinde tapu iptali ve tescile karar verildiği, ancak; iptaline karar verilen pay oranının 1256/1216 olarak gös­terildiği, ayrıca, 1099/1616 oranındaki payın kimler adına tescil edilece­ğinin belirtilmediği, hükmün bu haliyle, Tapu Müdürlüğü tarafından infazına imkan olmadığı ileri sürülerek tavzih isteğinde bulunulmuş, mahkemece, 10.05.2016 tarihli ek karar ile talebin hükmün değiştirilmesi ve yeniden hüküm kurulması niteliğinde olduğu, oysa, tavzih suretiyle hükmün değiştirilmesinin mümkün olmadığı, tavzih koşullarının ger­çekleşmediği gerekçesiyle tavzih isteğinin reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden;miras bırakan Ali’nin 25.02.1987 tarihinde ölümüyle geriye mirasçıları olarak çocukları Zahide, Semine, Ragıp ve kendisinden önce ölen oğlu Nadir’den olma torunları Mücella ve Ercan’ın kaldıkları, mirasbırakanın, 1086 parsel sayılı taşın­mazını 1/2’şer paylarla oğulları Ercan ve Ragıp’a 19.02.1982 tarihinde sa­tış suretiyle temlik ettiği, 1086 sayılı parselin imar uygulamasına tabi tu­tulması sonucu çekişmeli 69 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bi­lahare, Ercan ve Ragıp’ın da taşınmazdaki paylarını 22.03.1995 tarihinde satış yoluyla Naci ve Yahya’ya devrettikleri, böylece, dava konusu ta­şınmazdaki 157/401 payın Naci, 157/401 oranındaki payın da Yahya adı­na tescil edildiği, davacı Mücella’nın muris muvazaası hukuksal nedeni­ne dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteğiyle 69 ada 6 parsel sayılı taşın­maz yönünden davalılar Naci ve Yahya aleyhine eldeki davayı açtığı, mahkemece, yapılan yargılama sonucunda ’’69 ada 6 parsele ilişkin da­vasının kabulü ile, söz konusu taşınmaza ilişkin tapu kaydının malik ha­nesinin iptali ile malik Yahya Kızıldemir ve Naci K/ a ait hisselerinin iptali ile 1256 /1216 oranındaki bu hissenin 8 hisse itibariyle hissesinin davacı Mücelle A.(T.) adına tapuya kayıt ve tesciline, geriye kalan 1099/1616 hissesinin eşit paylar halinde tapuya kayıt ve tesciline” şeklin­de hüküm kurulduğu, anılan hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 305/1. maddesinde “Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında tered­düt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamam­lanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tered­düt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir.” düzenlemesine yer veril­miş olup; HMK.’nun 305/2. maddesinde ise; “Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz, ge- nişletilemez ve değiştirilemez.” düzenlemesi öngörülmüştür.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
505
Somut olayda, 69 ada 6 parsel sayılı taşınmazın tapusunun iptali ile miras bırakan Ali’nin veraset ilamındaki payı oranında davacı adına tes­ciline, kalan payın davalılar uhdesinde bırakılmasına şeklinde hüküm kurulması gerektiği açıktır. Mahkemece, tesis edilen hükmün ise; infaza elverişli olduğunu söyleyebilme olanağı bulunmayıp; bu durum, davayı açan şahsın umutsuzluğa kapılmasına yol açacağı gibi yargıya olan gü­veni de sarsacaktır.

Öte yandan, davacının talebinin kabulüyle birlikte hüküm açıklanıp infaza elverişli hale getirilecek olup; bu durum, hükmün genişletilmesi ya da değiştirilmesi olarak kabul edilemez.

Hal böyle olunca, tavzih isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekir­ken; yanıgılı değerlendirmeyle, tavzih talebinin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi.

“l.HD.18.12.2019 tarih 2016/12759 Esas 2019/6653 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali-tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tara­fından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, du­ruşma günü olarak saptanan 10.12.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar Şevki Şahin v.d vekili Avukat Ziya Başer geldi davetiye tebliğine rağmen temyiz eden davalı Bekir Y. vekili Avukat ve temyiz edilen davacılar Ayşe Ş. vd.vekili Avukat gelmedi, yoklukların­da duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bi­lahare Tetkik Hakimi Murat A. tarafından düzenlenen rapor okundu, dü­şüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, hükmün tashihi isteğine ilişkindir.

Davacılar, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davanın kıs­men kabulüne ilişkin kesinleşen kararda pay oranlarının yanlış yazıldı­ğını ileri sürerek tashih isteğinde bulunmuşlardır.

Davalılar, hükmün değiştirilemeyeceğini belirtip isteğin reddini sa­vunmuşlardır.

506
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, tashih isteğinin yerinde olduğu gerekçesiyle kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tashihi istenen mahkeme ka­rarının taraflarca temyiz edilmeyerek 17.02.2016 tarihinde kesinleştiği; hükmün tapuda infaz edilerek tescilin sağlandığı; sonrasında da, taşın­mazdaki bir kısım payın 10.03.2016 tarihinde 3. kişiye satış yoluyla dev­redildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(HMK) 304. maddesinde ”(1) Hükümdeki yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hatalar, mahkemece resen veya taraflardan birinin talebi üzerine düzel­tilebilir. Hüküm tebliğ edilmişse hâkim, tarafları dinlemeden hatayı düzel­temez. Davet üzerine taraflar gelmezse, dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilebilir. (2) Tashih kararı verildiği takdirde, düzeltilen hususlarla ilgili karar, mahkemede bulunan nüshalar ile verilmiş olan suretlerin altına veya bunlara eklenecek ayrı bir kâğıda yazılır, imzalanır ve mühürlenir.” şeklindeki hükmün tashihi; 305. maddesinde de “(1) Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbirine aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açık­lanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir. (2) Hü­küm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz, genişletilemez ve değiştirilemez.” şeklinde hükmün tav­zihi müesseseleri düzenlenmiştir.

Somut olayda, düzeltilmesi istenen hükmün temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olması ve tapuda infaz edilerek bir kısım payın satışa konu edilmesi hususları yukarıda değinilen düzenlemeler çerçevesinde değer­lendirildiğinde, artık maddi hatadan ve tashihten söz edilemeyeceği, tavzih koşullarının da bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.

Hal böyle olunca, tashih isteğinin reddedilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Davalıların açıklanan nedenlerden ötürü yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, tashih kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine oy­birliğiyle karar verildi.

“l.HD.10.12.2019 tarih 2016/14582 Esas 2019/6386 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
507
Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları Habibe’nin diğer mirasçılarından mal ka­çırmak amacıyla 7874 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1/2 payım davalı oğlu Ömer’e temlik ettiğini, paym daha sonra kısa aralıklarla el değiştirerek da­valı Ömer’in oğlu Mustafa’ya devredildiğini, tüm bu satışların muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapu iptal tescil olmadığı tak­dirde tazminat isteklerinde bulunmuşlar, mahkemece davanın kabulüne dair karar Dairece onanarak ve karar düzeltme talebi de red edilerek hüküm 06.03.2006 tarihinde kesinleşmiş, davacılar kesinleşen hükümdeki 4 pay iba­resinin 3 pay olarak düzeltilmesi isteğiyle tavzih talebinde bulunmuşlardır.

Davalılar, kesin hükmün oluştuğunu, tavzih yoluyla kararın değişti­rilmesinin mümkün olmadığını belirterek talebin reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davacıların tavzih talebinin kesin hükmün neticelerini değiştirir nitelikte olduğundan tavzih talebinin reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma talebinin işin niteliği gereği reddiyle gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, tavzih talebine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü düzeltilmesi istenen mahkemenin 2003/787 Esasında kayıtlı davada, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil isteğinde bulunulduğu, davanın kabulü ile hüküm fıkrasında belir­tildiği şekilde anılan davanın davacılarına pay verildiği, hükmün derecattan geçerek kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, kesinleşen hükümde kendilerine özgülenen payın hatalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.

HUMK’nın 455 vd. maddelerinde düzenlenen tavzih isteklerinin anılan düzenlemelerdeki koşulların varlığı halinde kesinleşen hükmün infazına kadar ileri sürülebileceği açıktır. Tavzihi istenen hükmün infaz edilmediği anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca, isteğin incelenmesi koşulların varlığı halinde, ka­bulü gerekirken yasal olmayan gerekçelerle red edilmesi doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.28.09.2006 tarih 2006/7296 Esas 2006/9436 Karar”
SORU – 72
MURİS, MİRASÇILARDAN BİR TANESİ İLE

ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ KARŞILIĞI BİR
TAŞINMAZINI ONA TEMLİK ETMİŞ ANCAK TAPUDA HENÜZ

İŞLEM YAPILMAMIŞ İSE, DİĞER MİRASÇILAR, MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE
TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Genel olarak mirasçıların, murisin,diğer bir mirasçı veya üçüncü kişi ile yapmış olduğu ölünceye kadar bakma sözleşmesi karşılığı temlik ettiği ta­şınmazlar yönünden, bu sözleşmenin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı ile yapıldığı iddiasına dayalı olarak muris muvazaası hukuksal nede­nine dayalı tapu iptal ve tescil davası açmalarma engel bir hal yoktur.

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açı­lan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir ta­şınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya ve­ya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,o taşın­mazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağ­men,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde ya­pılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından iş­lem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce dava konusu edilen gayrimenkulün dava açılacak kişi adına tapuda kayıtlı olması gerekir, oysa burada taşınmaz henüz muris üzerinde bulunduğundan,muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açma imkanı olmayacaktır. Açılır ise dava red ile sonuçlanacaktır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, ortak miras bırakan babaları Ekrem’in 679 ada (eski) 31 (ye­ni) 54 parsel sayılı taşınmazını Eskişehir ikinci Noterliği’nin 08.03.2005 tarihli düzenleme şeklinde ölünceye kadar bakım akdiyle davalı oğluna temlik ettiğini, murisin başkaca iki çocuğu daha olup, Ardahan’daki mal varlığını dava dışı oğlu İsmail Hakkı’ya, davalıya da Eskişehir’deki çift­liği sağlığında devrettiğini, murise tüm çocuklarının baktığını, temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, payı oranında iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteminde bulunmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
509
Davalı, bakım borcunu yerine getirdiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ve sözleşmenin iptaline karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, ölünceye kadar bakım akdinin iptaline karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı Ek­rem’in maliki olduğu 679 ada 54 nolu parseli ölünceye kadar bakma ak- diyle oğlu davalı İbrahim Halil’e temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacı, miras bırakanın yapmış olduğu bu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuş olup, mahkemece akdin iptaline karar verilmiştir.

Miras bırakanın Borçlar Kanunu’nun 511. ve takip eden maddelerinde öngörülen ölünceye kadar bakım akdiyle taşınmazı davalıya temlik ettiği ancak buna bağlı olarak infaz yapılarak bir sicil kaydının oluşmadığı, halen taşınmaz kaydınm miras bırakan üzerinde olduğu kayden sabittir.

Davada sözleşmenin iptali istenilmemiş, sanki oluşan bir sicil kaydı varmış gibi tapusunun iptali ile tescil talebinde bulunulmuştur.

Öyle ise, sözleşme henüz sicile yansımadığına, özellikle 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının somut olaya uygulama yeri bulunma­dığına göre, tapu iptal ve tescil istemli davanın dinlenilmesine yasal olanak bulunmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, HUMK’nın 74. maddesi hükmü gözardı edilerek istek dışına çıkılmak suretiy­le ölünceye kadar bakım akdinin iptaline karar verilmiş olması isabetsizdir.

Davalının, temyiz itirazları bu yön itibarıyla yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK’nın 428. maddesi gereğin­ce (BOZULMASINA), alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.03.2010 tarih 2009/12612 Esas 2010/3260 Karar”
SORU – 73
KENDİSİ LEHİNE MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİ YAPILAN
KİŞİ, MİRASTAN FERAGAT EDEN KİŞİNİN MİRAS HAKKININ DA
KENDİSİNE VERİLMESİ İÇİN,MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL

NEDENİNE DAYALI OLARAK TAPU İPTAL TESCİL DAVASI
AÇABİLİR Mİ ?

Mirastan feragat sözleşmesi başlıklı 4721 sayılı TMK’nun 528. mad­desi;

“Miras bırakan bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlana­rak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir.

Feragat eden mirasçılık sıfatını kaybeder.

Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörül­medikçe feragat edenin alt soyu için de sonuç doğurur ”

Hükümlerini içermektedir.

Geçerli bir mirastan feragat sözleşmesi bulunması halinde mirastan feragat edenin mirasçılık sıfatını kaybedeceğinden,onun miras payı, le­hine mirastan feragat edilen kişiye geçecektir. Bu nedenle lehine miras­tan feragat edilen kişi,mirastan feragat edenin miras payı yönünden ayrı bir dava açabileceği gibi, kendi miras payı yönünden açacağı muris mu­vazaası nedenine dayalı olarak açmış olduğu tapu iptal ve tescil davası ile birlikte kendi lehine feragat eden mirasçının miras hissesi yönünden de aynı hukuki sebebe dayalı olarak dava açabilecektir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı miras bırakan babası S…. M../in sağlığında çocukları ile bir­likte Noterde miras hakkından feragat sözleşmesi düzenlediklerini, bu sözleşmeye göre mirasçıların babaları S….’in maliki bulunduğu 6 parça taşınmazdaki hak ve hisselerinden kendisi lehine ivazsız olarak feragat ettiklerini, sözleşmenin açılıp okunduğunun mahkeme kararı ile tesbit edildiğini, ancak daha sonra kendisine kızan murisin mal kaçırmak ama­cıyla ve muvazaalı olarak sözleşme konusu taşınmazlardan 988 parsel­deki payı ile 492 ve 470 parsel sayılı taşınmazlarını davalı kızı A….’nin akrabası olan davalı K…’e satış göstererek devrettiğini ileri sürüp tapu kayıtlarının iptali ile miras hakkından feragat sözleşmesi uyarınca adına tescilini istemiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
511
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davalı K…’e yapılan devir işleminin danışıklı olduğu­nun anlaşıldığı gerekçesiyle muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davasının kabulüne, mirastan feragat sözleşmesine dayalı tapu iptal-tescil davasının reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı ve davalılar vekilleri tarafından süresinde duruşma is­tekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 23.6.2009 Salı günü saat 9.25 de daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabu­lüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi S… A…’ın raporu okundu, dü­şüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası ve mirastan feragat sözleşmesine dayalı ta­pu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davanın kabulüne, mirastan feragat sözleşmesine dayalı davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; miras bırakanın davalı­lardan K../e yapmış olduğu temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu mahkemece saptanmak suretiyle davanın kabul edilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. O halde, davalıla­rın tüm temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Davacının temyiz itirazlarına gelince; miras bırakan S…’in tüm mi­rasçılarının da katılımı ile Malkara Noterliğinin 9.2.1989 tarihinde dü­zenlenen sözleşme ile K… dışındaki davalılar miras haklarından feragat etmişlerdir. Anılan bu mirastan feragat sözleşmesi resmi olarak yapıldığı için 11.2.1959 tarih 16/14 sayılı İnançları Birleştirme Kararı gereğince ge­çerli olup bunların mirastan kaynaklanan haklarının Türk Medeni Ka­nununun 528 ve devam eden hükümleri gereğince davacı durumunda bulunan mirasçı Mahmut’a geçeceği sabittir.

Öyleyse yapılan sözleşmenin feragat edenin mirasçılarını bağlama­yacağı söylenemez.

Öte yandan, miras bırakanın yapmış olduğu muvazaalı işlemin yok hükmünde olacağı ve baştan itibaren geçersiz bulunduğu gözetildiğinde mirastan feragat sözleşmesine hukuki netice bağlanması gerekeceği tar­tışmasızdır.

512
Hüseyin KOVAN
O halde, davanın taşınmazların tümü itibariyle kabulüne karar ve­rilmesi gerekirken davacının miras payı oranında iptal ve tesciline karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin har­em temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.23.06.2009 tarih 2009/3686 Esas 2009/7314 Karar”

Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil ve taz­minat davası sonunda, yerel mahkemece asıl dava yönünden davanın kısmen kabulüne, birleşen dava yönünden davanın reddine ilişkin ola­rak verilen karar asıl ve birleşen davacı tarafından, yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Gülçin T.’ın ra­poru okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal tescil is­temine ilişkindir.

Asıl davada davacı, miras bırakan Hüseyin A. tarafından 431, 567, 568, 414, 485 ve 553 parsel sayılı taşınmazların muvazaalı olarak 20/11/1985 tarihinde davalıya devredildiğini, temlik tarihinde miras bı­rakan Hüseyin A.’un akıl hastalığın bulunduğunu, taşınmazlardan üç tanesinin üçüncü kişilere devredildiğini, 431, 567 ve 568 parsel sayılı ta­şınmazların davalı adına olan tapu kayıtlarının öncelikle ehliyesizlik ne­deni ile iptaline ve miras bırakan adına tesciline, bu talebin kabul gör­memesi halinde anılan taşınmazların tapu kayıtlarının muvazaa sebebi ile iptaliyle miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemiş, birleştirilen davada davacı, miras bırakandan davalı Hasip’e muvazaalı olarak devredilen 485 parsel sayılı taşınmazın davalı Hasip A.dava dışı Ali İhsan T. ve diğer davalı Hörü Ç. arasında el değiştirdiğini, fakat ha­len davalı Hasip tarafından kullanıldığını ileri sürerek 485 parsel sayılı taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının öncelikle ehliyesizlik nedeni ile iptaline ve miras bırakan adına tesciline, bu talebin kabul görmemesi halinde taşınmazın tapu kaydının muvazaa sebebi ile iptaliyle ve miras payı oranında adına tesciline, olmadığı takdirde taşınmazın dava tari­hindeki rayiç değerinin miras payı oranında davalı Hasip’ten tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hasip A. miras bırakanın sağlığında mirastan feragat söz­leşmesi imzaladıklarını, bu sözleşme gereğince Akyol Köyü 431 parselde

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
513
I      .000 m2’lik kısmın ayrılıp davacıya verilmesi karşılığında davacının, miras bırakanın mal varlığı üzerinde yapacağı tasarruflara itirazı olma­yacağını kabul ettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı Hörü Ç. taşınmazı iyiniyetle dava dışı şahıstan edindiğini be­lirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, asıl dava yönünden dava konusu parsellerle ilgili terditli olarak açılan ehliyetsizlik yahut muvazaa sebebine dayalı tapu iptali ve tescil davasının ispatlanamaması sebebiyle reddine, 431 parsel sayılı taşınmazın 27.01.2014 tarih ve fen bilirkişisi raporu ve ekli kroki­sinde (A) harfi ile gösterilen toplamda 1285,76 m2 yüzölçümlü yerin da­valı Hasip Akyol adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, 27.01.2014 tarihli fen bilirkişisi raporuna ekli krokide (A) harfi ile gösterilen kısım üzerinde yer alan (C/a) harfi ile gösterilen binanın mülkiyetinin davalı Hasip A.’a ait olduğunun tespitine, birleşen dava yönünden ise; 485 parsel sayılı taşınmaza yönelik terditli ehliyetsiz­lik yahut muvazaa sebebine dayalı tapu iptali ve tescil davasıyla tazmi­nat davasının ispatlanamaması sebebiyle reddine karar verilmiştir.

Toplanan deliller ve tüm dosya içeriği ile miras bırakan Hüseyin A.’un 18.03.2002 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacı oğlu Bayram, davalı oğlu Hasip ve dava dışı kızı Ayşe ile eşi Cennet’i bıraktı­ğı, maliki olduğu dava konusu 431, 567, 568 ve 485 parsel sayılı taşın­mazlarını 20.11.1985 tarihinde tapuda satış sureti ile davalı Hasip’e dev­rettiği, 485 parsel sayılı taşınmazın 09.09.1986 tarihinde Hasip tarafından Ali İhsan T.’a, onun tarafından da 27.11.1986 tarihinde diğer davalı Hörü’ye satış sureti ile devredildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; Türk Medeni Kanunu 528. maddesinde; “(l)Miras bırakan, bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir. (2) Feragat eden, mirasçılık sıfatını kaybe­der. (3) Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngö­rülmedikçe feragat edenin alts oyu için de sonuç doğurur.” hükmü yer almaktadır.

Mahkemece hükme esas alınan 20.11.1985 tarihli ve Hüseyin A. mi­rasçısı Bayram A. tarafından imzalanmış olan belgenin içeriğinde “Akyol köyü 431 parselden adıma 1000 m2 yer ayrılıp verilmesi şartıyla babam Hüseyin A.’dan intikal edecek tüm mirasçılık haklarımdan feragat edi­yorum .Kardeşim Hasip A. adına yapılan tapularda hiçbir hakkım olma­dığını beyan ve taahhüt ederim” ifadeleri yer almaktadır.

514
Hüseyin KOVAN
II      .02.1959 tarih ve 1958/16 Esas, 1959/14 sayılı Yargıtay İçtihadı Bir­leştirme Kararına göre mirastan feragat sözleşmelerinin diğer bütün mi­ras sözleşmeleri gibi resmi vasiyet şeklinde yapılması gerekmektedir. Bu durumda dosyaya ibraz edilmiş bulunan adi yazılı şekilde hazırlanmış olan 20.11.1985 tarihli belgeye itibar edilerek hüküm kurulması doğru olmamıştır.

Öte yandan, Türk Medeni Kanunu 684.maddesinde; “(l)Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur. (2) Bü­tünleyici parça, yerel âdetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır.”, aynı yasanın 718.maddesinde ise “arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava altındaki arz katmanlarını da kapsar” hükümleri yer almaktadır.

Değinilen yasal düzenlemeler karşısında hukukumuzda çifte mül­kiyetin kabul edilmediği hususu da göz önüne alınarak dava konusu taşınmaz ile ilgili olarak fen bilirkişisi raporunda (A) harfi ile gösterilen toplamda 1285,76 m2 yüzölçümlü yerin davalı adına olan tapu kaydının iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline,yine aynı raporda (A) har­fi ile gösterilen kısım üzerinde yer alan (C/a) harfi ile gösterilen binanın mülkiyetinin davalıya ait olduğunun tespitine şeklinde çifte mülkiyet yaratacak şekilde karar verilmesi de doğru olmamıştır.

Hâl böyle olunca, yukarıda belirtilen ilkeler ve yasa maddeleri göze­tilerek karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davacının temyiz itirazları değinilen yönler itibariyle yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.25.05.2017 tarih 2014/22545 Esas 2017/2891 Karar”
SORU – 74
MURİS KENDİSİNE AİT BİR ARACI SATIŞ YOLU İLE BİR BAŞKA
KİŞİYE TEMLİK ETSE MİRASÇILAR ARACI SATIN ALAN KİŞİYE

KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
OLARAK ARAÇ SATIŞ SÖZLEŞMESİNİN İPTALİ İLE KENDİ
ADLARINA MİRAS PAYI ORANINDA TESCİL DAVASI

AÇABİLİRLER Mİ ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve % sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda ka­yıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve dü­şüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Böyle bir dava açılabilmesi için her şey­den önce bir tapulu taşınmaz olmalıdır. Ortada bir taşınmaz bulunmadı­ğından yapılan işlem nedeni ile muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı araç satış sözleşmesinin iptali ile miras payı oranında adlarına tescil davası açılması da mümkün değildir.

Her ne kadar araçlar menkul hükmünde ise de mülkiyetlerinin geçişi kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmış olup zilyetliğin devri mülkiyetin geçişi için yeterli olmayıp satış işleminin noterde veya trafik tes­cil bürolarındaki yetkililerce yapılması gerekmektedir. Bu tıpkı taşınmaz­larda olduğu gibi mülkiyetin geçmesi için zorunlu olup sıhhat şartıdır.

Eğer muris,gerçek iradesi bağış olmasına rağmen ilgili aracı noterde satış olarak göstermiş ise iradelerin resmi senette birleşmemiş olması nedeni ile mülkiyet de geçmeyecektir,T.B.K. 19.madde de düzenlenen genel muvazaa koşullarının varlığının mevcut olması halinde buna göre işlem yapılmalıdır.

Muvazaa iddiası da her türlü delil ile ispat edilebilecek olup,eğer iş­lem muvazaalı ise,geçersiz bir işlem olmakla hukuken yok hükmünde olup, tıpkı muris muvazaasında olduğu gibi,muvazaa nedeni ile açılacak davalarda da dava açmak için öngörülmüş her hangi bir zaman aşımı ve hak düşürücü bir süre yoktur.

516
Hüseyin KOVAN
T.B.K. 19.maddesi;

zzBir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorum­lanmasında,tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kul­landıkları sözcüklere bakılmaksızın gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.

Borçlu yazılı bir borç tanımasına güvenerek alacağı kazanmış olan üçüncü kişiye karşı bu işlemin muvazaalı olduğu savunmasında bulu­namaz “hükümlerini içermektedir.

Dava, araç satışı ve hat devir işleminin muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak iptali ve miras payları oranında tescili ile araç bedelinin tahsili isteklerine ilişkindir.

Davacılar, mirasbırakanı Niyazi Y.’ın maliki olduğu 45S…. plakalı araç ve hattını davalı oğluna noterde satış suretiyle devrettiğini, işlemin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek devir işleminin iptaliyle aracın dava tarihindeki miras paylarına isabet eden değeri olan şimdilik toplam 22.500,00 TL’nin yasal faiziyle tahsilini ve araç hattının miras payları oranında iptaliyle adlarına tescili­ni istemişlerdir. Aşamada 10.06.2013 tarihli dilekçeleri ile her bir davacı için ayrı ayrı 3.000,00’er TL olmak üzere toplam 9.000,00 TL’nin yasal faiziyle tahsilini, hat devir işleminin iptali ile payları oranında adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalı, 1973 yılından itibaren şoför olarak çalıştığı otobüsü ve hattı­nı bedelini ödeyip satın aldığını, davacılardan Necibe ve Zekiye’nin mirasbırakanın katkısıyla taşınmazlar edindiğini belirtip davanın reddi­ni savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle her bir da­vacı için miras payına isabet eden ayrı ayrı 3.000,00’er TL’nin yasal faiziyle tahsiline, 20.06.2000 tarihli Encümen Kararma konu hat devir işleminin ipta­li ile miras payları oranında davacılar adına kaydma karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; mirasbırakan Niyazi Y.’ın ma­liki olduğu 45S…plakalı otobüsü 08.06.2000 tarihinde noterde yapılan satışla davalı oğluna devrettiği, Salihli Belediye Encümenince de 20.06.2000 tarihinde araç hattının davalıya devredilmesine karar verildi­ği, 1931 doğumlu mirasbırakanın 02.08.2011 tarihinde öldüğü geriye mi­rasçıları olarak tarafların kaldığı, Salihli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/831 Esas sayılı dava dosyasında taraflar arasında görülen muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davasının halen derdest olduğu anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
517
Hemen belirtilmelidir ki, uygulamada ve öğretide “muris muvazaa­sı” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten söz­leşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleye­rek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Bilindiği üzere; 01.04.1974 tarih 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı­nın, murisin tapuda kayıtlı olan taşınmaz malını gerçekte bağışlamak istediği halde görünüşteki akti, satım suretiyle gerçekleştirmesi halinde uygulanabilirliği tartışmasızdır.

Öyleyse, araç ve araç hattı ile ilgili temlikin anılan İçtihadı Birleştir­me kararı kapsamında mütalaa edilmesine olanak yoktur.

Ne var ki, araç ve hattının mirasbırakan tarafından davalıya temli­kinin Türk Borçlar Kanununun 19. maddesinde düzenlenen genel muva­zaa kapsamında muvazaalı olup olmadığının incelenmesi, taraflar ara­sında görülmekte olan tapu iptali ve tescil davası da birlikte değerlendi­rilerek varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Davalı vekilinin yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.19.09.2018 tarih 2018/3224 Esas 2018/12497 Karar ”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakanın mal kaçırmak amacıyla 4 parça taşınmazı satış suretiyle davalılara temlik ettiğini, 2 parça taşınmazın ise kadastro

518
Hüseyin KOVAN
tespiti sırasında davalı Ramazan adına tescilini sağladığını, yine 09 H 0721 plaka sayılı traktörünü de satış suretiyle davalı Ramazan’a temlik ettiğini, satışların gerçek olmadığını ileri sürüp tapu kayıtlarının ve tra­fik kaydının iptali ile miras payı oranında adına tesciline karar verilme­sini istemiştir.

Davalılar, dava konusu taşınmazları miras bırakanın taksim amacıyla kendilerine temlik ettiğini, 19 ve 20 parsel sayılı taşınmazlar bakımından kadastro tespitinin kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık hak düşürücü sürede dava açılmadığını, traktörün ise satış bedelini davalı Ramazan’ın ödeyip muris adına tescilini sağladığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, çekişme konusu 4 parça taşınmazın davalılara temliki­nin muvazaalı olduğu, 2 parça taşınmazın kadastro tespitlerinin kesin­leşmesinden itibaren 10 yıllık hak düşürücü sürede dava açılmadığı, traktör devri bakımından 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü­ne karar verilmiştir.

Karar, davacı ve davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş ol­makla, Tetkik Hakimi Emine S.Tn raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil ile trafik kaydının iptal ve tescili isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 477, 478, 479 ve 170 parsel sayılı taşınmazların davalılara temlikinin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, denkleştirmenin söz konusu bulunmadığı belirlenmek suretiyle anılan taşınmazlar yönünden dava­nın kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Yine, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalarda, 01.04.1974 tarih, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da ifade edildiği üzere dava hakkı murisin ölümü ile doğar. Somut olayda, kadastro tespi­ti miras bırakanın ölümünden önce yapılmıştır. Diğer bir anlatımla da­vacıların dava hakkı tespitten sonra doğmuştur. Öyle ise olayda, 3402 sayılı yasanın 12/3. maddesinin uygulama yeri yoktur. Dava konusu 19 ve 26 parsel sayılı taşınmazların kadastro sırasında senetsizden tespit ve

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
519
davalı Ramazan adına tescilinin yapıldığı, murisin kadastro tespitinden önce tapusuz olan taşınmazları satışı zilyetliğin devri şeklinde olup, ge­çerli bulunduğundan davanın anılan 19 ve 26 parsel sayılı taşınmazlar yönünden reddi bu nedenle doğrudur. Davacının bu yöne ilişkin temyiz itirazları da yerinde değildir. Reddine.

Davacının öteki temyiz itirazlarına gelince; gerçekten de, 01.04.1974 tarih, 72 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, bizzat miras bırakanın üzerin­de tapuda kayıtlı olan taşınmazların miras bırakan ya da vekili (temsilci­si) tarafından aslında bağış olduğu halde satış biçiminde temlik edilmesi durumunda uygulama olanağı bulur. Olay bu açıdan değerlendirildi­ğinde, dava konusu 09 H 0721 plakalı traktörün davalıya devri konu­sunda muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğinde bulunulması mümkün değildir.

Ancak; Borçlar Yasası’nın 18. maddesi hükmünde genel muvazaa düzenlenmiş olup, “……………………………….. tarafların akitteki gerçek maksatlarını gizlemek için kullandıkları sözlere ve isimlere bakılmayacağını, gerçek ve ortak maksatların aranması gerektiğini” öngörmüştür. Sözleşmenin bu biçim­de yapıldığı iddiası her türlü delille kanıtlanma olanağına sahiptir. Özel­likle, resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde Borçlar Yasasının 18. maddesinin uygulanabileceği ve muvazaa iddiasının araş­tırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereğidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 gün ve 1999/4-286 esas, 1999/293 karar sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.

Hal böyle olunca; miras bırakanın 24.02.2003 tarihli satış senedi ile davalı Ramazan’a temlik ettiği traktör bakımından Borçlar Kanununun 18. maddesi kapsamında değerlendirme yapılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hü­küm tesisi isabetsizdir.

Davacının, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BO­ZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy bir­liğiyle karar verildi.

“l.HD.10,06.2010 tarih 2010/4534 Esas 210/6712 Karar”

Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yar­gılama sonunda; Hayrabolu Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabu­lüne dair verilen 04.03.2009 gün ve 2007/298-2009/31 sayılı kararın ince-

520
Hüseyin KOVAN
lenmesi, davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 29.04.2010 gün ve 2009/9329 -2010/5005 sayılı ilamı ile;

(”…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uy­gun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Diğer temyiz itirazına gelince; dava, danışıklı (muvazaalı) satış iş­leminin iptali ile satılan traktörün miras bırakanın kalıtına (terekesine) katılması istemi kabul edilmediği takdirde, traktör bedelinin payları oranında davacılara ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece is­tem kabul edilmiş; karar, davalılar tarafından temyiz olunmuştur.

Davacılar, miras bırakanları İsmail T/m adına kayıtlı bulunan traktörü, mirastaki saklı payı ortadan kaldırma amacıyla danışıklı olarak mirasçı ol­mayan davalı torunlarına sattığını belirterek istekte bulunmuşlardır.

Yerel mahkemece, miras bırakan tarafından yapılan satış işleminin danışıklı olduğu kabul edilerek, satışı yapılan traktör bedelinin miras payları oranında davacılara ödenmesine karar verilmiştir.

Davacılar, danışık iddiasına dayanarak seçenekli istemde bulunduk­larına ve davalılara yapılan satım işleminin danışıklı olduğu kabul edildi­ğine göre; davacıların, danışıklı işlem ile satılan traktör üzerinde miras payları oranında pay sahibi olduklarının tespitine karar verilmesi gerekir.

Yerel mahkemece açıklanan yön gözetilmeyerek, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…”)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapı­lan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muvazaalı satış işleminin iptali ile satılan traktörün miras bı­rakanın terekesine iadesi, istem kabul edilmediği takdirde, traktör bede­linin miras payları oranında davacılara ödetilmesi istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, traktörün murisin terekesine iadesinin mümkün olmadığı, gerekçesiyle traktörün dava tarihindeki değeri üzerinden da­vacıların miras hisselerine tekabül eden kısmının davalılardan tahsiline karar verilerek, dava tazminat yönüyle hükme bağlanmıştır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
521
Bu hüküm davacılar tarafından temyiz edilmemiş; davalılar vekili­nin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçeyle bozul­muş; yerel mahkemece önceki kararda ısrar edilmekle, hükmü, davalılar vekili temyize getirmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmede, öncelikle kararın mahiyeti­ne göre traktörün terekeye iadesi ile ilgili olarak direnme kararını tem­yizde davalıların hukuki yararının bulunup bulunmadığı tartışılmış, hu­kuki yararlarının bu temyiz nedenine dayalı olarak bulunmadığı oy çok­luğu ile kabul edilmiştir.

Tazminatla ilgili olarak işin esasına gelince;

İşin esası yönünden yapılan değerlendirmenin davalıların tazminat kararına yönelik temyiz istemlerinde hukuki yararının olduğuna ilişkin belirlemeyle sınırlı yapılması gerektiğinin öncelikle vurgulanması gerekir.

Bu yönüyle direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, yerel mahkemece danışıklı olduğu kabul edilen işlem ile satılan traktör üzerinde davacıların miras payları oranında pay sahibi olduklarının tespitine de karar verilmesinin zorunlu olup olmadığı ile, eda hükmünün tespit hükmünü de içerip içermeyeceği, tazminata hük­medilmiş olmasının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın bu haliyle, öncelikle; mahkemece varlığı kabul edilip, Dairece de bozma dışı bırakılan muris muvazaası hakkında genel bir açıklama yapılmasında fayda vardır:

Muris muvazaası, niteliği itibariyle 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 18. maddesinde düzenlenen bir nispi (mevsuf-vasıflı) muvaza­adır. Mevsuf muvazaada, yanlar, görünürdeki muvazaalı işlemin altın­da, hüküm ve sonuç yaratmasını istedikleri başka bir işlem yaparlar. Bu maddeye göre, ” bir akdin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları ta­birlere ve isimlere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatları­nı aramak lazımdır.

Tahriri borç ikrarına istinat ile alacaklı sıfatını iktisap eden başkası­na karşı, borçlu tarafından muvazaa iddiası dermeyan olunamaz.”

Borçlar Kanunu’nun 18. ve Türk Medeni Kanunu’nun 2. addelerine göre, hukuki işlemlerde bildirimde bulunanın kullandığı sözlere bakıl- mayarak, objektif iyi niyet kuralları gereğince kendisine karşı bildirimde bulunulanın sözlerinden ne gibi bir anlam çıkarması gerekiyorsa, ona

522
Hüseyin KOVAN
uygun yorum yapılmalıdır (Özuğur,Ali İhsan, Açıklamalı-İçtihatlı Ten­kis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 2005, s.306).

Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı arala­rında yaptıkları bağış sözleşmesini, genellikle satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile gizlerler. Görünüşteki sözleşmenin vasfı, tamamen değişti­rildiğinden muris muvazaası aynı zamanda tam muvazaa özelliği de taşır (Özkaya,Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 1999, s.293).

Muris muvazaası ile taraf muvazaası arasında kasıt yönünden fark­lılık vardır. İlkinde, mirasçıları, diğerinde ise üçüncü kişileri aldatma ve zarar uğratma kastı vardır. Bu nedenle muris muvazaasında, murisin mirastan mal kaçırmak amacıyla hareket edip etmediği önemlidir. Bu­nun dışında mirasçıların kim olduğunun önemi yoktur.

Muris muvazaası, dört unsurdan oluşur:

1-Miras bırakanın, mirasçısından mal kaçırmak için karşı tarafla an­laşarak gerçek iradesine uygun düşmeyecek ve sonuç doğurmayacak biçimde düzenlediği, tarafların aralarında düzenledikleri muvazaa an­laşması ile geçersiz olduğunu kabul ettikleri görünüşteki sözleşme,

2-Mirasçılarını aldatma kastı,

Burada, aldatılan mirasçının temlik tarihinde mirasçı olup olmama­sının herhangi bir önemi yoktur. Temlik tarihinde, miras bırakanın al­datma amacı güttüğü bir mirasçısının bulunması ve iptal davasının açıl­dığı tarihte de mirasçı sıfatını taşıması yeterlidir.

Çünkü, görünüşteki işlem, tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığı için, hukuki sonuç doğurmamaktadır. Müeyyidesi mutlak butlan olan ve başlangıcından itibaren hükümsüzlük ifade eden işlem, onay veya zaman geçmekle geçerlilik kazanmayacağına göre, işlemden sonra mirasçılık sıfa­tı alan kişiler için de geçerli hale gelmez (Özuğur,Ali İhsan, Açıklamalı- İçtihatlı Tenkis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 2005, s.309).

3-Miras bırakan ile karşı taraf arasındaki görünüşte yapılan sözleş­menin niteliğini değiştiren, hiç bir şekil şartına bağlı olmayan, tarafların beyanları ile iradeleri arasında bilerek meydana getirdikleri, uyumsuz­luğu açıklayan muvazaa anlaşması,

4-Miras bırakan ile karşı tarafın gerçek iradelerine uygun olan ancak saklanan ve genellikle bağış sözleşmesi şeklinde yapılan gizli sözleşme. Taşınır mallarla tapusuz taşınmazların devrine ilişkin gizli sözleşme şek­le tabi değildir ancak tapulu taşınmazlarda geçerli olması için gizli söz-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
523
leşmenin resmi şekilde yapılması gereklidir. Şekle aykırılık, yargılama­nın her safhasında taraflarca ileri sürülebilir, hakim tarafından da re’sen dikkate alınır.

Muris muvazaası, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi dışında herhan­gi bir yasal düzenlemeye tabi tutulmamıştır. Kaynağını daha çok Yargı­tay İçtihatlarından ve ilmi görüşlerden almakta ise de esas dayanağını, 01.04.1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı oluşturmaktadır. Bu kararda belirlenen ilkeler, daha sonra kabul edilen 22.05.1987 tarih, 1986/4 Esas 1987/5 Karar sayılı ve 16.03.1990 tarih, 1989/1 Esas 1990/2 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarında da kabul edilmiş, bundan böyle uygulamalar bu ilkeler doğrultusunda gelişme göstermiştir (Özkaya,Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davala­rı, 1999, s.294).

01.04.1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmazını hakkında, tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış oldu­ğunun gerçekleşmesi halinde, yani, gerçekte bağışladığı taşınmazını, ta­pu sicil memurluğunda satış gibi göstererek devir ve temlik etmişse, sak­lı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine da­yanarak danışıklı (muvazaalı) olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler.

Bu dava hakkı, geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Ka- nun’un 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmaz.

Ancak akıldan çıkarılmaması gereken husus, anılan İçtihadı Birleş­tirme Kararı’nın, sadece miras bırakanın, tapulu taşınmazlarının devir ve temliklerinde yapmış olduğu muvazaalı işlemler için geçerli olduğudur. 2918 sayılı Yasa gereğince trafik siciline tescili zorunlu araçlar dışındaki araçlar ve taşınır mallar ile tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların temlik­lerinde gizli bağış sözleşmesi şekle bağlı olmayıp geçerli bulunduğu ve zilyetliğin devri ile mülkiyet karşı tarafa geçtiğinden bu içtihatların uy­gulama yeri yoktur (Eraslan ÖZKAYA, İnançlı İşlem ve Muvazaa Dava­ları, 1999, s.294-Özuğur, Ali İhsan, Açıklamalı-İçtihatlı Tenkis, Mirasta Denkleştirme ve Muvazaa Davaları, 2005, s.315).

Aynı şekilde, menkul malların zilyetliği, bağışlama ile devredilmiş veya bağışlama konusunda yazılı bir taahhüt alınmış ve menkul mal

524
Hüseyin KOVAN
karşı tarafa teslim edilmişse, artık, muvazaa nedenine dayalı iptal davası açma olanağı kalmamış demektir. Muris muvazaası hükümlerinin ve ispat vasıtalarının, menkullerde uygulanma olanağı yoktur. Muris mu­vazaasına dayalı iddialar, yukarıda açıklanan 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında ve sadece tapuya kayıtlı taşınmazlar hak­kında ileri sürülebilir ve davayı miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar açabilir. Davacı mirasçılar, üçüncü şahıs konumunda oldukları ve payla­rı oranında iptal ile tescil talep edebilecekleri için, açılan davaya tüm mi­rasçıların katılmasına veya terekeye temsilci atanmasına gerek yoktur.

Dava açan mirasçı, muvazaalı işlemin tarafı olmadığından, miras bı­rakanın ardılı (külli halefi) gibi hareket etmeyip, miras hakkını koruma­ya çalıştığından üçüncü kişi durumundadır ve miras bırakanın yaptığı sözleşmenin, miras hakkını zarar uğrattığını, kendisinden mal kaçırmak amacıyla yapıldığını ve aleyhine haksız bir fiil işlendiğini ileri sürerek bu sözleşmenin iptalini isteyebileceği gibi bu iddiasını da 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre her türlü delille kanıtlayabilir ise de muris muvazaası dışında işlemi yapan taraflar arasında BY. 18.maddeye göre açılan davalarda ispatın yazılı delil, yazılı delil başlangıcı, yemin gibi delillerle ispatı zorunluluğu vardır. Zaten muvazaa ile muvazaanın özel bir şekli olan muris muvazaası arasında ispat bakımından da farklı­lık bulunduğu açıktır.

Yine açıklanan 01.04.1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre, muris muvazaasına dayalı iptal davasında davalı sıfatını, miras bırakanla görünürdeki muvazaalı işlemi yapan kişi veya kişiler taşır.

Açıklanan bu maddi hukuk kuralları ve 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, somut olay ortaya konularak değerlendirildiğinde;

Dava konusu uyuşmazlığa konu traktör, miras bırakan İsmail T. ta­rafından, gerçekte bağışlandığı halde, sanki bir satış yapılmış gibi davalı­lara Hayrabolu Noterliği’nin 03.11.2000 tarihli kat’i satış senedi ile dev­redilmiştir.

Yerel mahkemece yapılan bu işlem muris muvazaası olarak değer­lendirilmiş ve ancak hatalı olarak dava konusu traktör, taşınır bir mal olmasına ve yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Karan kapsamında olmamasına, belirtilen kararın sadece miras bırakanın tapuya kayıtlı ta­şınmazları hakkında uygulanabilir olmasına rağmen, uyuşmazlığın çö­zümünde 01.04.1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı’nın uygulanacağı kabul edilmiş, Yüksek Özel Daire’nin bozma ilamıyla da bu husus boz-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
525
ma dışı bırakılarak onanmıştır. Ancak bu durum, kamu düzenine ilişkin olmadığından davacı yararına usulü kazanılmış hak doğmuş ve somut olayın özelliği dikkate alınarak muris muvazaasının olaya uygulanması hali salt bu somut olay yönüyle kesinlik kazanmıştır.

Muris muvazaasının olaya uygulanması halinin, salt bu somut olay yönüyle bozma dışı kalıp onanmakla kesinleşmiş olması ve davacıların da hükmü temyiz etmemiş olmaları karşısında pay devri talebinden vazgeçip tazminata razı olduklarının kabulü gerekmesine göre, yerel mahkeme ka­rarının; bu oluşan duruma göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

Hal böyle olunca; mahkemenin muris muvazaasının kabulüne iliş­kin nitelemesi kesinleştiğinden, davacı da tazminata ilişkin kararı temyiz etmemekle pay isteminden dönüp, tazminat hükmüne razı olmakla tale­bini tazminata dönüştürmüş olduğundan; mahkemece buna bağlı olarak oluşturulan eda davasının çözümü gerektiği gerekçesine dayalı tazmine ilişkin karar; salt bu nedenlerle sonucu itibariyle doğrudur.

Ne var ki, mahkemece davalılardan tahsiline karar verilen tazminat miktarı hakkında Yüksek Özel Dairece bir inceleme yapılmamış oldu­ğundan bu yöne ilişkin davalılar vekilinin temyiz itirazlarının incelen­mesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

O halde, dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

Yukarıda açıklanan gerekçelerle eda hükmü kurulması gerektiğine ilişkin direnme uygun olup, Davalılar vekilinin tazminat miktarına yö­nelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4.HUKUK DA- İRESİ’ne gönderilmesine, esasa ilişkin yapılan birinci görüşmede oy bir­liği ile karar verildi.

“HGK.08.06.2011 tarih 2011/4359 Esas 2011/405 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları M…………… D….’ın 3.T.. 8. ve 3. T.. 3. plakalı araçlarını ve taksi plakalarını mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla mu­vazaalı olarak davalı oğlu H…

….. ’ye temlik ettiğini ileri sürerek, satışların iptalini istemişlerdir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, araç satışı ve tescilinin idari işlem olduğu gerekçesiyle davanm reddine karar verilmiştir. Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi E…

526
Hüseyin KOVAN
…’m raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği gö­rüşülüp, düşünüldü.

Davacılar, müşterek miras bırakan babaları M………………… D….’ın adına tra­fikte kayıtlı 3.T.. 8. plaka sayılı araç ve taksi plakasını 3. bir şahsa, onun da davalı kardeşleri H…

….. ’ye devrettiğini ileri sürerek, yapılan satışın iptalini istemişler; birleşen davada ise, miras bırakanları M………………………………………… D….’ın adına trafikte kayıtlı 3.T..3. plaka sayılı aracı davalı Hilmi’ye satışına ilişkin işlemin iptali ve hat kullanım bedelinin tahsili isteğinde bulunmuşlardır.

Mahkemece, noter aracılığıyla yapılan satış ve trafik tescil işlemlerinin idari işlem niteliğinde bulunduğu ve idari işlemlere yönelik davaların Adli Yargıda görülemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

İddianın içeriği ve özellikle ileri sürülüş biçiminden, davanın muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı anlaşılmaktadır. Yapısı itibariyle bir taşınır mal olmasına karşın, trafikte kayıtlı bir aracın mülkiyetinin geçişi bir taşınır, hatta taşınmazdan daha farklı bir hukuki düzenlemeye tabi tutulmuştur. Bu düzenleme, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 20/d maddesinde; tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce ya da trafik şubeleri ve bürolarındaki yet­kililerce yapılacağı şeklinde belirtilmiştir. Böylece, aracın satış yoluyla mülkiyetinin geçmesi için noterlerce ve trafik bürolarınca bir sözleşme­nin yapılması gerektiği öngörülmüştür.

Bu açık hüküm karşısında, böyle bir sözleşmenin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu ve Kanun Koyucunun, bir aracın mülkiyetinin geçişi için noterde resmi bir sözleşme yapılmasını zorunlu kıldığı kuşkusuzdur. Demek oluyor ki, böyle bir devir işleminin hukuki sonuç doğurması için, o sözleşmenin resmi biçimde yapılması bir geçer­lilik koşuludur (B.K.’nun 11/2, 2918 Sayılı Kanun’un 20/d maddeleri). Ancak bu halde yanların iradelerine hukuki sonuç bağlanabilecektir.

Görüldüğü gibi, trafikte kayıtlı araçlar, yapıları itibariyle taşınır mal da olsalar mülkiyetlerinin geçişi taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun so­nucu olarak, alıcı ancak satış senedinde belirtilen hukuki neden gereğin­ce (satış ise satış, bağış ise bağış) aracın mülkiyetini kazanabilecektir. Eğer bu konuda yanlar arasında bir danışıklılık varsa ve gerçekte bağış olan irade satış gibi gösterilmişse, gerçek iradelerin resmi senette birleş-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
527
memiş olması nedeniyle mülkiyet de geçmeyecektir. Yanların gerçek iradeleri ile senede yansıyan iradeleri birleşmediğinden, geçerli hukuki bir sonuç ortaya çıkmış sayılmayacak, delillerin imkân vermesi koşulu ile danışıklı bir işlemin varlığının kabul edilmesi gündeme gelecektir. Bu halin de işlemin iptaline neden olacağı her türlü duraksamadan uzaktır.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında; muris muvazaasıyla ilgili 1/4/1974 gün ve 72 Sayılı İçtihadi Birleştirme Kararının tapulu taşınmazla­rın satışıyla ilgili ve konusuyla sınırlı olması nedeniyle uyuşmazlık konu­su olayda uygulanması olanaklı değildir. Ancak; muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğurmayacağı B.K.’nun 18. maddesinde genel bir ilke olarak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olaydaki uyuşmazlığın B.K.’nun 18. maddesi kapsamında değer­lendirilip çözümlenmesi gerekeceği ve incelemenin yapılacağı yerin idari Yargı yeri olmayıp Adli Yargı yeri olduğu açıktır. Hal böyle olunca, dava­cıların talebinin B.K.’nun 18. maddesi kapsamında incelenip değerlendi­rilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi yerine, satış ve tescilin idari işlem olduğu gerekçesiyle davanm reddedilmesi isabetsizdir.

Davacılarm temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.02.2012 tarih 2011/13807 Esas 2012/1626 Karar”

SORU – 75
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK

AÇILAN BİR DAVADA DAVACI DAVASINI ISLAH EDEREK
TAZMİNATA DÖNÜŞTÜRÜR VEYA DOĞRUDAN TAZMİNAT

DAVASI OLARAK AÇARSA,HÜKME ESAS ALINACAK TAZMİNAT
MİKTARI NASIL BELİRLENECEKTİR.

Murisin,diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile diğer bir miras­çıya veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile üçüncü bir kişiye taşın­maz veya taşınmazları temlik etmesi halinde, miras hakkı zarar gören tüm mirasçılar birlikte veya ayrı ayrı muris muvazaası hukuksal nedeni­ne dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açabilecekleri gibi, mirasçıla­rın her biri ayrı ayrı veya birlikte tapu iptal tescil davası yerine tazminat davası da açabilirler, hukuken tapu iptal tescil davası açma hakkı olduğu sürece tazminat davası açma hakları da olacaktır

Tıpkı tapu iptal tescil davasında olduğu gibi açılacak tazminat da­vası yönünden de her hangi bir zaman aşımı veya hak düşürücü süre söz konusu olmayacaktır.

Mirasçılar önce açmış oldukları muris muvazaası hukuksal nedeni­ne dayalı tapu iptal tesçil davasını ıslah ederek tazminata da dönüştüre­bilirler

Her iki durumda da hükme esas alınacak tazminat miktarı, dava konusu edilen taşınmaz veya taşınmazların dava tarihindeki gerçek de­ğeri olacaktır.

Burada dikkat edilecek husus, dava konusu taşınmaz veya taşın­mazların dava tarihindeki gerçek değerinin bulunması için mahkeme tarafından, taşınmazın niteliğine göre taşınmaz tarla ise ziraat mühendi­si,taşınmaz arsa veya ev vb ise inşaat mühendisi ve emlakçı bilirkişiler veya gayrimenkul değerleme uzmanları ve fen memuru refakatinde ke­şif yapılmalıdır. Mahkeme tarafından yapılan keşif sonucu belirlenen taşınmazın dava tarihindeki gerçek değeri gözetilerek ve davacının mi­ras payı da dikkate alınmak sureti ile davacıya verilecek tazminat mikta­rı belirlenmelidir.

davacının muris muvazaasını ispat etmesi gerektiği tartışmasız olup,aksi taktirde, yani muris muvazaasının ispat edilememesi halinde ise davanın red edileceği kuşkusuzdur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
529
Unutulmamalıdır ki buradaki hükme esas alınacak tazminat mikta- rı,dava konusu olan taşınmazın veya taşınmazların dava tarihindeki de­ğeri dikkate alınarak ve davacının miras payı gözetilerek bulunacak tazminat miktarı olacaktır.

Bir örnek ile soruyu aydınlatmaya çalışacak olur isek;

Muris muvazaasına konu dava edilen taşınmazın dava tarihindeki değeri 200.000.00 tl olsun, davacı mirasçının miras hissesi de 1/5 ol­sun,davanın kabul edilmesi halinde mahkeme tarafından 40.000.00 tl nin davalıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulacaktır. Hiç şüphesiz ki davacının faiz talebi var ise hüküm altına alınan tazminat miktarına dava tarihinden itibaren yasal faiz uygulanacak olup,40.000.00 tl’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulacaktır.

Yukarıda belirtilen taşınmaz veya taşınmazların dava tarihindeki gerçek değerlerinin hükme esas alınması hususu hiç şüphesiz ki davacı­ların böyle bir talepte bulunmaları halinde söz konusu olacaktır, örneğin muristen muvazaalı olarak taşınmazı temlik alan bir kişi bu taşınmazı elinden çıkarmış üçüncü bir kişiye temlik etmiş olması halinde açılacak bir tazminat davasında davacı veya davacılar taşınmazın dava tarihin­deki değerini değil de muristen taşınmazı muvazaalı olarak temlik alan kişinin taşınmazı elinden çıkardığı tarihteki gerçek değerinin tazminat olarak talep edilmesi veya taşınmazı elinden çıkaran kişinin satış bedeli­ni istemesi halinde mahkeme hakimi talep sonucu ile bağlı olduğundan talepten fazlaya hüküm veremeyeceğinden (HMK 26.mad) mahke­me,taşınmazın dava tarihindeki gerçek değeri değil yapacağı keşifte üçüncü kişiye temlik tarihindeki değeri bilirkişiler marifeti ile tespit edip ona göre bir hüküm kurmak zorundadır, satış bedelini istemiş ise de mahkeme o bedeli davacıya vermek zorundadır. Mahkemenin re’sen ta­şınmazın dava tarihindeki değeri dikkate alarak hüküm kurması talep­ten fazlaya hüküm vermek olur ki bu hukuken doğru bir karar olmaya­caktır .

Bütün bu anlatılanların taşınmazın dava tarihindeki değerinin talep edilen tarihteki değerinden fazla olduğu varsayımına dayandığı hususu da gözden kaçırılmamalıdır.

Uygulamada açılan davaların tamamına yakınının tapu iptal ve tes­cil davası olarak açıldığını da belirtmek isterim.

Taraflar arasında görülen davada;

530
Hüseyin KOVAN
Davacılar, 1044 ada 1, 206 ada 193 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açtıkları tazminat davasının Foça Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/157 Esas 2009/232 Karar sayılı kesinleşen ilamı ile kabul edildiğini, mahkemece; davacıların fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla taşınmazların dava tarihi itibari ile tespit edilen rayiç bedelleri toplamı üzerinden davacıların miras hissesi­ne isabet eden 6.000,00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiz ile davalıdan tahsiline karar verildiğini ileri sürerek, saklı tuttukları fazlaya ilişkin hakları olan 121.500,00 TL’nin taşınmazların satış tarihi olan 21.07.2005 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın sabit olduğu gerekçesiyle davanın kısmen ka­bulüne karar verilmiştir.

Karar, taraflarca süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hâkimi S. P.’nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşü­lüp düşünüldü.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bu­lunmamasına göre; tarafların temyiz itirazı yerinde değildir. Reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 2.381.40 .-TL. bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 1.249,60 TL. bakiye harcın da temyiz eden davacılara iadesine, oy birli­ğiyle karar verildi.

“l.HD.10.07.2017 tarih 2016/14867 Esas 2017/3962 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası so­nunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 30.05.2017 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Gamze G. gel­diler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalılar Murat Tuna vd. Vekili Avukat, davacı Sibel A., davacı Abdulkadır T. davacı Salih T. da­vacı Mehmet Erol T. gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, sü­resinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabu-
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
531
lüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ramazan I. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dos­ya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak miras bırakanları Mehmet Ali T.’nın maliki olduğu 318 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 1 noTu bağımsız bölümü mirasçıla­rından mal kaçırmak amacıyla davalı torunu Murat T.’ya satış yoluyla devrettiğini, miras bırakanın mal satmayı gerektirecek bir ihtiyacı olma­dığı gibi davalı Murat’ın da alım gücünün bulunmadığını, davalı Mu­rat’ın da açılacak davaya engel olmak için çekişmeli bağımsız bölümü kısa süre sonra diğer davalı Selma P.’a devrettiğini, devirlerin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu kaydının iptalini ve adına tescilini, olmadığı takdirde dava değeri olan 55.000,00 TL’nin yasal faizi ile birlikte davalı Murat T.’dan tahsilini istemişlerdir.

Davalılar, miras bırakan ve birlikte yaşadığı kızı Ayla T.’nın hasta ve bakıma muhtaç olduğunu, emekli maaşının giderlerini karşılamaması üzerine çekişmeli taşınmazını 10.000,00 TL’ ye davalı Murat T.’ya sattığı­nı, diğer taraftan miras bırakan ve kızı Ayla T.’ya yıllarca davalı Mu­rat’ın babası Celal T.’nın baktığını, davacıların miras bırakan ve Ayla ile hiç ilgilenmediğini, davalı Selma’nın ise tapu kaydına güvenerek iyi ni­yetli olarak taşınmazı satın aldığını, miras bırakan başka taşınmazlarının da bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davacılar Abdülkadir, Sibel, Salih ve Mehmet E. yö­nünden davanın açılmamış sayılmasına, diğer davacılar yönünden mu­vazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1923 doğumlu olan miras bı­rakanın 07/12/2011 tarihinde öldüğü, miras bırakanın 87 yaşında iken çekişmeli 1 no’lu bağımsız bölümünü 30.000,00 TL bedel göstererek satış suretiyle 04/03/2010 tarihinde davalı torunu Murat T.’ya devrettiği, dava­lı Murat’ın da anılan bağımsız bölümü kısa süre sonra 04/04/2011 tari­hinde diğer davalıya 32.500,00 TL değer göstererek sattığı, miras bıraka­nın banka kayıtlarının incelenmesinde; üç aylık dönemlerde 2.700,00 TL civarından emekli maaşı aldığı ve dinlenen tanık beyanları değerlendi­rildiğinde miras bırakanın temlik tarihinde mal satmayı gerektirecek bir

532
Hüseyin KOVAN
ihtiyacının bulunmadığı, satış bedelinin miras bırakanın banka hesabına girmediği, satış bedeli ile keşfen belirlenen değer arasında fark olduğu, davalı Murat’ın temlik tarihinden sonra çekişmeli bağımsız bölümün zilyetliğini devralmak için herhangi bir girişimde bulunmadığı, çekişme­li bağımsız bölümde ikamet eden davacı Abdülkadir T. ile miras bıraka­nın ilişkilerinin iyi olmadığının aralarındaki soruşturma dosyasından anlaşıldığı, bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde miras bırakan tara­fından davalı torunu Murat T.’ya yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu saptanmıştır.

Ancak, son kayıt maliki davalı Selma Polat’ın 3. kişi konumunda ol­duğu ve iyi niyetli olup olmadığı hususu üzerinde hiç durulmadan so­nuca gidildiği anlaşılmıştır.

Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini ta­şımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.

Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliği­ni (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından do­ğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK’nin 1023. mad­desinde aynen “tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1. fıkrasına göre ”Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tescile dayanamaz” bi­çiminde öngörülmüştür.

Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni ko­ruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
533
Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bu­lunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.

Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin top­lanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

Nitekim bu görüşten hareketle, “kötü niyet iddiasının defi değil iti­raz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksı­zın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.

Hal böyle olunca, özellikle davacıların, davalı Selma’nın diğer dava­lı Murat’ın teyzesinin görümcesi olduğu iddiasının aydınlatılması ile davalıların komşu oldukları hususları üzerinde durularak, davalı Sel- ma’nın iyi niyetli olup olmadığının araştırılması, iyi niyetli olmadığının tespit edilmesi halinde iptal ve tescil isteğinin, iyi niyetli olduğunun tes­pit edilmesi halinde ise tazminat isteğinin kabul edilmesi gerekir iken, anılan hususlar üzerinde hiç durulmadan eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

Davacılar vekilinin (davacılardan Sibel, Abdülkadir, Salih ve Meh­met E. hariç) temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sa­yılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2017 tari­hinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.480.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen­lerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi

“l.HD.30.05.2017 tarih 2014/19992 Esas 2017/2984 Karar”
SORU – 76
MURİSİN KIZININ EVLİLİĞİNİ KURTARMAK İÇİN VEYA
DAMADINI EKONOMİK ÇIKMAZDAN KURTARMAK AMACI İLE
YAPTIĞI TEMLİKLERE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL
NEDENİNE DAYALI OLARAK TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI

AÇILABİLİR Mİ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve % sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda ka­yıtlı bir taşınmazı diğer mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,mirasçıya veya üçüncü bir kişiye temlik etmektedir.

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davalarında hiç bir zaman aklımızdan çıkarılmaması gereken en önemli unsurun, murisin temlik iradesinin diğer mirasçılardan mal ka­çırma amacı taşıması gerektiği hususudur.

Eğer taşınmazı temlik eden murisin iradesi diğer mirasçı veya mi­rasçılardan mal kaçırma kastı taşımıyorsa bu durumda muris muvazaa­sından bahsedilemeyecektir.

Yukarıdaki soruya dönecek olur isek burada murisin amacı diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp ekonomik olarak zor durumda bu­lunan damadına yardım etme kastı taşıdığından muris muvazaasından bahsedilemeyecektir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali, tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Nurdan B. raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Davacı, miras bırakan babası Mehmet K.’un, 144 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu bağımsız bölümünü 13.04.2004 tarihinde davalı damadına satış göstermek suretiyle devrettiğini, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, miras payı oranın­da tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemiş, taşınmazın yargılama sırasında dava dışı 3.kişiye satılması üzerine HMK 125. maddesi gereği davasını tazminat davasına dönüştürerek 10.000-TL’nin davalıdan tahsi­lini istemiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
535
Davalı, satışın gerçek olduğunu murisin taşınmaz satın alarak tüm ço­cukları adına tescilini sağladığını belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden miras bırakan Mehmet K.’un’un çekişme konusu 144 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu ba­ğımsız bölümünü 13.04.2004 tarihinde davalı damadına tapuda satış gös­termek suretiyle temlik ettiği, murisin ölümüyle geriye mirasçı olarak dava dışı eşi Nebiye ile davacı oğlu ve dava dışı çocukları Saniye, Rüs- tem, Hüseyin, Ahmet ve Sibel’in kaldığı, davalının Sibel ile evli olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş-

536
Hüseyin KOVAN
meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya yukarıdaki ilkeler ışığında bakıldığında; temlikin be­delsiz yapıldığı sabit ise de mahkemece dinlenen tanıkların ortak beyan­larından, miras bırakanın temlikteki gerçek amacının diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmayıp 2. evliliğini davalı ile yapmış olan dava dışı kızı Sibel’in evliliğinin devam etmesini sağlamak olduğu sonucuna varılmak­tadır.

Bu durumda murisin temlikteki gerçek iradesinin mirasçıdan mal kaçırmak olduğu dolayısı ile temlikin muvazaalı yapıldığı söylenemez.

Hâl böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanıl­gılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

Davalının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sa­yılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.21.01.2016 tarih 2015/13736 Esas 2016/638 Karar”

SORU – 77
MURİSİN LIMITED ŞİRKET HİSSELERİNİ TEMLİK ETMESİ
HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI

HİSSE DEVRİNİN İPTALİ DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda kayıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve düşüncesi,© taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağış­lamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğin­den,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmak­la,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına kayıtlı bir taşınmaz olmalı ve muris tarafından bu taşınmazın diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye tem­lik edilmiş olması gerekir.

1.4.1974 tarih 72 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ancak tapulu taşınmazlar yönünden uygulanabileceği,taşınır mallar için muris muvazaası nedenine dayalı olarak dava açılamayacağı yerleşmiş yargıtay içtihatları gereğidir.

Her ne kadar Limited şirket hisseleri taşınır mal niteliğinde ise de temliki gerek bağış olsun gerekse satış olsun özel şekillere tabidir .Bu nedenle murisin şirket hisselerini gerçekte bağışlamasına karşı diğer mi­rasçılardan mal kaçırmak amacı ile, satış olarak işlem yapıldığı yani satı­şın muvazaalı olduğu iddia ediliyor ise bu durumda T.B.K .19. addesinde ifadesini bulan genel muvazaa koşullarının oluşup oluşmadı­ğı araştırılmalıdır. Mirasçı temlik işleminin tarafı olmadığından üçüncü kişi konumunda olup muvazaa iddiasını her türlü delil ile ispat edebilir. Her ne kadar davacı muris muvazaasından bahsederek şirket hisse satı­şının iptali ni talep etse dahi,maddi vakıaları anlatmak taraflara ait olup,olaya uygulanacak kanun maddesini ve hukuki vasıflandırmayı yapmak ise mahkeme hakimine aittir. Bu nedenle böyle bir durumda mahkeme hakimi genel muvazaa koşullarının oluşup oluşmadığını araş­tırmak zorundadır.

538
Hüseyin KOVAN
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 12.05.2009 tarih 1999-4 E-286 E.1999/293 K sayılı ilamı ile aynı görüşü benimşemiştir.

Taraflar arasında görülen davada Mersin 2. Asliye Hukuk Mahke- mesi’nce verilen 14.04.2011 tarih ve 2010/479-2011/183 sayılı kararın du- ruşmah olarak incelenmesi davacılar vekili tarafından istenmiş olup, du­ruşma için belirlenen 05.07.2013 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davacılar vekili Av. Muzaffer İ. dinlenil­dikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi Sultan G. B. tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelen­dikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkillerinin murisi İbrahim E. ‘in oğlu Oktay E. ile birlikte Ç. Dış Tic. Ltd. Şti’nin ortakları olduğunu, muris İbrahim E.’in söz konusu şirketteki toplam payın %95’ne karşılık gelen 570 payını gay­rı resmi birlikte yaşadığı davalıya devrettiğini, diğer ortak Oktay’ın da 30 payını muris İbrahim E.’in isteği doğrultusunda davalı Sultan’ın ye­ğeni Haşan Ç.’a devrettiğini, söz konusu devir işleminin muvazaalı ol­duğunu, kendilerinden mal kaçırmaya yönelik bir işlem olduğunu, hisse devrinden sonra dahi muris İbrahim’in şirkette müdürlük yetkisinin de­vam ettiğini, şirketin idare ve tasarruf yetkisinin muris İbrahim’de bu­lunduğunu, ayrıca şirketin merkezinin bulunduğu taşınmazın değeri ve şirketin mal varlığı gözetildiğinde hisse devir sözleşmesinde devir bedeli olarak gösterilen 30.000,00 TL’nin çok düşük kaldığını ileri sürerek, mu­ris İbrahim E.’in davalıya muvazaalı olarak devrettiği toplam 570 hisse­nin veraset ilamına göre müvekkillerine intikal etmesi gereken toplam 427,5 hissenin Sultan Ç.’tan alınarak veraset belgesine göre payları ora­nında davacılara aidiyetine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, şirket hisse devrinin muvazaalı olmadığını, şirket his­sesinin menkul mal niteliğinde olduğunu, muris muvazaasına dayalı olarak iptali talep edilemeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, BK’nın 18. maddesinin genel hükmü dışında kanunlarda yer almayan muris mu­vazaasının esas dayanağını 01/04/1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı Yargıtay iç­tihatları birleştirme kararından aldığı, söz konusu içtihadı birleştirme ka­rarma göre ise muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davaya ancak taşınmaz malların konu olabileceği, taşınır mallar için muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal davası açılamayacağı, Yargıtay

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
539
Hukuk Genel Kurulu’nun 28/05/2008 tarih ve 2008/4-399 Esas, 2008/408 Karar sayılı kararında da bu durum açıkça belirtildiği, şirket hissesinin ise Türk Ticaret Kanunu’na göre taşınır mal niteliğinde bulunduğu, bu neden­le muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak iptal davası açılama­yacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı limited şirket his­se devir işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacılar, muris İbrahim E. in eşi ve çocukları olduklarını, murisin ortağı olduğu Ç. Dış Tic. Ltd. Şti’nin toplam payının % 95’ine karşılık gelen 570 payını davalıya muva­zaalı şekilde devrettiğini, bu devrin kendilerinden mal kaçırmaya yöne­lik bir işlem olduğunu, hisse devrinden sonra da şirketin idare ve tasar­ruf yetkisinin muris İbrahim’de bulunduğunu, ayrıca şirketin mal varlığı gözetildiğinde hisse devir sözleşmesinde devir bedeli olarak gösterilen 30.000,00 TL’nin de çok düşük kaldığını ileri sürmüşlerdir. Davalı ise yapılan hisse devrinin muvazaalı olmadığını, devir bedelini ödediğini savunmuştur. Mahkemece, BK’nın 18. maddesinin genel hükmü dışında kanunlarda yer almayan muris muvazaasının esas dayanağını 01/04/1974 tarih ve 1974/1-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’ndan aldığı, söz konusu içtihadı birleştirme kararına göre ise muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayalı olarak açılan davaya ancak taşınmaz malların konu olabileceği, taşınır mallar için muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal davası açılamayacağı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28/05/2008 tarih ve 2008/4-399 Esas, 2008/408 Karar sayılı kararında da bu durumun açıkça belirtildiği, şirket hissesinin ise Türk Ticaret Kanu­nu’na göre taşınır mal niteliğinde bulunduğu, bu nedenle muris muva­zaası hukuksal nedenine dayalı olarak iptal davası açılamayacağı gerek­çesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Ancak, davaya konu edilen limited şirket hisseleri Mersin 5. Noter- liği’nin 16.03.2010 tarih 06603 yevmiye sayılı hisse devir sözleşmesi ile davalıya devredilmiş, 16.03.2010 tarih 2010/7 sayılı ortaklar kurul kararı ile kabul edilip, pay defterine işlenerek ticaret sicil gazetesinde ilan edilmiştir.

6762 sayılı TTK’nın 520. maddesinde “Bir payın devri, şirket hak­kında ancak şirkete bildirilmek ve pay defterine kaydedilmek şartıyla hüküm ifade eder. Devir hususunun pay defterine kaydedilebilmesi için, ortaklardan en az dörtte üçünün devre muvafakat etmesi ve bunların

540
Hüseyin KOVAN
esas sermayesinin en az dörtte üçüne sahip olması şarttır. Payın devri veya devir vadi hakkındaki mukavele yazılı şekilde yapılmış ve imzası noterce tasdik ettirilmiş olmadıkça ilgililer arasında dahi, hüküm ifade etmez.” hükmüne yer verilmiştir. Bu açık hüküm karşısında, limited şir­ket hisse devrinin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu kuşkusuzdur.

Görüldüğü gibi limited şirket hisseleri taşınır mal hükmünde olsalar dahi devirleri taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, satış da olsa bağış da olsa geçerli olabilmesi için yasanın öngördüğü resmi şekilde yapılması gerekmektedir.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, böyle bir uyuşmazlığın çö­zümüne, taşınmazlarla ilgili olan ve kendi alanı ile sınırlı bulunan 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28/05/2008 tarih ve 2008/4-399 Esas, 2008/408 Karar sayılı kararının uygulanması olanaklı değildir. Bu itibarla mahkemece somut uyuşmazlığın BK’nm 18. maddesi ve TTK’nin 520. maddeleri kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazları­nın kabulü ile kararın davacılar yararına BOZULMASINA, takdir olunan 990,00 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacılara ve­rilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacı­lara iadesine, oy birliğiyle karar verildi

“l.HD.05.07.2013 tarih 2011/11969 Esas 2013/14372 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tara­fından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, du­ruşma günü olarak saptanan 15.10.2015 Perşembe günü için yapılan teb­ligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Murat K. ile temyiz edilenler vekili Avukat Tuncay Y. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde veril­diği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar ve­rildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Murat A. ta­rafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
541
Dava ve birleştirilerek görülen davalar, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteklerine ilişkindir.

Muris Süleyman’ın torunları olan davacılar asıl ve birleşen davala­rında, dedeleri Süleyman’ın kayden maliki olduğu 561 ada 304 parselde­ki dava konusu 74 ve 75 nolu bağımsız bölümleri kızı olan davalı Aliye’- ye, aynı parseldeki 48, 49, 50 ve 51 nolu bağımsız bölümleri ise birleşen davanın davalısı H. Petrol İnşaat Turizm İç ve Dış Ticaret Sanayi Limited Şirketine satış suretiyle devrettiğini, ayrıca anılan şirketteki bir kısım payını da birleşen davanın davalısı olan kızı Meryem’e temlik ettiğini, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu­nu ileri sürerek davalılar adına olan kayıtların iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, murisin anılan temlikleri mal kaçırma kastı ile değil mi­rasçıları arasında mal varlığını paylaştırma amacıyla yaptığını, birleşen davanın davalısı olan şirkette murisin ölümü ile davacıların da pay sahi­bi olduklarını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, dava konusu temliklerde murisin mirasçılar arasında paylaştırma kastı taşımadığı, muvazaa iddiasının kanıtlandığı gerekçe­siyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Gerçekten de, muris Süleyman’ın 30.03.2007 tarihli resmi akitte kayden maliki olduğu 561 ada 304 sayılı parseldeki 48, 49, 50 ve 51 nolu bağımsız bölümlerini 2009/196 es.s. birleşen davanın davalısı H. Petrol inşaat Şirketi’ne; 74 ve 75 nolu bağımsız bölümlerini de asıl davanın da­valısı kızı Aliye’ye mirastan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı olarak temlik ettiği; murisin, sağlığında tüm mirasçılarını kapsar şekilde bir paylaştırma da yapmadığı dosya içeriği ve tüm delillerden anlaşıldığın­dan, asıl dava ile birleşen 2009/196 es.s. davanın kabulüne karar verilme­sinde kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalıların öteki temyiz itiraz­ları yerinde değildir, reddine.

Ne var ki, birleşen 2011/182 es.s. dava konusu şirket hisselerinin 19.11.2004 tarihli noter senediyle muris tarafından kızı Meryem’e devrine ilişkin işlem yönünden yapılan değerlendirmenin isabetli olduğu söyle­nemez.

Bilindiği üzere, işlem tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun(TTK) 520. maddesinde; ”Bir payın devri, şirket hakkında ancak şirkete bildirilmek ve pay defterine kaydedilmek şartiyle hüküm ifade eder.

542
Hüseyin KOVAN
Devir hususunun pay defterine kaydedilebilmesi için, ortaklardan en az dörtte üçünün devre muvafakat etmesi ve bunların esas sermaye­sinin en az dörtte üçüne sahip olması şarttır.

Ortağın koymayı taahhüt ettiği sermaye ayın ise, payını şirketin ku­ruluşunu takip eden üç yıl içinde başkasına devredemez.

Şirket mukavelesi payların devrini yasak edebileceği gibi yukarıki fıkralarda derpiş edilenlerden daha ağır şartlara da bağlı tutabilir.

Payın devri veya devir vadi hakkındaki mukavele yazılı şekilde ya­pılmış ve imzası noterce tasdik ettirilmiş olmadıkça ilgililer arasında da­hi, hüküm ifade etmez.” düzenlemesine yer verilmiştir. Bu açık hüküm karşısında, limited şirket hisse devrinin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı bulunduğu açıktır.

Öte yandan, 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kara­rı, bizzat murisin üzerinde tapuda kayıtlı olan taşınmazların miras bıra­kan ya da vekili (temsilcisi) tarafından aslında bağış olduğu halde satış biçiminde temlik edilmesi durumunda uygulama olanağı bulur. İçtihadı birleştirme kararları kapsamları ile sınırlı gerekçeleri ile yol gösterici ve sonuçları ile bağlayıcı kararlar olduğundan, tapuda yapılan temlikler dışındaki işlemler yönünden belirtilen içtihadı birleştirme kararının uy­gulama yeri bulunmamakla birlikte, böyle hallerde genel muvazaa hü­kümlerinin uygulanmasına da bir engel yoktur.

Nitekim, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun(TBK) 19. maddesi hükmünde genel muvazaa düzenlenmiş olup, “…………………………………….. tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmak­sızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır” hükmü getirilmiştir. Mirasçı, sözleşmenin tarafı olmadığından sözleşmenin muvazaalı olarak yapıldı­ğı iddiası her türlü delille kanıtlanabilir. Özellikle, resmi sicillere bağlı tutulan malların muvazaalı devrinde TBK’nın 19. maddesinin uygulana­bileceği ve muvazaa iddiasının araştırılacağı yasal ve yargısal uygulama gereği olup, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.05.2009 günlü ve 1999/4-286 esas, 1999/293 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.

Hâl böyle olunca, birleşen 2011/182 es.s. davanın konusunu oluştu­ran şirket hisselerinin devri yönünden TBK’nm 19. maddesi ve 6762 sayı­lı TTK’nın 520. maddeleri kapsamında değerlendirme yapılıp karar ve­rilmesi gerekirken, muris muvazaası kapsamında değerlendirilerek yazı­lı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
543
Diğer taraftan, davaların birleştirilmesi halinde, birleşen davalar bir­likte görülmekle birlikte ayrı dava olma özelliğini koruduklarından, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun(HMK) 297/2. maddesi de göze­tilerek her bir dava hakkında harç, yargılama masrafı ve vekalet ücreti bakımından ayrı ayrı hüküm kurulması gerektiğinin düşünülmemesi de doğru değildir.

Davalıların temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 11.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.100.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliği ile karar verildi

“l.HD.28.02 2017 tarih 2016/16525 Esas 2017/974 Karar”

SORU – 78
DAHA ÖNCE AÇILAN VE USULDEN RED EDİLEN BİR DAVA YENİ
AÇILAN DAVADA KESİN HÜKÜM TEŞKİL EDER Mİ ?

Kesin hüküm başlıklı, 6100 sayılı HMK’nun 3O3.maddesi;

“Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün,diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için,her iki dava­nın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.

Bir hüküm davada veya karşılık davada ileri sürülen taleplerden sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hüküm teşkil eder……………………………………………… ” demektedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere kesin hükümden söz edile­bilmesi için üç şeyin birlikte bulunması gerekir.

1-Birinci dava ile ikinci davanın tarafları aynı olmalıdır.

2-Birinci dava ile ikinci davanın dava sebeplerinin aynı olması gere­kir.

3-Birinci dava ile ikinci davanın konularının aynı olması gerekir.

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanm, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekilin­ce yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Elif G.’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşü­lüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı ora­nında tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

Mahkemece, Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/484 Esas ve 2005/670 Karar sayılı 19.02.2007 tarihinde kesinleşen taraflar arasında görülen muris muvazaası nedenine dayalı davanın bu davada davacı için kesin hüküm oluşturduğu, yine Bodrum 2. Asliye Hukuk Mahkeme­sinin 1999/14 Esasa ve 2010/86 Karar sayılı taraflar arasında aynı taşın­mazla ilgili olarak görülen tapu iptal ve tescil olmazsa tenkis davasında 03.03.2010 tarihinde karar verilmiş ise de halen davanın derdest olduğu gerekçeleriyle HMK’nun 114/ i ve HMK’nun 144/1 maddeleri uyarınca dava şartı yokluğundan HMK’nun 115/ 2 maddesi nedeniyle usulden davanın reddine karar verilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
545
Bilindiği üzere; HMK’nun 303. (HUMK’nun 237.) maddesi gereğince yeni açılan bir davada kesin hükümden söz edilebilmesi için birinci dava ile ikinci davanın konularının, dava sebeplerinin ve taraflarının aynı ol­ması gerekir.

Eldeki davada; davacı, murisi Dilara’nın paydaşı olduğu 132 ada 7 parsel sayılı taşınmazdaki 8/16 payını 15.02.1988 tarihinde davalıya satış ve 5/16 payını davalıya 01.04.1988 tarihinde bağış şeklindeki temlikleri­nin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek miras payı oranında tapunun iptali ile adına tescilini istemektedir.

Mahkemece, davacı yönünden kesin hüküm oluşturduğu belirtilen Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/484 Esas ve 2005/670 Karar sayılı kararı Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 09.11.2006 tarih 2006/9572 Esas, 2006/10899 Karar sayılı kararıyla ” muris muvazaası hukuksal ne­denine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davasının dava tarihinde miras bırakanın sağ olduğu, dava tarihi itibariyle davacının dava da sıfa­tının (taraf ehliyeti) bulunmadığı başlangıçta bulunmayan taraf ehliyeti­nin ıslah yolu ile kazanılamayacağı ” gerekçesiyle onanarak 19.02.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Bu durumda dava konusu ve tarafları aynı ise de dava sebebi ve sonucu itibariyle usulden ret edilen ilk davanın ikinci dava için kesin hüküm oluşturduğundan söz edilemez.

Öte yandan; derdest bir davanın varlığından söz edilebilmesi için davanın tarafları ve dava konusunun yanında kesin hükümde olduğu gibi dava sebebinin de aynı olması gerekir

Bodrum 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/14 Esasa ve 2010/86 Karar sayılı taraflar arasında aynı taşınmazla ilgili olarak açılıp görülen tenkis davasında, davacı tenkis iddiasına dayanmış ve bu yönde incele­me ve araştırma yapılarak tenkis davası reddedilmiştir. Dava konusu olmayan bir konuda mahkemenin gerekçesinde muris muvazaasından söz etmiş olması usulünce açılmış muris muvazaasına dayalı bir dava bulunmadı gözetildiğinde davacının hak ve hukukunu etkilemeyeceği gibi davacıyı bağlayıcı bir sonuç da doğurmaz. Her iki davanı dava ko­nusu taşınmaz ve tarafları ayni ise de ilk dava saklı payın ihlal edildiği nedeniyle tenkis, ikinci dava ise miras bırakanın mirasçısından mal ka­çırma amacıyla yaptığı temlike ilişkin muris muvazaası hukuksal neden­lerine dayalı olup dava sebepleri farklı davalar da derdestlik bulunma­dığı kuşkusuzdur.

546
Hüseyin KOVAN
Hal böyle olunca, eldeki davada kesin hüküm bulunmadığı gibi derdestlik koşullarının da oluşmadığı dikkate alınarak işin esasının ince­lenmesi, taraf delilleri toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi ge­rekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir.

Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.08.05.2013 tarih 2013/2224 Esas 2013/7152 Karar”

Yukarıdaki soruya dönecek olur isek,usulden red edilen bir dava maddi hukuk yönünden yani davanın esası yönünden bir hüküm içer­mediğinden kesin hükümden söz etmekte mümkün değildir.

Mahkemenin red gerekçesi davacının davada sıfatının (taraf ehliye­tinin) bulunmadığı ve dava tarihinde miras bırakanın sağ olduğu husu­sudur.

Bu red gerekçesi ortadan kalkınca, yukarıdaki içtihat da belirtilen dava tarihinde sağ olan (murisin) işlem yapan kişinin ölmesi halinde, aynı davacının aynı konuda yeniden bir dava açmasına engel bir hal ol­madığı gibi usulden red edilen bir davanın maddi hukuk yönünden bir kesin hüküm oluşturması da söz konusu olmayacaktır.

Hiç şüphesiz ki taraf ehliyeti olmayan davacının temlik yapan kişi, (muris) ölmeden aynı konuda,aynı taraflara karşı yeniden dava açması halinde daha önce usulden red kararı verilen bu hüküm davacı yönün­den kesin hüküm teşkil edecektir.

SORU – 79
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA
DAVALI BULUNMASI HALİNDE DAVANIN KABULÜ NEDENİ İLE
DAVACIYA VERİLECEK OLAN VEKALET ÜCRETİ NASIL VE NEYE

GÖRE BELİRLENECEKTİR?

Böyle bir durumda yani davalının birden fazla olması halinde, her bir davalının sorumlu olduğu vekalet ücreti, maliki olduğu taşınmazın dava tarihindeki değeri ve davacının miras hissesi ile sınırlı olacaktır, davalılardan müştereken ve müteselsilen tüm taşınmazlar yönünden vekalet ücretine hükmedilmesi hukuken mümkün değildir.

Bir örnek ile soruyu açıklığa kavuşturmak daha yararlı olacaktır.

Davacı iki davalıya karşı muris muvazaası hukuksal nedenine daya­lı olarak tapu iptal tescil davası açmış ve yargılama sonunda dava kabul ile sonuçlanmış olsun.

Mahkeme tarafından yargılama sırasında yapılan keşif sonucu bi­rinci davalının malik olduğu taşınmazın dava tarihindeki değeri 100.000.00 tl ikinci davalının malik olduğu taşınmazın dava tarihindeki değeri de 200.000.00tl olsun ve bu taşınmazlar muris tarafından davalıla­ra satış suretiyle temlik edilmiş olsun, mirasçının miras payı da murisin mirasının beşte biri olsun, bu durumda mahkeme tarafından 100.000.00 tl nin davacının miras payı dikkate alındığında 20.000.00 tl üzerinden hesap edilecek nisbi vekalet ücretinin 1.davalıdan alınarak davacıya ve­rilmesine,ikinci davalı yönünden ise 200.000.00 tl nin beşte biri olan 40.000.00 tl yönünden hesap edilecek nisbi vekalet ücretinin ikinci dava­lıdan alınarak davacıya verilmesi şeklinde hüküm kurulacaktır. Harçlar yönünden de aynı yöntem takip edilecektir. Burada dava konusu taşın­mazın veya taşınmazların dava tarihindeki değeri gözetilerek davacı ve­ya davacıların miras payına karşılık gelen miktar üzerinden harcın ta­mamlanmış olması gerektiği hususuna dikkat etmek gerekir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında ta­pu iptali ve tescil; olmadığı takdirde tenkis, bu da mümkün olmazsa ta­şınmaz bedellerinin miras payı oranında tahsili isteğine ilişkindir.

Davacı, davalılar ile ortak miras bırakanı Hakkı Ü/in kay den maliki olduğu dava konusu 581 ve 14 ada 17 parsel sayılı taşınmazları tapuda

548
Hüseyin KOVAN
satış suretiyle davalılara devrettiğini, dava konusu 13389, 519, 597, 313, 314 parsel sayılı taşınmazlar ile 505 parselde kayılı 1, 2 ve 3 nolu; 575 parselde kayıtlı 1 ve 2 nolu bağımsız bölümlerin ise alım bedellerinin büyük kısmının miras bırakan tarafından ödendiğini ancak taşınmazla­rın tapuda davalılar adına tescil edildiğini, yapılan işlemlerin mirasçılar­dan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtların iptali ile miras payı oranında adına tescilini, mümkün olmazsa tenkisini, bu da mümkün olmaz ise miras payına karşılık gelen taşınmaz bedellerinin tahsilini istemiştir.

Davalılar, zaman aşımı itirazıyla beraber, taşınmazları bedellerini bizzat ödeyerek gerçek satışlarla temlik aldıklarını, iddiaların doğru ol­madığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, dava konusu 581 nolu parsel yönünden miras bıraka­nın gerçek irade ve amacının taksim etmek olduğu, diğer taşınmazlar yönünden ise taşınmazların miras bırakan ile ilgisinin bulunmadığı ge­rekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Çekişme konusu 581 parsel sayılı taşınmazda miras bırakan tarafın­dan davalılara yapılan temliklerin mirasçılardan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olmadığı, diğer dava konusu 13389, 519, 597, 313, 314 parsel sayılı taşınmazlar ile 505 parselde kayıtlı 1, 2 ve 3 nolu; 575 parselde ka­yıtlı 1 ve 2 nolu bağımsız bölümlerle ilgili olarak davacının gizli bağış niteliğindeki iddiasının kanıtlanamadığı gibi, tenkise konu olabilecek bu işlemler yönünde bir yıllık hak düşürücü sürenin de geçtiği gözetilerek anılan parsellere ilişkin davanın reddine karar verilmesi doğrudur. Da­vacı vekilinin bu yönlere değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Red­dine.

Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, tarafların miras bırakanı Hakkı U.’in kayden maliki olduğu çekişme konusu 14 ada 17 parselin geldisi 14 ada 8 parselde bulunan 260/6300 payını, her birine 130/6300’er pay olmak üzere 11.10.1985 tarihinde satış suretiyle davalılara temlik ettiği, taşınmazın 16.11.1993 tarihinde ifrazen taksimi sonucu oluşan da­va konusu 14 ada 17 parsel sayılı taşınmazın 1/4’er payının tapuda dava­lılar adına kayıtlı olduğu, miras bırakan Hakkı Ülker’in 22.08.2010 tari­hinde ölümü ile geriye mirasçıları olarak davanın tarafları ile, dava dışı Arife, E. Songül, Müzeyyen ve Aysel’in kaldıkları, her bir mirasçının mi­ras payının 1/8 olduğu anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
549
Her ne kadar mahkemece, 14 ada 17 parsel sayılı taşınmazın davalı­lara miras bırakandan intikal etmediği gerekçesiyle bu parsel yönünden de ret kararı verilmiş ise de, söz konusu taşınmazın davalılara miras bı­rakan tarafından temlik edildiği geldi parsel olan 14 ada 8 parsel sayılı taşınmazın tapu kütüğü ile kayden sabit olduğundan, 14 ada 17 parsel sayılı taşınmaz bakımından toplanacak delillerin, toplanan delillerle bir­likte değerlendirilerek, miras bırakanın temlikindeki gerçek iradesinin, diğer mirasçılardan mal kaçırma olup olmadığının kuşkuya yer bırak­mayacak şekilde saptanarak varılacak sonuç çerçevesinde bir karar ve­rilmesi gerekirken eksik inceleme ile yetinilerek sonuca gidilmiş olması doğru değildir.

Davalılar vekilinin vekalet ücretine hasren temyiz itiraflarına gelince;

Davalılar vekili, süresinde vermiş olduğu 02.05.2012 havale tarihli cevap dilekçesi ile dava değerine itiraz ettiğine göre, dava konusu ta­şınmazların tamamının dava tarihi itibariyle değerlerinin keşfen sap­tanması ve davacının miras payına karşılık gelen miktar üzerinden veka­let ücreti hesaplanarak verilecek karar sonucuna göre davacı ya da dava­lılar yararına vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, vekalet ücreti­nin belirlenmesinde dava dilekçesinde belirtilen dava değerinin esas alınması isabetsizdir.

Taraf vekillerinin, temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü ye­rindedir. Kabulü ile, (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.08.06.2017 tarih 2014/20835 Esas 2017/3343 Karar”

SORU – 80
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA
DAVACI BULUNMASI HALİNDE VEKALET ÜCRETİ NASIL VE

NEYE GÖRE BELİRLENECEKTİR?

Böyle bir durumda yani davacının birden fazla olması durumunda her bir davacıya verilecek vekalet ücreti davalıya ait taşınmazın dava tarihindeki değeri ve davacıların miras hissesi gözetilerek belirlenmeli­dir. Bunu da bir örnek ile anlatacak olur isek;

Taşınmaz muris tarafından satış sureti ile davalıya temlik edil­miş,dava kabul ile sonuçlanmış, mahkeme tarafından yapılan keşif sonu­cu taşınmazın dava tarihindeki değeri 200.000.00 tl, 1.davacının miras payı murisin mirasının beşte biri,ikinci davacının miras payı da murisin mirasının beşte ikisi olsun,bu durumda birinci davacıya 40.000.00 tl üze­rinden hesaplanacak nisbi vekalet ücreti verilecek,2.davacıya ise 80.000.00 tl üzerinden hesaplanacak nisbi vekalet ücreti verilecektir .Bunun için her bir davacının ayrı ayrı vekiller ile temsil edilmiş olmaları gerektiği hususu gözden kaçırılmamalıdır.

Her iki davacının tek bir vekil ile temsil edilmesi halinde ise davacı­ların miras payları toplamı üzerinden hesap edilecek nisbi vekalet ücre­tine hükmedilmelidir.

Taraflar arasında görülen tapu iptal tescil davası sonunda yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından duruşma istemli tavzih talebinin reddine dair ek karar da da­valı Hanım tarafından temyiz edilmiş olmakla duruşma günü olarak saptanan 20.09.2016 salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat T. A. davalı Hanım E. ile temyiz edilen davalı

Hatice A. davalı Selim A. geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde ve­rildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, bilahare dosya incelendi, Tetkik Hâkimi Melek Konuk’un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşüldü:

Davacı; miras bırakanı Kazım A. maliki olduğu 9224 parsel sayılı ta­şınmazın ^ payını davalı Hanım’a, % payını da davalı Selim’e, 9062 ve 6893 parsel sayılı taşınmazlarının tamamını davalı Hatice’ye, 122 ada/2

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
551
parsel sayılı taşınmazda bulunan binanın 72 payını davalı Hatice’ye 72 payını davalı Selim’e mal kaçırmak amacıyla ve satış gösterilmek sure­tiyle muvazaalı olarak temlik ettiğini, daha sonra 9224, 9062 ve 6893 par­sel sayılı taşınmazların davalı Hanım üzerinde toplandığını, muvazaa olgusunun Elmadağ Asliye Hukuk Mahkemesi’ne ait 2010/415 esas sayılı dosyasındaki bir kısım davalılar beyanları ile de sabit olduğunu ileri sü­rerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar; yapılan satış işlemlerinin gerçek olduğunu, Elmadağ As­liye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/415 esas sayılı dosyasının bekletici me­sele yapılması gerektiğini belirtmişler, ayrıca davalı Selim miras bıraka­nın davacı Ahmet’e verdiği benzinlik, ev, sermaye ve tankere karşılık çekişme konusu taşınmazların kendilerine devredildiğini, davalı Hatice miras bırakana ait bir kısım taşınmazlarını davacıya karşılıksız devredil­diğini, davalı Hanım ise davacı tarafın mirastan pay aldığını beyan ede­rek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, muvazaa iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle da­vanın reddine, 29/05/2015 tarihli ek karar ile de davalılar Hanım ve Hati­ce lehine hükmedilen 58.030,00-TL vekalet ücretinin kaldırılmasına karar verilmiştir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bu­lunmamasına göre; davacının temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine

Davalı Hanım’m tavzihle ilgili ek karara ilişkin temyizine gelince, bilindiği üzere; hükümlerin tavzihini düzenleyen 6100 sayılı HMK. nun 305. (1086 sayılı HUMK. nun 455.) ve devamı maddelerinde “Hüküm yeterince açık değilse veya icrasında tereddüt uyandırıyor yahut birbiri­ne aykırı fıkralar içeriyorsa, icrası tamamlanıncaya kadar taraflardan her biri hükmün açıklanmasını veya tereddüt ya da aykırılığın giderilmesini isteyebilir. Hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borç­lar, tavzih yolu ile sınırlandırılamaz, genişletilemez ve değiştirilemez. Ayrıca 6100 sayılı HMK. nun 304. (1086 sayılı HUMK. nun 459.) madde­sine göre ise ” Hükümdeki yazı ve hesap hataları ile diğer benzeri açık hatalar, mahkemece resen veya taraflardan birinin talebi üzerine düzelti­lebilir. Hüküm tebliğ edilmişse hakim, tarafları dinlemeden hatayı dü­zeltemez. Davet üzerine taraflar gelmezse, dosya üzerinde inceleme ya­pılarak karar verilebilir. Tashih kararı verildiği takdirde, düzeltilen hu-

552
Hüseyin KOVAN
suslarla ilgili karar, mahkemede bulunan nüshalar ile verilmiş olan su­retlerin altına veya bunlara eklenecek ayrı bir kâğıda yazılır, imzalanır ve mühürlenir.” düzenlemesine yer verilmiştir.

Yukarıda açıklanan düzenleme karşısında tavzih yoluyla hüküm değiştirilemeyeceği gibi, hakim tavzih ile de hükümde unutmuş olduğu talepler hakkında karar verip, bunu hükmüne ekleyemez. (HGK.2008/11- 448 E.-2008/454 K.).

Somut olaya gelince mahkemece, davacının tavzih talebi üzerine davalılar Hanım ve Hatice lehine hükmedilen vekalet ücretinin davalılar vekilinin vekillikten istifa ettiği gerekçesiyle kaldırıldığı anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca; davalılar Hanım ve Hatice lehine hükmedilen ve­kalet ücretine ilişkin hükmün tavzih yolu ile kaldırılması doğru olmadığı gibi muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak pay oranında açılan eldeki davada, davacının payı gözetilerek kendini vekille temsil ettiren taraflar lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken dava konusu taşınmazın tamamının değeri üzerinden vekalet ücretine hük­medilmiş olması da isabetli olmamıştır.

Davalı Hanım’ın temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile tavzihle il­gili ek kararın kaldırılarak, davalılar lehine hükmedilen vekalet ücreti yönünden yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı vekili için 1.350.00.-TL. du­ruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.17.04.2017 tarih 2017/792 Esas 2017/1990 Karar”

SORU-81
MURİSİN TAPU TAHSİS BELGESİNDEKİ HAKLARINI TEMLİK
ETMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE

DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda ka­yıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile, diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve dü­şüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına kayıtlı bir taşınmaz olmalı ve muris tarafından bu taşınma­zın diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik edilmiş olması gerekir.

1.4.1974 tarih % sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ancak tapulu taşınmazlar yönünden uygulanabileceği,taşınır mallar için muris muvazaası nedenine dayalı olarak dava açılamayacağı yerleşmiş yargıtay içtihatları gereğidir.

İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı ve sonuçları ile bağ­layıcı olup yorum yolu ile genişletilemez ve kıyas yoluyla başka benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararında geçen olaylara uygulanabilir.

Tapu tahsis belgesi bir tapu olmadığından,muris kişisel bir hakkını devir etmiş olmakla böyle bir durumda muris muvazaasından bahsedi- lemeyecek olup koşulların varlığı halinde tenkis hükümlerinin uygu­lanması söz konusu olabilecektir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.10.2016 Salı günü saat 10.10 da daire­ye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildik-

554
Hüseyin KOVAN
ten sonra Tetkik Hakimi Selman P.’nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmazda tenkis isteğine ilişkindir.

Davacı, miras bırakan babası Ali P.Tn dava konusu 29 parsel sayılı taşınmazda tapu tahsis belgesi ile zilyet iken anılan taşınmazdaki hakla­rını Kartal 4. Noterliğinin 14.03.2006 tarih vel0614 sayılı satış vaadi söz­leşmesi ile davalı gelini Havva’ya sattığını, satış sözleşmesinin mirasçı­lardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek satış va­adi sözleşmesinin iptali ile miras payı oranında iptal ve tescile, olmazsa tenkise karar verilmesini istemiştir.

Davalı, satış vaadi sözleşmesinin muvazaalı olmadığını, murisin ta­pu tahsis belgesi için belirlenen taksitleri ödemekte zorlandığını, satış bedelinin de murise ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, temlik işlemin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muva­zaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, miras bırakanın tapu kaydı üzerinden herhangi bir temlik yapmadığı, tapu tahsisinden kaynaklanan kişisel hakkını noter satış vaadi sözleşmesi ile 14.03.2006 tarihinde dava­lıya devrettiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki; tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlar ta­şınır mal niteliğindedir ve zilyetlikten ibaret olan hakkın devri suretiyle yapılan sözleşmeler hiçbir şekil koşuluna bağlı değildir. Bu nedenle giz­lenerek yapılan bağışlama niteliğinde tasarruf da geçerlidir. Miras bıra­kan tarafından tapusuz taşınmazların zilyetliğinin devri suretiyle gerçek­leştirilen geçerli işlemlere karşı 1.4.1974 gün 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri yoktur.

Bilindiği üzere, mirasçılık ve mirasın geçişi miras bırakanın ölüm ta­rihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir (4722 s. Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun m. 17). Mi­ras bırakan 1.1.2002 tarihinden önce ölmüşse 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin, 1.1.2002 tarihinden sonra ölmüşse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanması gerekir.

Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (bağış) yasal sınıra çekil­mesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardan­dır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
555
ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiple­rinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı tere­kenin tümüyle bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mal varlığı kıymetleri ile iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin 743 sayılı Kanun uygulanacaksa bir aylık 4721 sayılı Kanun uygulanacaksa üç ay­lık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze mas­rafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tespit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal ola­rak miktarının tespiti gerekir (TMK m.564). Miras bırakanın TMK’nin 506. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteli­ğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kas­tının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazan­dırmada saklı payları zedeleme kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar ve­ya TMK’nin 565. maddesinin 1, 2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya sak­lı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken TMK’nin 570. maddesinde­ki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı Kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınan­la sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakıl- mayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamam­lamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sı­rasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkile­meyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasar­rufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında ku­rulan oranda (Sabit Tenkis Oranı) tasarrufa konu malın paylaşılması­nın mümkün olup olamayacağı (TMK m.564) araştırılmalıdır. Bu araş­tırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

556
Hüseyin KOVAN
Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çık­tığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecek­tir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihini kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih­ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan

tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca süratle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bö- lünemeyen malın, karar tarihindeki rayice göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir.

Somut olayda, mülkiyeti miras bırakana ait olmayan tapu tahsis belgesi yer hakkında anılan İnançları Birleştirme Kararının uygulama olanağının bulunmadığı açıktır.

Hâl böyle olunca, çekişmeli ve temyize konu miras bırakan adına tapu tahsis belgesi ile kayıtlı taşınmaz yönünden muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal ve tescil davasının reddi­ne, kademeli olarak ileri sürülen tenkis isteği bakımından ise yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle gerekli araştırma ve inceleme yapı­larak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken delillerin takdirinde ve hukuki nitelemede önemli hata yapılarak yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalı vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açık­lanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan pe­şin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.18.10.2016 tarih 2014/14294 Esas 2016/9521 Karar”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakan Davut A.Tn mal kaçırmak amacıyla 675 ada 8 parsel sayılı taşınmazın 110/351 payını senetsizden iken zilyetliğin devri sözleşmesi ile davalı eşine temlik ettikten sonra tapu tahsis belgesi almak suretiyle adına belediyeden devrini sağladığını, yine emekli para­sını da davalı adına bankaya yatırdığını ileri sürerek, muvazaa nedeniyle tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, ol­madığı taktirde tenkisine, bankaya yatırılan paradan da miras paylarına düşen kısmın kendilerine ödenmesine karar verilmesini istemişlerdir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
557
Davalı, dava konusu taşınmaz payını Gaziosmanpaşa Belediyesin­den bedelini ödeyerek satın aldığını, iddiaların doğru olmadığını, taşın­mazın ve paranın murisle ilgisi bulunmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmaz payını davalının tapu tahsis belgesine istinaden belediyeden satışla edindiği, edinme şekline göre muvazaanın kabulünün mümkün olmadığı, bankadaki paranın muristen davalıya intikal ettiği iddiasının ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tet­kik Hakimi Emine Solmazlar’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı taktirde tenkis ve bankadaki paranın miras payına düşün kısmının ödenmesi isteklerine ilişkindir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 675 ada 8 parsel sayılı taşınmazın 110/351 payını davalının 08.06.1990 tarihli akitle Gaziosmanpaşa Belediyesinden satış suretiyle edindiği anlaşılmaktadır.

Dosya kapsamı ile, çekişme konusu taşınmaz payını davalının tapu tahsis belgesine istinaden üçüncü kişiden satış suretiyle edindiği, somut olayda, 01.04.1974 tarih, % sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri olmadığı belirlenmek suretiyle mahkemece, tapu iptali ve tescil iste­ğinin reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacıla­rın bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Ancak, davada tapu iptali ve tescil isteği yanında davacılar, tenkis ve bankadaki davalı adına bulunan paranın muristen davalıya aktarılan para olduğunu iddia ederek miras payları oranında kendilerine ödeme yapılması isteğinde de bulunmuşlardır.

Bilindiği üzere; tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (tebberru) ya­sal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır. Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli ko- şul;miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazan­dırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür.Tereke

558
Hüseyin KOVAN
miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile, iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin üç aylık iaşe, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, ce­naze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tesbiti gerekir. (MK.565) Miras bırakanın Me­deni Kanunun 564. maddesinde belirlenen saklı paya tecavüz edip et­mediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belilenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı payları zedeleme kastının varlığın­dan söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 565. maddesinin 1,2 ve 3 bentlerinde gösterilenler) veya saklı payın ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 570. mad­desindeki sıralamaya dikkat etmek davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 561. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alı­nanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakıl- mayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamla­mak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasın­da dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 563. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde tasarru­fun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olamayacağı (MK.564) araştırılmalıdır. Bu araştırma so­nunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse bu kısımla­rın bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çık­tığı takdirde sözü geçen 564. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecek­tir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercih-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
559
ten söz edilmişse sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki Hatlara göre değeri belirlenmeli ve bu de­ğerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak NAKTİN ödetilmesi­ne karar verilmelidir.

Somut olayda, tenkis isteği bakımından her hangi bir araştırma ya­pılmış değildir. Bankadaki paraya ilişkin istek bakımından yapılan araş­tırmanın ise yeterli olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur.

Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilke ve olgular doğrultusunda hükme yeterli araştırma ve incelemenin yapılması, tarafların bildirdikleri ve bildirecekleri tüm delillerin toplanması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı oldu­ğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

Davacıların, bu yönlere ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.14.07.2011 tarih 2011/5844 Esas 2011/8305 Karar “

SORU – 82
MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN MİRASÇI VEYA ÜÇÜNCÜ
BİR KİŞİYE MİNNET DUYGUSU İLE TEMLİK EDİLMESİ HALİNDE

MURİS MUVAZAASI HUKUKUSAL NEDENİNE DAYALI TAPU
İPTAL VE TESCİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan tapu iptal tescil davalarının dayanağı 1.4.1974 tarih ve 72 sayılı İç­tihadı Birleştirme Kararı olup, buna göre, muris kendi adına tapuda ka­yıtlı bir taşınmazı diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile,diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye temlik etmekte olup, murisin, kastı ve dü­şüncesi,o taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışlamak olmasına rağmen,tapuda bu işlem satış şeklinde gösterildiğinden,tapulu taşınmazların bağışlanması resmi şekil şartına tabi olmakla,bağış işlemi resmi şekilde yapılmadığından,satış işlemi de tarafların iradesine uygun olmadığından işlem geçersizdir. Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı bir tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için her şeyden önce muris adına kayıtlı bir taşınmaz olmalı ve muris tarafından bu taşınma­zın diğer bir mirasçı veya mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile bir mi­rasçıya veya üçüncü kişiye temlik edilmiş olması gerekir.

1.4.1974 tarih 72 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ancak tapulu taşınmazlar yönünden uygulanabileceği,taşınır mallar için muris muvazaası nedenine dayalı olarak dava açılamayacağı yerleşmiş yargıtay içtihatları gereğidir.

İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı ve sonuçları ile bağ­layıcı olup yorum yolu ile genişletilemez ve kıyas yoluyla başka benzer olaylara da uygulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Kararında geçen olaylara uygulanabilir.

Yargı tayın yerleşmiş içtihatları taşınmaz bedelinin yani semenin mutlaka bir para olmayıp

emek ve hizmet de olabileceği şeklindedir.

Böyle bir durumda yani murisin kendisine bakıp gözeten onun ya­şamını kolaylaştıran mirasçı veya üçüncü bir kişiye karşı yaptığı temlik murisin diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı taşımadığından temlikin amacı murisin minnet duygularının ifadesinin bir sonucu olmakla muris muvazaasından bahsetmek te mümkün olmayacaktır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
561
Ancak hiç şüphe yok ki her dava dosyasında temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların sayıları ve değerleri ile muris ile taşınmaz temlik edi­len kişi arasındaki ilişkiler,bir bütün halinde değerlendirilerek murisin kastı belirlenmelidir.

Murisin tek taşınmazını bu şekilde temlik etmesi halinde taşınma­zın değeri dikkate alınarak, murisin minnet duygusunun bir tezahürü olarak temlikin gerçekleşmesi nedeni ile muris muvazaasından bah­setmek mümkün değil iken, murisin temlik ettiği taşınmazın değerinin 5.000.000.00 tl olması halinde murisin minnet duygularının ifadesi ola­rak taşınmazın belli bir hissesini temlik edebilecek iken tamamını tem­lik etmesi halinde, temlik’in mal kaçırma amacı taşıyıp taşımadığı tar­tışılmalıdır. Yine muris tarafından çok sayıda taşınmazını da minnet duygusu ile temlik ettiğini söylemek te her zaman mümkün olmayabi­lir,bu nedenle her dava dosyası yönünden,temlik edilen taşınmazın sayısı, değerleri, muris ile temlik edilen kişi arasındaki beşeri ilişki de­ğerlendirilerek murisin temlikteki amacı tespit edilmek sureti ile bir karar verilmesi gerekir.

Yargılamaya hakim olan ilkeler başlıklı 6100 sayılı HMK’nın 25.maddesi “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hakim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

Kanunda belirtilen durumlar dışında hakim kendiliğinden delil top­layamaz.” hükümlerini içermektedir.

Yine aynı yasanın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26.maddesi de “Ha­kim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucunda daha azına karar ve­rebilir.” hükümlerini içermektedir.

Mahkemece davacı taleplerini ve davalının cevap ve beyanlarının karar verir iken dikkate alınması gerekir

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, mirasbırakan annesi Cemaliye’nin kayden paydaş olduğu dava konusu 360 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 9584/23300 payını mi­rasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak gelini olan davalı­ya satış yoluyla temlik ettiğini, davalının eşi olan dava dışı Atilla ile anne bir baba ayrı kardeş olduklarını ileri sürerek miras payı oranında iptal tecsile, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir.

562
Hüseyin KOVAN
Davalı, mirasbırakanın dava konusu taşınmazdaki payını kendisine 30.000 TL karşılığında devrettiğini, ayrıca mirasbırakana ölünceye kadar baktığını, çekişme konusu devrin duyulan minnet duygusu ile yapıldı­ğını belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, devir bedeli ile dava konusu taşınmazın gerçek değeri arasında fahiş fark olduğu, devrin mirasbırakanın ölümünden sonra, dava dışı vekili Atilla eliyle yapıldığı ve böylece usulüne uygun yapılan bir satış olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne dair verilen karar Dai­rece, “..eldeki davada muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılmış ve yargılama aşamasında iddianın içeriği hakkında usulüne uygun bir ıslah yapılmamış olmasına rağmen mahkemece dava konusu temlikte kullanılan vekâletnamenin geçersizliğine dayalı inceleme yapılıp sonuca gidilmiş olması isabetsizdir…Hâl böyle olunca, muris muvazaası iddiası yönünden inceleme yapılması, toplanan ve toplanacak deliller doğrultu­sunda bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.” gerekçesiyle bozulmuş; mahkeme­ce bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda muvazaa iddi­asının kanıtlanamadığı, temlikin bakım karşılığı ve minnet duygusuyla yapıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 18.02.2020 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat Serkan S. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı Sibel S. vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildik­ten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Melek K. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında ta­pu iptali ve tescil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre ve özellikle çekişme konusu taşınmaz mirasbırakanın ölümünden sonra dava dışı vekil tarafından temlik edilmiş olup, davada iptal gerek­çesi olarak bu hususa dayanılmamış olmakla davanın reddine karar ve­rilmiş olması doğrudur. Davacı vekilinin işin esasına yönelik temyiz iti­razları yerinde görülmediğinden reddine.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
563
Davacı vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz itirazına gelince;

Bilindiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalar­da dava değeri taşınmazın tümünün değeri üzerinden davayı açan mi­rasçı veya mirasçıların payına isabet eden değerdir.

Ne var ki, somut olayda dava konusu 360 ada 2 parsel sayılı taşın­mazda temlike konu 9584/23300 payın değerinin dava tarihi itibariyle keşten 372.711,00 TL olarak saptandığı, bu payda davacının % miras pa­yına isabet eden değerin ise 186.355,50 TL olduğu, davanın 150.000,00 TL değer gösterilmek suretiyle açıldığı ve nispi peşin harcın yatırıldığı, keşten saptanan ve paya isabet eden değer üzerinden yargılama sırasın­da davacı tarafça harcın ikmal edildiği anlaşılmakla mahkemece davanın reddine karar verildiğine göre karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince davalı yararına 186.355,50 TL dava değeri üzerinden toplam 17.131,33 TL nispi vekalet ücretine hük- medilmesi gerekirken davacının miras payına isabet eden ve harcı ta­mamlanan değerin dava değeri olduğu göz ardı edilerek 28.312,66 TL vekalet ücretine hükmedilmesi doğru değildir.

Ne var ki, değinilen husus yeniden yargılama yapılmasını gerekli kılmadığından, hükmün 4. fıkrasında yazılı “… 28.312,66 TL…” rakamı­nın hüküm fıkrasından çıkarılarak yerine “…17.131,33 TL…” rakamının yazılmasına, davacı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazınm kabulü ile 6100 sayılı HMK’nin geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 438/7. maddesi uyarınca hükmün bu şekliyle DÜZELTİLE­REK ONANMASINA, 02.01.2020 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden davacı vekili için 2.540.00. TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilen davalıdan alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.18.02.2020 tarih 2017/2517 Esas 2020/1031 Karar ”

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, mirasbırakanları Hidayet G.’ ün 6 parsel sayılı taşınmaz­daki zemin kat 1 nolu dükkan niteliğindeki bağımsız bölümünü davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, davalının da taşınmazı kötüniyetle üçüncü kişiye devrettiğini ileri sürerek, taşınmazın 3. kişiye satış tarihindeki rayiç değerinin miras payları oranında ödenmesini, bu talebin kabul görmemesi halinde, ta­şınmazın satış bedelinin murisin terekesine iadesini, taşınmazın davalıya

564
Hüseyin KOVAN
devir tarihinden, 3. kişiye devir tarihine kadar geçen süre için davalının elde ettiği kira bedellerinin terekeye iadesini istemişlerdir.

Davalı, mirasbırakanın paylaştırma amacıyla ve minnet duygusuyla temlik işlemini gerçekleştirdiğini, taşınmazın mirasbırakan hayatta iken 3. şahsa devredildiğini, bu nedenle kira bedeli olarak kendisinden her­hangi bir talepte bulunulamayacağını belirterek davanın reddini savun­muştur.

Mahkemece davanın reddine ilişkin verilen karar Dairece “…Somut olayda; mahkemece, murisin ilk eşine de taşınmaz temlik ettiği, muris adına kayıtlı taşınmaz bulunduğu, davalıya duyulan minnet duygusu ne­deniyle dava konusu taşınmazın temlik edildiği, temlikin mirasçılardan mal kaçırma kastı ile yapılmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş ise de, denkleştirmenin kabul edilebilmesi için tüm mirasçılara taşınmaz temlik edilmesi ya da bir hak, para v.s. verilmesi ve kendisine taşınmaz devredilen kimsenin mirasçı olması zorunludur. Oysa, dosya kapsamında davacılara yapılmış bir temlikin varlığı tespit edilememiştir. Davacıların, anneleri Güllü’ ye mirasçı olmaları yasal bir sonuç olup, so­mut olayda hak ve nesafet dengesini gözetir denkleştirmenin varlığından sözedilemeyeceği gibi toplanan tüm deliller yukarıdaki ilkeler uyarınca irdelendiğinde temlikin muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Hâl böyle olunca; mahkemece, muris muvazaası hukuki nedenine dayalı satış bedeline ilişkin istem yönünden kabule karar verilmesi ve diğer taleplerin de incelenmesi gerekmektedir.” gerekçeleri ile bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, taraf vekillerince süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hakimi Fulya B. S.’nın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelen­di, gereği görüşülüp düşünüldü.

Hükmüne uyulan bozma kararında, gösterildiği şekilde işlem yapı­larak karar verilmiştir. Tarafların yerinde bulunmayan temyiz itirazının reddiyle, usul ve yasaya ve bozma kararının gerekçelerine uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı 15.20.-TL bakiye onama harcı­nın temyiz eden davacılardan, 2.678.86.-TL bakiye onama harcının da diğer temyiz eden davalıdan alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.09.12.2019 tarih 2016114065 Esas 2019/6363 Karar”
Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
565
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı tarafın­dan yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi M.B.’nin raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşü­lüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, murisleri tarafından adına kayıtlı dava konusu 1408 ada 19 parselde bulunan 1 nolu bağımsız bölümü 13.01.2012 tarihinde tapu­da satış gösterilmek suretiyle davalıya temlik edildiğini, murisin amacı­nın mirasçılardan mal kaçırmak olduğunu, yapılan işlemlerde muvazaa bulunduğunu ileri sürerek, tapu iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir .Davalı, muris ile aralarında yapmış oldukları ölünceye kadar bakım ak­dinin ifası için elinden geleni yaptığını ayrıca murisin, mal varlığını ço­cukları arasında paylaştırdığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, murisin mirasını eşit şekilde paylaştırma iradesinin bu­lunmadığı, davalıya yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırmak ama­cıyla yapıldığı ve muvazaalı olduğundan bahisle davanın kabulüne ka­rar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan Bayram E.’in maliki olduğu 1408 ada 19 parselde yer alan 1 nolu bağımsız bölümü 13.01.2012 tarihinde davalıya 17.000,00 TL bedelle satış yoluyla temlik ettiği, murisin 11.01.2013 tarihinde ölümü üzerine geride mirasçı olarak davanın tarafları ile dava dışı oğlu Mustafa E.’in kaldığı kayden sabittir.

Bilindiği üzere; Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26.

566
Hüseyin KOVAN
maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olayda, 1932 doğumlu olan murisin 29.08.2007 tarihinde da­valı ile evlendiği, dava konusu parseldeki 20/32 hissesinin 4/32’şerini eşit oranda 26.06.1988 tarihinde 300,00’er TL bedel karşılığında davacılara satış suretiyle temlik ettiği, davacı Ayşe’nin muristen satın aldığı hisse­nin 4 nolu bağımsız bölüme, davacı Orhan’ın muristen satın aldığı hisse­nin ise 8 nolu bağımsız bölüme karşılık geldiği, bu bağımsız bölümlerin davacılar tarafından farklı tarihlerde dava dışı 3. şahıslara satış suretiyle devredildiği, murisin dava konusu parselde adına kayıtlı olan 5 nolu ba­ğımsız bölümü 02.05.2008 tarihinde dava dışı İbrahim U.’a, geriye kalan dava konusu 1 nolu bağımsız bölümü ise 13.01.2012 tarihinde davalıya satış yoluyla temlik ettiği, davalının, eşi olan murise iyi bakması nede­niyle minnet duygusu ile taşınmazın kendisine devredildiğini savundu­ğu, davacı tanığı Ahmet Y. ile davalı tanığı Haşan N.’nın beyanlarından murise davalı tarafından bakıldığı dosya kapsamı ile sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki; satışa konu edilen bir malın devrinin belir­li bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin (bir başka ifade ile malın bedelinin) ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hiz­met ya da emek de olabileceği kabul edilmelidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29.4.2009 günlü 2009/1-130 sayılı kararı). Esasen, yukarıda da değinildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
567
açılan davaların hukuki dayanağını teşkil eden 1.4.1974 günlü 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında miras bırakanın gerçek iradesinin miras­çıdan mal kaçırma olması halinde uygulanabilirliğinin kabulü gerekir. Başka bir ifade ile murisin iradesi önem taşır

O halde, yukarıda değinilen somut olgular, açıklanan ilkeler çerçeve­sinde değerlendirildiğinde miras bırakan Bayram E.’in gerçek irade ve amacının diğer mirasçıdan mal kaçırma olmadığı, kendisine özenle bakan eşi davalıya minnet duyguları ile çekişmeli taşınmazı temlik ettiği, temli­kin, bakım, hizmet ve emek karşılığı gerçekleştirildiği kabul edilmelidir.

Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, delil­lerin takdirinde yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Davalının temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi

“l.HD.06.02.2017 tarih 2014/19669 Esas 2017/674 Karar”

SORU – 83
MURİS TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ
GEREĞİ TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZ VEYA TAŞINMAZLAR,BİR
EDİM KARŞILIĞI OLMAKLA MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL

NEDENİNE DAYALI AÇILAN DAVALAR RED Mİ EDİLMELİ ?

YOKSA GÖZETİLECEK BAŞKACA İLKELER VARMI DIR ?

Ölünceye kadar bakma sözleşmesi başlıklı 6098 sayılı TBK’nun 611.maddesi: ” Ölünceye kadar bakma sözleşmesi,bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi,bakım alacaklısının da bir mal varlığını veya bazı mal varlığı değerlerini ona devretme bor­cunu üstlendiği sözleşmedir       ”               hükmünü içermektedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi taraflara karşılıklı hak ve borçlar yükleyen ivazlı bir sözleş­medir.

Muris tarafından Ö.B.S gereği bir mirasçıya veya üçüncü kişiye ta­şınmaz temlik edilmesi halinde;

temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların sayısı değerleri, bakım borçlusunun kendi edimleri yerine getirip getirmediği bakım alacaklısı ile bakım borçlusunun edimleri arasında aşırı orantısızlık bulunup bu­lunmadığı gibi ilkeler gözetilmek sureti ile murisin kastının diğer miras­çılardan mal kaçırmak mı olduğu, yoksa murisin ivazlı bir sözleşme olan Ö.B.S. gereği mi bu temlik’i yaptığı hususu tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulmak sureti ile karar verilmelidir.

Mesleki tecrübelerimden söyleyebilirim ki ülkemizde anne babala­rın,bazı çocuklarına, diğer çocuklarından daha fazla miras bırakmak dü­şüncesi ile bir başka deyişle diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı ile bazı çocukları ile veya yakınları ile Ö.B.S yapmaktadırlar, bu bazen ço­cuklarından biri olabilir bazende torunlarından biri olabilir veya, kişinin çocuğu yok ise kardeşi veya kardeşlerinden birisinin çocuğu yada bunla­rın dışında üçüncü birbir kişi de olabilmektedir.

Bunun ülkemizin bir gerçeği olduğu hususunu aklımızdan çıkarma­malıyız, bu nedenle mahkemelerce titiz bir yargılama yapılarak tarafların tüm delilleri toplanmak sureti ile keşif yapılarak dava konusu edilen ta­şınmazların uzman bilirkişiler marifeti ile değerleri tespit edilmek sureti ile Ö.B.S. uyarınca temlik edilen taşınmazların değerlerinin murisin top­lam taşınmazlarının değerine oranının makul seviyede kalıp kalmadığı,

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
569
bakım borçlusu ile bakım alacaklısının edimleri arasında fahiş bir orantı- sızlık bulunup bulunmadığı, murisin bazı taşınmazlarını temlik etmek sureti ile veya çok değerli bir taşınmazının belirli bir kısmını temlik etmek sureti ile aynı amaca ulaşabilecek iken tüm taşınmazlarını veya taşınmaz­larının büyük bir bölümünü temlik edip etmediği hususları açıklığa ka­vuşturularak murisin temlik iradesindeki amacı ve kast’ı belirlenmelidir.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil istemine ilişkindir.

Davacı, mirasbırakan Kasım Başar’ın 117 ada 38, 48, 50, 71, 73, 120 ada 3, 7 ada 17 parsel sayılı taşınmazlarını kızı olan davalı Ayten’e satış suretiyle temlik ettiğini, işlemlerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile veraset ila­mındaki miras payları oranında mirasçılar adına tescilini istemiş, yargı­lama aşamasında 7 ada 17 parsel sayılı taşınmazın sehven yazıldığını, anılan parsel yönünden talebinin bulunmadığını, diğer parseller yönün­den talebin miras payı oranında olduğunu belirtmiştir.

Davalı, satışın gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savun­muştur.

Mahkemece, 7 ada 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden karar verilme­sine yer olmadığına, diğer taşınmazlar yönünden işlemlerin mirasçılar­dan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun ispatlandığı gerekçe­siyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1935 doğumlu mirasbırakan Kasım Başar’ın 24.06.2012 tarihinde ölümüyle geride mirasçı olarak da­vacı oğlu Yaşar, davalı kızı Ay ten ile kendisinden önce ölen kızı Şahinder’in dava dışı çocukları Okan, Taylan ve Murat’ı bıraktığı, mirasbırakanın 117 ada 38, 48, 50, 71, 73 parseller ve 120 ada 3 parsel sa­yılı taşınmazlarını 04.05.2009 tarihinde davalı kızı Ayten’e satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

570
Hüseyin KOVAN
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleş­mesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’­nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşme­yi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Öte yandan, muvazaa iddiasına dayalı davalarda mirasbırakanın kas­tının açık bir şekilde saptanması gerekmektedir. Bu kapsamda HMK 190. madde ve TMK 6. madde gereğince herkes iddiasını ispatla mükelleftir.

Somut olaya gelince, davacı, temlikin mal kaçırma amacıyla yapıl­dığını kanıtlayamamış, dinlenen davacı tanıkları da temliklerin muvaza­alı olduğu yönünde beyanda bulunmamışlardır. Toplanan tüm deliller yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca değerlendirildiğinde temliklerin muvazaalı olduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Halen mirasbırakan adına başka taşınmazlar da bulunmakta olup, murisin amacı mal kaçır­mak olsa idi onları da temlik edecekken bu yapılmamıştır.

Hâl böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
571
428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.19.02.2020 tarih 2016/17662 Esas 2020/1091 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar Nazlı, Sevil ve Duygu vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Ramazan İ.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, duruşma isteği tebligat gideri karşılanmadığından reddedildi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar, ortak miras bırakanları Arzu I.Tn maliki olduğu 482, 662, 1832, 923, 1937, 1938, 1939 ve 824 parsel sayılı taşınmazlarını mirasçıla­rından mal kaçırmak amacıyla yanında yaşadığı kızı Necmiye’nin eşinin erkek kardeşi olan davalıya satış yoluyla devrettiğini, yapılan devrin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, çekişmeli taşınmazların tapu kayıtla­rının iptali ile miras payları oranında adlarına tescilini istemişler, 05/09/2011 tarihli dilekçeleri ile dava açıldıktan sonra bir kısım taşınmaz­ların muvazaalı olarak Yasin Ö.’e devredildiğini, bu nedenle Yasin’in davalı olarak davaya dahil edilmesini istemişlerdir.

Davalı Gültekin, kesin hüküm bulunduğunu, muvazaa iddiasının gerçeği yansıtmadığını, resmi akitte belirtilen bedelin gerçek olduğunu, öte yandan vekalete dayalı satışlarda muvazaa iddiasının da dinlenme­yeceğini bildirip davanın reddini savunmuştur.

Dahili davalı Yasin, kesin hüküm bulunduğunu, anılan hükme gü­venerek diğer davalı ile alım satım yaptıklarmı, tapuya güvenip iyi ni­yetli olduğunu, alım gücünün bulunduğunu bildirip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1928 doğumlu olan miras bı­rakan Arzu I.Tn 30/07/2006 tarihinde öldüğü, miras bırakanın vekili ara­cılığıyla maliki olduğu dava konusu 482, 662, 1832, 923, 1937, 1938, 1939 ve 824 parsel sayılı taşınmazları 24/12/2004 tarih ve 1630 yevmiye no’lu akit ile satış suretiyle davalı Gültekin’e devrettiği, dava açıldıktan sonra

572
Hüseyin KOVAN
da davalı Gültekin’in dava konusu 662, 1832, 1938 ve 1939 parsel sayılı taşınmazları 02/07/2008 tarih ve 1219 yevmiye no’lu akit ile diğer davalı Yasin Ö.’e temlik ettiği kayden sabittir.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; miras bırakan Arzu’nun ölümünden kısa süre önce 76 yaşında iken aynı akit ile sekiz parça taşınmazını dava dışı kızı Necmiye Serttaş’ın eşi olan Sabri SerttaşTn kardeşi davalı Gültekin S.’a temlik ettiği, miras bırakanın hayatının son deminde önemli bir harcama

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
573
yapmasını gerektirecek bir olay da yaşanmamışken terekesinin tamamını elinden çıkarmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığı, temlik ta­rihinde 27 yaşında olan ve taşınmazların bulunduğu Çavuş köyünde çiftçilik yaparak geçinen davalı Gültekin’in tek seferde toplam 41.655 m2’ye tekabül eden tarla, bahçeli kargir ev ve bağ niteliğindeki taşın­mazları alım gücünün bulunmadığı, keşfen 2004 yılında dava konusu taşınmazların 66.702,99 TL edeceğinin tespit edildiği, ne var ki anılan bedelin miras bırakanın terekesinden çıkmadığı, öte yandan tanık beyan­ları uyarınca dava konusu taşınmazları miras bırakanın damadı olan Sabri SerttaşTn temlik tarihinden sonra da kullanmaya devam ettiği, da­valı Gültekin’in ise damat Sabri S.Tn kardeşi olduğu, yine miras bıraka­nın ölümünden önce 2-3 yıl devamlı kızı Necmiye ve damadı Sabri’nin evinde yaşadığı, ilişkisinin diğer çocuklarına nazaran daha yakın oldu­ğu, diğer taraftan dava açıldıktan sonra dava konusu 662, 1832, 1938 ve 1939 parsel sayılı taşınmazları temlik alan diğer davalı Yasin Ö. ün, da­valı Gültekin ile aynı köyde ikamet ettiği gibi, daha önce dava konusu taşınmazlarla ilgili açılan davayı bildiğini beyan ettiği, davalı Yasin’in durumu bilen yada bilmesi gereken konumunda bulunduğu bir bütün halinde değerlendirildiğinde yapılan temliklerin mirasçılardan mal ka­çırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğu anlaşılmasına karşın mah­kemece muvazaa iddiasının ispatlanamadığının kabulü hatalıdır.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan gerekçelerle davanın kabul edilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın reddedilmiş ol­ması doğru değildir.

Davacılar Nazlı, Sevil ve Duygu vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın ge­çici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğin­ce BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.10.07.2017 tarih 2016/13358 Esas 2017/3980 Karar”
SORU – 84
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA BİRDEN FAZLA
TAŞINMAZ BULUNMASI VE TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU
YERLERDE AYRI AYRI DAVA AÇILMASI HALİNDE BU DAVALAR

BİRLEŞTİRİLMELİ Mİ YOKSA DAVALAR AYRI AYRI
TAŞINMAZLARIN BULUNDUĞU YERLERDE
GÖRÜLMEYE DEVAM MI EDİLMELİDİR ?

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun taşınmazın aynından doğan davalarda yetki başlıklı 12.maddesinin 1.fıkrası; “Taşınmaz üze­rindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda,taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili- dir.”hükmünü içermekte olup aynı maddenin 3.fıkrası ise; “Bu davalar birden fazla taşınmaza ilişkin ise taşınmazların birinin bulunduğu yerde diğerleri hakkında da açılabilir.” hükmünü içermektedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılacak davaların gayrimenkulün aynına ilişkin olmaları nedeni ile taşınmazın bulunduğu yerde açılmaları kesin yetki kuralı olup,tıpkı görevde olduğu gibi taraflar davanın her aşamasında bu hususu ileri sürebilecekleri gibi mahkeme tarafından da bu husus re’sen davanın her aşamasında gözetilmelidir.

Maddenin 3.fıkrasından da anlaşılacağı üzere birden fazla taşınmaz bulunması halinde taşınmazların birinin bulunduğu yerde diğer taşın­mazlar yönünden de bu davaların açılması mümkündür.

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis davası sonunda, yerel mahkemece dosyanın birleştirilmesine ilişkin olarak veri­len karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmak­la dosya incelendi, Tetkik Hakimi Murat A/in raporu okundu, açıklama­ları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil, aksi halde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, eldeki davanın, aralarındaki bağlantıdan ötürü Ordu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2009/24 esas sayılı davası ile birleştirilme­sine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
575
Her ne kadar, 6100 sayılı HMK’nun 12/3. maddesinde, taşınmazın ay­nına yönelik davaların birden fazla taşınmaza ilişkin olması halinde ta­şınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde diğer taşınmazlarla birlikte dava açılabileceği öngörülmüş ise de; somut olay bakımından, ta- şınmazların bulunduğu yerlerde ayrı ayrı açılmış olan davaların, yargıla­manın sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için yine taşınmazların bulunduğu yer mahkemelerinde görülmelerinde hukuki yarar mevcuttur.

Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir ka­rar verilmesi gerekirken,yanılgılı değerlendirme ile birleştirme kararı verilmesi doğru değildir.

Davalının temyiz itirazı değinilen nedenle yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.09.04.2013 tarih 2013/3144 Esas 2013/5148 Karar”

Her ne kadar Yargıtay 1.Hukuk Dairesi; ” 6100 sayılı HMK’nın 12/3. maddesinde, taşınmazın aynına yönelik davaların birden fazla taşınma­za ilişkin olması halinde taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahke­mesinde diğer taşınmazlarla birlikte dava açılabileceği öngörülmüş ise de; somut olay bakımından, taşınmazların bulunduğu yerlerde ayrı ayrı açılmış olan davaların, yargılamanın sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için yine taşınmazların bulunduğu yer mahkemelerinde görülmelerinde hukuki yarar mevcuttur

Hal böyle olunca, işin esasının incelenmesi ve sonucuna göre bir ka­rar verilmesi gerekirken,yanılgılı değerlendirme ile birleştirme kararı verilmesi doğru değildir. ” şeklinde bir gerekçe ile birleştirilen davaların yeniden tefrik edilmesi yönünde karar vermiş ise de kanaatimce bu karar H.M.K.nun 12/3 maddesinin içeriğine ve murisin iradesinin doğru tespit edilmesi açısından tüm taşınmazlar yönünden davanın bir yerde görül­mesinin daha yararlı olacağı düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim.

Yargıtay 1.Hukuk Dairesi 02.07.2015 tarih 2014/6831 Esas 2015/9667 karar sayılı ilamında bu kez taşınmazlardan bir tanesinin başka bir yerde bulunması nedeni ile verilen yetkisizlik kararını H.M.K. 12/3 maddesi ne aykırı olduğundan bahisle bozmuştur, ki bu karar yerindedir.

Anılan kararı ve konu ile ilgili yargıtay ilamlarını aşağıda sunuyorum.

576
Hüseyin KOVAN
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil-alacak davası sonun­da, yerel mahkemenin yetkisizliğine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya in­celendi, Tetkik Hakimi Esra Ç.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve mi­rasçılar adına tescil, olmadığı takdirde alacak isteğine ilişkin olup, İzmir ve Seferihisar’da bulunan taşınmazlar hakkında açılmıştır.

Mahkemece, İzmir’de bulunan taşınmaz hakkındaki dava tefrik edi­lerek Seferihisar’da bulunan taşınmazla ilgili eldeki davada taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin yetkili olduğundan bahisle yetkisizlik ka­rarı verilmiştir.

Gerçekten de, anılan davaların taşınmazm aynına ilişkin olduğu ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 12/1. madesi uyann- ca taşınmazm bulunduğu yer mahkemesinde görülmesi gerektiği açıktır.

Ne var ki, HMK’nın 12/3. maddesinde, davanın birden fazla taşın­maza yönelik olarak açılması halinde, taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinin de yetkili olduğu hükme bağlanmıştır.

Hal böyle olunca; HMK’nın 12/3. maddesi gözetilerek işin esasının incelenmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yetkisizlik kararı ve­rilmesi isabetsizdir.

Davacının temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Ka­bulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine

oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.02.07.2015 tarih 201416831 Esas 2015 9667 Karar”

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, taşınmazların Mucur ilçesinde olduğu gerekçesiyle dava şartı noksanlığından davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 448 ada 33 sayılı parselin (imar sonrası 4421 ada 1 ve 2 sayılı parseller ile 4422 ada 2 sayılı parsel) Kırşehir ili Merkez ilçesi Kındam mahallesi sınırlan

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
577
içerisinde, çekişme konusu diğer parsellerin ise Kırşehir ili Mucur il­çesi Kuşaklı köyü sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, kamu düzeniyle ilgili olup kesin yetki içeren 6100 sayılı HMK’nin 12. maddesinin birinci fıkrasında, Taşınmaz üzerin­deki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetki­lidir.” hükmü yer almış, aynı maddenin son fıkrasında ise, “Bu dava­lar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulundu­ğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir.” hükmü düzenlenmiştir.

Somut olayda, çekişmeli 448 ada 33 sayılı parselin Mahkemenin yargı çevresi olan Kırşehir ili Merkez ilçe sınırları içerisinde kaldığı ancak Mahkemece, HMK’nun 12/3. maddesi gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirme ile sonuca gidildiği açıktır.

Hâl böyle olunca, dava dilekçesinin usulünce davalı tarafa tebliğ edilmesi, daha sonra tarafların ileri sürdükleri deliller toplanarak işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davanın usulden reddine karar verilmesi doğru değildir.

Davacı vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.11.04.2016 tarih 2016/4260 Esas 2016/4381Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davalı Saliha Müşerref P. aleyhine açılan davanın reddine, diğer davalı Dilara yönünden ise kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş ol­makla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Dilek A. Y.in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacı, miras bırakan Remzinin son yerleşim yerinin Konya oldu­ğunu, murisin kendi geliri ile edindiği dava konusu taşınmazlardan İs­tanbul’da bulunan 589 ada 215 sayılı parseldeki 7 nolu bağımsız bölüm ile Ankara’daki 15245 ada 2 sayılı parseldeki 35 nolu bağımsız bölümü davalı eşi Saliha, İstanbul’da bulunan 254 ada 24 sayılı parseldeki 5 nolu

578
Hüseyin KOVAN
bağımsız bölümü ise davalı kızı Dilara adına tescilini sağladığını, asıl amacın bağış olduğunu, davalıların alım güçlerinin olmadığını ileri süre­rek muris muvazaası nedeni ile tapu kayıtlarının iptali ile muris adına tapuya tesciline, olmadığı takdirde miras payı olan 3/8 oranında adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, dava konusu temliklerde muvazaa olmadığını, murisin davacı oğluna da kazandırmada bulunduğunu belirterek davanın reddi­ni savunmuşlardır.

Mahkemece, çekişme konusu 589 ada 215 sayılı parseldeki 7 nolu bağımsız bölüm ile 15245 ada 3 sayılı parseldeki 35 nolu bağımsız bölü­mü davalı Saliha’nın muristen değil 3. kişiden temellük ettiği gerekçesiy­le anılan davalı bakımından davanın reddine, diğer davalı Dilara yö­nünden ise davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu edilen 254 ada 24 sayılı parseldeki 5 nolu bağımsız bölüm ile 589 ada 215 sayılı parsel­deki 7 nolu bağımsız bölümün İstanbul’da, 15245 ada 3 sayılı parseldeki 35 nolu bağımsız bölümün ise Ankara’da bulunduğu, eldeki davanın ise Konya’da açıldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, taşınmazların ayrımdan doğan davalarda yetki kamu düzeniyle ilgili olup kesin yetki içeren 6100 sayılı HMK’nın 12. maddesinin birinci fıkrasmda, “Taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazm zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazm bulunduğu yer mah­kemesi kesin yetkilidir.” hükmü yer almış, aynı maddenin son fıkrasında ise, “Bu davalar, birden fazla taşınmaza ilişkinse, taşınmazlardan birinin bulunduğu yerde, diğerleri hakkında da açılabilir.” hükmü düzenlenmiştir.

Bu yetki kuralı kamu düzenine ilişkin olup kesindir ve mahkemece resen (kendiliğinden) göz önünde tutulur.

Hâl böyle olunca, davanın yetki yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, işin esası bakımından yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.

Davacı vekilinin temyiz itirazları bu yöne hasren yerindedir. Kabu­lüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.04. 2016 tarih 2014/15410 Esas 2016/4836 Karar”
SORU – 85
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA DOSYADAKİ
VERASET İLAMI GERÇEĞİ YANSITMASA,YAD A TAPU KAYDI
İFRAZ GÖRMÜŞ OLSA HAKİM MEVCUT VERASET İLAMINA
GÖRE VE ESKİ TAPU KAYDINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALI

YOKSA DOĞRU MİRAS PAYINA VE TAPUNUN EN SON PARSEL
NUMARASINA GÖRE Mİ HÜKÜM KURMALIDIR?

Tapu sicillerinin tutulması ve doğru oluşturulması kamu düzeni ile ilgili olup,mahkeme Hakimi doğru sicili oluşturmakla yükümlüdür.

Bu nedenle dava konusu olan taşınmaz ifraz görmüş ise mahkeme tarafından dava konusu taşınmazın ilk tesisinden itibaren tedavülleri ile birlikte tapu kayıtları getirtilerek,gerektiğinde bu konuda bilirkişi raporu da alınmak sureti ile tapunun en son hali ile hüküm kurulmalı ve tapu­nun en son almış olduğu parsel numarası ile önceki parsel numaraları arısında illiyet bağı kurulmalıdır.

Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı veki­lince yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tet­kik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp dü­şünüldü; Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranın­da tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu sabit olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden;mirasbırakan C.. K..’in 05.05.1995 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak kız çocukları davacı K.ve dava dışı K. ile erkek çocuğu davalı M..H..’yi bıraktığı, kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki 14 pa­yını 08.07.1993 tarihinde vekili oğlu davalı M. H.vasıtasıyla dava dışı Y. K.’a 5.000.000 TL bedelli satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M. H.ye 5.000.000 TL bedelle satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştu­ğu, bu parsel üzerinde inşa edilen binada kat irtifakına geçildiği, dava konusu bağımsız bölümlerden B Blok 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 nolu bağımsız bö­lümlerin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Davacı; anılan tem-

580
Hüseyin KOVAN
liki işlemlerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmış;davalı ise çekişmeli taşınmazdaki dava dışı yasal mirasçılardan kardeşi K..A.’ın ¥4 payını vekil Y.. K..vasıtasıyla 08.07.1993 tarihinde ve çekişmeli taşınmazdaki kardeşi davacının ¥4 pa­yını 29.07.1993 tarihinde satış suretiyle devraldığı, miras bırakan C..’nin sağlığında kendine düşen ¥4 payın satışından elde ettiği parayı çocukla­rına paylaştırdığı, davacı ile birlikte diğer k. K.’nin paylarını daha önce satın aldığı ve taşınmazdaki bütünlüğü sağlamak için Y.K.a devredilen payı da gerçek satış suretiyle devraldığı,yüklenici ile yapmış olduğu kat karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle davacının haksız zenginleşme çaba­sı içerisinde olduğu savunmasında bulunmuştur.

Mahkemece, muvazaa hukuksal olgusu kabul edilmek suretiyle da­vanın kabul edilmiş olması doğrudur. Davalı vekilinin bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davalı vekilinin öteki temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere; 6100 sayılı HMK. nun 266.(1086 sayılı HUMK.nun 275.) maddesi hükmü “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgi­yi gerektiren hâllerde,taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konular­da bilirkişiye başvurulamaz.”şeklinde düzenlenmiştir.

Somut olaya gelince;miras bırakan C.K.n kök miras bırakan A.’den intikal eden 204 ada 36 parsel sayılı taşınmazdaki ¥4 payını 08.07.1993 tarihinde dava dışı Y.. K.a satış suretiyle temlik ettiği,ondan da 02.08.1993 tarihinde miras bırakanın oğlu davalı M.H.ye satış suretiyle temlik edildiği, daha sonra anılan parselin başka parsellerle tevhit ve ifrazı sonucu en son 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, bu parsel üzerinde inşa edilen bina ile ilgili kat irtifakına geçildiği, dava ko­nusu bağımsız bölümlerden B Blok 1,2,3,4,6 ve 8 nolu bağımsız bölümle­rin davalı adına kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır.

Olayın açıklanan biçimi karşısında; 1577 ada 6 parsel sayılı taşınma­zın ilk tesis ve tüm tedavül kayıtları ile revizyon kayıtlarının temin edil­mek suretiyle mahkemece uzman heyet bilirkişi aracılığı ile miras bıra­kanın 08.07.1993 tarihinde devrettiği kendisine ait payın, sonradan yapı­lan tevhit ve ifrazlar ile oluşan 1577 ada 6 parsel sayılı taşınmazda inşa edilen binanın hangi bağımsız bölümüne ne oranda yansıdığının belir­lenmesi ve hesaplanacak olan davalıya ait dava konusu B Blok 1, 2, 3, 4, 6

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
581
ve 8 nolu bağımsız bölümlerdeki paylar üzerinden davacının miras payı oranında iptal ve tescile karar verilmesi gerekirkenzmahkeme hakimi tarafından heyet bilirkişi raporunda belirtilen parasal değer üzerinden paya ulaşılarak yapılan değerlendirmeye göre iptal ve tescile karar ve­rilmesi doğru değildir.

Davalı vekilinin, bu yönlere değinen temyiz itirazları yer indedir. Kabulü ile yerel mahkeme kararının (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.08.05.2013 tarih2013/4194 Esas 2013 7210 Karar”

Yanlar arasında görülen tapu iptal tescil,olmadığı takdirde tenkis davası sonunda, yerel mahkemece, iptal-tescil isteğinin kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıkla­maları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; miras bırakan I. P.’nın,19 par­sel sayılı taşınmazını 23.07.1997 tarihinde davalı ikinci eşine satış suretiy­le devrettiği, anılan taşınmazla daha sonra davalının 24.01.2000 tarihinde dava dışı Belediyeden satın aldığı 33 sayılı parsel sayılı taşınmazın 24.01.2000 tarihinde tevhit edilerek dava konusu 311 ada 34 sayılı parse­lin oluştuğu; muris İ.in 25.07.2008 tarihinde öldüğü, geri de mirasçı ola­rak davacı kızı ve davalı ekinci eşi ile dava dışı 3 çocuğunun kaldığı, da­vacının, miras bırakanın yapmış olduğu temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tevhitle oluşan 34 parsel sa­yılı taşınmazın tapusunun iptali ile tesciline tüm mirasçılar adına bunun mümkün olmaması halinde tenkis isteği ile eldeki davayı açtığı yargıla­ma sırasında ise isteğini miras payına hasrettiği anlaşılmaktadır.

Miras bırakan tarafından davalı ikinci eşine yapılan temliki işlemin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak gerçekleştirildiği belir­lenmek ve benimsenmek suretiyle davanın kabulüne karar verilmiş ol­masında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalının bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

582
Hüseyin KOVAN
Ne var ki; dava konusu taşınmazın tevhit parseli olduğu gözetil­meksizin, başka bir ifadeyle muris tarafından temlik edilen 19 sayılı par­sel ile münhasıran davalıya ait 33 sayılı parselin birleştirilmeleri ile çe­kişmeli 34 sayılı parselin oluştuğu (33 parselin Belediyeden satın alındı­ğı) dikkate alınmaksızın, sadece 19 parsel sayılı taşınmazın toplam yü­zölçümü üzerinden yola terk edilen 2.59m2 lik bölüm mahsup edilerek sonuca gidilmiştir.

Hal böyle olunca; doğru sicil oluşturma ilkesi de gözetilerek yargıtay denetimine imkan verecek şekilde uzman bilirkişiden rapor alı­narak ve yola terk edilen 2.59m21ik kısmın 33 parsel sayılı taşınmazla oranlama yapılmak suretiyle çekişmeli 34 sayılı parsele yansıtılması ve bu oran itibariyle davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı yazılı olduğu biçimde hüküm kurulması doğru değildir.

Davalı vekilinin temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlere hasren (6100 sayılı Yasanın ge­çici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gere­ğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesi­ne, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.16.05.2013 tarih 2013/2125 Esas 2013/7914 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar veki­li tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelen­di, Tetkik Hakimi Melek K. ‘un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı pay oranında ta­pu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacılar; miras bırakanları Dede Y/nin kayden maliki olduğu 603, 771, 772, 820, 958, 270, 551, 598, 668, 732, 742 parsel sayılı taşınmazlarını davalı eşi Rahime ve ondan olma çocukları davalılar Enver Sedat ve Ömer’e satış yolu ile muvazaalı olarak temlik ettiğini ileri sürerek tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tescile karar veril­mesini istemişlerdir. Davalılar, miras bırakanın borçları nedeniyle ta­şınmazlarını satmak zorunda kalması üzerine yabancılara satılmaması için kendilerinin satın aldığını, satışın gerçek olduğunu belirterek dava­nın reddini savunmuşlardır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
583
Mahkemece; miras bırakan tarafından davalılara yapılan temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 742 parsel sa­yılı taşınmazın 03/06/2014 tarihli ifraz işlemi ile 1269,1270,1271 parsellere 668 parsel sayılı taşınmazın da ifraz işlemi ile 1299,1300,1301 parsellere dönüştüğü ancak yeni parseller üzerinden tapu kayıtları ile geldi ve gittilerini gösterir tapu kütüğü sayfasının dosya arasında bulunmadığı, çekişme konusu 551 parsel sayılı taşınmaza ait 21/12/2006 tarih 3615 yevmiye numaralı resmi senet ve tapu kütüğünün incelenmesinde miras bırakan adına kayıtlı 90/216 payın davalı Ömer Yüce’ye temlik edildiği anlaşılmaktadır.

Dava konusu taşınmazların miras bırakan tarafından davalılara temliklerinin muvazaalı kabul edilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Dava­lıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir .Reddine.

Bilindiği üzere, tapu sicillerinin tutulması kamu düzeni ile ilgili olup, Hakim doğru sicil oluşturmakla yükümlüdür. Doğru sicil oluştu­rulabilmesi için yenilenen parsel numaraları üzerinden davanın kabulü­ne karar verilmesi gerekirken sayfası kapatılan eski kadastral parsel nu­maraları üzerinden karar verilmesi doğru değildir.

Hal böyle olunca, 742 parsel sayılı taşınmazın 03/06/2014 tarihli ifraz işlemi ile 1269,1270,1271 parsel numaralarını aldığı halde kapatılan 742 parsel numarası üzerinden 668 parsel sayılı taşınmazın da ifraz işlemi ile 1299,1300,1301 parsel numaralarını almasına karşın yeni tapu kayıtları ile geldi ve gittilerini gösterir tapu kütüğü sayfaları getirtilip denetimi yapılmadan kapatılan parsel numarası üzerinden karar verilmesi ayrıca 551 parsel sayılı taşınmazın miras bırakan adına kayıtlı 90/216 payın da­valı Ömer Yüce’ye temlik edilmesine rağmen 9 /216 pay üzerinden hü­küm kurulması isabetsizdir.

Davalılar vekilinin temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü ye- rindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BO­ZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy bir­liğiyle karar verildi.

“l.HD.29.05.2017 tarih 2014/20491 Esas 2017/2959 Karar”
SORU – 86
MURİS TARAFINDAN MİRASÇILARDAN BİRİSİNE VERİLEN
VEKALET İLE MURİSE AİT BİR TAŞINMAZIN SATILARAK
PARASININ BİR KISIM MİRASÇILARIN HESABINA YATIRILMIŞ
OLMASI HALİNDE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE

DAYALI OLARAK TAZMİNAT DAVASI AÇILABİLİR Mİ?

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide ”muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler, veya davacılar tapu kaydı değilde muvazaayı konu taşınmazın dava tarihindeki değerini tazminat olarak isteyebilirler.

İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uy­gulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Ka­rarındaki konulara uygulanabilir.

Yukarıdaki soruya dönecek olursak muris muvazaası hukuksal ne­denine dayalı olarak tazminat davası açılması mümkün olmayıp koşulla­rın varlığı halinde ancak tenkis talep edilebilir.

Yanlar arasında görülen alacak davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.3.2013 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz edenler vekili Avukat Ahmet T. ile temyiz edilenler vekili Avukat Halit A.geldiler du-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
585
ruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan tem­yiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Emine S.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkin olup, mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; tarafların kök murisi Seli- me’nin 13.04.2011 tarihinde davalılardan kızı Sevinç’i vekil tayin ettiği, vekil Sevinç’in miras bırakan adına kayıtlı olan 583 parsel sayılı taşınma­zı 15.04.2011 tarihli akitle dava dışı Azmi E.’e satış suretiyle temlik ettiği, resmi senette satış bedeli olarak gösterilen 15.000,00 TL’nin yarı yarıya vekil Sevinç ile mirasçı davalı Sevgi’nin banka hesabına alıcı tarafından yatırıldığı, ayrıca aynı gün davalıların bankadaki mevduat hesaplarına ayrı ayrı 90.000,00’er TL para yatırdıkları anlaşılmaktadır.

Davacılar, miras bırakanın taşınmazın satışından elde edilen para­nın kendilerinden kaçırmak amacıyla muris tarafından davalılara devre­dildiğini iddia etmişlerdir.

İddianın ileri sürülüş biçimi ve dava dilekçesi içeriğine göre, davada dayanılan hukuki sebebin muris muvazaası iddiası olduğu açıktır.

Hemen belirtilmelidir ki, kaynağını Borçlar Yasasının 18. maddesin­den (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 19.maddesi) alan 01.04.1974 tarih, 7ı sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, muris muvazaası aynen ” bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacı ile ger­çekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış oldu­ğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da ol­masın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleş­mesinin B.K.’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu olarak tanımlanmak­tadır.”

Buna göre, miras bırakanın mirasçıdan mal kaçırma amaçlı temlik yaptığının kabul edilebilmesi için tapuda kayıtlı olan taşınmazını ba­ğışlamak istediği halde satış veya ölünceye kadar bakma akdi ile sicil kaydını mal kaçırmak istediği kişi üzerine aktarması (devretmesi) ikti­za eder.

586
Hüseyin KOVAN
Oysa somut olayda, miras bırakana ait taşınmazın satış bedelinin davalılara ödendiği görülmektedir. Öyle ise, muris tarafından yapılan işlem, elden bağış (gizli bağış) niteliğini taşır. Böylesi bir olguda ise, 01.04.1974 tarih, ¥2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunduğu söylenemez. Ancak, koşullarının varlığı halinde Türk Mede­ni Kanununun 560. ila 571. maddeleri arasında öngörülen tenkis davası­na konu olabilecektir. Eldeki davada, tenkis isteği ise bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanıl­gılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.

Davalıların bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sa­yılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.12.2012 tarihinde yürürlüğe gi­ren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 990.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edi­lenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.05.03.2013 tarih 2012/9261 Esas 2013/3233 Karar”

SORU – 87
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESCİL DAVALARININ YARGILAMASI
SIRASINDA DAVALI TAŞINMAZI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE TEMLİK

EDERSE MAHKEME NE YAPMALIDIR ?

Dava konusunun devri başlıklı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 125,maddesiz

1    Davanın açılmasından sonra davalı taraf dava konusunu üçüncü bir kişiye devrederse,davacı aşağıdaki yetkilerden birisini kullanabilir:

a)    İsterse devreden taraf ile olan davasından vazgeçerek,dava konu­sunu devralmış kişiye karşı davasına devam eder.Bu taktirde davacı da­vayı kazanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderle­rinden müteselsilen sorumlu olur.

b)    İsterse davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dö­nüştürür.

2)Davanın açılmasından sonra dava konusu davacı tarafından dev­redilecek olursa,devralmış olan kişi,görülmekte olan davada davacı ye­rine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder.

Hükümlerini içermektedir.

Sorunun cevabı maddenin 1.fıkrasında verilmiştir .Böyle bir du­rumda yani dava devam ederken davalının taşınmazı üçüncü bir kişiye temlik etmesi halinde mahkeme öncelikle davacı tarafa maddenin 1.fıkrasındaki seçimlik hakkını hatırlatıp,davacının üçüncü kişiye karşı davaya devam etmek istemesi halinde bu yöndeki davacının dilekçe ve­ya zapta geçen beyanları ile dava dilekçesini üçüncü kişiye tebliğ etmek ve onun da hukuki dinlenme hakkını sağlamak ve delillerini toplamak sureti ile hasıl olacak sonuca göre bir karar vermek, davacının tercihini ilk dava açtığı kişiye karşı tazminat olarak kullanması halinde ise üçün­cü kişi davadan haberdar edilmesine gerek olmaksızın yargılamaya de­vam etmeli ve mevcut delillere göre bir karar vermelidir.

Dava açan kişilerin böyle bir durum ile karşılaşmaması için dava açarken taşınmazın üçüncü kişilere devir ve temlikinin önlenmesi için taşınmaz üzerine tedbir konulmasını mahkemeden talep etmeleri yararlı olacaktır. Tedbir talep edilmesi halinde, genelde tedbir kararının verildi­ğini de burada belirtmek isterim. Şüphesiz ki tedbir kararını verip ver-

588
Hüseyin KOVAN
memek mahkemenin taktirindedir,ancak davanını niteliği gereği genelde tedbir kararı verilmektedir.

Taraflar arasmda görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası so­nunda, yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Zeynep D. K.’nün raporu okundu, açık­lamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine da­yalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde bedel isteğine ilişkindir.

Davacı, 42335 ada 6 parsel sayılı taşınmazdaki 3 ve 5 nolu bağımsız bölümlerdeki 20/480 payının, davalı kardeşi ve vekili olan Demir Ş. tara­fından vekalet kullanılarak, onayı ve bilgisi dışında muvazaalı şekilde diğer davalı eşi H. Ş.’na devrettiğini, bedel ödenmediğini ileri sürerek, davalı Hacican adına kayıtlı tapunun iptali ile adına tescilini, olmadığı takdirde taşınmaz bedelinden şimdilik 10.000,OOTL’nin davalılardan tah­siline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, davacının yapılan satışları bildiğini, satış işleminin ta­mamen gerçek olup, ileri sürülen muvazaa iddialarının dayanaksız ol­duğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, tarafların yakınlığı, tanık anlatımları, davalı D. Ş.’nun 21/11/2013 tarihli oturumdaki beyanı ve dosya kapsamı gereği iddianın ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye göre; davacı tarafından 27.5.1998 tarih 09389 yev­miye numaralı vekaletname ile miras bırakan babalarından intikal eden taşınmazlara ilişkin işlemlerin yapılması için davalıya satış yetkisini de içeren vekalet verildiği, vekilin vekaleti kullanarak davacının 3 nolu bağımsız bölümdeki 80/2400 payını ve 5 nolu bağımsız bölümdeki 20/480 payını 05.02.2007 tarihinde diğer davalı eşi Yüksel’e devrettiği, davalı vekili Demir’in dolaylı beyanlarıyla bedel alınmadan ve davacı­nın satış iradesi bulunmaksızın eşine temlik edildiği, davalı Yükselin de vekilin eşi olması sebebi ile bu durumu bilen ve bilmesi gereken kişi konumunda bulunduğu, davalıların el ve işbirliği içinde hareket ettik­leri, vekilin vekalet görevini kötüye kullandığı kabul edilerek davacı­nın tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne karar verilmesinde kural ola­rak isabetsizlik yoktur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
589
Ne var ki; karardan sonra İzmir satış memurluğunun 2013/30 satış nolu dosyasında 16.04.2015 tarihli ihale sonucunda çekişme konusu 5 nolu bağımsız bölümün dava dışı Orhan A. T.ve N.A/a satıldığı anlaşıl­maktadır.

Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonrada sınırlayıcı bir neden bu­lunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere dev- redilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya ma­lik olmanında doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık du­rumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu­nunun (HMK) 125. maddesinde dava konusunun taraflarca üçüncü kişi­ye devir ve temliki halinde yapılacak usulü işlemler düzenlenmiştir. Söz konusu maddede, “dava konusunun devri” kenar başlığı altında; ”…isterse devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde davacı da­vayı kazanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama gide­rinden müteselsilen sorumlu olur. İsterse, davasını devreden taraf hak­kında tazminat davasına dönüştürür…” şeklinde düzenleme getirilmiştir.

O hâlde, kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan anılan yasal düzenlemeler gözetilmek suretiyle, mahkemece davacı tarafa se­çimlik hakkının hatırlatılması, bu yöndeki usuli eksikliğin giderilmesi ve sonucuna göre işlem yapılarak ondan sonra bir karar verilmesi gerekir­ken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalılar vekilinin temyiz itirazları değinilen yön itibariyle yerin­dedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasa­nın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri veril­mesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.03.2017 tarih 2014/20421 Esas 2017/1536 Karar”
SORU – 88
MURİS SAĞ İKEN OĞLUNA TAPUDAN SATIŞ ŞEKLİNDE TEMLİK
ETTİĞİ İKİ ADET TAŞINMAZIN GERÇEKTE BAĞIŞ OLDUĞU
İDDİASI İLE AÇMIŞ OLDUĞU DAVANIN YARGILAMASI
SIRASINDA ÖLÜR İSE MİRASÇILARDAN BİR TANESİ,MURİSİN
SAĞ İKEN AÇMIŞ OLDUĞU BU DAVAYI ISLAH EDİP,MURİS
MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI MİRAS PAYI
ORANINDA TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI OLARAK DAVAYA
DEVAM EDEBİLİR Mİ ?

4721 sayılı TMK’nın 701. Maddesi “Kanun veya kanunda öngörü­len sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallarla birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir.

Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır” hükümle­rini içermektedir.

Burada öncelikle murisin sağ iken açmış olduğu bir dava- ya,mirasçılardan bir veya bir kaç tanesinin devam edip edemeyeceğinin usul hukuku açısından incelenmesi gerekir.

Yukarıdaki madde metninden de anlaşılacağı üzere,miraşçılar tere­ke üzerinde el birliği ile maliktirler, yani her mirasçı muristen kalan mal­ların her zerresinde hak sahibidir, istisnalar hariç olmak üzere mirasçılar murisin mal varlığı üzerinde birlikte hareket etmek zorundadırlar, dola­yısıyla mirasçılardan bir veya birkaç tanesi, murisin sağ iken açtığı da­vayı takip etmeleri hukuken mümkün değildir.

Böyle bir durumda mahkeme hakimi davayı takip etmek isteyen mi­rasçı veya mirasçılara,tüm mirasçıların davada birlikte hareket etmeleri, ve zorunlu dava arkadaşlığı olduğu hususunu hatırlatıp,davayı takip etmek isteyen mirasçı veya mirasçılara diğer tüm mirasçıların muvafakatlarının alınması veya T.M.K.640.maddesine göre miras şirketine mümessil tayin ettirmeleri için kesin süre vermeli,diğer tüm mirasçıların muvafakatları alı­nır veya miras şirketine mümessil tayin edilir ise davaya devam edilme­li,aksi taktirde dava şartı yokluğu nedeni ile dava red edilmelidir.

Hiç şüphesiz ki davalı da mirasçı olmakla bir kişi hem davacı hem de davalı olamayacağından, taşınmaz temlik edilen davalının muvafaka­tinin alınmasına gerek olmayacaktır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
591
Eğer miras şirketine mümessil tayin edilmiş ise bu durumda mü­messil tarafından dava takip edilebilir, mirasçıların bir veya birkaç tane­sinin davayı takip yetkisi kalmayacaktır.

Unutulmamalıdır ki gerek tüm mirasçıların muvafakatlarının alın­ması veya miras şirketine mümessil tayin edilmesi şeklinde olsun devam edilecek dava murisin açtığı davadır, ve mirasçılar murisin halefi olarak davaya devam edecekler ve murisin sahip olduğu hukuki haklara sahip olacaklardır.

Murisin sağ iken açtığı dava inançlı işleme dayalı tapu iptal tescil davası olmakla davayı takip edecek mirasçı veya miras şirketine atanmış olan temsilci inançlı işleme dayalı tapu ipal ve tescil davası olarak dava­ya devam edebilirler.

Yukarıdaki soruya dönecek olur isek, mirasçının muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açabilmesi için her şeyden önce mirasçılık sıfatını kazanmış olması gerekir,Türk Medeni Kanun hükümlerine göre bir kişi ancak miras bırakan kişinin ölmesi ile mirasa hak kazanır,yine hukukun genel kuralı ve yargıtay içti­hatlarına göre her dava açıldığı tarihteki durum ve koşullara göre karara bağlanır.

Sorumuza tekrar dönecek olur isek muris sağ iken, kimse onun mi­rasçısı olduğunu iddia edemeyeceğinden,muris’in sağ iken açtığı bir da­vaya,bu kişinin yargılama sırasında ölmesi halinde bir veya bir kaç mi­rasçı tarafından murisin açtığı davaya devam etmesi hukuken mümkün olmadığı gibi murisin açtığı dava tarihinde taraf sıfatı bulunmayan mi­rasçının davayı ıslah ederek muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı miras payı oranında tapu iptal tescil davasına dönüştürmesi de elbette mümkün olmayacaktır.

SORU – 89
MURİSİN SAĞLIĞINDA AÇIP RED EDİLEN MUVAZAA NEDENİNE
DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI MİRASÇININ AÇMIŞ
OLDUĞU MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI

TAPU İPTAL TESCİL DAVASI YÖNÜNDEN KESİN HÜKÜM
TEŞKİL EDER Mİ ?

Kesin hüküm başlıklı 6100 sayılı HMK’.nun 3O3.maddesi: ” Bir da­vaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için,her iki davanın tarafları- nın,dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir………………………………………………………………………. “hükmünü içermektedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere kesin hükümden bahsede­bilmek için yukarıda belirtilen üç unsurun aynı anda bulunması gerekir .

Yukarıdaki soruya dönecek olursak muris tarafından açılıp red edi­len dava mirasçı tarafından açılan muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davada kesin hüküm teşkil etmesi mümkün değildir.

Kesin hükümden söz edilebilmesi için iki davanın taraflarının, dava konusunun ve dava sebebinin aynı olması gerekir

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakan Kadir’in mal kaçırmak amacıyla 6 parça ta­şınmazını oğlu davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, işlemin gerçek sa­tış olmadığını, murisin sağlığında açtığı davada irade beyanının hibe olduğunun belirlendiğini ileri sürüp muvazaa nedeniyle tapu kayıtları­nın iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmadığı taktirde tenkisine karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, iddiaların doğru olmadığını, murisin sağlığında muvazaa iddiasıyla aynı taşınmazlar için açtığı davanın derdest olup sonucunun beklenmesi gerektiğini belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazlar için murisin sağlığında muvazaa, hata ve hile hukuksal nedenlerine dayalı olarak açtığı, yine mirasçı Hanife’nin aynı nedenle açtığı tapu iptali ve tescil davalarının reddedilip, kararlar kesinleştiğinden temliklerin geçerli ve ivazlı ol­duğunun kabulü gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar veril­miştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
593
Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tet­kik Hakimi Emine S.Tn raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya ince­lendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı taktirde tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, taraflar arasında kesin hüküm bulunduğu, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; miras bırakan K. S.’in 30.08.2001 tarihinde öldüğü, mirasçı olarak eldeki davanın tarafları ile dava dışı ikinci eş Hanife’nin kaldığı, murisin çekişme konusu 2, 4, 6, 10 ve 12 nolu bağımsız bölümler ile 992 parsel sayılı taşınmazı 28.03.1996 tarihli akitle oğlu davalıya satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Anılan taşınmazlar bakımından murisin sağlığında davalı aleyhine Karadeniz Ereğli 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/69 esasta açtığı tapu iptali ve tescil istekli davanın mahkemece, taraf muvazaası hukuk­sal nedenine dayalı olarak nitelendirilip davanın reddine dair kararın, dairenin 12.11.1998 tarih, 1998/11484 esas, 1998/12703 karar sayılı bozma ilamında davada taraf muvazaası hukuksal nedenine değil, hata ve hile hukuksal nedenine dayanıldığı hususunun vurgulandığı, mahkemece bozma ilamına uyulduktan sonra miras bırakan Kadir’in öldüğü, dava­nın tereke temsilcisi tarafından yürütülerek hata ve hile iddiasının kanıt- lanamadığı gerekçesiyle aynı mahkemenin 29.01.2008 tarih, 1999/136 esas, 2008/16 karar sayılı ilamı ile davanın reddine ilişkin olarak verilen kararın temyiz edilmeksizin 15.04.2008 tarihinde kesinleştiği görülmek­tedir.

Ayrıca; mirasçı Hanife’nin aynı 6 parça taşınmaz bakımından davalı aleyhine muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açtığı tapu iptali ve tescil davasının da, Karadeniz Ereğli 1. Asliye Hukuk Mahke­mesinin 21.10.2008 tarih, 2002/424 esas, 2008/440 Karar sayılı ilamı ile muris tarafından 1999/136 esasta açılan davanın kesin hüküm-kesin delil oluşturduğu gerekçesiyle reddedildiği ve bu kararın da temyiz edilmek­sizin kesinleştiği dosya kapsamı ile sabittir.

Bilindiği üzere; maddi anlamda kesin hüküm, yargısal (kazai) karar­lara tanınan yasal gerçeklik (hakikat) vasfıdır. Bu vasıf yargısal (kazai) kararların gerçeğe (hakikata) uygun olarak verildiğinin kabul edilmesini zorunlu kılar.Kesin hüküm kuralı, haklı ve adil kararların korunması yanında, kişiler arasındaki çekişmelerin sonsuza dek davam etmesini

594
Hüseyin KOVAN
önlemek, toplumun istikrar ve düzenini sağlamak, hukukun ve yargının güvenirliğini korumak amacıyla da kabul edilmiştir .Bütün yasal yollar kapandıktan ve verilen hüküm kesinleştikten sonra, aynı davanın tekrar yargı önüne getirilmesi, toplumda sonu gelmeyen çekişmelere, huzur­suzluklara, istikrarsızlıklara, kazanılmış hakların her zaman ortadan kaldırılabileceği endişesine neden olur.Çelişkili kararların çıkmasına se­bebiyet verir.Bu itibarla, tarafları,mevzuu ve sebebi aynı olan Devletin iştiraki, hakimin tarafsız araştırması ve iradesi ile kurulan, tüm yasal yol­lardan geçmek suretiyle; diğer bir anlatımla şekli yönüyle de kesinleşen önceki hükmün korunmasında kamunun büyük yararı bulunmaktadır.

Hukukumuzda kamu düzeninden sayılan ve Hukuk Usulü Muha­kemeleri Kanununun 237.maddesinde düzenlenen kesin hüküm tarafla­rın anlaşmaları ile ortadan kaldırılamadığı gibi, mahkemece kendiliğin­den (resen) göz önünde tutulur. Düzenlediği hak ve çıkar ilişkileri yö­nünden yasal gerçeklik (hakikat) sayıldığından taraflarını bağlar.

Somut olaya bu ilke ve olgular doğrultusunda bakıldığında, miras bırakan tarafından davalı aleyhine açılan ve 1999/136 esasta görülen da­vanın mirasçı Hanife tarafından açılan dava bakımından kesin hüküm ya da güçlü delil oluşturduğunu söyleyebilme olanağı yoktur. Şöyle ki, mu­ris tarafından açılan davada hata-hile hukuksal nedenine dayanılmış, mirasçı Hanife tarafından açılan davada ise, muris muvazaası hukuksal nedenine dayanılmıştır.

Bu durumda, dava sebeplerinin aynı olmadığı kuşkusuzdur. Mirasçı Hanife tarafından açılan 2002/424 esas sayılı davada yanlış değerlendir­me ile verilen ve temyiz edilmeksizin kesinleşen kararın davacıları bağ­layacağından söz edilemez. Anılan ilam olsa olsa o davanın davacısı Ha­nife bakımından bağlayıcı olacaktır.

Hal böyle olunca; davacıların muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iddialarının incelenmesi, tarafların bu yönde bildirecekleri tüm delillerin toplanıp varılacak sonuç çerçevesinde bir hüküm kurulması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BO­ZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy bir­liğiyle karar verildi

“l.HD.29.04.2010 tarih 2010/2916 Esas 2010/5052 Karar”
SORU – 90
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESCİL DAVASI AÇAN MİRASÇI YARGILAMA SIRASINDA
DAVASINI ‘TAPU İPTAL TESCİL OLMADIĞI TAKTİRDE TENKİS “
OLARAK ISLAH EDEBİLİR Mİ ?
Hemen belirtmek gerekir ki davacı davasını tamamen ıslah ederek, tapu iptal ve tescil davasını ıslah ile tenkis davasına dönüştürebilir. Buna yasal engel yoktur.

Ancak yukarıda soruda olduğu gibi davacı mirasçı tapu iptal ve tesçil davası olarak açtığı davasını ” Tapu iptal tescil bu mümkün olmaz ise tenkis olarak ıslah etmesi mümkün değildir. Yargıtay bunu kabul et­memektedir.

Bilindiği üzere tenkis talebi mirasçının saklı payına ilişkin olup,tapu iptal ve tesçil talebine göre yani miras payına göre daha azdır oysa ısla­hın amacı ise dava değerini artırmaya yönelik bir işlemdir .Anayasa mahkemesinin H.U.M.K. 87 .maddesindeki .dava değerinin artırılama- yacağı yönündeki ibarenin iptal ediş amacıda budur.

Dava değerini azaltmaya ıslah ile imkan verilmesi halinde davayı kaybedeceğini anlayan davacılar vekalet ücretinden kurtulmak için dava değerini azaltacaklardır, ki buna cevaz vermemek gerekir.

Uygulamada genellikle bu tür davalar tapu iptal tesçil olmaz ise tenkis şeklinde terditli şekilde açılmaktadır. Eğer tenkis talebi unutul­muş ise bu durumda yapılacak olan en doğru şey tenkise ilişkin ayrı bir dava açıp açılan tenkis davasının tapu iptal tesçil davası ile birleştirilme­sini sağlamak olmalıdır .Aksi taktirde mağduriyetlere neden olunabilir..

Dava ve birleşen dava muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal, tescil ve tenkis isteklerine ilişkindir.

Davacılar, miras bırakan babaları Mecit T.’ün 2748 ve 2429 parsel sayı­lı taşınmazlarını 1982 yılından beri birlikte yaşadığı davalı ikinci eşi Rabiye’ye satış göstermek suretiyle devrettiğini, öte yandan, parasını öde­yerek üçüncü kişilerden satın aldığı kat irtifakı kurulu 200 ada 22 parsel­deki 2 nolu meskeni davalı eşi adına, kat irtifakı kurulu 182 ada 65 parsel­deki 1, 2, 3 ve 4 nolu işyerlerini, ikinci eşinden olma davalı oğlu Ahmet Cemaleddin adına tescil ettirdiğini, yine murisin aracını da takasa vermek suretiyle satın aldığı 39 SS 064 plakalı aracı da davalı oğlu adına tescil et-

596
Hüseyin KOVAN
tirdiğini, temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu kayıtları ile araç kaydının iptali ile miras payları ora- nmda tescile, ayni kazanılmaları imkansız hale gelirse bedellerinin tazmi­nine karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında vermiş oldukları 31.01.2012 havale tarihli dilekçe ile; dava dilekçelerini ıslah ettiklerini, üçüncü kişilerden alınan yerlerle ilgili gizli bağışın sözkonusu olduğunu bildirerek, tapu kayıtları ile araç kaydının iptali ile mirasçılar adına tescili­ne, mümkün olmadığı takdirde tenkisine karar verilmesini talep etmişler, birleşen davaları ile de; aynı iddialarını tekrar ederek miras bırakanın be­delini ödeyerek satın aldığı 182 ada 80 parsel sayılı taşınmazını da davalı oğlu adına tescil ettirdiğini, temlikin gizli bağış niteliğinde olup tenkisi gerektiğini ileri sürerek, tapu iptal ve miras payı oranında tescile, müm­kün olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir

Davalılar vekili ise, iddiaların doğru olmadığını, davalı Rabiye’nin, adına kayıtlı yerleri birikimleri ile aldığını, öte yandan, davacıların, mi­ras bırakandan iki adet daire ve bir dükkan aldıklarını kabul ettiklerine ve kardeşleri Ahmet’in mal edinmesine rıza gösterdiklerine ilişkin no­terde 10.06.1994 tarihinde taahhütnameler imzaladıklarını belirterek da­vanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, miras bırakan tarafından devredilen çekişmeye konu 2748 ve 2429 parsel sayılı taşınmazların davalı Rabiye’ye temlikinin mi­rastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu, diğer taşınmazlara yö­nelik açılan davada ise, davalı Ahmet adına alınan taşınmazlara yönelik davacıların muvafakatlerinin bulunduğu, davalı Rabiye adına alınan ta­şınmazlar yönünden ise miras bırakanın katkısının ne kadar olduğunun ispatlanamadığı gerekçesi ile davalı Ahmet hakkında açılan dava ile bir­leşen davanın reddine, davalı Rabiye hakkında açılan davanın kısmen kabulü ile 2748 ve 2429 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranmda davacılar adına tesciline karar verilmiş, karar yalnızca davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; miras bırakan Mecit T.’ün 2429 ve 2748 parsel sayılı taşınmazlarını 21.03.1986 tarihinde satış göstermek suretiyle davalı ikinci eşi Rabiye Toksöz’e satış suretiyle devrettiği, 1931 do­ğumlu olan miras bırakanın 22.06.2010 tarihinde öldüğü, geride mirasçı ola­rak ilk eşten olma çocukları olan davacılar ile davalı ikinci eşi, yine dava ve birleşen davada davalı olan ikinci eşten olma oğlu Ahmet Cemalettin Toksöz ile dava dışı ilk eşten olma kızı İlknur Görçin’in kaldıkları, öte yan­dan asıl davaya konu taşınmazlardan kat irtifakı kurulu 200 ada 22 parsel-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
597
deki 2 nolu meskeni davalı Rabiye’nin 20.07.1984 tarihinde dava dışı kişiden satın alarak edindiği, yine kat irtifakı kurulu 182 ada 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu işyerlerini 26.09.1996 tarihinde üçüncü kişiden, yaşı küçük olan dava­lı Ahmet Cemalettin adına anne ve babası olan muris ile Rabiye’nin satın alarak tescil ettirdikleri, birleşen davaya konu 182 ada 80 parsel (ifraz öncesi geldisi olan 182 ada 17 parsel) sayılı taşınmazı da 07.07.1992 tarihinde yine davalı Ahmet Cemalettin’e velayeten anne ve babasının satın alarak onun adına tescil ettirdikleri anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun(TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu- nun(TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun(BK) 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz top­lanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekle­ri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleş­meyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, da­valı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihin­deki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

598
Hüseyin KOVAN
Somut olaya gelince; asıl davaya konu yapılan taşınmazlardan, kat irtifakı kurulu 200 ada 22 parseldeki 2 nolu meskenin dava dışı kişiden davalı Rabiye adına, yine kat irtifakı kurulu 182 ada 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu işyerleri ile birleşen davaya konu 182 ada 80 parsel sayılı ta­şınmazın üçüncü kişiden davalı Ahmet Cemalettin adına satın alınıp, bu taşınmazların bedellerinin muris tarafından ödendiğine ilişkin iddialar gizli bağış (elden bağış) niteliğinde olduğundan; bu iddiaya dayanılan tapu iptal ve tescil isteklerinde 1.4.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleş­tirme Kararının uygulama yeri bulunmamaktadır. Ancak, koşulların ger­çekleşmesi halinde TMK’nun 560. ile 571. maddeleri arasında öngörülen tenkis davasına konu olabilir. Ne var ki birleşen davaya konu taşınmazla ilgili tenkis iddiası yönünden de Türk Medeni Kanunu’nun 571/1. mad­desinde öngörülen hak düşürücü süre içerisinde dava açılmış değildir.

Öte yandan; asıl davaya konu 22 parseldeki 2 nolu bağımsız bölüm ile 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu bağımsız bölümler bakımından ise dava dilekçesinde iptal ve tescil, ayni kazanılması imkansız hale gelirse taz­minat istenmiş, yargılama sırasında ise sunulan 31.01.2012 havale tarihli dilekçe ile dava dilekçesinin ıslah edildiği bildirilerek tapu iptal ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tenkis talep edilmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki; dava konusu edilmeyen bir şeyin ıslah yoluyla davaya ithaline ve dava konusu haline getirilmesine yasal açıdan olanak bulunmamaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.06.2011 tarihli, 2011/1-364 esas, 2011/453 karar)

O hâlde, asıl dava da; davacıların muris muvazaası hukuksal ne­denine dayalı açtığı tapu iptali ve tescil, ayni kazanılması mümkün olmadığı takdirde tazminat istekli davalarını tamamen değiştirerek (ıslah ederek) tenkise çevirmedikleri, muris muvazaası hukuksal ne­denine dayalı tapu iptal ve tescil davalarını muhafaza ederek bu talep­lerine ilâveten şayet bu talepleri yerinde görülmezse terditli olarak tenkis talebinde bulundukları; dolayısıyla davacı muvazaa nedeniyle tapu iptali ve tescil, olmazsa tazminat talebinden vazgeçerek davasını tenkis davasına çevirmeyip, ayrı bir davanın konusu olabilecek tenkis talebini ilk talebine eklediğinden, davada Hukuk Muhakemeleri Ka- nunu’nun 180. maddesi anlamında kamilen (tam) ıslah yoluna gidil­mediği, bu anlamda herhangi bir işlem yapılmamış olduğu gibi harcı yatırılarak açılmış ayrı bir tenkis davası da bulunmadığı anlaşılmak­tadır. Bu durumda tenkis isteği yönünden yöntemine uygun yapılmış davanın tamamen ıslahından söz edilemez.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları               599
Bu durumda; asıl davada tenkis isteğinin değerlendirilmesine olanak bulunmadığı açıktır.

O hâlde; birleşen dava ile, asıl davaya konu yapılan taşınmazlardan 22 parseldeki 2 nolu bağımsız bölüm ile 65 parseldeki 1, 2, 3 ve 4 nolu bağımsız bölümler yönünden davanın reddine karar verilmiş olması bu gerekçelerle ve sonucu itibariyle doğrudur. Davacılar vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davacılar vekilinin öteki temyiz itirazlarına gelince;

Davacılar asıl davada; murise ait 39 LS 810 plakalı aracın takasa ve­rilip eksik kalan kısmının da miras bırakan tarafından ödenerek davalı Ahmet adına 39 SS 064 plakalı aracın satın alındığını iddia ederek anılan aracın da kaydının iptali ile miras payları oranında tescil istedikleri hal­de, mahkemece anılan araçla ilgili herhangi bir değerlendirme yapılma­mış olması doğru değildir.

Kabule göre de; davalarım birleştirilmesi durumunda birleştirilen da­valar bağımsızlıklarını korumaya devam ettiklerinden, karar verilmesi halinde, dava ve birleşen dava için ayrı ayrı harç, yargılama gideri ve avu­katlık ücretine hükmedilmesi gerekirken, bu hususun gözardı edilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru olmadığı gibi, davanın kısmen kabul kısmen reddi halinde karar ilâm harcı kabul edilen dava de­ğeri üzerinden hesaplanarak davalıdan tahsiline karar verilmesi gerekir­ken, bu ilkelerin de gözardı edilerek reddedilen taşınmazların değerlerinin de hesaplamaya dahil edilerek fazla karar ilâm harcına hükmedilmiş ol­ması, hatalı hesaplanan karar ilâm harcının 88.301,64.-TL’sinin de davacı taraftan tahsiline karar verilmiş olması yerinde değildir.

Davacılar vekilinin belirtilen nedenlerle temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın ge­çici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMKun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.12.2013 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. mad­desi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.100.00.-TL. duruşma ve­kâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.11.11.2 014 tarih 2013/14142 Esas 2014/17318 Karar “

Taraflar arasında görülen tapu iptali-tescil ve tenkis davası sonunda, ye­rel mahkemece davanın, kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacı­lar vekili ve davalı Sabire B. vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz
600
Hüseyin KOVAN
edilmiş olmakla davalı Sabire B. vekilinin duruşma isteğinin değer itibariyle reddine karar verildi. Dosya incelendi, Tetkik Hakimi Mehmet D.’nın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, tapu iptali ve tescil olmazsa tenkis isteklerine ilişkindir.

Davacılar, 03.02.2005 tarihli dava dilekçesi ile miras bırakanları Celal B.’ın kay den malik olduğu 2460 parsel sayılı taşınmazını mirasçılardan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak davalı Sabire’ye, onunda diğer davalı Adile’ye temlik ettiğini, temlik tarihinde murisin ehliyetsiz olduğunu ileri sürerek tapu iptali ve tescile karar verilmesini istemişler, 17.11.2009 havale tarihli ıslah dilekçesi ile de muris muvazaası ve ehliyetsizlik hukuksal ne­deni ile tapu iptali ve tescile, olmazsa tenkise karar verilmesini istemişlerdir. Mahkemece, tenkis isteğinin davacı Emine B. yönünden kabulüne diğer da­vacılar yönünden davanın reddine karar verilmiştir.

Bilindiği üzere, ıslahın yapıldığı tarih itibarıyla uygulanması gere­ken HUMK’un 87/son maddesi Anayasa Mahkemesince iptal edilerek müddeabihin arttırılması yasağı kaldırılmış olmakla birlikte, daha önce dava konusu edilmeyen bir hususun ıslah yolu ile de olsa yeniden dava konusu yapılmasına yasal olanak yoktur.

Somut olayda, davacı başlangıçta açtığı ehliyetsizlik ve muris muvazaası davasını tamamen değiştirerek (ıslah ederek) tenkise çe­virmediği, önceki taleplerini muhafaza ederek bu taleplerine ilaveten şayet bu talepleri yerinde görülmezse terditli olarak tenkis talebinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Öte yandan, davada kamilen (tam) ıslah yoluna gidilmemiş, bu an­lamda herhangi bir işlem yapılmamış olduğu gibi harcı yatırılarak açıl­mış ayn bir tenkis davası da bulunmamaktadır. Bu durumda yöntemine uygun yapılmış kamilen ıslahtan da söz edilemez. O halde tenkis isteği­nin değerlendirilmesi ve bu konuda hüküm kurulması isabetsizdir.

Hal böyle olunca, davacıların muris muvazaası ve ehliyetsizlik iddi­alarının değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm ku­rulmuş olması doğru değildir.

Tarafların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.17.02.2014 tarih 2013/17042 Esas 2014/4155 Karar”
SORU-91
MURİS TARAFINDAN EŞİNE TAŞINMAZ ÜZERİNDE İNTİFA
HAKKI TEMLİK EDİLMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI
HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI İPTAL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uy­gulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Ka­rarındaki konulara uygulanabilir.

Kanaatimce burada muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı ola­rak açılan tapu iptal davalarının yasal dayanağı olan 1.4.1974 tarih ¥2 sa­yılı içtihadı birleştirme kararının uygulanması mümkün değildir.

Yukarıda da belirtildiği üzere muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı dava açılabilmesi için muris kendi adına tapuda kayıtlı olan bir taşınmazı,gerçek amacı bağışlamak olmasına rağmen,diğer mirasçılar­dan mal kaçırmak amacı ile taşınmazı diğer bir mirasçıya veya üçüncü bir kişiye tapuda şatış şeklinde veya bir başka şekilde devir ve temlik edilmiş olması gerekir. Burada ise mülkiyetin temliki söz konusu olma­yıp sadece intifa hakkı temlik edilmektedir,intifa hakkı son bulduğunda mülkiyet yine murise ait olup mirasçılarda miras payları oranında bu taşınmazdan hisselerini alacaktır. Bu nedenle davanın reddi gerekirdi.

602
Hüseyin KOVAN
Esasen Hukuk Genel Kurulu da bu hususa değinmiş ve intifa hakkının temliki yönünden iptal davası açılıp açlamayacağının öğreti ve uygulamada tartışmalı olduğunu bu konuda bir görüş birliği bu­lunmadığını bildirmiş olup bozma ilamı içeriğine ve kazanılmış hak­lar gözetilerek inceleme yapmış olup oy çokluğu ile alınan Hukuk Genel Kurulu kararını aşağıda sunuyorum.

Taraflar arasındaki “İntifa hakkının muvazaa nedeniyle kaldırılma­sı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 8.Hukuk Mahkemesinin davanın kabulüne dair verilen 13.07.2009 gün ve 2008/133 E-2009/307 K. Sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenil­mesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesinin 21.01.2010 gün ve 2009/14782-2010/326 sayılı ilamı ile;

(“…Dava, 572 ada 25 parsel sayılı taşınmazdaki yapının 2. kat 3 nu­maralı bağımsız bölümü üzerindeki davalı lehine mevcut intifa hakkı kaydının terkini istemiyle açılmıştır.

Davalı, yaşlı eşler arasında hayatta kalan eşin açıkta kalmaması maksadıyla intifa hakkı tesisinin bir gelenek olduğunu, kaldı ki intifa hakkının bedeli ödenerek kurulduğunu, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalı lehine olan intifa hakkının murisin kızı olan da­vacıdan mal kaçırmak amacıyla tesis edildiği ve muvazaalı olduğunun belirlendiği gerekçesiyle dava kabul edilmiştir.

Hükmü, davalı temyiz etmiştir.

Türk Medeni Kanununun 794. maddesi hükmüne göre intifa hakkı hak sahibine konusu üzerinde tam bir yararlanma yetkisi sağlar ve tescil edilmişse herkese karşı ileri sürülebilir. Yasanın 796. maddesi uyarınca da intifa hakkı, konusunun tamamen yok olması ve taşınmazlarda tesci­lin terkini, yasal intifa hakkı sebebinin ortadan kalkması, sürenin dolma­sı hak sahibinin vazgeçmesi ya da ölümü gibi sebeplerle sona erer. Da­vacı bu sebeplerin varlığı iddiasına dayanmamıştır. Davada intifa söz­leşmesinin muvazaalı kurulduğu iddiası bulunmaktadır.

Kural olarak, genel hükümlere dayanılmak suretiyle intifa sözleş­mesinin tarafların gerçek iradesiyle kurulmadığı, muvazaalı olarak ya­pıldığının iddia edilmesi olanaklıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse; mu­vazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemenin dayanılan sözleşmedeki tarafla­rın gerçek ve müşterek amaçlarını Borçlar Kanununun 18.maddesi hük-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
603
münden yararlanarak açıklığa kavuşturması gerekir. Zira bu gibi du­rumlarda intifa sözleşmesinin ivazlı (bedel karşılığı) yapıldığı değil, ba­ğış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıl­dığı kabul edilir.

Bu durumda mahkemece, sözleşmedeki gerçek amacın mirasçılardan mal kaçırmak olduğu ve sözleşmenin muvazaa ile illiyedi bulunduğu id­dia edildiğinden gerçek amacın belirlenebilmesi için sözleşmenin yapıldığı tarihteki murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve iliş­kileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, intifa hakkı bedelinin mal varlığına oranı, murisin intifa sonucu elde edeceği bedele ihtiyaç durumu ve bu bedelin makul kalacak bir sınırda olup olmadığı, özellikle de yerel örf ve adete göre ileri yaşta yapılan evliliklerde ikinci eşin bir teminat ihti­yacını karşılamak üzere böylesine sözleşmeler yapılıp yapılmadığı incele­nip araştırılmalı, istem sonucuna uygun bir hüküm kurulmalıdır.

Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan eksik inceleme ve araş­tırmayla dava kabul edildiğinden karar bozulmalıdır…”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama so­nunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, muris muvazaasına dayalı olarak intifa hakkının geçersizliği­nin tespit edilerek kaldırılması istemine ilişkindir.

Davacının babası miras bırakan tarafından, 02.12.2004 tarihli akitle 25 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu meskenin çıplak mülkiyeti kendi üzerinde bırakılarak, intifa hakkı 14.700.000.000 TL bedelle davalı eşine temlik edilmiştir.

Mahkemece, davalı lehine olan intifa hakkının murisin kızı olan da­vacıdan mal kaçırmak amacıyla tesis edildiği ve muvazaalı olduğunun belirlendiği gerekçesiyle dava kabul edilmiştir.

Davalının temyizi üzerine Özel Dairece karar başlık bölümüne ay­nen alınan nedenlerle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davalı vekili temyize getirmektedir.

Hemen vurgulamakta yarar vardır ki, miras bırakan tarafından ta­şınmazda intifa hakkının temlikinde muris muvazaası hukuksal nedeni­ne dayalı olarak istekte bulunulup bulunulamayacağı uygulama ve öğre­tide tartışmalı olup; bu konuda görüş birliğine varılmış değildir.

604
Hüseyin KOVAN
Ne var ki somut olayda, mahkemece intifa hakkı tesisinde muris muvazaası hukuksal nedeninin uygulanacağı kabul edilmiş,Özel Dairece de intifa hakkının muris muvazaasına konu olamayacağına dair bozma yapılmadığından,eldeki davaya mahsus olmak üzere intifa hakkı tesi­sinde muris muvazaası uygulanacağı konusunda usuli kazanılmış hak gerçekleşmiştir.

Hal böyle olunca; ilk karar, bozma ve direnme kararlarının açıkla­nan kapsamı ve gerçekleşen usuli kazanılmış hakkın varlığı karşısında, intifa hakkı tesisinde muris muvazaası hukuksal nedeninin uygulanaca­ğı konusu mahkeme ve dairenin kabulünde olup, somut olay yönünden uyuşmazlığa konu değildir.

Uyuşmazlık mahkemece yapılan inceleme ve araştırmanın hüküm kurmaya yeterli olup olmadığı noktasındadır.

Öncelikle belirtmekte yarar vardır ki, uygulamada ve öğretide “Mu­ris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mev- suf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada, miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemek­tedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, ta­puda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bak­ma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda; yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak; resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespi­tini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki, bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün, diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır.

Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve ay­dınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilme­si de büyük önem taşımaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
605
Hukuk Genel Kurulu’nca dosya kapsamı ve toplanan deliller irde­lenmiş; mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hüküm vermeye elve­rişli bulunmuş ve miras bırakan tarafından davalı eşine yapılan intifa hakkı tesisi şeklindeki temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak temlik edildiğinin kanıtlanamadığı,davanın reddine karar verilmesi gerektiği kanaatına varılmıştır.

Açıklanan bu değişik gerekçe ile usul ve yasaya aykırı bulunan di­renme kararının bozulması gerekmiştir.

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle H.U.M.K.nun 429.maddesi gere­ğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilme­sine,, Oy çokluğu ile karar verildi.

“HGK.15.04.2011 tarih 2010/14-599 Esas 2011/178 Karar”

SORU – 92
MURİSİN KADASTRO TESPİT ÇALIŞMASI SIRASINDA
KENDİSİNE AİT TAŞINMAZI, SATTIĞINI VE KULLANAN KİŞİ
ADINA TESCİL EDİLMESİNE MUVAFAKAT ETTİĞİNİ BEYAN
ETMESİ İŞLEMİNE KARŞI MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL
NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI AÇILABİLR Mİ ?

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uy­gulanması mümkün değildir. Sadece ve yalnızca İçtihadı Birleştirme Ka­rarındaki konulara uygulanabilir.

Yukarıdaki soruya dönecek olur isek murisin kadastro teknisyeni­ne,taşınmazı sattığı ve davalı adına tescil edilmesine muvafakat ettiği yönündeki beyanları,içtihadı birleştirme kapsamında kalmadığından böyle bir davanın açılması mümkün değildir açılır ise de, dava red ile sonuçlanacaktır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
607
çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uy­gulanması mümkün değildir. Sadece İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir.

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Çatalca 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.10.2012 gün ve 2012/93E., 2012/276 K. sayılı kara­rın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 10.04.2013 gün ve 2013/1536 E., 2013/5320 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve miras payları oranında adlarına tescili isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 72, 73, 74 ve 75 parsel sayılı taşınmazların 22.09.1965 tarih 196 sıra numarası ile tapuda miras bırakan Halil K. adına kayıtlı iken, 13.10.1978 tarihinde yapılan ta­pulama çalışmaları esnasında, Halil tarafından haricen oğulları İsmail, Hüseyin ve Ahmet’e satıldığı açıklanmak ve miras bırakanın muvafakat beyanı da alınmak suretiyle davalılar adına tesbit ve tescilleri yapılmıştır. Bilindiği gibi, gerek 01.04.1974 gün 1/2, gerekse 16.03.1990 tarih 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararlarında açıkça vurgulandığı üzere “muris muva­zaası, miras bırakanın danışıklı olarak mirasçılarım miras hakkından yok­sun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşın­maz malı hakkında tapu sicil memuru önünde satış doğrultusunda açık­laması halinde, saklı pay sahibi olsun yada olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların görünürdeki satış sözleşmesinin BK’nun 18. Maddesine

608
Hüseyin KOVAN
dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinde şekil koşu­lundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek, dava açabilmelerine olanak veren hukuki bir olgu olarak tanımlanmaktadır.”

Çekişmeli 72, 73, 74 ve 75 parsel sayılı taşınmazların davalılar adına olan tapu kayıtları, asıl kayıt sahibi olan ortak miras bırakanın tapulama sırasında tapulama teknisyenleri huzurunda verdiği ve imzası ile tapu­lama tutanağına bu yerlerin haricen davalılara sattığını ve davalılar adı­na tesbitine muvafakat ettiğini beyan etmesi üzerine oluşmuştur.

Davacılar, murisin yaptığı bu tararrufun bedelsiz olduğunu ve kendi­lerinden mal kaçırma amacına yönelik bulunduğunu, taşınmazların dava­lılar üzerine geçirilmesinde satışın değil, bağışın üstün tutulduğunu, mül­kiyetin devrinin muvazaa ile illetli olduğunu, bu itibarla geçersiz oldu­ğundan asıl amaçlanan bağış sözleşmesinin de bu konuda açık bir beyan taşınmadığı için biçim koşulundan yoksun olması sebebiyle geçersiz bu­lunduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.

Gerçekten, tapulu taşınmazlarda mülkiyeti nakleden akitlerin resmi biçimde yapılması TMK,nun 706, BK’nun 213 ve Tapu Kanununun 26.maddesı hükmü gereğidir. Ne varki, gerek 766 sayılı Tapulama Ka­nununun 32/B maddelerinde, gerekse 9 Ekim 1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanununun 13/B-a maddesinde bu yasaların genelde bir tasfiye yasası olmaları nedeniyle TMK’nun 706 ve BK’nun 213.maddesinde mülkiyetin naklinde öngörülen buyurucu nitelikteki hükümlere ayrık bir düzenleme getirilmiştir Buna göre kayıt sahibinin tapulama sırasında kadastro teknisyeni huzurunda, taşınmazın zilyedi adına tespit ve tesciline muvafakatini bildirmesi, mülkiyetin zilyet adına geçirilip, onun üzerine tespitinin yapılabilmesi için yeterli kabul edilmiş­tir. Eş anlatımla kadastro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bildi­rimi, resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görülmüştür. Kayıt sahibinin zilyet adına tesbite muvafakat be­yanının haricen satış gibi ya da başka bir nedene dayandırılarak ileri sü­rülmüş olması da bu kabulde sonuca etkili değildir.

Öte yandan HGK’nun 29.11.2006 gün 2006/1-734 esas, 2006/761 karar sayılı yine HGK’nun 16.06.2010 gün 2010/1-282 Esas ve 2010/323 Karar sayılı ihtarlarında ”Bir konunun içtihadı Birleştirme Kararı ile aydınlan­ması, ameli sonuç bakımından o konuda yeni bir yasa çıkarılması anla­mına gelmektedir. Nasıl ki, yasa hükümleri uygulanırken tefsirleri ve asıl amacının belirlenmesi gerekmekte ise yine yasa hükmünde olan İçti­hadı Birleştirme Kararının da tefsiri mümkün olup, bu durum sonuçları

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
609
ile bağlayıcı olan İçtihadı Birleştirme Kararının genişletilmesi ve değişti­rilmesi anlamına gelmemektedir Bu nedenle İçtihadı Birleştirme Kararı­nın sonuç bölümünde muris muvazaasının oluşabilmesi için taşınmazın tapu sicilinde kayıtlı olması yanında murisin tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olması koşulunun ne anlama geldiğinin saptanması gerekmektedir. Burada kastedilen irade açıklama­sı murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması değil, her ne biçimde ve her ne yolla olursa olsun murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas olmasıdır, yani iradenin hangi vasıta ile değil, hangi amaç­la tapu memuru önüne geldiği önemlidir,”denilmektedir.

Görüleceği üzere butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasar­ruflarının iptaline imkan tanıyan bu tevhidi içtihat kararının uygulana­bilmesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda iradesini satış doğrultusunda açıklaması yada yu­karıda tarih ve sayısı yazılı HGK Kararlarında da açıklandığı gibi eşde­ğer sonuç doğuran Kadastro Kanununun 12/B-a maddesi uyarınca ka­dastro teknisyeni huzurunda bu doğrultuda beyanda bulunması gerekir.

Somut olayda, ortak miras bırakan tapulama sırasında tapulama teknisyenleri huzurunda verdiği ve imzası ile tapulama tutanağına bu yerleri haricen davalılara sattığını ve davalılar adına tesbitine muvafakat etliğini beyan etmiştir. Kadastro Kanunu 13/B-a maddesine göre Kadast­ro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bildirimi, resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görüldüğü­ne, HGK.nun yukarıda bildirilen kararlarına göre de murisin bizzat tapu memurunun önüne giderek beyanda bulunması şart olmadığına, her ne şekilde ve her ne yolla olursa olsun murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas ol­ması önemli olduğuna göre mahkeme gerekçesinde açıklandığı gibi ka­dastro tutanağına şerh verilmesi suretiyle yapılan işlemlerin 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında kalmadığını söy­lemek doğru değildir.

Hal böyle olunca; tarafların delilleri toplanmak suretiyle işin esası bakımından karar verilmesi gerekirken mahkemece farklı düşünce ve yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması isabetsiz, davacı­ların temyiz itirazları bu bakımdan yerindedir…)

610
Hüseyin KOVAN
gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, ye­niden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar vekili; davacıların annesi Şevde C.’ün babası muris Halil K.un dört çocuğu olmasına rağmen Çatalca İhsaniye köyündeki kadastro çalışmaları sırasında kendisine ait olan Çatalca İhsaniye Köyü 72 numaralı parseli 1/3 er hisse olarak, erkek çocukları Ahmet, İsmail ve Hüseyin Ka­rabulut adlarına, 73 parseli Ahmet K. 74 parseli İsmail K.75 parselin de Hüseyin K. adma tespitten 10 yıl öncesinde 1960 ve 1970 yılında haricen sattığı beyanı ile tespit ve tescil işlemi yaptırdığını, tespit ve tescil işlemi­nin muvazaalı bir işlem olduğunu ve iptali gerektiğini belirterek, dava konusu taşınmazların tapu kaydının iptali ile veraset ilamındaki hisseleri oranında davacılar adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili; davanın öncelikle hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, kadastro tespitinden bu yana taşın­mazlara ilişkin herhangi bir itiraz ya da davanın söz konusu olmadığını, tarafların ortak murisi Halil K. dava konusu taşınmazları tespitten önce­ki zilyetliklerinde bulunduran çocukları Ahmet K. Hüseyin K. ve İsmail K.’a haricen sattığını bu tespite ve kullanım şekline muvafakat ettiğini kadastro teknisyeni huzurunda beyan ederek imzaladığını belirterek da­vanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin devrinden ibaret olan temliklerin geçerli olduğu, her hangi bir şekil koşuluna bağlı olma­dığı, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak ama­cıyla tapu sicilinde adına kayıtlı bulunan taşınmazı gerçekte bağışlamak istediği halde tapu sicil memurunun önünde iradesini satış doğrultu­sunda bildirmesi ile ilgili danışıklı temliklerde uygulanan 01.4.1974 tarih ve 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının, öncesi tapusuz olan zilyetli­ğin devrinden ibaret temliklerde uygulama yerinin olmadığı bu hallerde ancak tenkis istenebileceği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen ka­rar, davacılar vekilinin temyizi üzerine; Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde metni aynen yazılı olan karar ile bozulmuş; mahkemece, ön-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
611
çeki gerekçeler tekrar edilerek ve özellikle tapulama teknisyenine verilen muvafakat beyanının resmi memur önünde yapılan satış gibi değerlen- dirilemeyeceği, zira muvafakat beyanının tek taraflı olup bu beyan sonu­cunda oluşan kayıtlar bakımından muvazaa iddiasının dinlenemeyeceği ve bu hallerde ancak tenkis istenebileceği gerekçesiyle direnme karar verilmiştir.

Direnme kararını davacılar vekili temyize getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; öncesi tapu kaydına dayanan dava konusu taşınmazların kadastro ça­lışmaları sırasında murisin tapulama teknisyeni huzurunda verdiği tek taraflı muvafakat beyanı ile gerçekleştirilen tespit ve tescil işleminin 01.04.1974 gün ve 1/2 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı kapsa­mında muris muvazaası olarak kabul edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, muvazaa kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır. İrade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımla­nan muvazaa, pozitif hukukumuzda mülga 818 sayılı Borçlar Kanu­nu’nun 18. maddesinde düzenlenmiştir. Borçlar Kanunu’nun 18. madde­sinde “bir aktin şekil ve şartlarını tayinde, iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isim­lere bakılmayarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak la­zımdır” ifadeleri mevcut olup, daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır.(Benzer hükmede 6098 sayılı TBK’nun 19. maddesinde yer verilmiştir.)

Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi mu­vazaa şeklinde iki gruba ayrılmaktadır. “Muris muvazaası” olarak ta­nımlanan muvazaa, niteliği itibarıyla nispi muvazaa türüdür.

01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İBK’da değinildiği gibi, bir kimsenin; mi­rasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli ba­ğış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri süre­rek dava açabilecekleri kabul edilmektedir.

612
Hüseyin KOVAN
Somut olaya gelince; dava konusu taşınmazlar kadastro öncesinde 22.09.1965 tarih, 196 sıra numaralı tapu kaydına göre tapulu taşınmaz olup asıl kayıt sahibi müşterek miras bırakanın tapulama sırasında ka­dastro teknisyeni huzurunda verdiği ve imzası tahtında tapulama tuta­nağına alınan bu yerlerin davalılar adına tesbitine muvafakat beyanı ne­deniyle davalılar adına oluşmuştur.

Davacılar, murisin yaptığı bu tasarrufun bedelsiz olup kendilerinden mal kaçırmak amacını sağlamaya yönelik bulunduğunu, taşınmazların da­valılar üzerine geçirilmesinde satışın değil bağışın üstün tutulduğunu, mül­kiyetin devrinin muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptal tescil istemişlerdir.

Gerçekten tapulu taşınmaz mallarda mülkiyeti nakleden akitlerin resmi biçimde yapılması Medeni Kanu’nun 706, Borçlar Kanunu’nun 213 ve Tapu Kanunu’nun 26.maddesi hükümleri gereğidir.

Ancak, gerek 766 sayılı Tapulama Yasasının 32/B maddesinde ge­rekse 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B maddesinde bu kanunların genelde bir tasfiye yasası olmaları nedeniyle Medeni Kanunun 706 ve Borçlar Kanunun 213 maddesinde mülkiyetin naklinde öngörülen buyu­rucu nitelikte hükümlere ayrık bir düzenleme getirilmiştir.

Buha göre kayıt sahibinin tapulama sırasında kadastro teknisyeni huzurunda taşınmazları sattığı beyanı ile zilyedi adına tespit ve tesciline muvafakatini bildirmesi mülkiyetin zilyet adına geçirilip onun üzerine tapulama tespiti yapılabilmesi için yeterli kabul edilmiştir.

Eş anlatımla kadastro teknisyeni huzurunda verilen muvafakat bil­dirimi resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme be­yanı olarak görülmüştür. Kayıt sahibinin zilyed adı; tesbite muvafakat beyanının haricen satış gibi ya da başka bir nedene dayandırılarak ileri sürülmüş olması da bu kabulde sonuca etkili değildir.

Yine ifade edilmelidir ki, tescil isteği niteliğinde bulunan malikin, kadastro sırasında, kadastro teknisyeni huzurunda, taşınmazının başka bir şahıs adına tesciline muvafakat beyanı ile mülkiyet lehine tesciline muvafakat bildirilen kişiye hemen geçmez. Bu yerde mülkiyetin geçiril­mesi ancak tespit tutanağının kesinleşmesi ile mümkün olabilir.

Kural olarak Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı, gerekçeleri ile aydınlatıcı ve sonuçları ile bağlayıcıdır. Görüleceği üzere but­lan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasarruflarının iptaline imkan ta­nıyan 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabil-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
613
mesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu malı ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda, iradesini satış doğrultusunda açıklaması icap eder.

Oysa somut olayda, dava konusu taşınmazların mülkiyetinin davalı­lara devrini sağlayacak bir sözleşme mevcut olmayıp tescil isteği niteli­ğinde bulunan ve tapulama teknisyeni huzurunda yapılan tek taraflı bir tescile muvafakat beyanı mevcuttur. Yorum yolu ile de yukarıda açıklanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama alanı genişletilemez.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması için ta­şınmazın tapulu olmasının yeterli olduğu, tapulu taşınmazların ortak miras bırakanın tapulama sırasında tapulama teknisyenleri huzurunda verdiği ve imzası ile tapulama tutanağına bu yerleri haricen davalılara sattığına ilişkin muvafakat bildiriminin Kadastro Kanunu’nun 13/B-a maddesine göre resmi memur önünde serbest irade ile belirtilen tescil isteme beyanı olarak görüldüğünden murisin iradesinin resmi memura ulaştırılması ve bu iradenin tapudaki muvazaalı devir işlemine esas ol­masının yeterli olduğundan kadastro tutanağına şerh verilmesi suretiyle yapılan bu işlemin 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamında kaldığının kabulü gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Hal böyle olunca, dava konusu taşınmazların davalılar adına tapu kayıtlarının oluşmasının dayanağının müşterek miras bırakanın tapula­ma sırasında tapulama teknisyeni huzurunda verdiği ve imzası tahtında tapulama tutanağına alınan bu yerlerin davalılar adına tespitine muva­fakatini içeren tek taraflı beyanı olup, taşınmazların davalılara devrini sağlayan bir sözleşme ilişkisi bulunmadığından muris muvazaasına iliş­kin 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanama­yacağı anlaşıldığından, yerel mahkemenin usul ve yasaya uygun diren­me kararının onanması gerekir.

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam har­cı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.

“HGK.10.06.2015 tarih 2014/1-52 Esas 2015/1524 Karar”

SORU – 93
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYANAN
TAPU İPTAL TESCİL DAVALARINDA TAŞINMAZ ÜZERİNE
KONULAN TEDBİRİN, TAŞINMAZ ÜZERİNDEKİ
İPOTEKLERE ETKİSİ NEDİR ?

Bu soruyu da kendi içinde ikiye ayırarak incelemek gerekir

1-ipotek tedbir tarihinden önce konulmuş ise

2-İpotek tedbir tarihinden sonra konulmuş ise

Tapu sicilinin açıklığı başlıklı T.M.K.nun 1020.maddesi;

” Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes tapu kütüğün­deki ilgili sayfanın ve belgelerin kendisine verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez ” hükümlerini içermektedir.

Birinci durumda yani ipotek tedbir tarihinden önce konulmuş ise ipotek konulma tarihi tedbir tarihinden önce olduğundan ipotek geçerli­liğini koruyacaktır.

İkinci durumda ise yani ipotek tedbir tarihinden sonra konulmuş ise bu durumda ipotek koyan kişi tapu kaydı üzerinde tedbir olduğunu bilmiyordum iddiasında bulunamayacağından, tedbir koyduran davacı ipoteğin terkini için dava açıp ipoteği terkin ettirebilecektir.

Taraflar arasındaki “ipotek ve haciz şerhleri terkini” davasından do­layı yapılan yargılama sonunda; Bursa Asliye 2.Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 08.03.2011 gün ve 2010/641 E-2011/101 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Maliye Bakanlığı vekili, davalı Tekstil Bankası A.Ş, vekili, Asya Katılım Bankası A.Ş. vekili; davalı Girişim Var­lık A.Ş vekili; davalı Yapı Kredi A.Ş vekilinin temyizi üzerine tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 29.11.2011 gün ve 2011/11543 E.-2011/14540 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, 4163 ada 2 sayılı parsel üzerindeki binanın 5.kat 10 numa­ralı bağımsız bölümünün tapu kaydına işlenen ipotek ve ihtiyati haciz şerhlerinin terkini istemleriyle açılmıştır.

Davalılardan Akbank T.A.Ş., davanın husumet yönünden reddi ge­rekeceğini bildirmiş, diğer davalılar davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalı Akbank T.A.Ş. aleyhine açılan davanın husumet yönünden reddine, 4163 ada 2 sayılı parsel üzerindeki 10 numaralı ba­ğımsız bölümün tapu kaydına işlenen ipotek ve haciz şerhlerinin kaldı­rılmasına karar verilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
615
Hükmü, davalı Akbank T.A.Ş. dışındaki diğer davalılar temyiz etmiştir.

Dosyada yer alan bilgi ve belgelerden; 10 numaralı bağımsız bölü­mün tapuda Kamile Bağdaş adına kayıtlı olduğu, bu kişinin 14.11.2005 tarihinde taşınmazı Ali Bağdaş’a tapuda sattığı, davacıların muvazaa iddiasına dayalı olarak 25.07.2007 tarihinde son kayıt maliki Ali B.’ı ha­sım gösterip tapu iptali ve tescil isteminde bulunduğu, davasının kabul edildiği ve dosyanın Yargıtay denetiminden geçerek kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır. Davacılar, tapu iptali tescil davasını açtıkları 25.07.2007 tarihinde ihtiyati tedbir talebinde bulunmuş, bu istekleri de kabul edile­rek ihtiyati tedbir şerhi 25.07.2007 tarihinde tapu kütüğüne işlenmiştir.

Burada öncelikle ihtiyati tedbir kararının niteliği üzerinde durulma­sı gerekecektir. Toplumsal yaşamın gereği olarak kişiler arasında mey­dana gelen çekişmelerin iradi biçimde bir çözüme ulaştırılamaması ha­linde, çözümün dava ve yargılama süreci içerisinde aranması gerekecek­tir. Fakat, dava ve yargılama az veya çok belli bir sürenin geçmesini ge­rektirir. Bu zaman içerisinde, hızlı bir şekilde karara bağlanmayı icap ettiren vakıaların olması olasıdır. Ayrıca, uyuşmazlık konusu ile ilgili olarak bir takım kayıplar da gündeme gelebilir. Bu nedenlerle, dava sü­reci başlamadan veya dava süreci bitinceye kadar mevcut risklerin orta­dan kaldırılması amacıyla “geçici hukuki koruma” tedbirine başvurula­bilir. 6100 sayılı HMK’nun 389 vd. maddelerinde düzenlenen ihtiyati tedbir de esas hakkındaki hükme kadar taraflar açısından davanın uza­masından kaynaklanan sakıncaları gidermek ve geçici hukuki koruma sağlamak, böylelikle davacının açmış olduğu davayı kazanması halinde dava konusu olan şeye kavuşmasını daha dava sırasında güvence altına almak amacıyla başvurulan geçici hukuki korumalardandır.

Somut uyuşmazlıkta, davacılar kayıt maliki Ali B. aleyhine 25.07.2007 tarihinde tapu iptali ve tescil davası açmış, ihtiyati tedbir aynı tarihte kayda işlenmiştir. Kayıtta bu tarihten önce davalılardan Yapı Kredi Bankası A.Ş. lehine 16.02.2007 tarihinde işlenen ipotek şerhi dışın­da tapu kütüğüne kaydedilmiş herhangi bir şerh yoktur. Bunun dışında­ki kayda düşülen ihtiyati haciz şerhleri, ihtiyati tedbir kararından sonra­ki tarihleri taşınmaktadır.

Taşınmazın kaydına, 25.07.2007 tarihinde işlenen ihtiyati tedbir ka­rarı bu tarihten sonra üçüncü kişiler için de alenilik oluşturacağından, bu tarihten sonraki haciz şerhleri haciz alacaklıları için Türk Medeni Kanu­nunun 1020.maddesindeki “tapu sicilinin açıklığı prensibi” gereğince hüküm ifade etmeyeceğinden, bu tarihten sonra kayda düşülen haciz şerhlerinin terkininde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

616
Hüseyin KOVAN
1-Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre 18.10.2007, 06.11.2007, 08.01.2008, 01.02.2008, 07.03.2008, 07.07.2008, 06.03.2009 ve 26.05.2009 tarihli ihtiyati haciz şerhlerinin terkininde bir isabetsizlik bulunmadığından, hükmü temyiz eden davalılar Hazine, Asya Katılım A.Ş., Tekstil Bank A.Ş., G.Varlık Yönetim A.Ş/nin bütün temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Davah Yapı Kredi Bankası A.Ş.’nin temyiz itirazlarına gelince;

Yukarıda sözü edildiği üzere davalı banka lehine taşınmazın tapu kütüğüne tescil edilen ipotek 16.02.2007 tarihlidir. Bu tarih, 25.07.2007 olan ihtiyati tedbir kararının tescili tarihinden öncesini taşımakta oldu­ğundan, yine az önce sözü edilen Türk Medeni Kanununun 1020. mad­desindeki “tapu sicilinin açıklığı prensibi” uyarınca davalı banka ile ka­yıt maliki Ali B. arasında el ve işbirliğinin varlığı iddia edilip ispat edil­mediği sürece davalı bankaya hak sağlar. Açıklanan bu nedenle davalı banka hakkındaki davanın reddi yerine istemin hüküm altına alınması doğru olmamıştır.

Karar, açıklanan nedenle davalı Yapı Kredi Bankası A.Ş. yararına bozulmalıdır…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapı­lan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, tapu kaydına işlenen ipotek ve ihtiyati haciz şerhlerinin terki­ni istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalı Akbank’a yönelik dava, alacağı Girişim Varlık A.Ş’ne temlik ettiğinden husumet yönünden reddedilmiş; diğer davalılar İstanbul Kocamustafapaşa Vergi Dairesi Müdürlüğü, Vakıf Finansal Ki­ralama A.Ş, Asya Katılım Bankası A.Ş, Girişim Varlık Yönetim A.Ş., Tekstilbank A.Ş. aleyhinde açılan dava ise kabul edilmiştir.

Davalı Maliye Bakanlığı vekili, davalı Tekstil Bankası A.Ş, vekili, Asya Katılım Bankası A.Ş. vekili; davalı Girişim Varlık A.Ş vekili; davalı Yapı Kredi A.Ş vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıya başlık bölümüne alınan gerekçe ile davalı Yapı Kredi A.Ş yararına bo­zulmuş; Yerel Mahkeme önceki gerekçe ile direnmiştir.

Direnme kararını temyize davalı Yapı Kredi A.Ş vekili getirmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
617
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu 4163 ada 2 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydına davalı Yapı Kredi Bankası tarafından davalı Ali B.’ın borcu nedeniyle 16.02.2007 tarihinde konul­muş bulunan ipotek kaydının kaldırılması isteminin reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Bursa Asliye 4.Hukuk Mahkemesinin 02.11.2009 Tarih, 2009 /188 Esas, 2009/478 Karar sayılı ilamına konu dosyasının incelenmesinde; Refika Y.’e vesayeten davacılar İsmail C. Y.’in, Ali B.’ı hasım göstererek 25.07.2007 tari­hinde muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak dava açtığı ve da­vada dava konusu 4163 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 10 nolu bağımsız bö­lümünün miras bırakanı Kamile B. adına kayıtlı iken, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla davalı Ali B/a 14.11.2005 tarihli akitle muvazaalı olarak temlik ettiği, gerçekte ise yapılan işlemin satış olduğu iddiası ile tapu iptali ve tescil istediği, taşınmazın tapu kaydı üzerine 25.07.2007 tarihinde tedbir şerhi konulduğu, mahkemece muris muvazaasının kabulü ile her türlü takyidatlardan ari olarak davacı Refika adına tesciline karar verildiği; dava­ya katılma talep ederek Yapı Kredi A.Ş vekili ve davalı Ali B.vekilinin hük­mü temyizi üzerine, 1.Hukuk Dairesi’nce 13.12.2007 tarihinde “…yapılan temlikin muvazaalı olduğunun belirlenmesinin isabetli olduğu ancak, ta- şınmazın sicil kaydının davalı üzerinde bulunduğu sırada davalının bor­cundan dolayı bir takım haciz şerhlerinin konulduğu Yapı ve Kredi Banka­sından almış olduğu kredi sebebiylede ipotek tesis edildiğinin kayden sabit olduğu, oysa haciz koyduran lehtar ile ipotek tesis ettiren bankaya davada husumet tevcih edilmediği ve böylece usulü dairesinde şerh muhataplarının davada taraf sıfatı bulunmadığının dosya kapsamı ile sabit olduğu, buna karşın, haciz ve ipotek lehtarlarının davada taraf sıfatları bulunmadığı hal­de, mahkemece sicilde yer alan takyitlerin karar kapsamına alınması sure­tiyle aleyhlerinde hüküm kurulmuş olmasının doğru olmadığı, buna göre, takyitlerin kaldırılması bakımından kurulan hükmün yok niteliğinde olaca­ğının açık olduğu, esasen böylesine kurulmuş olan bir hükmün infaz kabili­yetinin de olmayacağı, bir kimsenin davada taraf olmasa bile aleyhinde hü­küm kurulması halinde hukuki yararı bulunması sebebiyle kararı temyiz etme hakkının var olduğu…” gerekçesi ile Yapı Kredi lehine hüküm bozul­muş; mahkemece bozma ilamına uyularak kurulan son hükümde; “…davanın kabulüne, 4163 ada 2 parsel üzerindeki apt.nin 25/360 arsa paylı 5.kat 10 nolu bağımsız bölüme ait tapu kaydının davalı Ali B. adından iptali ile 72 şer miras payları itibari ile dahili davacılar (Refika Y.in 12.08.2009 da ölümü ile mirasçıları) İsmail C. Y. ve Fehmi Ü. Y. adlarına tapuya tesciline, tapu kaydı üzerindeki davalı tarafın tasarrufundan kaynaklanan takyidatlar

618
Hüseyin KOVAN
hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığına, feri müdahil hakkında hü­küm kurulmasına yer olmadığına, taşınmazın mirasçıları adına tapuya tes­ciline kadar kayıt üzerindeki tedbirin devamına…” karar verilmiş, hüküm temyiz edilmeden 29.12.2009 tarihinde kesinleşmiştir.

Dava konusu 4163 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 10 nolu bağımsız bölümüne ait çap kaydından; davalı İstanbul Kocamustafapaşa Vergi Dairesi’nin hacizlerinin 01/02/2008 ve 07/03/2008 tarihlerinde; davalı As­ya Katılım Bankası A.Ş. lehine konulan haciz 06/03/2009’da; davalı Teks­til Bank haczi 06/11/2007; davalı Vakıf Finansal Kiralama A.Ş. haczi 07/07/2008; davalı Girişim Varlık Yön. A.Ş. haczi de 26/05/2009 tarihinde şerh edilmiş; davalı Yapı Kredi Bankası A.Ş. nin ipotek tesisi şerhi ise 16/02/2007 tarihinde tapu kaydına işlenmiştir.

Davalı Yapı-Kredi A.Ş lehine konulan ipotek şerhi dışındaki diğer da­valılar lehine konulan haciz şerhleri, davacı yan tarafından açılan muvazaa hukuksal nedenine dayalı dava ve dava sırasında verilen 25.07.2007 tarihli tedbir kararından sonra işlendiği uyuşmazlık konusu değildir.

Davalı Yapı Kredi A.Ş. lehine tapu kaydına işlenen ipotek şerhi ise 16.02.2007 tarihli olup, muris muvazaasına ilişkin olarak açılan davadan önce tesis edilmiştir.

Konunun aydınlatılması yönünden, dava konusu taşınmazdaki mülkiyet değişikliğine neden olan muris muvazaası davasının niteliğinin açıklanmasında yarar bulunmaktadır:

Muris muvazaası, niteliği itibariyle 818 Sayılı Borçlar Kanununun 18.(Yeni 6098 sayılı TBK’nun 19) maddesinde düzenlenen bir nispi (mev- suf-vasıflı) muvazaadır.Miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten tem­liki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir.Ne var ki, görünüş­teki satış sözleşmesinin niteliği muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleş­menin niteliği tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı za­manda “tam muvazaa” özelliği de taşımaktadır. Dava açan mirasçı da sözleşmenin tarafı olmadığından, miras bırakanın halefi gibi hareket et­meyip miras hakkını korumaya çalıştığından üçüncü kişi durumunda­dır. Öte yandan muris muvazaasında gizli sözleşme daima bağış sözleş­mesi şeklinde yapılmakta olup, miras bırakan ile bağış yaptığı kişinin gerçek iradelerine uygun olarak düzenlendiğinden kural olarak geçerli- dir. Yeter ki kanunda öngörülen şekil koşuluna uyulmuş olsun. Görü-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
619
nüşteki sözleşme ile gizlenmesi onun geçersizliği sonucunu doğurmaz .Geçerli olan gizli sözleşmenin tarafları ve mirasçıları bağlayacağı kuş­kusuzdur. Geçerli sözleşmeye karşı öteki mirasçıların başvuracakları yol, koşulları varsa tenkis veya mirasta iade davalarıdır. (E.Özkaya İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 4.güncellenmiş baskı, syf. 371, 379) Muvaza­alı temliklerde mirasçılar miras payları oranında tapu iptal ve tescil iste­yebilecekleri gibi, taşınmazın terekeye döndürülmesini de isteyebilirler. Pay oranında iptal tescil istenilmesi halinde dava açan mirasçıların pay­ları yönünden dava kabul edilecek, bundan dava açmayanlar yararla­namayacaktır. Eğer tüm mirasçılar muris muvazaası davasını açmazlar­sa, dava açmayanlar için kayıt muvazaalı olarak taşınmazın temlik edil­diği kişi üzerinde kalmaya devam edecektir.

Somut olayda, davacı yan muris muvazaası nedenine dayalı davası­nı 25.07.2007 tarihinde açmış olup, 3.kişiler yönünden aleniyetin sağlan­ması amacını güden tedbirin de, aynı gün tapu kaydına konulduğu gö­rülmüştür. İpotek tesisi, muvazaa davasından ve tedbir kararından önce tapu kaydına işlenmiştir.4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesi uyarınca zz tapu sicilinin açıklığı prensibi”, davalı banka ile ka­yıt maliki Ali B. arasında el ve işbirliği iddia edilmiş ve kanıtlanmış ol­madığından davalı banka lehine hak sağlar.

Öyle ise, davalı Yapı Kredi Bankası A.Ş.’ne yönelik açılan davanın reddi gerekir.

Açıklanan nedenlerle, Özel Daire bozma ilamında belirtilen gerekçe­lerle, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu ne­denle direnme kararı bozulmalıdır.

Davalı Yapı Kredi A.Ş vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 3O.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASI­NA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı ka­nunun 44O.maddesi uyarınca hükmün tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy çokluğu ile karar verildi.

“HGK.24.04.2013 tarih 2012/1399 Esas 2013/573 Karar”

SORU – 94
MURİSİN ÇOK SAYIDAKİ TAŞINMAZINI ÖLÜNCEYE KADAR
BAKMA SÖZLEŞMESİ UYARINCA TORUNUNA TEMLİK ETMESİ
HALİNDE BU KİŞİ ALEYHİNE MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL
NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL VE TESÇİL DAVASI
AÇILABİLİR Mİ ?

6098 sayılı TBK’ nun 611.maddesine göre ölünceye kadar bakma söz­leşmesi taraflara karşılıklı hak ve borçlar yükleyen ivazlı bir sözleşmedir.

Murisin normal koşullarda bir mirasçı veya üçüncü bir kişi ile usu­lünce yaptığı ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereğince temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların ölünceye kadar bakım karşılığı bir semen yani bakım karşılığı bir bedel olarak kabul edilir. Yargıtay içtihatlar uya­rınca gayrimenkul bedelinin mutlaka bir para olması gerekmeyip hizmet veya bakım olarak da taşınmaz bedelinin ödenebileceği şeklindedir. An­cak bunun için temlik edilen taşınmazın murisin toplam mal varlığına oranının makul bir bölümünü oluşturması,temlik edilen taşınmaz veya taşınmazların değeri ile bakım borçlusunun edimleri arasında aşırı bir nisbetsizlik bulunmaması gibi yargıtayın aradığı belli kriterler mevcuttur.

Yukarıdaki soruya tekrar dönecek olur isek murisin çok sayıdaki ta­şınmazını Ö.B.S.uyarınca torununa temlik etmesi halinde hiç şüphesiz bu temlikten miras hakkı zarar gören mirasçılar muris muvazaası hu­kuksal nedenine dayalı olarak tapu iptal ve tesçil veya tazminat davası açabileceklerdir.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, davacılar tara­fından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tet­kik Hakimi İlknur A.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Davacılar; ortak miras bırakanları Mustafa E.’un kayden maliki bu­lunduğu 1806, 1015, 130 ve 337 parsel sayılı taşınmazlarını ölünceye ka­dar bakım akdi ile 252 ada, 13 parsel sayılı taşınmazdaki 3 nolu bağımsız bölümü tapuda satış gibi göstermek suretiyle tek erkek çocuğu Süley­man’dan olma torunu olan davalı Mustafa’ya temlik ettiğini, temlikin

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
621
mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adına tesciline karar verilmesini istemişler, yargılama sırasında 252 ada, 13 parselde yer alan 3 nolu ba­ğımsız bölüm bakımından davadan feragat etmişlerdir.

Davalı; çekişmeli taşınmazların ölünceye kadar bakım koşuluyla temlik edildiğini, akdi yükümlülüklerin yerine getirildiğini, ivazlı akit yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacılar tara­fından temyiz edilmiştir.

Bilindiği üzere; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) m. 611. maddesine göre ölünceye kadar bakıp gözetme sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir akittir. (818 s. Borçlar Kanununun (BK) m. 511). Başka bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu söz­leşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da bakım alacaklısına yasanın ön­gördüğü anlamda ölünceye kadar bakıp gözetme yükümlülüğü altına girer. (TBK m. 614 (BK) m. 514)).

Hemen belirtmek gerekir ki, bakıp gözetme koşulu ile yapılan tem­liki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım ala­caklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümü­ne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliği­ne etkili olamaz.

Kural olarak, bu tür sözleşmeye dayalı bir temlikin de muvazaa ile illetli olduğunun ileri sürülmesi her zaman mümkündür. En sade anla­tımla muvazaa, irade ile beyan arasında kasten yaratılan aykırılık olarak tanımlanabilir. Böyle bir iddia karşısında, asıl olan tarafların akitteki ger­çek ve müşterek amaçlarının saptanmasıdır. (TBK m. 19 (BK m. 18)). Şa­yet bakım alacaklısının temliki işlemde bakıp gözetilme koşulunun değil de, bir başka amacı gerçekleştirme iradesini taşıdığı belirlenirse (örneğin mirasçılarından mal kaçırma düşüncesinde ise), bu takdirde akdin ivazlı (bedel karşılığı) olduğundan söz edilemez; akitte bağış amacının üstün tutulduğu sonucuna varılır. Bu halde de Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı olayda, uygulama yeri bulur.

Miras bırakanın, ölünceye kadar bakıp gözetme karşılığı yaptığı temlikin muvazaa ile illetli olup olmadığının belirlenebilmesi içinde, söz-

622
Hüseyin KOVAN
leşme tarihinde murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elinde bulunan mal varlığının miktarı, temlik edilen malın, tüm mamelekine oranı, bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekir.

Somut olaya gelince; ortak miras bırakanları Mustafa E.’un 19/12/2004 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak davacılar ile davalının babası olan Süleyman’ı ve dava dışı kızları Fatma, Melek ve Nuray’ı bı­raktığı, murisin kayden maliki bulunduğu 6 parça taşınmazdan 4 parça taşınmazını ölünceye kadar bakım akdi ile tek erkek çocuğundan olma torunu davalıya ölümünden bir ay önce temlik ettiği, yapılan araştırma sonucu temlike konu taşınmazlarla temlik dışı kalan iki parça taşınmazın değerleri arasında açık nispetsizlik bulunduğu, murisin ölümünden bir ay öncesinde mal varlığının önemli bir bölümünü devrettiği, bakım ala­caklısı ile bakım borçlusunun edimleri arasında aşırı orantısızlık oluştu­ğu anlaşılmaktadır.

Belirlenen bu olgular, yukarıda açıklanan ilkelerle birlikte değerlen­dirildiğinde; murisin ölünceye kadar bakım koşuluyla davalı torununa yaptığı temliki işlemlerin mirastan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Hâl böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, de­lillerin yanlış takdir ve değerlendirilmesi suretiyle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacıların temyiz itirazı açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Ka­bulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.04.06.2015 tarih 2014/6610 Esas 2015 /8276 Karar”

SORU – 95
MURİS MUVAZAASI HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI
TAPU İPTAL TESÇİL DAVALARINDA TARAFLARA

SON SÖZLERİ SORULMADAN HÜKÜM KURULUR İSE
BU BOZMA NEDENİ OLUR MU

Sözlü yargılama başlıklı H.M.K.’nun 186.maddesi;

” Mahkeme tahkikatın bitiminden sonra,sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmadıkları takdir­de yokluklarında hüküm verileceği hususu bildirilir

Sözlü yargılamada mahkeme taraflara son sözlerini sorar ve hük­münü verir.” hükümlerini içermektedir. Kanun metninden de anlaşıla­cağı üzere kanun koyucu hakime her hangi bir taktir hakkı vermemiş olup düzenleme emredici niteliktedir .Bu nedenle bu hususa uyulmamış olması bozma nedenidir.

Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili ile birleşen davanın davacı vekili tarafından yasal sü­re içerisinde duruşma istemli temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi G. Ü.’ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, duruşma isteği değerden reddedilip, gereği görüşülüp düşünüldü;

Asıl ve birleşen dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmaz ise tenkis isteklerine ilişkindir.

Davacı ile birleşen dava davacısı, miras bırakanları S. K/a ait 151 ada 40 parsel sayılı taşınmazın kadastro tespiti sırasında davalı adına tespitinin yapıldığını, kadastro tutanağı incelendiğinde; miras bırakanın 2000 yılında satış suretiyle davalıya devrettiği belirtilmek suretiyle tespi­tinin yapıldığını, temlikin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu, öte yandan kanuni miras haklarının da zedelendiğini ileri sü­rerek, tapu iptal ve tescile, mümkün olmadığı takdirde tenkise karar ve­rilmesini istemişlerdir.

Davalı, iddiaların doğru olmadığını belirterek davanın reddini sa­vunmuştur.

Mahkemece, çekişme konusu taşınmazın kadastro öncesi tapuda kayıtlı olmaması sebebi ile menkul mal niteliğinde olduğu ve miras bıra­kan tarafından bağış yapılmış olsa dahi, bağış aktinin resmi şekilde ya-

624
Hüseyin KOVAN
pılmasının şart olmadığı, bu nedenle muvazaa iddiasının dinlenmeyece­ği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki; hangi yargılama usulü uygulanırsa uy­gulansın tarafların yargılamada sözlü olarak görüş ve değerlendirmele­rini ifade etmeleri özel bir önem taşımaktadır. Yazılı Yargılama usulünde de tarafların hükümden önce son kez mahkeme huzurunda sözlü değer­lendirme yapıp, açıklamada bulunmaları, doğru bir karar verilmesi ba­kımından önemlidir.

Bu ilkeler, 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 376 ve 377. maddesi ile 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Ka­nunu’nun (HMK) 184. ve 186. maddelerinde yapılan düzenlemelerle hü­küm altına alınmıştır.

HMK’nin 184/2. maddesinde açıkça; mahkemenin tarafların tahkika­tın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığını görürse, tahkikatın bittiğini, taraflara tefhim edeceği, yine aynı Kanunun 186. maddesi hükmü ile de; mahkemenin tahkikatın bitiminden sonra sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve sa­atte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla iki tarafı davet edeceği, taraflara çıkartılacak davetiyede, belirlenen gün ve saatte mah­keme de hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında hüküm verileceği hususunu bildireceği, mahkemenin sözlü yargılamada tarafların son söz­lerini sorarak hükmünü vereceği düzenlenmiş olup, anılan düzenlemeler emredici niteliktedir.

Somut olaya gelince, mahkemece söz konusu ilkeler dikkate alın­madan, yargılama sonunda tahkikatın bittiği tefhim edilmeden ve sözlü yargılama aşamasını uygulayıp taraflara son sözleri sorulmadan sonuca gidilmiş olması doğru değildir.

Hâl böyle olunca, 6100 sayılı HMK’nin 184/2. maddesi hükmü gere­ğince tahkikatın bittiği tefhim edildikten sonra taraflara sözlü yargılama için duruşmanın başka bir güne bakılmasını isteyip istemediklerinin so­rulması, talep halinde başka bir gün tayin edilmesi; başka bir duruşma gününü istememeleri halinde sözlü yargılama aşamasına geçilerek aynı Kanunun 186. maddesi gereğince taraflara sözlü yargılamada beyanda bulunma hakkı verilerek son sözlerinin sorulması, ondan sonra hasıl ola­cak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması isabetsizdir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
625
Davacı ve birleşen davanın davacısı vekilinin temyiz itirazları belir­tilen nedenle yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötü­rü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar ve­rildi.

“l.HD.05.03.2015 tarih 2014/3902 Esas 2015/3348 Karar”

SORU – 96
MURİS MUVAZAASI HUKAKSAL NEDENİNE DAYALI OLARAK
AÇILAN TAPU İPTAL TESÇİL DAVASINDA, MURİSİN TEMLİK
ETTİĞİ ARSA ÜZERİNE DAVALI MİRASÇI, BAĞIMSIZ
BÖLÜMLER YAPMIŞ İSE MAHKEME HANGİ DEĞERLERİ
DİKKATE ALACAK, DAVANIN KABULÜ HALİNDE NASIL BİR
HÜKÜM KURACAKTIR.
Bu soruyu da kendi içinde ikiye ayırmak gerekir.

1-Murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa üzerine veya murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa ve üzerindeki muhtesat üzerine dava­lı kendisi yeni bağımsız bölümler inşa etmiş olabilir.

2-Murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa üzerine davalı, bu ar­sayı kat karşılığı olarak mütahif e vermiş ve arsa karşılığı olarak bağım­sız bölümler kazanmış ve bu bağımsız bölümler davalı adına tapuya tes­cil edilmiştir.

Şimdi bunların her birini ayrı ayrı inceleyelim.

1-Murisin muvazaalı olarak temlik ettiği taşınmaz üzerine davalı kendisi inşaat yapmış ve bağımsız bölümler oluşturmuş ise, bu durumda yargıtay, taşınmazın temlik tarihindeki mevcut niteliğinin değeri ile ba­ğımsız bölüm niteliğindeki değerler arasındaki farkın davanın kabulü halinde ayna tahvil edilerek bunun üzerinden tapu iptal ve tesçile karar verilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanlarının adına kayıtlı 6 parsel sayılı taşın­mazdaki payını, mirastan mal kaçırma amacıyla ve muvazaalı olarak da­valı oğullarına satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek, kaydın iptali ile mirasçılar adına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar; Dairece;”… davanın kabul edilmiş olmasının kural olarak doğru olduğu, ancak, çekişme ko­nusu taşınmazın öncesinde davalıların 1/3’er pay maliki oldukları ve mi­ras bırakandan da 1/3 pay edinmek suretiyle taşınmazın tamamının sa­hibi durumuna geldikleri ve üzerine bina inşaa edilerek bağımsız bölüm-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
627
ler bakımından kat irtifakı kurularak müstakil mülkiyetin oluştuğu, bu durumda anılan bağımsız bölümlerde miras bırakandan gelen 1/3 payın dikkate alınarak, bu payda davacıların miras payı gözetilerek iptal ve tescil kararı verilmesi gerektiği” gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece, bozmaya uyulmuş olmakla yapılan yargılama sonucunda, davanın kabu­lüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 02.2.2010 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Ş.K. geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vekili avukat gelmedi, yokluğunda du­ruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan tem­yiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ş. D. İ.’ün tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkin olup,Mahkemece, hükmüne uyulan bozma ilamında özetle,” taşınmaz üzerinde kat irtifakı tesis edilerek oluşan müstakil bö­lümler gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, hukuki varlığı son bulan arsa vasfı üzerinden kabul kararı verilmiş olmasının doğru olmadığına” değinilerek karar bozulmuş, Mahkemece, kat irtifaklı bağımsız bölümlerden davacıların payı oranında davanın kabulüne ka­rar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, miras bırakanın davalılara yaptığı pay temliki arsa niteliğindeki taşınmaza ilişkindir.

Oysa, davalılar tarafından, önceden taşınmaz üzerinde varolan ze­min ve zemin üzerindeki bölüme ilaveten bölümler yapılmak ve kat çıkmak suretiyle bina inşaatı tamamlandıktan sonra kat irtifakı tesis edilmekle, davalıların her biri adına 5’er adet bağımsız bölümün tescil edildiği anlaşılmaktadır.

Davalılar, arsa niteliğindeki taşınmaza müstakilen malik olduktan sonra para ve emek sarfederek bir kısım bağımsız bölümleri oluşturmuş­lardır.

Buna göre, taşınmazın temlik tarihinde mevcut niteliğinin değeri ile bağımsız bölüm niteliğindeki değerleri arasında fark olacağı açıktır.

628
Hüseyin KOVAN
Öyleyse, muvazaaya konu edilen 1/3 paydan, davacılara isabet ede­cek 1/12 oranındaki miras payına tekabül eden arsa ve temlik tarihinde mevcut muhtesat değeri ile kat irtifaklı bağımsız bölümlerin değerinin, keşfen bilirkişi marifetiyle tespit edilerek, değerlerine göre oran kurula­rak payın belirlenmesi ve belirlenecek payın ayna tahvil edilerek bunun üzerinden iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalıların, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi ge­reğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri ve­rilmesine, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tari­fesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 750.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, oy birli­ğiyle karar verildi.

“l.HD.02.02.2010 tarih 2009/10564 Esas 2010/ 930 Karar”

Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;

Davacılar, ortak miras bırakanları Mehmet Ali’nin 365 parsel sayılı taşınmazı mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak dava dışı Rahmi’ye satış suretiyle temlik ettiğini, onunda yine muvazaalı olarak davalıya devrettiğini, yapılan işlemlerin danışıklı olduğunu ileri sürerek, tapunun (yeni 416 tevhit parseli) miras payları oranında iptal ve tescil, olmazsa tenkis isteğinde bulunmuşlar, 01.09.2009 tarihli dilekçe ile tenkis taleplerinden vazgeçmişler, 30.09.2009 tarihli oturumda çekişmeli taşın­maz tapusunun iptali ve miras payları oranında adlarına tescilini olmaz­sa, bedellerinin ödenmesini istemişlerdir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, Dairece; “dosya içeriği ve toplanan delillerden muris muvazaası hukuksal nede­nine dayalı iddiaya ilişkin hükme yeterli bir araştırma yapıldığından sözedilemeyeceğinden, eksik araştırma ile karar verilmiş olmasının doğ­ru olmadığı” gerekçesiyle bozulmuş, bozma ilamına uyularak yapılan soruşturma sonucu davacıların tenkis isteklerinin vazgeçme nedeniyle tapu iptal, tescil taleplerinin taşınmazın ifrazının mümkün olmadığı ge­rekçesiyle reddiyle bedele hükmedilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
629
Karar, taraflarca süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 20.04.2010 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat İsmail Tarhan ile temyiz eden vekili Avukat C.A.D. geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Ü.A. tarafından dü­zenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği gö­rüşülüp düşünüldü:

Birleşen davalar, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa bedel isteğine ilişkindir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; hükmüne uyulan bozma ilamı uyarınca yapılan araştırma sonucu çekişme konusu 365 parsel sayı­lı taşınmazın (tevhitle 2242 ada 416 parsel) miras bırakan tarafından da­va dışı R. G/e, onunda 06.09.1994 tarihinde davalıya yaptığı temliklerin 01.04.1974 tarih 72 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararı gözetilerek mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek ve bu olgu benimsenmek suretiyle davanın kabul edilmiş olması kural olarak doğrudur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile muvazaa olgusu kabul edi­lerek bedele hükmedilmiştir.

Ne var ki, davacılar eldeki birleşen davalarda, tapu iptal-tescil ol­madığı takdirde tenkis isteğinde bulunmuşlar, 30.09.2009 tarihli otu­rumda tenkis isteklerinden vazgeçip, tapunun iptal ve tescilini olmazsa bedel ödenmesini talep ettikleri gözetildiğinde davadaki öncelikli isteğin iptal ve tescile yönelik olduğu dikkate alınarak bu hususta bir karar ve­rilmesi gerekeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle bedele hükmedilmiş olma­sının doğru olduğu söylenemez.

Hal böyle olunca, miras bırakan tarafından temlike konu edilen ve muvazaalı olduğu belirlenen 365 parsel sayılı taşınmazın arsa niteliği ile değerinin hesaplanması ve davalıya ait dava konusu olmayan 264 parsel ile tevhidinden sonra oluşan 416 parsel üzerine yapılan bağımsız bölüm­lerin değerlerinin belirlenmesi, bu değere göre 365 parselin arsa niteli­ğindeki değeri üzerinden oranlama yapılarak, bu oran içerisinde davacı­ların miras paylarının bağımsız bölümlere yansıtılarak iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken öncelikli isteğin göz ardı edilerek yazılı oldu­ğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

630
Hüseyin KOVAN
Kabule göre de, harcı tamamlanmayan değer üzerinden davacılar yararına fazla Avukatlık parasına hükmedilmiş olmasıda isabetsizdir.

Tarafların, öteki temyiz itirazlarının reddiyle, diğer temyiz itirazla­rının kabulüne hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden taraf vekilleri için 750.00.-’şer TL. duruşma avukatlık parasının karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.20.04.2010 tarih 2010/293 Esas 2010/4658 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca ya­sal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Haki­mi Esra Ç.Tn raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve mi­ras payı oranında tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne; dava konusu 27 ada 343 parsel sayı­lı taşınmazın tapu kaydının 424163274792/3945500000000 hissesinin ipta­li ile davacı adına tesciline, dava konusu taşınmaz üzerindeki tüm ba­ğımsız bölümlerin davalıya aidiyetinin tespiti ile tapu kaydına şerh ve­rilmesine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 27 ada 303 parsel sayılı taşınmazın tarafların miras bırakanları Fatma ve Mehmet adına paylı mülkiyet üzere kayıtlı iken; miras bırakan Mehmet’e ait 245/363 payın mirasçılarına intikal ettiği, bilahare dava dışı mirasçılar Nezahat, G. Mehmet ve Yusuf ile davacı Erol’un çeşitli tarihlerde baba­larından kalan paylarını davalıya satıp devrettikleri, mirasbırakan Fatma’nın ise kendisine ait 118/363 pay ile eşinden miras yolu ile kalan payını 6.10.1995 tarihinde davalıya satış yolu ile temlik ettiği, davalı­nın taşınmazda 11.8.2008 tarihinde müstakilen malik olduğu, 303 par­selin 342 parsel ile tevhidi sonucu ’arsa’ vasfında 27 ada 343 parsel sa­yılı taşınmazın oluştuğu, 11.11.2009 tarihinde taşınmazda kat irtifakı tesis edilmekle 9 adet bağımsız bölümün davalı adına tescil edildiği anlaşılmaktadır.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
631
Davacı, annesi Fatma tarafından yapılan 6.10.1995 tarihli satış işle­minin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme neticesinde, davalıya ya­pılan temlikin muvazaalı olduğu saptanmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalının temyiz itirazları yerinde olmadığından reddine.

Davacının temyiz itirazlarına gelince;

Hemen belirtilmelidir ki, miras bırakan Fatma E.in davalıya yaptığı pay temliki arsa niteliğindeki 303 parsel sayılı taşınmaza ilişkindir.

Oysa, davalı tarafından taşınmaz üzerine bina yapılarak tapu kayıt­larında kat irtifakı tesis edildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 719. mad­desi taşınmazların yatay mülkiyet kapsamını belirlerken 718. maddesi hükmü ile de dikey mülkiyet kapsamı belirlenmiştir. Diğer yandan, yasal ayrıcalıkların dışında ayrılmaz parçanın (mütemmim cüz’ün) mülkiyeti ve buna bağlı olarak tasarruf hakkı üzerinde bulunduğu arzın mülkiyetine bağlıdır. Bu husus Türk Medeni Kanunun 684. maddesinde açıkça vurgulanmıştır. Bu düzenlemeler karşısında; üze­rinde 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca kat irtifakı veya kat mülkiyeti kurulmamış bir binanın mülkiyetinin TMK.nun 684. mad­desi gereğince zeminin mülkiyetine tabi olacağından müstakil olarak kullanılan bölüm veya katlarda bağımsız mülkiyet oluşturulmasına yasal olanak yoktur.

Gerçekten de; hukukumuzda çifte mülkiyet kabul edilmemiş olup taşınmaz üzerindeki her türlü muhdesat ve yapılar arzın mülkiyetine tabidir. Başka bir değişle bütünleyici parça niteliğindedir. Bu nedenle, binadaki belli bir bölümün bir tarafa aidiyeti ile onun adına tescili ayrık durumlar hariç (Kat Mülkiyeti Kanunu) yasal açıdan mümkün değildir. Ancak sonradan inşa edilen bölüm veya kat bakımından koşulların var­lığı halinde bedel talep edilebileceği kuşkusuzdur.

Somut olaya bu ilke ve esaslar çerçevesinde bakıldığında, mahke­mece kat irtifakı kurulu taşınmaz üzerindeki binanın davalıya, zeminin paylı mülkiyet üzere davacı ve davalı adına çifte mülkiyet oluşacak şe­kilde hüküm kurulması doğru değildir.

632
Hüseyin KOVAN
Öte yandan, 6100 s. HMK’nun 297/2. maddesinde düzenlenen haki­min doğru sicil oluşturma görevi gereğince infazda tereddüt yaratmaya­cak biçimde hüküm oluşturulması gerekir.

Ayrıca, taşınmazın temlik tarihinde mevcut değeri ile dava tarihin­deki değerleri arasında fark olacağından, yapının hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı, davalının yaptırdığı bölümlerin nelerden ibaret ol­duğu, bu ilave ve eklentiler yapılmadan önce ve sonra taşınmazda mey­dana gelen değer artışı vb. hususlarda herhangi bir tespit yapılmadığı da görülmektedir.

Öyleyse, muvazaaya konu edilen 118/363 paydan, davacıya isabet edecek 1/4 oranındaki miras payı ile 245/363 paydan, davacıya isabet edecek 1/16 paya tekabül eden arsa ve temlik tarihinde mevcut muhtesat değeri ile kat irtifaklı bağımsız bölümlerin değerinin, ayrıca tevhitle olu­şan 343 parsel sayılı taşınmaz ile temlike konu 303 parsel sayılı taşınmaz­ların yüzölçümleri de dikkate alınarak keşfen bilirkişi marifetiyle tespit edilmesi, değerlerine göre oran kurularak payın belirlenmesi ve belirle­necek payın ayna tahvil edilerek bunun üzerinden iptal ve tescile karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Davacının, bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMA­SINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.03.11.2014 tarih 2014/873 Esas 2014/16714 Karar”

2-Davalının muristen temlik aldığı taşınmazı mütahide vererek ba­ğımsız bölümler kazanması halinde ise…………………………………….. Kat karşılığı inşaat söz­

leşmesi uyarınca davalıya düşen bağımsız bölümlerin davacının miras payı oranında tapusnun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesçiline karar verilmelidir. Burada sanki muris taşınmazı son hali ile davalıya temlik etmiş gibi işlem yapılır.

Bunu da bir örnek ile somutlaştırmaya çalışacak olur isek,murisin muvazaalı olarak temlik ettiği arsa üzerine davalı 5 katlı bağımsız bölüm inşa etmiş ve davalı adına tapuda kayıtlı olsun,davacının miras payı da murisin mal varlığının 1/5 i olsun, bu durumda mahkeme davanın kabu-

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
633
lü halinde,davalıya ait……………. ada…… parsel…………. (Beş adet bağımsız bölü­mün numaraları tek tek yazılarak) davacının miras hissesi olan 1/5 ora­nındaki tapusunun iptali ile davacı adına tapuya kayıt ve tesciline şek­linde hüküm kurulacaktır.

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davalılar Engin ve Fahrettin yönünden davanın kabulüne, davalı Ayfer yönünden ise husumet yokluğu nedeni ile reddine ilişkin olarak verilen karar davalı Engin ve Fahrettin vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 28.06.2016 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden­ler vekili Avukat Mehmet Ç.geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edi­len davacı Ayşe Ç. vekili Avukat, davalı Ayfer Ö. gelmediler, yoklukla­rında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşı­lan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bıra­kıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Nurdan B. tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünül­dü:

Davacı, miras bırakanı Hasan’ın 17 ada 1 parsel sayılı taşınmazını gelini olan davalı Ayfer’e satış suretiyle temlik ettiğini, davalı oğlu Engin ile diğer davalı Ayfer’in 1999 yılında boşandıklarını ve boşanma protoko­lü ile dava konusu taşınmazın 1/2’şer pay ile murisin oğlu olan davalı Engin ve Fahrettin adına tescil edilmesinin kararlaştırıldığını, taşınmaz­da kat mülkiyeti kurulup davalılar adına bağımsız bölümlerin tescil edildiğini, anılan tüm devirlerin muvazaalı ve mal kaçırma amaçlı oldu­ğunu ileri sürerek, dava konusu taşınmazda davalılar Engin ve Fahrettin adına olan tapuların iptali ile miras payı oranında adına tesciline, olma­dığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir.

Davalı Ayfer, davacının murisi Hasan’ın dava konusu 816 ada 1 par­sel sayılı taşınmazın geldisi olan 17 ada 1 sayılı parseldeki payını bedel­siz ve ileride davalı oğullarına temlik etmesi amacıyla devrettiğini, ancak dava tarihinde kayıt maliki olmadığını, davalılar Engin ve Fahrettin, mu­risin dava konusu payını diğer davalı Ayfer’e bedeli karşılığında devret­tiğini, boşanma protokolünde dava konusu taşınmazın kendilerine bıra­kılacağının kararlaştırıldığını ve bu hususun boşanma ilamında yer aldı­ğını, taşınmazda yapılan bağımsız bölüm bedelini müteahhide ödedikle­rini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

634
Hüseyin KOVAN
Mahkemece, muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle davalılar Engin ve Fahrettin yönünden davanın kabulüne, davalı Ayfer’in davada taraf sıfatının kalmadığı gerekçesiyle hakkındaki davanın husumet yok­luğu nedeni ile reddine karar verilmiş, davalı Engin ve Fahrettin tarafın­dan temyiz edilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden, mirasbırakan Hasan’ın 17 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki payını 29.11.1988 tarihinde davalı Ayfer­’e satış suretiyle temlik ettiği, imar uygulaması sonucu anılan parselin 816 ada 1 sayılı parsele dönüştüğü, davalı Ayfer ile davalı Engin’in 1992 yılında evlenip İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/129 E – 1999/74 K sayılı kararı ile boşandıkları ve boşanma protokolünde dava konusu 17 ada 1 sayılı parselin eşit olarak davalı Engin ve Fahrettin’e devredileceğinin kararlaştırıldığı, bunun üzerine davalı Ayfer’in çekiş­meli taşınmazı 08.11.2007 tarihinde anılan davalılara 1/2’er pay ile satış suretiyle temlik ettiği, Engin’in 1/2 payının tamamını 31.01.2008 tarihin­de dava dışı Tuncay’a temlik ettiği, Tuncay’ın da çekişmeli payı dava dışı Ahmet’e devrettiği, davalı Fahrettin’in ise adına kayıtlı 1/2 payın 1/4’nü payını davalı Engin’e devrettiği, taşınmazda kat irtifakı kurulması ile 10,11 ve 12 nolu bağımsız bölümlerin davalı Fahrettin adına, 6 ve 7 nolu bağımsız bölümlerin ise davalı Engin adına, 3 nolu bağımsız bölümün ise 1/2’şer pay ile davalılar Engin ve Fahrettin adlarına kayıtlı olduğu, murisin 17.04.1995 tarihinde ölümüyle geriye mirasçı olarak davacı kızı Ayşe ile davalı oğulları Engin ve Fahrettin’in kaldıkları, anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek ve benimsenmek suretiyle da­valılar Engin ve Fahrettin bakımından davanın kabulüne karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Davalıların bu yöne deği­nen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince; çekişme konusu 816 ada 1 parsel sayılı taşınmazda kat mülkiyeti tesisi ile bağımsız bölümler oluştuğu ve oluşan bağımsız bölümlerin bir kısmında davalılar müstakil, birinde ise paydaş oldukları halde hükümde ” .. 816 ada, 1 parsel sayılı, 276 m2‘lik arsa üzerinde yapılan binada davalılar Fahrettin ve Engin Es­mer adına kayıtlı olan taşınmazların tümünün tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında davacı Ayşe ile davalılar Fahrettin ve Engin adına Tapuya Kayıt ve Tesciline” ifadesine yer verilerek infazda tereddüt oluş­turacak şekilde hüküm kurulmuştur.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
635
Hâl böyle olunca, dava konusu 816 ada 1 parsel sayılı taşınmazda davalılar adına müstakil ya da paylı olarak kayıtlı 3, 6, 7, 10, 11 ve 12 nolu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile davacı Ayşe’nin mi­ras payı oranında adına tesciline, kalan payın malik veya malikleri üze­rinde bırakılması gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde hü­küm tesisi doğru değildir.

Kabule göre de, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı dava­larda dava değeri, dava konusu edilen taşınmazların toplam değeri üze­rinden davayı açan mirasçı ya da mirasçıların miras payına isabet eden değer olmasına rağmen mahkemece bu kural göz ardı edilerek davalıla­rın miras payına isabet eden değer üzerinden fazla harca hükmedilmiş olması da isabetsizdir.

Davalılar Engin ve Fahrettin’in bu hususlara yönelik temyiz itirazla­rı yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.12.2015 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 1.350.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenlerden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar ve­rildi.

“l.HD.28.06.2016 tarih 2016/4098 Esas 20168/27694 Karar”

Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, alacak davası sonun­da, yerel mahkemece davanın kısmen kabul kısmen reddine ilişkin ola­rak verilen karar taraf vekillerince yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 16.01.2018 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar vekili Avukat Süleyman Y.ile diğer temyiz eden davacılardan Aysel Ş. Safure Ş.ve vekili Avukat Emrah C.geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve ka­yıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selman P.tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil, olmadığı takdirde bedel isteğine ilişkindir.

636
Hüseyin KOVAN
Davacılar, mirasbırakan Yaşar Ş/nin maliki olduğu taşınmazları ara malik kullanmak suretiyle davalı oğullarına satış suretiyle devrettiğini, taşınmazların imar uygulamasına tabi tutulup kat karşılığı inşaat söz­leşmesine konu edildiğini, işlemlerin miraçlılardan mal kaçırma amaçlı, bedelsiz ve muvazaalı olduğunu, murisin mal satmaya ihtiyacı olmadığı gibi davalıların da alım güçlerinin bulunmadığını ileri sürerek, 203 ada 8 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14, 1571 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15-16, 1571 ada 5 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15-16, 1583 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10-11-12-13-14-15- 16-17 nolu bağımsız bölümler ile 569 parsel, 1541 ada 6-7, 1633 ada 8, 269 ada 5-7, 1571 ada 6 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline, olmazsa bedele karar verilme­sini istemişlerdir.

Davalılar, zamanaşımı itirazında bulunup, bir kısım taşınmazların mirasbırakan ile ilgisinin bulunmadığını, Hazine ya da üçüncü kişiler­den satış suretiyle edindiklerini, muristen taşınmaz satın almadıklarını, temliklerin muvazaalı olmadığını, işlemlerin gerçek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, mirasbırakan Y. Ş.’nin maliki ve paydaşı olduğu 461 parsel sayılı taşınmazı 04.06.1991, 352 parsel sayılı taşınmazı 27.01.1995 tarihinde dava dışı A. E.’i ara malik kılarak, 604 ada 1 ve 4 parsel sayılı taşınmazları ise 13.04.2004 tarihinde davalı oğullarına satış suretiyle temlik ettiği, taşınmazların bir kısmının imar ve tevhit iş­lemleriyle parsel numaralarının değişip kat karşılığı inşaat sözleşmeleri­ne konu edilerek bağımsız bölümlerin davalılar adına tescil edildiği, bir kısmının dava dışı 3. kişilere temlik edildiği, 1930 doğumlu murisin 22.04.2009 tarihinde öldüğü, geride mirasçı olarak davacı kızları ile dava­lı oğulları ve dava dışı eşi Fatmahanım’ın kaldığı anlaşılmaktadır.

Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hu­kuksal gerekçeye, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle yapılan temliklerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu saptanmak suretiyle davanın kısmen kabul edilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Davalıların bu yöne iliş­kin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
637
Tarafların diğer temyiz itirazlarına gelince;

Hemen belirtilmelidir ki; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu- nu’nun (HMK) 309/2. maddesinde, feragat ve kabulün hüküm ifade et­mesinin karşı tarafın ve mahkemenin muvafakatine bağlı olmadığı ve 311. maddesinin birinci cümlesinde, feragatin kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağı düzenlenmiştir.

Yargılama sırasında davacılar vekili 17.04.2014 tarihili duruşmada 269 ada 5 ve 7 parseller ile 569 parsel sayılı taşınmazlara yönelik davala­rından feragat ettiklerini beyan etmiş, 12.10.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile 1541 ada 6 ve 7, 1633 ada 8, 1571 ada 6 parsel, 1571 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 1, 2, 3, 4, 5, 8, 13, 14, 15, 16, 1571 ada 5 parsel sayılı taşın­mazdaki 1, 2, 4, 5, 6, 7, 8, 1583 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki 6, 7, 8, 9, 10,16,17 nolu bağımsız bölümler bakımından davalarını ıslah ettiklerini, anılan taşınmazlar haricindeki sayılmayan diğer taşınmazlar yönünden davadan feragat ettiklerini belirtmişlerdir. Bu nedenle mahkemece, sade­ce 269 ada 5 ve 7 parseller ile 569 parsel sayılı taşınmaz bakımından fera­gat nedeniyle reddine karar verilip, feragat edilen diğer taşınmazlar ba­kımından davacı tarafa harç ikmali yaptırılarak davanın esastan reddine karar verilmesinin doğru olduğu söylenemez. Feragatin, davacının talep sonucundan vazgeçmesi ve kesin hüküm gibi sonuç doğuran taraf işlem­lerinden olması dikkate alınarak, feragat edilen taşınmazların tamamı bakımından feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi ve hük­mün ferilerinin de (dava dilekçesinde gösterilen dava değerine itiraz edilmediği de dikkate alınarak) bu doğrultuda oluşturulması gerekmek­tedir.

Öte yandan mahkemece, gerek davacıların miras paylarının, gerekse bu paylara isabet eden değerlerinin tespiti bakımından birden fazla bir- biriyle çelişkili bilirkişi raporları alınmış, raporlar arasındaki çelişki gi­derilmeden birden çok rapora itibar edilerek sonuca gidilmiştir.

Hâl böyle olunca, davacıların miras payları karşılığı ve bu paylara isabet eden değerlerin tespiti bakımından mahalinde uzman bilirkişi he­yeti ile keşif yapılarak, davalıların dava dışı paydaşlardan da pay temliki aldığı ve taşınmazın imar uygulamaları ile ifraz ve tevhit işlemlerine ko­nu edildiği dikkate alınarak, miras bırakandan temlik edilen payların ne kadarlık bir kısmının güncel tapu kayıtlarına isabet ettiğinin saptanıp önceki raporlar arasındaki çelişkileri de giderir şekilde denetime elverişli

638
Hüseyin KOVAN
rapor alınması, davacıların bir kısım taşınmazlara yönelik feragat beyan­ları da dikkate alınarak hükmün ferilerinin de bu doğrultuda oluşturul­ması, toplanan ve toplanacak delillerin bir bütün olarak değerlendirip hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, çelişkili bilirkişi raporlarına itibar edilerek eksik inceleme ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

Tarafların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2017 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz eden taraflar vekil­leri için 1.630.00.’ar-TL. duruşma vekâlet ücretinin karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesi­ne oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.16.01.2018 tarih 2016/4314 Esas 2018/279/Karar”
SORU – 97
MURİS TARAFINDAN TAŞINMAZIN EŞİNE EVLİLİK HEDİYESİ
OLARAK VERİLMESİ HALİNDE MURİS MUVAZAASI

HUKUKSAL NEDENİNE DAYALI TAPU İPTAL
TESÇİL DAVASI AÇILABİLİR Mİ ?

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebi­lirler. İçtihadı Birleştirme Kararları konuları ile sınırlı sonuçları ile bağla­yıcı olup,yorum yolu ile genişletilemeyeceği gibi benzer olaylara da uy­gulanması mümkün değildir. Sadece İçtihadı Birleştirme Kararındaki konulara uygulanabilir.

Yukarıda da açıkça görüldüğü üzere muris diğer mirasçılardan mal kaçırma amacı ile taşınmazı temlik etmelidir. Oysa burada murisin ama­cı mal kaçırma değildir .Muris muvazaasına dayanan tapu iptal ve tescil davalarında muris diğer mirasçılardan mal kaçırmak amacı taşımaksızın yaptığı işlemler ve temlikler usulüne uygun yapılmasa dahi muris mu­vazaasından bahsedilemez.

Örneğin murisin amacı mal varlığını sağlığında tüm mirasçıları gö­zeten ve hak dengesini gözeten bir paylaştırma yapma olması halinde temlikler tapuda satış şeklinde bile yapılsa muris muvazaasından bahse­dilemeyecektir.

640
Hüseyin KOVAN
Yukarıdaki soruya tekrar dönecek olursak murisin amacı diğer mi­rasçılardan mal kaçırmak olmayıp eşine hediye vermek olduğundan mu­ris muvazaasından bahsetmek mümkün olmayacaktır,böyle bir durum­da muris tarafından taşınmaz eşe tapudan satış şeklinde temlik edilse dahi muris muvazaasından söz etmek mümkün olmayacaktır.

Taraflar arasında görülen tapu iptal ve tescil, tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı­lar tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya ince­lendi, Tetkik Hakimi S. O.’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, ge­reği görüşülüp düşünüldü;

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tes­cil olmazsa tenkis istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişme konusu 351 ada 56 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu bağımsız bölümün miras bırakan Şevket D. tarafından 27.05.2003 tarihinde davalı Cemileye, Cemile’den 02.12.2009 tarihinde davalı Nafiye’ye satış suretiyle devredildiği anlaşılmaktadır.

Davacılar, miras bırakan tarafından yapılan temlikin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçı­sını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, ger­çekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi söz­leşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultu­sunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki söz­leşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Ka­nunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşul- larmdan yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluştu­rulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
641
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yö­nünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının durak­samaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuş­turulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz topla­nılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı ya­nın satın alma gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihinde­ki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince; davalı Cemile ile miras bırakan Şevket D.’ın 09.01.2003 tarihinde evlendikleri, çekişmeli taşınmazdaki 5 nolu bağım­sız bölümün ise, anılan davalıya 27.05.2003 tarihinde temlik edildiği, dinlenen davalı tanıklarının, taşınmazın davalı Cemileye evlilik hediyesi olarak verildiğini bildirdikleri, murisin geride çok sayıda taşınmazı ol­duğu dosya kapsamı ile sabittir.

Öyle ise, 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının mi­ras bırakanın diğer mirasçılardan mal kaçırmayı amaçladığı durumlarda uygulanacağı, oysa somut olayda taşınmazın Cemile’ye evlilik hediyesi olarak verildiği görülmektedir.

Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru değildir.

Davalıların bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı HMK’nın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin har­cın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.24.02.2014 tarih 2013/19913 Esas 2015/4792 Karar”
SORU – 98
DAVACI TARAFINDAN ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA
SÖZLEŞMESİ GEREĞİNCE TEMLİK EDİLEN TAŞINMAZIN
MURİS TARAFINDAN DİĞER MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA
KASTI İLE TEMLİK EDİLDİĞİ İDDİASI İLE AÇILAN DAVADA
DAVA KONUSU TAŞINMAZIN Ö.B.S. GEREĞİNCE DEĞİL DE

SATIŞ ŞEKLİNDE DAVALIYA TEMLİK EDİLDİĞİNİN
ANLAŞILMASI HALİNDE MAHKEME NASIL BİR KARAR

VERECEKTİR?

6100 sayılı HMK’nun 33.maddesi: “Hakim Türk hukukunu resen uy­gular “demektedir. Yargıtay içtihatları ile H.M.K hükümleri ile sabit oldu­ğu üzere maddi vakıaları anlatmak taraflara ait olup olaya uygulanacak yasa hükmünü bulmak ve hukuki nitelemeyi yapmak ise hakime aittir.

Türk Hukukunu resen uygulamakla yükümlü hakim, tarafların ileri sürdükleri maddi olay ve netice talepleri ile bağlı olup, onların hukuki nitelendirmesi ile bağlı değildir. 04/06/1958 tarih, 1958/16-5 sayılı Yargı­tay İçtihadı Birleştirme Kararında da kabul edildiği gibi taraflarca ileri sürülen iddia ve maddi olayların hukuki tavsifini yapmak mahkemeye ait olup, hakim olaya uyan ilgili yasa maddelerini resen gözetmek, bul­mak ve uygulamak zorundadır. Eş anlatımla, olayların hukuksal açıdan değerlendirilmesi ve nitelendirilmesi mahkeme hakimine aittir. (Y.8.HD. 02/10/2017 gün 2015/9556 E. 2017/11960K.)

Burada davacı murisin kendisinden mal kaçırma amacı ile taşınmazı diğer mirasçıya temlik ettiğini belirtip kendi miras hakkına ilişkin dava aç­mıştır. Davacı kendisinin miras hakkı bertaraf edilmek için yapılan işlem nedeni ile miras hakkını almak istemektedir. Davacmın amacı miras hakkı­na kavuşmaktır. Temlikin nasıl yapıldığının onun için bir önemi yoktur.

Taşınmazın Ö.B.S. gereğince değilde tapuda satış şeklinde davalıya temlik edildiğinin anlaşılması halinde mahkeme yargılamaya devam edip tarafların delillerini toplayıp muris muvazaası koşullarının var olup olmadığını araştırıp buna göre bir karar vermelidir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları Musa M.’nun kızlarından mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 641 parsel sayılı taşınmazdaki 3/6 payın ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile davalı oğlu Yahya’ya, yine 640 par­seldeki 1/3 payını ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile davalı oğlu

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
643
M.Ali’ye temlik ettiğini, davalıların miras bırakana bakıp gözetmedikle­rini ileri sürüp, miras payları oranında 640 parseldeki 1/3 payın, 641 par­seldeki 6/8 payın tapusunun iptali ile adlarına tescilini istemişlerdir.

Davalılar, bakım borçlarını yerine getirdiklerini bildirip, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, murisin gerçek iradesinin ölünceye kadar bakım söz­leşmesi yapmak olduğu, davacıların iddialarını kanıtlayamadıkları ge­rekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S. A.’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelen­di, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tes­cil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu taşınmazlar­dan 640 sayılı parselin tamamı tarafların miras bırakanı Musa M. adına kayıtlı iken 13.3.2003 tarihli ölünceye kadar bakım akdi ile davalı oğlu M.Ali’ye temlik ettiği, 641 parsel sayılı taşınmazın ise 3/6 payının ise mi­ras bırakanın eşi ve tarafların annesi Emine M. adına kayıtlı iken 13.3.2003 tarihli yine ölünceye kadar bakım akdi ile davalı Yahya’ya tem­lik ettiği, diğer taraftan aynı taşınmazın 3/6 payının da miras bırakan Musa’ya ait iken yine aynı tarihte ve satış yoluyla davalı oğlu Yahya’ya devrettiği, 640 ve 641 sayılı parsellerin yargılama sırasında imar uygu­laması gördüğü ve oluşan yeni parsellerin tamamının davalılara özgüle- nerek adlarına kayıt tesis edildiği görülmektedir.

Davacılar, anılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve mu­vazaalı olduğunu ileri sürerek, eldeki davayı açmışlardır.

Hemen belirtilmek gerekir ki, davalı M.Ali’ye ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile devredilen 640 sayılı parsel yönünden işlemin danışıklı olmadığı belirlenmek ve bu olgu mahkemece benimsenmek suretiyle davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Dava­cıların, bu taşınmaza ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir, reddine

Davacıların, öteki temyiz itirazlarına gelince;

Bilindiği üzere; HUMK.’nun 76.maddesi hükmü uyarınca olayları bildirmek taraflara, hukuki nitelemeyi yaparak olaya uygulanacak yasa hükmünü bulup uygulamak hakime aittir.

644
Hüseyin KOVAN
Somut olayda, davacılar dava dilekçesinde miras bırakanın dava konusu edilen her iki temlikinin ölünceye kadar bakım sözleşmesine ko­nu olduğunu bildirmişlerse de, dosyaya getirtilen kayıtlardan 641 sayılı parseldeki miras bırakanın Musa tarafından davalı Yahya’ya yapılan pay temlikinin satışa dayalı olduğu anlaşılmaktadır.

Belirlenen bu olgu karşısında davacıların davada asıl amaçlarının murisin yaptığı devrin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, miras payları oranında iptalini sağlamaktır. Diğer bir deyişle, davacılar miras bıraka­nın 641 parseldeki Yahya’ya yaptığı pay temlikinin de mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasındadırlar.

O halde, mahkemece anılan parselin ölünceye kadar bakım sözleş­mesine konu olmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmiş olması yerinde değildir.

Hal böyle olunca, 641 sayılı parsel açısından iddia ve savunma doğ­rultusunda taraf delillerinin muris muvazaası iddiası bakımından irde­lenerek değerlendirilmesi, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, 641 parsel yönünden de yazılı olduğu şekilde davanın red­dine karar verilmesi yerinde değildir.

Davacıların, temyiz itirazları açıklanan nedenden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASI­NA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle ka­rar verildi.

“l.HD.16.03.2011 tarih 2011/2025 Esas 2011/3050 Karar”

SORU – 99
TENKİS DAVASINDA FAZLAYA DAİR HAKLARINI
SAKLI TUTAN DAVACI,SONRA AÇTIĞI BAKİYE

ALACAK MİKTARI YÖNÜNDEN ÖNCEKİ BİLİRKİŞİ
RAPORUNA GÖRE HÜKÜM KURULABİLİR Mİ ?

Taraflar arasında görülen önceki dava kesinleşmiş ise o dava dosya­sı içinde bulunan ve tazminat miktarını belirleyen rapor bakiye alacak için açılan dava dosyası içinde bağlayıcı olacaktır .Ancak var ise faiz ta­lebi yeni dava tarihinden itibaren uygulanır.

Yanlar arasında görülen alacak davası sonunda, yerel mahkemece da- vanın, kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca yasal süre içe­risinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi H.Fatih D. ‘in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

Dava, tazminat isteğine ilişkindir.

Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davacının bir kısım taşınmaz­lar yönünden muris muvazaası nedeniyle iptal tescil veya tazminat, bir taşınmaz için de tenkis veya tazminat istemi ile açtığı Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/24 E. 2006/139 K. sayılı dosyasında taleple bağlı kalınarak tazminata hükmedildiği, anılan kararın temyiz edilmek­sizin 13.09.2006 tarihinde kesinleştiği, eldeki davanın bakiye tazminatın tahsili istemiyle açıldığı anlaşılmaktadır. Önceki ilamın taraflar için bağ­layıcı nitelikte olduğu ve o dosyada hükme dayanak olan bilirkişi rapo­runun tarafları bağlayacağı kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/24 E. 2006/139 K. sayılı dosyasında kesinleşen kararda belirlenen tazminat miktarı esas alınarak davacı isteminin kabul edilmesi ve bu meblağa eldeki dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

Tarafların bu yönlere değinen temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanm geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, oy birliğiyle karar verildi.

“1.HD.21.02.2013 tarih 2012/11798 Esas 2012/2420 Karar”

SORU – 100
MURİS SAĞ İKEN ÇOCUKLARI KENDİ ARASINDA MİRAS
PAYLARINI BİRBİRLERİNE DEVİR EDEBİLİRLER Mİ?

Miras payı üzerinde sözleşme başlıklı4721 sayılı TMK.’nun 677 maddesi; “Terekenin tamamı veya bir kısmı üzerinde miras payının devri konusunda mirasçılar arasında yapılan sözleşmelerin geçerliliği yazılı şekle bağlıdır “aynı kanunun mirasın açılmasından önce yapı­lan sözleşmeler başlıklı 678 maddesi de “Miras bırakanın katılması veya izni olmaksızın bir mirasçının henüz açılmamış bir miras hak­kında diğer mirasçılar veya üçüncü kişilerle yapacağı sözleşmeler ge­çerli değildir.

Böyle bir sözleşme gereğince yerine getirilmiş olan edimlerin geri verilmesi istenebilir.” hükümlerini içermektedir.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere mirasçılar arasında miras payının devri yazılı olması koşulu ile geçerlidir.

Muris henüz sağ iken yapılan miras payı temlikleri yönünden ise T.M.K.’nun 678.maddesinin mevhumu muhalifinden anlaşılacağı üze­re, sözleşmenin geçerli olabilmesi için miras bırakanın da bu sözleşmeye katılması yada bu temlike izin vermiş olması gerekir. Aksi taktirde tem­lik geçersiz olacaktır.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakan Osman’ın 36 adet tapulu taşınmazını davalı torununa mal kaçırma amacıyla muvazaalı biçimde satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek, tapuların iptali ile payı oranında adına tescil, ol­mazsa tenkise karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davacının miras payından ivazlı olarak feragat edip, sözleş­meye imza attığını belirtip davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi B. D. K.’un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma isteği değerden reddedilip gereği gö­rüşülüp, düşünüldü.

Dava, tapu iptali ve tescili isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Muris Muvazaası ve İnançlı İşlem Hukuksal Sebebine Dayalı Tapu İptal Tescil Davaları
647
Dosya içeriğine, toplanan delillere göre, davacının muris Osman’ın kızı, davalının ise miras bırakandan önce ölen Hüseyin’den olma toru­nu olduğu, miras bırakanın çekişmeye konu taşınmazların bazılarını tümden, bazılarında ise maliki olduğu payını 4.8.1976 tarihinde satış suretiyle davalıya temlik ettiği, 10.8.1981 tarihinde ölümü üzerine mi­rasçılarından davacı Havva’nın yapılan temliklerin mirasçıdan mal ka­çırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açtığı görülmektedir.

Davalı, miras bırakanın sağlığında dava dışı mirasçılarının da yer aldığı 4.8.1976 tarihli belge ile sözleşme yaptığını, buna göre davacının terekeden hakkını aldığını ve bu sebeple miras hakkından feragat ettiğini savunarak belgeyi ibraz etmiş, mahkemece sözleşme miras hakkından feragat sözleşmesi olarak benimsenmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 676. maddesi mirasçıların tereke üzerinde yapacakları taksimin keza mirasçı­ların birbirleri ile miras paylarının temliki konusundaki yapacakları söz­leşmelerin aynı yasanın 677. maddesi hükmü gereğince geçerli olması için yazılı olması koşulunu öngörmüştür. Her iki halde de,yapılacak ta­sarrufların murisin ölümünden sonra gerçekleştirilmesinin olanaklı bu­lunduğu sabittir .Öte yandan, Türk Medeni Kanununun 678. maddesi düzenlemesi ile de, murisin sağlığında ilerde (murisin ölümünden son­ra) intikal edecek terekedeki hakkıyla ilgili olarak bir mirasçının diğer mirasçılarla veya üçüncü bir kişi ile yapacağı sözleşmelerin geçerli ola­bilmesi için yazılı olması ve ayrıca miras bırakanın da sözleşmede yer alması ve onun katılımıyla gerçekleştirilmesinin zorunlu olduğu kuralı­na yer verilmiştir.

Davalının savunmasının dayanağını teşkil eden 4.8.1976 tarihli belge yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde Türk Me­deni Kanununun 676 ve 677. maddesi hükmü ile ilgisinin bulunmadığı ve bu düzenlemeler kapsamında kabul edilemeyeceği tartışmasızdır. Ancak aynı içerikli ve aynı tarihli mahkemenin hükmünü dayandırdığı ve fotokopi (suret) olduğu bildirilen 4.8.1976 tarihli belgenin birinde mu­ris Osman imzası belgede yer alırken aynı nitelikteki davacı tarafından dosyaya sunulan surette murisin imzasının bulunmadığı ve belgede yer verilmediği görülmektedir.

648
Hüseyin KOVAN
Belgenin düzenlendiği tarihte muris sağdır. Davacı belgedeki imza- sma itiraz etmemiştir. Oysa, davacı taraf, Osman imzasının bulunduğu belgedeki murisin imzasının sonradan belgeye geçirildiğini, başka bir anlatımla belgenin sahtecilikle illetli olduğunu ileri sürmüş olmasına karşın belge üzerinde bilirkişi tetkikatı yaptırılmadan neticeye gidilmiş­tir. Akit düzenlenirken miras bırakanın akte katılmamasının tespiti ha­linde belgenin hukuki kıymetten düşeceği ve belgeye hukuki bir sonuç bağlanamayacağı kuşkusuzdur.

Yukarıda da değinildiği üzere böylesi bir belgenin hukuken bir an­lam ifade edebilmesi bakımından miras bırakanın akdin düzenlenmesi sırasında akde iştiraki belgenin geçerliliği için sıhhat şartıdır.

O halde, mahkemece bu konuda bir araştırma,irdeleme ve inceleme yapılmış değildir. Eksik incelemeyle yetinilerek yazılı olduğu şekilde hüküm kurulmuş olması doğru olmadığı gibi, bir mirasçının miras hakkı ile tenkis hükümlerinden kaynaklanan hakkı birbirinden tamamen ayrı­dır ve farklı farklı sonuçları olduğu gibi yasal açıdan da değişik hüküm ve düzenlemelere tabidirler. Eldeki davada miras bırakanın yapmış ol­duğu temlikin muris muvazaası ile illetli olduğu iddia edilmiş ve davacı mirastan kaynaklanan hakkına yönelik haksız fiil ika edildiğini ileri sür­müş olup, 4.8.1976 tarihli belgede ise, davacı miras hakkından de­ğil,tenkis hakkından feragat ettiğini bildirmiştir. O halde, mahkemece anılan belgenin davacının miras hakkından feragat ettiği şeklindeki de­ğerlendirilmesinin de doğru olduğu da söylenemez.

Hal böyle olunca, davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA,alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi.

“l.HD.05.03.2009 tarih 2009/1181 Esas 2009/2759 Karar”

Leave a Comment

Share this Doc

MURİS MUVAZAASI VE İNANÇLI İŞLEM HUKUKSAL SEBEBİNE DAYALI TAPU İPTAL TESCİL DAVALARI

Or copy link

CONTENTS